DOĞUM, ÖLÜM VE HESAP GÜNÜ…

logo5

DOĞUM, ÖLÜM VE HESAP GÜNÜ…

Bu yazıda temel iki konu üzerinde durmaya çalışacağız.

Konular açıldıkça yazılanlar bazı okuyucuların sorularına ışık tutacak, bazılarının ezberini bozacak, bazılarının da doğru bildiği yanlışları ortadan kaldıracaktır.

Yine de doğruyu bilen Allah’tır!

Kuran’da Âdem ile ilgili kıssa, “Sad, Araf, Ta Ha, Hicr, Kehf, Bakara, Ali İmran ve Maide” Surelerinde geçer.

Âdem kıssası, insanın yaratılışıyla ilgili haberdir.

Haber; “Allah/Âdem, Allah/İblis ve Allah/Melek” diyaloglarıyla anlatılır.

Âdem ile ilgili kıssayı anlayabilmek için mecaz, sembol ve temsil dilini iyi okumak gerekir. Mesela “Allah/Melek” diyaloğunu anlamak için, Begoviç’ in dediği gibi anlamak lazımdır. Begoviç buna “gökteki prolog” demiştir. Eğer sizde böyle okumazsanız, yanlış üstüne yanlış yapar, işin içinden çıkamazsınız.

Başlangıcı başlatan, insan adına konuşan bizzat Allah’ın kendisidir. Bütün varlıkları, bütün cisimleri, bildiğimiz ve bilmediğimiz bütün her şeyi konuşturan Allah’tır.

Burada “Allah/insan” ilişkisinde, insanın bir adım öne çıktığı görülüyor. Çünkü evrene hükmedecek insana bilgi verilmiş ve öğretilmiştir. Bilgiyi alabilmesi için de insana akıl verilmiştir. Böylece insan, diğer her şeye aklı sayesinde üstün olmuş ve Allah’a halife yapılmıştır.

İnsanın “Akıl, bilgi ve halife” yapısı onu, hayat karşısında sorumlu kılmıştır. Fakat insan bu sorumluluğun farkında olup olmadığını, kendisine ve çevresine nasıl baktığına bakmak gerekir.

İlk bakışta insanın kendisine ve çevresine bakışının, “zalim ve cahilce” olduğu görülür.

Yukarıda ki surelere bakıldığında, Âdem’in peygamber olarak gönderilmediği görülür. Âdem, “Ben size Allah tarafından gönderilmiş güvenilir bir elçiyim…” dememiştir. Âdem’in sadece yaratılışla ilgili olaylar içinde olduğu görülür.

Âdem kıssası, kıssaların anasıdır. Her yeni doğanla birlikte Âdem kıssası yeniden başlar. Tıpkı her gençle birlikte Yusuf kıssasının yeniden başladığı gibi…

İnsanoğlu nefsinin girdabından kurtulduğu zaman görülecektir ki hayat, pek de girift ve karmaşık değildir.

Açlık korkusu ve tatminsizlik hırsı yenildiğinde her şeyin bir Âdem’le başlayıp, bir Yusuf’la sürdüğü görülecektir. Rahmetli babam, “Hırsa kapılma oğlum, yüz ekmeğinde olsa yiyeceğin bir ekmektir.” Derdi.

Ne zaman ki; Âdem’in başına gelenleri ve Yusuf’un karşı karşıya kaldığı şartları insan unuttuysa, Allah’ın mülküne insan çitler (barikat) çekti, o zaman o çitleri korumak için akıl almaz vahşetler sergiledi ve o günden beri toprağın kanı kurumadı, dünyanın düzeni bozuldu.

Bütün gıdalar topraktandır. Topraktan yaratılan Âdem’in hamuruna, topraktan gelen bu gıdalar karıştı. Halen de yaratılış, böyle sürmektedir. Erkekte sperm, dişide yumurta oluşumunu sağlayan topraktır. Bu iki şeyin bir araya gelmesi yeni Âdem’lerin varlığına sebep olmaktadır.

İblis, Cin ve şeytan topraktan yaratılmadı. Onların ana maddesi ateştir. Bunlar, insanın içinde dolaşan “hırs, haset, ihtiras, şehvet” gibi dürtülerin sembolik anlatımlarıdır.

Ateş dini anlatımda, insanın içindeki kötülük dürtüleridir. Kırmızı renk bu nedenle öfkenin ve şehvetin sembolüdür. Dumansız ateş ,(Hicr; 27) bildiğimiz ateş değildir. Ateş hem tabiattaki, hem de insandaki “enerji” dir.

Halk kültürüne yerleşmiş şekliyle melek, sürekli namazda ve niyazda olan varlıklar değil, evrendeki her şeydir. Güneş, ay, yıldızlar, yağmur, bulut, rüzgâr, gök gürültüsü, soğuk, sıcak ağaç, çimen vs.

Bunlar Allah’ın doğaya serpiştirdiği güçleridir. Bu inanç inananları “Tevhid” inancına götürür. Allah; Kahhar, Cebbar ve Celaldir. Sevgi ve merhameti sonsuz olandır. O, bölünmez bir bütündür!

Yani denilir ki: “Evrendeki her şeyi edip eyleyen Allah’tır. Bu yaratılışta, yaratılışın devamında ve yaratılışı sona erdirmede Allah’ın hiçbir ortağı yoktur ve kendisi adına bu işleri yapacak başka bir kuvveti de görevlendirmemiştir.”

26-Hayır! Ne zaman ki can boğaza dayanır, 27-“Doktor yok mu?” diye bağrışılır, 28-Ayrılık vaktinin geldiği anlaşılır, 29-El ayak birbirine dolanır, 30-İşte o zaman kişi Rabbine gittiğini anlar. 31-Gel gör ki ne söze inandı, ne yöneldi, 32-Bilakis yalan dedi, sırt çevirdi, 33-Hep kibirlendi; tarafı, etrafı kendine yeter sandı, 34-Yazıklar olsun böylesine, 35-Yazıklar olsun! 36-İnsan başıboş bırakılacağını mı sanıyor? 37-O akıtılan bir meni damlası değil miydi? 38-Sonra bir pıhtı oldu, Allah yarattı, şekil verdi. 39-Ve ondan erkek ve dişi iki eş var etti. 40-Öyleyse düşünün! Bunu yapan ölüleri diriltemez mi? (Kıyamet Suresi)

Ayetleri gücümüz nispetinde yorumlamak istediğimizde, şu bilgilerle karşılaşırız:

Allah Resulü Ebu Cehil’e, “Yazıklar olsun sana, yazıklar olsun!” dedi ve ona, “ölümü ve kıyameti” hatırlattı.

Bunun üzerine Ebu Cehil, Allah Resulünün elini silkip attı. “Sen kiminle konuştuğunu sanıyorsun. Sen de, Rabbin’de bana bir şey yapamazsınız” diyerek adamlarının yanına gitti.

Şimdilerde Ebu Cehiller, kıtalar arası dolaşmaktadırlar.

Evet, Kur’an Şirkin temsilci ve sembol isimlerinden bahsederken, onların azgınlığını dizginlemek için sürekli şekilde en kuvvetli bu iki gerçeği kullandı. “ölüm ve kıyamet”!

Bugün Müslümanların elinde muhataplarına karşı kullanacağı tek silahları budur. “Ölüm ve kıyamet”! Adaleti, eşitliği, özgülüğü bozmak isteyenleri sürekli şekilde Kur’an bu iki gerçekle uyarır.

Görüldüğü gibi surenin son cümlesi, “Bunu yapan ölüleri diriltemez mi?” Yani, ölü toprağı, serpilmiş toplumları yeniden dirilttiği gibi, mezarlarda yatan ölüleri de diriltecektir! Denmek istenmektedir.

Toplumlarda diriliş, adalet ve eşitlikle olur. Topluma ve insana “ölüm, afet ve kıyamet” ansızın gelir. O vakit toplum ve insan her zaman hazırlıklı olması gerekir. Hazırlıklı olmayan fert ve toplum, kendilerine yazık etmiş olurlar.

Ölüm karşısında insanoğlu acizdir. Ağzından dökülecek kelimeler bir anda donar, ne ileri ve ne de geri gider, orada kala kalır. Ölümler karşısında,  “Allah rahmet etsin!” sözünden başka söz yoktur. Ölümün gelişi çarpıcı ve sarsıcıdır. Acısı yürekleri sızlatır, gözyaşı olarak dışımıza taşar… Siz hiç ölüm sahneleri seyrettiniz mi? Çaresizlik insanı Rabbine döndürür. Çare olur mu diye ölüme doğru kayan hastanın başucunda “Yasinler” okunur, “zikirler” çekilir.

Acaba; hiç gördünüz mü? “Zenginliğim bana yeter” diyenleri… Ne kadar da acizdirler… Uğruna ölüp durdukları mallarıyla tek bir nefes, ne de bir tas su satın alamıyorlar!

Mezarlar deşilip göğüsler açıldığında, “ah ben ne yapmışım, Rabbime karşı ne kadar da nankörlük etmişim” diye hayıflanmak artık boşuna… “Şimdi ben ne yapacağım” diye dövünmek artık nafile…

Görülüyor ki, hiç bir fani gittiği yerden geri dönmüyor ve ne de bir haber veriyor!

O halde gelin; o soğuk ve karanlık çukura girmezden önce, insanın elleri ve ayakları birbirine dolaşmadan önce, yoksulla ve yetimle lokmalar paylaşılmalı.

Ebu Cehil, Ebu Leheb gibi yoksula ve yetime tepeden bakmamalı. Adil ve eşit yaratıldığımız unutulmamalı…

Varsın işleriniz yarım kalsın ama kimseye zulüm edilmesin.

Yeter ki Allah’ın mülkü gözümüzü kör etmesin.

Çıkar ve menfaat, haksızlık yaptırtmasın.

Hırs, aklıları baştan almasın, bugün olduğu gibi insanı birbirine düşman yapmasın.

Sonuç:

Eğer ruhlar ölmez, insani ve İslami davranışlar devam eder, yaşayan Kur’an, yaşayan sünnetin ışığı insanlığın ufkunu aydınlatmayı sürdürür, yeni Ebu Cehillerin, Ebu Leheb ve Velid bin Muğire’ lerin güçleri karşında boyun eğmezse insan doğru yaşamış ve kolay bir hesap vermiş olur…

Dilerim hepimiz, bu kervana dahi olanlardan oluruz…

Eğer insan zulme boyun eğer, hakkı terk ederse bu Allah’a bir zarar verecek değildir!

İnşallah yazılanlar bir fayda hasıl eder…

Mahmut AKYOL  

 

Yer işareti koy permalink.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir