ALLAH’IN ÖFKESİ

logo5

ALLAH’IN ÖFKESİ

Bir önceki yazıma “CENNET VE CEHENNEMLİKLER KİMLERDİR?” başlığı koymuş, devamını da şöyle bitirmiştim.“dileyen Cennetine ağaç diker, dileyen cehennemine odun taşır.

Şimdi de Allah “Cehennemliklere niçin kızıyor, tehdit ediyor ve öfke duyuyor?” Sorusunu hep birlikte anlamaya çalışalım.

“…Ve Allah hem güçlüdür, (hem de) öç alandır.” (Ali İmran-4)

Yani Allah önce kullarına nihayetsiz nimet veriyor. Buna karşılık kullarından ayetlerini inkâr etmemelerini istiyor. Eğer inkâr ederlerse, onları dünyada sevmiyor, ahirette de yapılan inkârları sebebiyle en şiddetli biçimde Cehennem azabıyla cezalandırıyor. Çünkü mülkün tek sahibi O’dur. Veren de, alan da, öldüren de, dirilten de O’dur!

Allah en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlup edilmesi mümkün olmayan, mutlak galip ve suçluları yakalayıp cezalandıran ve “Adaleti” sağlayandır.

Kur’an’ı Kerimin inanç eksenli sure ve ayetleri Mekke Döneminde inmiştir. Bu dönemde insanlar Müslüman olmaya çağrılmış, onlardan “Leh’ul Mülk, La İlahe İllallah, Muhammed Resul Allah” demeleri istenmiştir.

Ancak azgın, sapkın, tefeci, Kâbe üzerinden zengin olmayı adet edinmiş inkârcılar, bu sözleri kabul etmedikleri gibi, söylemek isteyenleri de düşman edinmişlerdir. Müslümanları siyasi, ekonomik ve psikolojik baskı altına almışlar, Allah Resulüne “deli, mecnun, sihirbaz, şair” demişlerdir…

Bu durum karşısında Allah, iman edenlere yardım edeceğini, inkârcıları da acıklı bir azapla cezalandıracağını vadetmiştir.

ALAK” Suresinden başlayan “NECM” Suresine kadar sürekli şekilde, Kur’an’ı Kerimin diğer bölümlerinde yeri geldikçe bu vadini tekrarlamıştır. Şüphesiz ki Allah vadinden dönmez! Öyle ki Cenab-ı Allah, Cehennem azabını zalimlerin yüzüne yeri geldiğinde bir tokat gibi çarpmıştır.

15. Fakat hayır! Bu yaptıklarına bir son vermezse, Onu alnından tutup sürükleyeceğiz.” (Alak Suresi)

Bu ayetle, Ebu Cehil’in hazin sonu anlatılır. Nitekim de öyle olmuştur..!

21. Çevresine bakındı, 22. Kaşlarını çatıp surat astı, 23. Sonra sırtını döndü ve küstahça böbürlendi; 24. “Bunlar eskilerin masallarından başka bir şey değil” dedi. 25. “Bu bir insan sözü, başkası değil” diye diretti. 26. Onu ateşe sokacağım, 27. Ateşin ne olduğunu bilir misin? 28. O öyle bir ateş ki geride bir şey koymaz…” (Müddessir Suresi)

Bu ayetlerle, Velid bin Muğire anlatıldı. Nitekim de öyle olmuş ve olacaktır da…

1. Dedikodu yaparak insanlarla alay eden herkesin vay haline! 2. Vay haline o boyuna mal istif ederek sayıp durana! 3. Sanır ki malı kendisini sonsuza dek koruyacak. 4. Fakat Hayır! O yalayıp yutan bir vakuma atılacak. 5. Bilir misin nedir yalayıp yutan vakum? 6. Allah’ın cayır cayır yanan ateşidir.” (Hümeze Suresi)

Bu ayetlerle Kâbe çetesi elebaşlarından tefeci Umeyye bin Halef anlatıldı.

Yine Maun Suresi, Ebu Cehil’i anlatır.

Ebu Cehil, namaz kılardı. Fakat bu içinde yoksul ve yetim derdi olmayan bir namazdı. Ahiret inancı da boştu, çünkü günaha dalmaktan çekinmiyordu.

Bugün de öyle değil mi?

Kıldığımız namaz, bizi kötülüklerden korur.” Diyorlar. Hâlbuki birde tersinden okumak lazım gelirse şu olur:

Namazı kötülükten korumak gerekir

Bilmem anlatabildim mi?

Diğer yandan Mekkeliler diyorlardı ki, “Bizim büyüklerimiz var! Bize şefaat ederler.” (Yani azizler, ulu kişiler, önceki Salih zatlar, onların heykelleşmiş putları…)

Bugün de öyle değil mi?

Görüldüğü gibi Mekki ayetlerin öfkesi: ezilenlerin, zulme uğrayanların, kimsesizlerin, çaresizlerin, açların, yoksulların, öksüzlerin, zayıfların,  diri diri toprağa gömülen çocukların, boyunduruk altında inleyenlerin öfkesidir. Ki; dünyada bu, ezilenlere cehennem hayatı yaşatanlara duyulan ilahî öfkedir. Korkunç cehennem sahneleri işte bu öfkeyi yansıtır.

Eğer Kur’an’ın sinirleri alınmamışsa, bunu görmek pekâlâ mümkündür. Değilse, Kur’an düz mantıkla çok sık okunan bir kitap olmanın ötesine geçmez!

Dünyada en fazla basılan, en çok dağıtılan/satılan kitap Kur’an’dır! Hâlbuki Kur’an yaşanılan kitap olsaydı, bu çağa ne söylüyor ve ya Kur’an’ın mesajı bu çağa nasıl taşınabilir üzerine kafa yorulsaydı, bunlar bugün konuşulmayacaktı…

İyi bakıldığında görülecektir ki, günümüzün buhranları Kur’an mesajlarını çağımıza taşıyamamaktan doğuyor!

Kur’an ayetlerinin bir yerinde şiddetli cehennem tasviri varsa bilinsin ki orada şiddetli bir zulüm, baskı, zorbalık, aç bırakma, yoksullaştırma, öksüzleştirme, birilerinin hayatını cehenneme çevirme vardır…

Yine görülecektir ki, “İnkâr etmek, şirk koşmak, Allah’a savaş açmak” vs. hep bunlarla ilgilidir.

Benim görüşüme göre İnsanlığın bugünkü davası, kaybolmuş hak/hukuk, kural/kaide davasıdır! Dava; insanlığı zulümden, baskıdan, zorbalıktan, aç bırakılmaktan, yoksullaştırma ve öksüzleştirmekten kurtarmak davasıdır!

Dava “Ebu Cehil, Velid bin Muğire, Ebu Leheb, As bin Vail, Umeyye bin Halef” gibi tefeci bezirgânların zulmüne son vermek davasıdır!

Yani Allah’ın duyduğu öfke, inananda ideale dönüşür…

Kızgınlığın sebebine bakar mısınız?

42. Sizi ateşe sokan nedir? 43. Diye sorulunca şöyle diyecekler; Biz salat etmezdik 44. Yoksulu doyurmazdık. 45. Günahkârlarla günaha dalardık. 46. Hesap gününe inanmazdık. 47. Gerçeğin ta kendisi olan ölüm gelinceye kadar hep böyleydik…” (Müddessir Suresi).

Buradan da anlaşılıyor ki bu ve benzeri kişilerin, namazları, onları yoksula götürmüyor… Hesap gününe inanmaları onları, günaha dalmaktan alı koymuyor…

İşte Müslümanların davası bir de bu gözle okunmalıdır. O zaman çok şeyin değiştiği görülecektir. Sanki o zaman başka bir Kur’an okuyor gibi olacak! Eğer Kur’an tefekküren okunursa, mesele daha iyi anlaşılacak…

Görülüyor ki, Cennetin ve Cehennemin yolu öksüz ve yoksullardan geçiyor, bunlarla arası iyi olanın vicdanen müsterih olabileceği, aksi halde onları yaman bir hesabın ve korkunç bir azap kendilerini beklemekte olduğu anlatılıyor!

Peygamberimiz boşuna dememiş; “Öksüzün ağlamasından arş titrer.”

Tekasür” suresinde de aynı tehditler sıralanıyor. “O gün her nimetten tek tek hesap sorulacak

Hz. İsa; “İki efendiye birden kulluk edilemez, ya Allah’a ya Mamona (para/mal hırsı) taparsınız, Allah’a karşı nankörlük ederseniz, “Mezarlar” sizi bekliyor” demiştir!

Vel hâsıl, “Kalem Suresi”, “Bahçe sahipleri kıssası”, hayra/vermeye engel olan, zorba ve tefeci Velid bin Muğire tekrar Cehennemle tehdit edilir.

Yoksulu doyurmaya teşvik etmiyordu” denilerek “Maun Suresi’ndeki salatla Ebu Cehil’e göndermede bulunuluyor!

İnkârcıları, Küfre yelken açanları, Müşrik ve Münafıkları Cehennem azabıyla tehdit eden, vakti geldiğinde de vadini yerine getirecek olan ALLAH’IN ŞANI YÜCEDİR. ONA HAMDOLSUN…

Mahmut AKYOL

CENNET VE CEHENNEM EHLİ KİMLERDİR?

logo5

CENNET VE CEHENNEM EHLİ KİMLERDİR?

Yine Ülkemin başına tebelleş olmuş “Yapay” gündemler dışında kalarak insanların, gerçek olacağına inandığım meselesi üzerinde bir iki söz söylemek istiyorum…

Bir kere kabul edilmeli ki insanlar, iktidar meselesini fazla abartıyor.

Eğer “öldürmeyi, çalmayı, yalan söylemeyi, zina yapmayı ve aldatmayı” sonlandıracak,

Eğer “adaleti, emaneti, ehliyeti, meşvereti ve maslahatı” teşekkül ettirecek bir iktidar kurulamıyorsa, işin içinde olanlar en büyük vebali ve günahı işliyorlar demektir!

Bu cümleden hareketle şunlar denilebilir…

Allah, kuluna iki şekilde hidayet yolu göstermiştir.

  • Vicdan (akıl)
  • Resulünün haberi (vahiy)

Bu iki yol sonucu insanda, din teşekkül eder veya etmez!

Din, dünyada insanların istikametlerini düzenlemek için vardır. Din, ibadet (iş, oluş, ahlak) ve muamelattan (kullar arası hukuk, ilişkiler) de*n ibarettir.

İşte bu görüşe dayalı olarak “CENNET ve CEHENNEM” gerçekleri üzerinde durmaya çalışacağım.

Yaşayan Kur’an” açısından bakıldığına görülecektir ki, ahirette (son gün) ölüler diriltilecek, herkes mahşer (hesap ve mizan) yerinde toplanacak, akabinde ruhlar ya cennete ya da cehenneme gidecektir.

İslam’ın temel inancı budur.

Aslında bütün dinlerde cennet ve cehennem inancı vardır. Mesela:

  • Yahudilikte cennet, Tanrı’nın İsrail Oğullarının “içinden bal ve süt akan vaat edilmiş topraklara” kavuşması, cehennem ise tanrının onları itaatsizlikleri sonucu “işgal, kıyım, deprem” vs. ile cezalandırmasıdır. Bu konuda Yahudiler der ki, “Eğer ahirette bir cehennem azabı olacaksa bu bizim için sayılı birkaç günden ibaret olacaktır. Çünkü Rab Yahova dünyada olduğu gibi ahirette de bizi koruyacaktır.“
  • Hristiyanlıkta cennet “İsa’nın dünya ya dönüşü”, cehennem de “İsa’nın yokluğunda insanlığın çektiği azap” lardır. Diğer bir ifadeyle Hristiyanlar için cehennem “zulümle dolmuş dünya”, cennet de “adalet, barış ve esenlikle dolu dünyadır(!)…”
  • İslam’da cennet ve cehennem bize hiçte yabancı olmayan, dünyada bildiğimiz tasvirlerle anlatılmıştır. Mesela, altından ırmaklar akan evler, bardaklar, kadehler, mis gibi içecekler, fışkıran pınarlar, yaslanılan sedirler, yastıkları ve göz aydınlığı eşler vs. ile Cennet, Cehennem de yükselen alevler, nar gibi kızarmış ateşler, gürül gürül yanan yakıtı insanlar ve taşlar olan ateş çukurları, yüzleri katran karası mücrimler vs. ile anlatılır…

İslam’da denilir ki, “Cennet ve Cehennem” insanların kendi elleriyle yaptıklarının bir sonucudur. Kim dünyayı zulümle doldurursa cehennemde bir köşk, kim de dünyayı adalet, barış ve esenlik yurduna çevirirse, cennette bir köşk yapmış olur. Mahşer Günü insana yaptıklarını karşılığı ne bir eksik, ne bir fazla verilmez, kimseye iltimas yapılmaz.

Görüldüğü gibi İslam Cennet ve Cehennem inancına Yahudilik ve Hristiyanlıkta olduğu gibi değil, Kur’an’da ifade edilen şekliyle bakar. “Bu sizin kendi eserinizdir. Allah kullarına asla haksızlık etmez.” (3/182).

Kur’an’ın ilk indiğinde Mekke’yi sarsan, “şok” iddiası şudur:

  • Ölüler dirilecek!” (haşr),
  • İnsanlar yaptıklarının hesabını vermek üzere Allah’ın huzurunda toplanacak!” (mahşer),
  • Akabinde Cennete veya Cehenneme girecek!”

İnsanoğlunun dikkati buraya çekilmek istenir.

Yani her Allah’ın günü insan/mahlûk bir taraftan doğuyor, bir taraftan ölüyor, bir taraftan cenazede ağlıyor, diğer taraftan düğün evinde gülüyor. Hayat bir saat, hatta “hemen/ şimdi”… Ölüm, “ansızın” geliyor…

O yüzden insan; ister korku ve titreme içinde, ister tüm anını Cennet bahçelerinden bir bahçe, isterse Cehennem çukurlarından bir çukur yaparak yaşasın..!

Yaşatan da öldüren de, ağlatan da güldüren de, isteklerden arındıran da mülk sahibi kılan da, (sadece) bir sperm damlasından, erkeği ve dişiyi çift olarak yaratan, sonra yeniden yaratacak olan da O’dur” (Necm; 43-48).

Demek ki, sabahın öğleye, öğlenin akşama, gecenin gündüze, kışın yaza, bugünün yarına, yarının ertesi güne, ayın ertesi aya, yılın ertesi yıla, yaşamın ölüme, sıhhatin hastalığa, ağlamanın gülmeye, gülmenin ağlamaya, tarihin geleceğe akması gibi, insan ve dünya ahirete doğru devamlı şekilde akıp gidiyor..!

Demek ki, her günün sonu var, ömrün sonu var, sağlığın sonu var, servetin sonu var, ağlamanın sonu var, gülmenin sonu var..!

Demek ki, ahiretten haber vermek; Allah’ın insanlar üzerinde döndürdüğü günlerinde olup biteni “Elçileriyle” haber vermek buymuş…

Allah’ın Elçilerinin “İNZÂR” dediği şeyler budur. Çağlar boyunca bu uyarı (inzâr), son güne kadar hiç değişmemiş/değişmeyecektir.

Yani Allah Elçileriyle kullarına şu genel mesajı ulaştırmıştır:

“Ey insanlar! Ölüm, afet ve kıyamet” ansızın gelmeden önce başınızın çaresine bakın!” Çağrı hiçbir ayrım yapılmaksızın tüm insanlığa yapılmıştır! Bu günlerden en haşmetlisi en sondaki (Ahiret) günüdür.

Öyle ki son gündeki cennet ve cehennem dahi önceki günlerde kendi ellerimizle yaptıklarımızın karşılığıdır. Çünkü sonraki günün tohumu önceki günün içindedir. Günler bu anlamda birbirinin içinden çıkar.

Hayat tek, günler herkes için eşit…

O halde; böbürlenmeye, şımarmaya, ye’se kapılmaya ne gerek var?! Bunlar Allah’ın günleridir, insanlar üzerinde dönüp duran ayetlerdir.

Dünyayı “yaşayan cennete” çevirmek için çalışmadan, Ahirette vaat edilen cennete girilmez!

Yani yeryüzünü yeşile çevirmek; barış, adalet, kardeşlik, paylaşım yurdu haline son güne kadar insanlık için bir hedeftir. Dünyada yaşasın diye dikilen son ağaç bile, cennete dikilmiş ağaçtır.

Şu halde evini cennetten bir köşk yapanlara, mahallesinde, şehrinde, ülkesinde cennet esenliği, barışı, adaleti ve paylaşımı getirenlere, cennet rüzgârları estirenlere denilecektir ki:

İşte yaptıklarınız, işte her şeyin bittiğini sandığınız bir anda karşınıza çıkan ödülünüz…”

Evinde cehennem, mahallesinde pislik rüzgârları estirenlere, öksüzü ve yetimi hor görerek hiçe sayanlara, adam yerine koymayanlara, devleti yönetmek için insanların başına bela olanlara, halkına cehennem hayatı yaşatanlara, kan, fesat, işgal, kıyım ve savaşlarla yeryüzünü ateşe verenlere, insanlara acı çektirenlere, son güne kadar odun taşıyanlara da denilecek ki:

İşte eserinizÖmrünüz bunlarla geçti, başka ne bekliyordunuz? Her şeyin bittiğini sandığınız bir anda karşınıza çıkan ödülünüz…”

İnkârcılar bu tür uyarılara aldırış etmedikleri için dediler ki:

Kim, çürüyüp toz olmuş kemiklere hayat verebilir?” (36/78 )

İnkârcılar bunları söyleye dursunlar, öyle ki şu görülen âlem bile dönüşüyor, ölüyor, yeniden diriliyor! Bu deveran hep böyle oluyor..!

İşte Ahirete, Cennet ve Cehenneme iman budur!

Yani Ahirete, Cennet ve Cehenneme iman/inanmak; Batıda olduğu gibi “varlığa hapsolarak” veya doğuda olduğu gibi “varlıktan koparak” olmuyor.

Yani Ahirete, Cennet ve Cehenneme iman/inanmak; “varlık içinde ve ona itibar etmeyerek” oluyor.

Yani mevcudu kabullenerek, bundan daha iyisi olamaz, kaderimiz budur diyerek değil, değiştirecek iradeye sahip olduğunun şuuruyla oluyor.

Çünkü herkesin kaderi kendi boynuna asılmıştır!

Mahmut AKYOL

HZ. MUHAMMED’İN GÜÇ KAYNAKLARI

logo5

Hz. MUHAMMED’İN GÜÇ KAYNAKLARI

Bu yazı, bazı kişileri rahatsız etmiş olacaktır. Çünkü eski düşünceler kanatılmadan yenileri “aşı” tutmuyor!

Düşünen insan dini düşünce dâhil eleştirirse, insanlığa bir fayda sağlamış olur.

Bizim amacımızda dini düşüncenin yeniden inşasına katkı sağlamak, önündeki engelleri deşifreye çalışmaktır.

İslam Dünyası uzun bir süredir akıl tutulması yaşıyor. Moğol ve Bizans baskısı altında kalan Selçuklu’dan bu tarafa “AKIL” kerih görülünce, Müslümanlar inzivaya çekilmek zorunda kaldılar.

Müslümanlar, Mevzu Hadis ve Mutasavvıf Dünyasının anlattığı duygu yüklü Hz. Muhammed’e yönelince, tebliğci, dinamik ve meydanlara sığmayan Nebi, unutuldu…

Hâlbuki “akılsız din olmaz” sözü savunulmuş olaydı, durum farklı olacak, İslam; ilk zamanki dinamiğini koruyacaktı.

Hz. Muhammed insanlığa akla dayalı evrensel doğruları tebliğ ederken zorba olmadı. İnsanlığı müjdeledi, uyardı, adaleti, sevgiyi, sözün namusunu ve merhameti anlattı. Hatta bu değerleri hayata taşırken büyük bedeller ödedi.

Fakat daha doğar doğmaz, “Âlemlere Rahmet” olan “Allah’ın kulu ve elçisi” uçar/kaçar bir hale sokuldu. Öyle ki O doğduğunda, Kisra’nın ateşi sönmedi. Bizans’ın gölleri kurumadı. Kâinat, onun yüzü suyu hürmetine yaratılmadı.

Hâlbuki O, hepimiz gibi bir insandı. Bedir’de, Uhut’da vuruşa vuruşa tarihin meydanına çıktı. Allah’ın iradesi onun vicdanında dile geldi ve Allah o vicdandan insanlığa seslendi…

MECNUN değildi. O, Cinlerle değil, Nusaybin’den gelen ve cinlere inanan yabancı bir heyetle görüştü ve konuştu.

ŞAİR değildi.

KÂHİN değildi. Kimin nerede öleceğini, İstanbul’un fethedileceğini, Fatıma’nın en önce öleceğini, Deccal’in zuhur edeceğini haber vermedi.

SİHİRBAZ değildi. Eliyle işaret edince ayı ikiyi bölmüş, bir kap yemeğe elini dokununca üç yüz kişi doymuş, parmaklarından sular akıtıp orduyu doyurmuş değildi…

Tükürüğü şifa, idrarı deva değildi…

Çölde susuz kalınca bir kap suya üfürünce kaptaki su çeşme olup akmış değildi…

Def-i haceti için bir yere oturmuş; civardaki iki ağaç hemen gelerek onun üzerini örtmüş kalkınca da ağaçlar tekrar yerine gitmiş değildi…

Hz. Ali’nin gözüne tükürünce gözü iyileşmiş, güvercin mağaranın kapısına yatmış, örümcek mağaranın önünü örmüş, kurt onun peygamberliğini haber vermiş, deve ona salavat getirmiş, arslan, ceylan, keler onunla konuşmuş değildi…

Bu olaylarla Allah Resulünün uzaktan yakından ilgisinin olmadığı Ayetlerde defalarca anlatıldı. (Tekvir; 22, Hakka; 41-42 Müddesir; 24, Duhan; 14, Tur; 29).

Hal bu iken inkârcılar, sürekli olarak onu harikalar göstermesi için zorlarlardı. “Bu ne biçim peygamber; yemek yiyor, çarşılarda dolaşıyor!” (Furkan; 7)

Cenab-ı Allah buyurdu ki:

Yerden bir pınar fışkırtmadıkça… Hurmalıklardan ve üzümlüklerden bir bahçe yapıp aralarından çaylar akıtmadıkça… Yahut iddia ettiğin gibi göğü üzerimize parça parça düşürmedikçe… Veya Allah’ı ve melekleri karşımıza açıkça getirmedikçe… Altından bir evin olmadıkça ya da gökyüzüne çıkıp oradan bize özel bir mektup getirmedikçe sana inanmayacağız!” Söyle onlara: “Rabbimin şanı yücedir. Ben sadece bir beşer, sadece bir elçiyim.” (Zaten) kendilerine doğru yolu gösteren rehber geldiğinde insanların imana yanaşmamasının nedeni (işte bu) “Allah bir beşeri mi elçi gönderdi?” demelerinden başka bir şey değildir…” (İsra; 90-94).

Demek ki inkârcıların beklentileri hiç değişmiyor… İnsan bir kere akıl tutulmasına düşmesin, ondan her akılsızlık zuhur ediyor!

  • Hiçbir Peygamber yoktur ki, kendisinden sonra getirilen din, “ters yüz” edilmemiş olsun!
  • Hiçbir peygamberin söylemi yoktur ki, kendi çağının “dindarları” ile tersleşmemiş olsun!
  • Hiçbir Allah’ın kulu ve elçisi yoktur ki, devrinin din adamlarının “öfkesini” çekmemiş olsun!

Bunun için Allah, Resulüne iki şey verdi.

  • Kur’an-ı Azim, (Söze dayalı doğrular)
  • Hulg-ı Azim”, (Kendisiyle müsemma doğru davranışlar)

İşte Allah Resulünün güç kaynakları…

Bu iki özelin dışında hayatın kendisi, hayatta olup/biten her şey zaten mucizedir. Bu Sünnetullâh karşısında (mucizeler) insanlık aciz kaldı. Güneşin doğması, mevsimlerin ve geceyle gündüzün ölçülü şekilde birbirini takip etmesi, insanı hep aciz bırakmıştır.

Diğer önemli bir mesele de, Allah’ın kulu ve elçisinin fakir ve soyunun kesilmesi meselesidir.

Bu konuda da Cenab-ı Allah buyurdu ki:

Biz sana bol nimetler verdik. Şu halde Rabbine yönel ve saldırılara göğüs ger. Sana kin besleyendir asıl kökü kuruyacak olan; hiç kuşkusuz.” (Kevser; 108/1-3).

Anlaşıldığı üzere Allah Resulü çok zengindi! Hem de akla hayale sığmayacak kadar büyük servetlerin sahibiydi. Bu zenginlik onun El-emin, muazzam bir ahlak, doğruluk ve dürüstlük abidesi olmasındandı.

Yani mealen Allah Resulüne denildi ki; bu söylentilere aldırış etme, sönüp gidecek olanlar, sana kin ve düşmanlık besleyenlerdir. Sen Allaha yönel (salat et) ve onların saldırılarına göğsünü siper et (nahr yap). Bıkmadan, usanmadan ve asla yılmadan hak bildiğin yolda yürü…

Görüyoruz ki Allah Resulü, mal mülk zenginliğini seçmemiş, elinde imkânı olmasına, fırsatlar önüne serilmesine rağmen böyle bir yolu tercih etmemiştir.

Bir zenginlik yarışıdır oyalanıp duruyorsunuz. Mezarlarınıza girinceye kadar süren bir oyun ve oynaş…“ (Tekasür; 102/1-2)

Eğer Kur’an teberrüken değil, tefekküren okunursa, bunun böyle olduğu görülecektir.

Yeryüzünde Müslümanların (insanların) yapacağı iyilik, güzellik ve doğruluğu yaymak, yaşamak Allah’ın emri olmakla birlikte, Allah Resulünden Müslümanlara miras kaldı… Bunları yaparken hiçbir maddî karşılık beklenilmemelidir. Zira yapılanın ecri Allah’a aittir.

Din baronları gibi ayet alıp, ayet satan olmamalı, din istismarcılığından uzak durmalı!?

Allah’ın dini üzerinde sektör oluşturulmasına asla izin vermemeli!?

Hukukun Üstünlüğünü” duvarlarına yazan ve fakat hayatına sokmayanlardan olunmamalı!?

İktidarın sofrasında oturandan “Adalet” beklenilmemeli!?

Nihayetinde:

Kâbe’deki tanrı ve kutsallık istismarına dayalı dini oligarşik yapı yıkılmalı ve “MÜBAREK” sayılan Mekke ve Medine, Müslümanlarca ortak olarak yönetilmeli,  

Din üzerinden, Allah, kitap, peygamber üzerinden servet yığma sonlandırılmalı,

Allah’ın evi kazanç kapısı olmamalı,

Cahil bırakılmış İnananlar, müşteri yerine konulmamalı,

Bunlar üzerine kurulmuş her örgütlü yapı dağıtılmalı,

Din yalnız Allah’a has kılınmalı, vicdanın “YALIN SESİ” olmalıdır..!  

Mahmut AKYOL