YERLERDE VE GÖKLERDE OLAN İŞ VE OLUŞLAR SONUÇTA ALLAH’IN ESERİDİR!

logo5

YERLERDE VE GÖKLERDE OLAN İŞ VE OLUŞLAR SONUÇTA ALLAH’IN ESERİDİR!

Yine bir “FITIR” Bayramını geride bırakıyoruz. Bir dahaki Bayramı kim göre…

Ramazan ayında siyasetin ateşi sönmedi… Söz söyleme ahlakı sıfıra düştü… Kendilerini güçlü görenler, kendilerini haklı görmeyi sürdürdü…

Denilecek tek hakikatı ifade etmek gerekirse; “ÖLÜM VAR”, gerisi teferruat…

Kanaatimce yapılacak en doğru iş:

İyilik, güzellik ve doğruluk için çalışmak, hak ve adalet için el birlik olmak, güçlüklere göğüs germek, zamanın kötülüklerine isyan edip ayağa kalkmaktır.” (Asr Suresi)

Çünkü Kur’an’ı Kerim bize bunu anlattı. Ramazan ayında tutulan Oruç bize bunu söyledi.

Ancak Müslümanlar için bir değer olan Kur’an’la Müslümanların arası oldukça açık… Kur’an’ın yasakladığı birçok kötülük gündemde… Kötülüklerden kimse rahatsız değil..!

Allah her insanı “eşit” yaratmış olmasına rağmen, azgınlık ve sapkınlık eşitliği bozuyor. Adaleti kabul etmeyen “küfre ve şirke” düşüyor..!

Küfür ve şirk, dünyanın ve insanın sonunu getiriyor..!

Hâlbuki insanoğlu, O’ndan başka İlah (Allah) olmadığını kabul etmiş olsaydı, küfre ve şirke bu kadar diretmeyecek, Mülkün O’na ait olduğundan şüphe duymayacaktı.

Teessüf etmek gerekir ki, “Mülkü ve Tevhidi” anlamak istemeyenler azacaklar, küfre ve şirke düşmüş olacaklar, Ahirette Allah’ın azabını tadacaklardır.

Demek ki Allah her insanı “eşit” şekilde yaratmış ve “adil” şekilde yargılayacaktır. Bu konuda kimsenin kimseden üstünlüğü yoktur. Peygamberler bile bu kanuna dâhil edilmiştir.

Bazı insanlar zannediyor ki, Peygamberler ve bazı kavimler Allah’ın koruması altında…

Hayır!

Kimseye böyle bir ayrıcalık verilmemiştir. Bütün her şey, eşit şekilde Allah’ın tasarrufundadır. Kimsenin kimseden “Ameli” dışında bir üstünlüğü yoktur.

Kur’an’ı Kerimde belirtildiği üzere Allah, insanları tarihsel olaylar üzerinden evrensel değerlerle (hak, adalet, merhamet, ahlak, fazilet, iyilik,  doğruluk, güzellik, hayır, kibir vs.) buluşturur.

Bu buluşma, akıl ve nakilledir. Aklı olmayan her şeyden, nakle ulaşamayan da dinin bazı kısımlarından sorumlu tutulmayacaktır.

Bu yazıda şu önemli konuyu da dile getirmek istiyorum:

Devlet; “statüko, otorite, üstünlük” demektir. Zamanla Devlet bu anlayış içinde yaşarken donar. Devlet kurumlar hizmet üretme esnasında bir “zulüm” makinasına dönüşebilir.

Zulme son vermek maksadıyla ortaya çıkmış olanlar, bir müddet sonra kendilerini “otorite, üstünlük ve statüko” içinde bulurlar.

Tarih bunun sayısız örnekleriyle doludur.

Demek ki iş, zannedildiği kadar kolay değil… Yeni fikirler tesis etmek, değişimci bir ruha sahip olmak ve iktidara gelirken de “Ömer” olmak kolay değil…

Kolay olmayanı/olanı inşa için iki yöntem gerekir:

  • Kurumsal olmayan değişiklik… Bu kolay bir değişikliktir. Kanun ve Kararname çıkarır, halka vaatlerde bulunursunuz, işi çözersiniz.
  • Kurumsal değişiklik zihniyetle ilgilidir. Değişiklik yapmak, bazen yıllar ister. Bunun için insanın muhtaç olduğu “adalet, eşitlik, birlik, beraberlik ve barışı” tesis etmek zor iştir.

Niçin zordur? Çükü bunlar sadece gösteriş değil, yaşanacak, hayata geçecek şeylerdir. O bakımdan tesis etmek zordur. Zor tesis edileni yıkmak ise o oranda kolaydır.

Zor tesis edilen Yıkılırsa ne olur?

Yeryüzü kan gölüne döner, medeniyetlerin yıkılmasına sebep olur!

Üzülerek ifade etmeliyim ki İslam Ülkeleri, “Ümmet, Adalet, Eşitlik, Kardeşlik, Birlik, Beraberlik ve Barış” bilincinden uzak oldukları müddetçe:

Diktatörlerin elinde; açlık, yoksulluk, ırkçılık ve cehaletin” içinde boğulup gidecektir..!

Dikkat çekmek isterim ki, dünyanın ve insanlığın korunması, herhangi bir din ve herhangi bir millet tekelinde değildir. Sorumluluk bütün insanlığa aittir. İnsanlık camiası insanlıktan çıkmış olanları, kendi bünyelerinden temizlemedikçe, insanlık çürümeye devam edecektir.

Mesela diktatör Suudi Krallığı akla ziyan “Babil” kulesi yaparken, varoşlarda yaşayan Suudi Halkı bir dilim ekmek için hacıyolu beklemeyi sürdürecektir…

Suçsuz insanlara zulüm kusan ABD, İsrail ve İngiltere ile birlikte Suudiler, işledikleri “insan hakkı ihlallerinin” cezasını ağır ödeyeceklerdir. Çünkü “insan hakkı ihlali” büyük günahtır.

Bu İlahi adaletin ne zaman tecelli edecek, ceza ne zaman tahakkuk edecek bilmiyorum fakat bir gün mutlaka olacak ve bu gün mutlaka gelecektir. Zira “Gaybı bilmek Allah’a mahsustur.” Yunus/20

Keşke Müslümanlar (insanlık) ihtiyaçları kadar tüketselerdi, fazlasını ihtiyaç sahipleriyle paylaşsalardı; en yüce değer olan emeği, toplumculuğu, meşru ekonomiyi, dayanışmayı, yoksulu, zayıfı, ezileni korumayı becerselerdi, insanlık bu günlere düşmezdi!

Misaller verelim:

  • İnsan için emeğinden başka hakkı yoktur.” Necm/39.
  • Yoksulların zenginlerin malı üzerinde hakkı vardır.” Meariç/25.
  • Mallar sizden zenginler arasında dönüp dolaşan bir devlet olmasın.” Haşr/7
  • Sana neyi vereceklerini sorarlar, de ki ihtiyaçtan fazla olanı” Bakara 219.

Hz. Peygamberin hayatı aynen böyleydi.

Heyhat ki, Hz. Peygamberin bu hayatı insanlık anlayamadı. Çağdaş dünyaya Müslümanlar, İslam’ı bu şekilde taşıyamadı. İslam’ın temelinde olan eşitlik, adalet, kardeşlik, emek, paylaşmanın dini olduğunu kavrayamadı.

Bir soru soralım:

Acaba Dünyada bu kadar kötülük oluyor da, Allah niye müdahale etmiyor?

Siz etmediğini mi zannediyorsunuz? Siz Allah denilince ne anlıyorsunuz? Allah’ın kötülükleri seyrettiği falan yok, sürekli müdahale halinde..! Allah’ın müdahalesi akıl-mantık dışı şeyler değildir.

Tarih boyunca insan “Adalet için, özgürlük, eşitlik, emek, barış, iyilik, doğruluk” için birçok mücadele de bulunur. Bu mücadeleler bizzat Allah’ın müdahalesi sonucu olmaktadır. Yeter ki insan bir çaba içine girsin.

Din birileri için İslam’ın 5 şartı da olabilir, başkasına göre bu vecibeleri yerine getirmek sadece bir kimlik olabilir. Bazısına göre din, inanç, kimlik, Ritüel değil,  “DAVRANIŞ” tır. İyi ve dürüst davrananlar, adaletli olanlar kim olursa olsun Allah katında makbuldür, Müslümandır ve cennete layıktır. Yani din iyi, adaletli ve dürüst olmanın kendisidir.

Peki, Allah’a, Peygambere ve inananlar yalan söyleyen, iftira atan, kul hakkı yiyen, hırsızlık yapan, insanları dolandıran kimse Müslüman olur mu? Allah’a inanan bir insan bunları yapar mı?

Aslında insan gerçekten  inansa, bu ve buna benzer kötülükleri yapmaz/yapamaz! Allah’a inanmak, kurudan kuruya inanmak değildir, davranışla ilgilidir. Yani bir his değil, bir davranıştır…

Müslümanlar İslam’a kulaklarını tıkamıştır. Mal, mülk, şan, şöhret, kariyer ve konfor derdine düşmüştür. Öyle ki riya bulaştırılmadık bir “Ritüel” yok gibidir… İnsan bencilliğin esiri olmuş, hak ve hukuk rafa kalkmış, her şey yalnızca dilde kalmıştır…

Çözüm:

Şimdi Kur’an’ı bir kenara itmek yerine hayatımızın merkezine almak, Kur’an ilkeleriyle hayatı yeniden inşa etmek ve Hz. Peygamberin zirvede esen cömertlik rüzgârlarını estirmek lazımdır!

Söylemeye çalıştığım sözler, İslam diye bir derdi olanlar,

Hak, adalet, eşitlik, kardeşlik, özgürlük, dürüstlük, yetimi, yoksulu, alttakini korumak” isteyenler,

Mazlumun yanında olanlar, zayıfı güçlüye ezdirmeyenler, kamu malını temerküz etmeyenler, yeryüzünde Allah’ın yüzünü görmek için açları ve yoksulları sevindirenler içindir.

Vesselam…

Mahmut AKYOL

KUR’AN, RAMAZAN AYI VE ORUÇ

logo5

KUR’AN, RAMAZAN AYI VE ORUÇ

Bir milyarı aşan 57 İslam ülkesi bir Ramazan ayına daha girmiş bulunuyor.

Hayırlı olsun…

Fakat bu iklimin hüküm sürdüğü coğrafyalar fazlasıyla kanlı, fazlasıyla kavgalı, fazlasıyla yoksul, fazlasıyla umutsuz…

Dünyanın orta yeri, adaletsizlik içinde, sırtlanların işgali altında, Diktatörlerin elinde… Açlık, yoksulluk, ırkçılık ve cehaletin girdabında. Yeryüzünün bütün kadim sorunları bu coğrafyada…

Şimdi bu dünya bilgili, vicdanlı, dürüst, cesur ve güvenilir yöneticiler bekliyor…

Şu bir hakikat ki, “Oruç bizden öncekilere farz kılındığı gibi bize de farz kılınmıştır.”

Bu hakikat radyo, televizyon ve gazete köşelerinde Ramazan Ayı boyunca İsrailiyat hikâyelerine boğulacaktır.

Dinin Teorikte kaynağı Kur’an, pratikte kaynağı sahih Sünnettir. Bu Kur’an’ın ve bu Sünnetin ruhu ile insanın vicdanı arasında herhangi bir çelişki yoktur.

Ramazan ayını bereketlendiren Kur’an, Ramazan Ayı içinde gönderilmeye başlanmış, kararan vicdanlar aydınlatmış, yolunu kaybetmişlere yol göstermiştir.

Yazık ki Kur’an’ı Kerim şimdi “mahcur” dur.

Hâlbuki bu Kur’an nice millet, toplum ve insanlığın umutlarını yeşertmiştir.

Dini ve Kur’an-ı Kerimi anlamak ibadettir.

İbadet, hayatın içinde yapılanlardır.

Oruç tutmak Müslümanın Müslümanla eşitlenmesidir.

İslam, sömürüyü ret eden bir yaşam düzenidir.

Kur’an-ı Kerim hayattır.

Anlamaya çalışmak farzdır.

Bunun üzerinde düşünmek gerekir.

Eğer bir beldede sömürü varsa, o beldede İslam bir kenara atılmış, yaşayan ve yol gösteren Kur’an ölü hale getirilmiş, yüreklerin titremesi, coşması son bulmuş, rahmet yüklü bulutlar kurumuş demektir.

KUR’AN; insanlığı tarihsel olayların üzerinden evrensel değerlerle buluşturur. İnsanlığı hakka, adalete, merhamete, ahlak ve fazilete çağırır. İnsanlığı iyi/kötü, doğru/yanlış, güzel/çirkin, hayır/şer ekseninde, aklı (vicdan/sağduyu), nakille tevhit noktasında buluşturur.

Bununla birlikte din insanı başıboş bırakmamış, insan sorumluluktan ayrı tutmamıştır!!!

Hz. Peygamber; kalbinde Kur’an’dan bir eser bulunmayanı “harabe eve” benzetmiştir. Zira Kur’an, teberrüken değil, tefekküren okunacak bir kitaptır.

Gerçek şu ki, dünyada aç/tok milyarlarca insan gelip gitmiştir. Halen de bu acıyı tüm çıplaklığıyla yaşayan milyonlarca insan bulunmaktadır. Allah, ilk insandan bu yana sosyal kıyametin kopuşunu “açlık/tokluk” dengesine bağlamıştır.

İşte Oruca bu açıdan bakılmalıdır.

İftar ve Sahur” sofraları herkese açık tutulmalı, sofralar gösterişe, ziyafete boğulmamalıdır. Unutulmasın ki açlık ve tokluk dengesizliği yeryüzünü cehenneme çevirmektedir. Dünyayı yönetenler, hayatın bu gerçeği karşısında kaderci bir anlayış sergilemekten öte bir şey yapmamaktadır.

Benim itirazım işte bunadır..!

Yoksa Allah’ın bizim aç kalmamıza ihtiyacı yoktur. Mülkünden tasarruf etmek gibi bir derdi yoktur. Tıpkı Allah’ın bizim namazımıza ihtiyacı olmadığı gibi… Yoksa Allah, kulunun aç kalmasından ve sıkıntı çekmesinden (haşa) bir zevk alır tarafı mı vardır?

Açlık günleri” demek olan Oruç, vicdanlarda tutulmalıdır.

Allah, Kefaretin karşılığı olarak bize “namaz kılın, tespih çekin” demez de, “verin, paylaşın, açları doyurun” der. Yani demek istenmiştir ki Oruç, sadece Ramazan ayı ile sınırlı değildir. Çünkü açlık, insanlığın kadim sorundur. Orucun bizden önceki ümmetlere farz kılınması bu kadim sorunun sürekliliği sebebiyledir.

Bundan dolayıdır ki; “ruhaniyet ve maneviyat aç ve yoksul insanların yüzündedir” denmesi bundandır. (Dehr “İnsan” 8,9)

Yani Allah’a yaklaşmak, Allah’ın Cemali’ni ve Allah’ın sıfatlarıyla tecelli ettiğini görmek isteyen, “fakirin yüzündeki tebessüme” baksın denilmiştir.

Bizim dindarlığımız biçimsel olmasaydı, Oruç bizi tutardı. Hikmetine bakılmadan tutulan Oruç, gösteriş kokar… Aynı şekilde İnfakta öyle… Bu sebepledir ki, insan içindeki kötülüklerin (şeytan) kudurması, kavgaların, savaşların ve sağlık problemlerinin çoğalıyor olması bundan olsa gerektir.

Bir ömür boyu farklı aylara rast gelen oruç tutmanın hikmeti bu yüzden büyüktür. Yaz orucu, duygudaşlık kurmamız için büyük bir fırsattır. Dahası, orucun her yıl farklı günlere denk gelmesi, yoksulların hem yaz hem kış günlerini nasıl geçirdiklerini anlamamıza sebeptir.

Oruç tutmak, bütün ibadetler gibi bir bilinç işi ve bir irade eğitimidir. Eğer bir ömür boyu uyursanız (Müslümanın/İnsanlığın) derdine dert katar, oruçtan kaçmış olursunuz. Yani uyursanız Orucun toplumsal etkileşimine dair anlamı kaybedersiniz. Açıkçası, orucu uykuya tutturmak, namazı uykuya kıldırmak gibidir.

İslam’da infakın anlamı, kişinin kendi zenginliğini paylaşıma açmasıdır. Sadaka bir yoksulun gönlünü almaktır. Zekâta kırkta bir demek, Zekâtla dalga geçmektir.

Kur’an’da “İsar” vardır. Yani İsar karşısındaki kişiyi kendine tercih etmektir..! Bu dünyanın hala erişemediği bir insanlık düzeyidir.

Gördüğüm hakikat şudur:

İslam, iyilikte sınır tanımaz!

İslam’ın kapsamını daraltmaya kimsenin hakkı yoktur.

Ramazan Ayının en önemli hususu kardeşliği, eşitliği ve sosyal barışı sağlamaktır.

Eğer insan yeryüzünde Allah’ın yüzünü görmek istiyorsa, açların ve yoksulların yüzüne ve haline baksın ve onların gülümsemesine yardım etsin. Yoksa bilin ki; sesiniz yükseklere çıkmayacaktır!

Müslümanların Bayramı Cuma günüdür.

Cuma günü Müslümanlar bir araya geldiklerinde sadece namaz kılıp dağılmazlar, olanlar olmayanlara verir, kardeşlik tesis ederler…

Şimdi orucun da Cumanın da anlamları kaydı gitti.

  1. Yahudilikte “Cumartesi Günü Yasağı” var. Yani Yahudilere Cumartesi günü mülkiyet edinmeme ve o gün çalışmama yasağı getirilmiş. Altı gün boyunca elde ettikleri malları “kenz” etmemekle emredilmişlerdi. Yedinci günü de “infak” etmeleri istenmişti. Fakat Yahudiler her ikisini de yapmadılar. Allah’ın emrini tahrif ettiler. Yani hem “Sept” günü çalıştılar, hem de o gün kazandıklarını kenz ettiler.
  2. Hıristiyanlıkta “Komünyon Ayini” vardı. Hz. İsa, sürekli ve toplu halde yemek yer, ekmeği bölüşür, suyu paylaşır, hiç ayrı yemek yemezdi. İnsanlara da sürekli olarak böyle yapmalarını söylerdi. Onun bu davranışı ritüele dönüştü. Yani yemeğin bölüşülmesi bir parça ekmeğe, suyun paylaşılması da bir yudum şarap içmeye dönüştü.
  3. Hz. Peygamber her kıldığı namazdan sonra cemaate dönerek tespih çektirmiş değildir… Derdi olanı dinlemiş, ihtiyacı olana vermiş, bölüşmüş ve paylaşmıştır… Kardeşlik Böyle tesis edilmiş, böylece kaynaşma sağlanmıştır…

Ta ki Emevi dönemine gelindi. İmamlar cemaate doğru dönerek onlara zikir yaptırdılar. Tespih tanelerinin aktığı gibi kişinin günahlarının akacağını söylediler.

Görüldüğü gibi her üç halde de iş rayından ve amacından çıkarılmıştır. Dinin hayattan koparılması işte böyledir.

Sonuç olarak DİN, bir “vicdan” işi, bir “Religion” (ölü, ruh ve ayin) dini değildir.

Ne yazık ki “Batı” tarafından ortaya konulmuş olan bu din anlayışı, her alanda olduğu gibi bize de sirayet etmiştir. Dinin tapınaklar, kandil geceleri ve mezarlıklar da aranması bundandır.

Maalesef bugün Türkiye’de yaşatılmak istenen din, Şaman karışımı bir “Türk tipi Religion” dur.

Tarih tabiat, hayat, akıl ve vicdandan kopartılmış bir din anlayışı, sosyal hayata ve hayatın getirdiği sorunlara pek bir şey söylemiyor. Orucu bile bir ibadet olarak anlıyor ve kendi kendimize Müslüman olup gidiyoruz.

Söylemeye çalıştığım bu sözlerim, derdi olanlar içindir. Hak, adalet, eşitlik, kardeşlik, özgürlük, dürüstlük, yetimi, yoksulu, alttakini korumak isteyenler içindir.

Bu sözlerim, mazlumun yanında olanlar, zayıfı güçlüye ezdirmeyenler, kamu malını temerküz etmeyenler içindir.

Söylemeye çalıştığım bu sözlerim, ülke kaynaklarının zenginler arasında dönüp dolaşan bir tahakküm aracı olmasını düşünmeyenler, içindir.

Şimdi yeryüzünde Allah’ın yüzü görmek isteniyorsa, açların ve yoksulların yüzüne ve haline bakmak kâfidir.

Maalesef bu güzellikler Emevi yönetiminin başından itibaren bitmiştir. Yaşayan din, ölü bir dine döndürülmüştür.

Son sözüm şudur,

Din ve kaynağı Kur’an inanmak isteyenler için bir tehdit değil, tekliftir.

Dileyen inanır, dileyen inkâr eder.

Mahmut AKYOL

DİNİN İKİ YÜZÜ

logo5

DİNİN İKİ YÜZÜ

  1. Biri inananı (Mümin) dünyada sorumlu tutan, zayıfların çığlığı, kalpsiz dünyanın kalbi gerçek yüz…
  2. Diğeri güçlünün, egemenin elinde şekli, içi boş, hiçbir sorumluluğu olmayan afyon yüz…

İnsan bir kere inandırılmaya görsün, ona her şeyi yaptırabilir ve ondan her şeyini alabilirsiniz. Bir kere inandı mı, ona her şey satabilirsiniz. Çünkü burada insanlar Man kurtlaşmıştır. Man Kurtlar düşünemezler. Man Kurtlar ortamında “orman kanunları” geçerli olur.

Tarih boyunca bu hep böyle olmuştur. Şu an da böyledir.

Tüm kutsal kitaplarda Allah’ın adını gereksiz yere istismar etmeyiniz ve insanları Allah ile aldatmayınız, onun adına yemin etmeyiniz ve onun adına insanları sömürmeyiniz denilmiştir.

Dürüst insan gerçek din anlayışında kimsenin hakkını yemez. Kendisine, doğaya ve çevresine zarar vermez. Komşusu açken tok yatmaz. Paylaşmayı sever, ekmeği bölüşür. Sonuçta güzel ahlak sahibidir.

Şekilcilikte kültür ağır bastığı için, Ritüeller din haline gelir, davranışlar ikinci planda kalır… Yani namaz kılmak, oruç tutmak, başını örtmek ilk planda, çalmak, hırsızlık yapmak, adam öldürmek geriden gelir. Hâlbuki durum tam tersi olması lazımdır…

Dinde asıl olan davranıştır. Ritüeller kişi ile Allah arasındadır. Davranışlar ise toplumsal ve sosyal olaylar olduğu için insanların arasında ki hukuktur.

Ahirette ilk sorulacak Namaz değil, kul hakkıdır.

Garip olan taraf, bayram ve teravih gibi sünnetlerde camiler dolar taşar da, aynı camiler farz namazlarda boş kalır. İşte kültür budur.

Genelde toplumlar İslam’ı okuyarak, anlayarak, özündeki hakikati kavrayarak Müslüman olmuş değildir. Böyle olunca da halk dini türbelere gitmek, Ritüelleri ihya etmek olarak, cenazeden sonra ölüye yedisi, kırkı, elli ikisi gibi günler tertip etmek olarak anlar. Hâlbuki bunlar Şaman kültür ritüelidir. Şamanizm de cenaze sahiplerini sadece hayata döndürmek için onlara verilen moral ve dayanışmadır.

Kanaatim odur ki asıl mevzu eşitliğin, adalet, dürüstlük ve doğruluğun tesis edilmemesidir.

Müslüman bir ülkede dindarlığının ölçüsü; suç oranlarının azlığı olmasıdır.  Suç oranı fazlası orada dini ve dindarlığı tartışmalı hale getirir. İsterse camiler dolsun, hacca gitme oranı yüksek, kadınları örtülü, çarşaflı olsun… Eğer bir ülkede zengin yoksul uçurumu ve insanlar arası bir sınıf oluşuyorsa; orada İslam var mı yok mu tartışılır.

Bakın! Yeryüzüne gelmiş hiçbir Peygamber yoktur ki, getirdiği din ters yüz edilmemiş olsun. Hz. Peygamber de buna dâhildir. Yani din hayattan çekildiğinde yerini kültüre ve şekilciliğe bırakır.

Hasani Basri der ki:

Her ümmetin bir putu vardır. Bu ümmetin putu da paradır.”

Hz. Muhammed’in vefatından sonra Kâbe’nin içine bir put dikilmiştir. Bu put, Kâbe’nin üzerindeki 120 kilo ağırlığında ki altın örtüdür. Hem de bu örtü onun soyundan geldiğini iddia eden krallar tarafından örtülmüştür. Yani Araplar eski cahiliye kültürüne dönmüşlerdir.

Bu söylenilenler elan Hz. Peygamber’in yurdunda olmaktadır. İmanları taşarak Hacca giden Milyonlarca insan, kutsal saydıkları altın işlemeli örtüye dokunmak için birbirini ezerler.(!)

Bana göre Allah’ın dini Hz. Peygamberle bitmiş, Kerbela ‘da toprağa gömülmüştür. Sonra yeniden saltanata, mal hırsına ve dünya kavgasına dönülmüştür!

Yani Müslüman birisi hem namaz kılacak, hem haram yiyecek, hem de yalan söyleyecek… Olamaz böyle şey… Bu haliyle yeryüzünde İslam yaşanmaz..!

Allah, bizim kendisi önünde eğilip kalkmamızdan değil, birbirimize iyi davranmamızdan, birbirimize karşı Hak ihlali yapmamamızdan daha razı ve hoşnuttur. Yine de hesap soracak ve en iyisini bilecek olan Allah’tır.

Kul hakkı ile Ritüeller arasında bir ilişki vardır. Ritüeller yerine getirilmemesi belki affedilir; fakat kul hakkını asla! Allah, “kul hakkı ile karşıma gelmeyin” diyor! “Kimin hakkını yediysen ona tazminat öde, iade et” diyor! Yoksa “Cennete giremezsin” diyor!”

Kul hakkı ihlallerinin başında “tecavüz” gelir.

Tecavüz bir tatminsizlik ve cinsel açlıktır. Dost hayatı yaşamak doğru değildir. Kur’an-ı Kerim’de dört eşlilik diye bir şey yok. İkinci, üçüncü kadın olacak diye bir şey yoktur. Bunlar çok eşliliği azaltmak için tedrici yapılanmalardır. Kur’an’da tek eşlilik tavsiye edilmiştir.

Hz. Ali’nin bir sözü var: ‘’Seven asla aldatmaz.‘’ demiştir. Allah bir erkek ile bir kadını birbirini maddi, fiziki ve bedeni mutlu olsunlar diye yaratmıştır. Diğer durumlar insanı ruhen parçalar. Buna dikkat edilmelidir.

Hz. Muhammet 25 yaşında evlenmiş, 50’li yıllara kadar tek eşli kalmış, 53-55 arası Hz. Ayşe ile evlenmiş, 59 yaşına kadar 4 sene diğer kadınların birçoğuyla himaye evlilikler yapmıştır. 59 yaşından itibaren de onun için tüm evlilik ve boşamaları yasaklanmıştır. 63 yaşında da vefat etmiştir. O evliliklerin çoğu bizim bildiğimiz anlamda evlilik değildir.

Araplar arasında böyle kadını koruma anlayışı vardı. Bu anlayış o devirde kadınlar için büyük bir şanstı. Değilse; kadınlar köle gibi alınıp satılıyordu. Aslında kadın erdemli, dürüst, kendisine güvenilir olmalıydı. İşte, İslam kadına bu payeleri verdi.

Durum buyken İslam tersyüz edilmiştir. Mesela Peygamber soyundan geldiklerini iddia eden en son ölen Suudi Kralının onlarca karısı, milyarlarca dolar parası, binlerce hanedan mensubu vardı…

Şimdi bu hanedan mensupları dünyanın bilmem nerelerinde kahvaltı yapıyor, otellerde konaklıyor, har vurup harman savuruyor. Yoksul Arabistan halkı da çöllerde ser sefil yaşıyor..!

Son söz olarak söylemek gerekirse:

Haram mal ile ibadet olmaz ve bir Müslüman haram ekmek yemez. İşte bundan dolayıdır ki, yapılan ritüeller boştur..! Ve Müslüman bir türlü Müslüman olamıyor. Herkesin gözü aç, kimse kimsenin iyi olmasını istemiyor…

Mesela Ritüeller (Namaz gibi) çalmamak, öldürmemek, yalan söylememek, insanlar arasında farklılaşmaları gidermek, dil, din, ırk, renk, mülkiyet, cinsiyet, kavmiyet üstünlüğüne ve eşitsizliklere son vermek içindir.

Çünkü bu haller insanları ve Müslümanları ayakta tutan temel direklerdir.

Eğer Ritüeller (Namaz gibi) insanı dünyada yapacağı güzel işlere teşvik etmiyorsa, Maun Suresinde söylenildiği gibi boştur. Öksüzü doyurmayan, yoksulu doyurmaya teşvik etmeyen, yetimin yanında yer almayan bir insanın kıldığı namazlar, yaptığı ibadetler boştur…

Görülen o ki, çoğu kişi kendini kandırıyor..!

Yani 90 bin camide ezan okunmasıyla değil, ne kadar az adam öldürülüyor, ne kadar az hırsızlık oluyor, ne kadar az piyasada sahte çek dolaşıyor, kadınlara ve çocuklara ne kadar az tecavüz oluyor onlarla öğünülmelidir..!

Hasılı ne kadar çok öksüz, yoksul, yetim doyuruluyor ona bakılmalı ve öğünülmelidir..!

Suç oranlarına bakın. Cezaevleri ağzına kadar dolu… Hastaneler ağızına kadar dolu… İnsanlar sağlıksız… Psikologlar insan akıl sağlığıyla ilgili harıl harıl çalışıyor… Bir ülkede bunlar varsa orada dindarlık yok, aksine orada şekli dindarlık vardır. Yani orada dinin afyon yüzü karabasan gibi dolaşıyor diyebilirsiniz.

Mahmut AKYOL