DAVANA SAHİP ÇIK!

logo5

DAVANA SAHİP ÇIK!

Müslüman Türk Milletinin, Milli Mücadele yıllarına hasbi şekilde sahip çıkanlardan biridir merhum Akif…

Birilerinin köşe bucak saklandığı, kahir ekseriyetin cephede şehadet için sıra beklediği bir zamanda yüreğinden kopan bir çığlıkla  “Korkma…” diyendir Akif…

Milletin güven, özgürlük ve bağımsızlık ruhuna güç katandır Akif… Ruhu şad olsun!

Ancak Milli Mücadele sona erdiğinde devletin yeniden inşası sırasında, Mehmet Akif ve arkadaşları sahada yoktu..?

Devletin yeni aklı millete ters işledi. Dolaysıyla devletin inşası sırasında yerli, yenilikçi ve milli anlayışı engellendi. Kanaatim odur ki bu engel, Soros ve Fuller’ in dedeleri tarafından yapılmıştı… Kısaca İngiliz aklı, devletin kılcal damarlarına kadar girmişti.

Aradan inişli/çıkışlı yetmiş küsur yıl geçti. Darbelerle “demokrasiye” ayarlar çekildi. Hala da “proje yönetimler” bitmedi.

Ancak Allah buyurdu ki:

(Ey mü’minler), gevşemeyin, mahzun olmayın, Siz eğer (gerçekden) mü’min iseniz (düşmanlarınıza gaalib ve onlardan) çok üstünsünüzdür.” Âl-i İmrân / 139

Şimdi yeni bir yol aranmalı düşüncesindeyim… Bu yol, “adalet” yoludur. Bu yol ve bu duruş, engin Türk tarihinden, inanç ve değerlerinden kaynaklanmalı, anti-emperyalist, anti-kapitalist, yerli ve yenilikçi olmalıdır!

Milli Mücadele seferine çıkanlar, birbirlerinden endişe duymadılar. Birbirine kurşun sıkmadılar. Yan yana, kol kola oldular. Düşenin elinden tuttular. Birbirine Gönüllerini açtılar, imkânlarını paylaştılar…

Şimdi bir “Umursamazlık” almış başını gidiyor.

Bana göre bu umursamazlık kervanında yer alanların yaşamaya hakları yoktur.

En azından bu konuda bir şeyler yapılmalı, üretilmeli, ayağa kalkılmalı, bir çaba sarf edilmeli, ülkenin her tarafı karış karış dolaşılmalı, aç/açık kimse kalmamalı, açlar ve yoksullar doyurulmalı, onların yapacakları duaların bereketiyle yürünmeli, bu işler yapılırken de yalansız, riyasız olunmalı…

Herkes şunu bilsin ki; “zafere layık olmayanlar, asla zafer elde edemezler…”

Bu şu demektir. Yapılanların karşılığı er veya geç alınır. Zafer kazanmak aynı zamanda yeterlikle ve kapasiteyle alakalı bir durumdur. Bu iki konu eğitimle halledilebilir. Geriye yapılacak bir iş kalıyor, kolları sıvamak…

İyinin, güzelin, doğrunun yanında olmak, kişiyi her zaman güçlü kılar. İyi, güzel ve doğru şeyler sevmediğimiz kimseden de gelse kabul etmek gerekir. Kabul etmek, ahlaki bir haldir. Bu durum, hiç bir zaman insanı küçültmez, aksine güçlendirir. Bundan asla rahatsız olunmamalıdır…

Burada bizlere düşen şudur:

  • Muhataplarımızın karşısında kör, sağır ve kısır bir anlayış sergilememek,
  • Bilgiden ziyade bilinçli olmak,
  • Endişelerimizin aklın ve vicdanın önüne geçmesine mani olmak…

Eğer millet ve memleket için yapılması gereken işlerin başkaları tarafından yapılması istenirse; o zaman sonuç bellidir…

Mademki “davalar acılar içinde doğar; konfor, yalan, ihanet, ahde vefasızlık ve inançsızlık, refah içinde ölür.” O zaman acı dolu bir davayı yürütmek için ayağa kalkılmalıdır…

Eğer bu gerçekler ışığı altında bir dava yaşatmak istenirse, dün olduğu gibi bugünde sabırla, mahrumiyetlere katlanarak, acılar yaşayarak, sıkıntılar çekilerek yürünmelidir…

Bir kere daha teyiden söylüyorum ki:

Gazi Alparslan ordusunun karşısında ne dediyse, Mehmet Akif yorgun, yılgın fakat inançlı insanlara ne dediyse, ben de aynı şeyleri duyuyor, hissediyor ve yaşıyorum.

O halde uzun soluklu ve diri kalmanın yolu ruhtur, vicdandır, inanç değerlerdir. Eğer ruh çöker, vicdan kararır, inanç tazeliğini koruyamazsa, ölüm zaten mukadderdir.

O halde gelin birbirimize yeniden sevgi duyalım. Birbirimizle yeniden kardeş olalım. Elimizde olanı olmayanla yeniden paylaşalım.

Unutulması ki sevgi ve kardeşliğin temeli paylaşmaktır!

Çünkü bu dava geçim ve seçim veya bir günü kurtarma davası değildir, varoluş ve yok oluş davasıdır. Bu dava, medeniyet, sevgi, merhamet, kardeşlik ve adalet davasıdır. Bu dava, ahirete inananların zenginliğidir!

Şimdi bunu yeniden inşa etmek, insanlık adına bir görevdir. Bu mirasa sahip çıkmak insanlık adına bir vefadır… Bu yolda yürüyenlere müjdeler olsun.

Alicenap okuyucularım,

Sizlerden aldığım sorulardan bir-ikisine cevap vermek istiyorum:

Niçin içe dönük yazılar yazıyorsunuz?”, “Niçin yazılarınızı uzun tutuyorsunuz?”,  “Niçin yazılarınızda çok tekrar yapıyorsunuz?” vs.

Bunları neden böyle yaptığımı anlatayım.

  • Yıllardan beri siz arkadaşlarımı görememenin doğurduğu bir hasretim var… Bu site imkânları sayesinde sizlere kavuşunca sevincimden ne yapacağımı bilemez oldum. Hayat bu, belli mi olur, belki bir daha buluşamam telâşına kapıldım.
  • Geçmiş günlerimize nazaran daha çok sağa, sola bir dağılmışlık, savrulmuşluk yaşadığımızı görünce bir an önce sizlere ulaşmayı, dertleşmeyi, paylaşmayı istedim. İçe dönük yazılar yazmamın sebebi bunlar olsa gerek…
  • Gencecik yüreklerimize meydan okuyarak ortaya koyduğumuz işler gözümün önüne geldi. O gün yapılan ve söylenenleri, birileri bugün yapmaya kalksa, deli derdi…
  • O yıllar sosyal yönü kuvvetli olan kimselerdik. Bu bize “kibir” bulaştırdı. Yoksa bu ümmetin samimi bir parçasıydık. Bir birimizi takip eder, bir birimizin izini sürerdik. Bir birimizin ne yaptığını bilirdik. Bugünkü gibi birçoğumuz belki günahı bile bilmiyordu. Aramızda eşitsizlik nedir bilmezdik…

ABD’nin, kapitalizmin ve komünizmin Müslüman ülkelere inmek için geliştirdiği projeleri kavramasak ta yine de “Amerika’nın da, Rusya’nın da Yahudi’nin kuklası olduğunu” haykıracak yürükler taşırdık…

Kapalı devre bir yapılanma içinde olduğumuzdan mıdır nedir, fazlaca bozulmaya uğramıyorduk.

Bence aksiyonerliğimiz, yenilikçi fikir taşımamızdan ileri geliyordu. Farklılığımız, inkılâpçı bir ruha sahip oluşumuzdandı.

Fakat içimizde şahsa isyan ve fikre itiraz gelişmedi. Sebebi, İslam’ın “yönetici” kavramını yanlış bilmemiz ve cahilliğimizdi.

  • Aslında düzenin sunduğu şeyleri reddetmekti İnkılâpçılık…
  • Aslında şekillerin ötesinde ruhu kavramaktı İnkılâpçılık…
  • Aslında cesur olmak, cömert ve eşitlikçi olmaktı İnkılâpçılık…
  • Aslında söylemden ziyade eylemci, bilgiden ziyade bilinçli olmaktı. Bütün sermayemiz hasbiliğimizdi…

Sonraları gözümüzle gönlümüz arasına bir takım engeller çıkmaya başlayınca, hasbiliğimiz, İnkılapçılığımız kayboldu!

Yapılan işlerde bir gönüllülük vardı. Fakat bu gönüllülüğü biz mahkûmiyete çevirmiştik. Kendimizi tarihe, millete, borçlu hissediyorduk. Bu topraklara diyet borcumuz vardı, ödemek zorundaydık. Umursamaz bir tavır sergilemenin vebalini taşıyamazdık.

Bundan sonra yeni bir yapılanma olacaksa eğer, şu beş temel ilke üzerine oturmalıdır. “Adalet”, “Emanet“, “Ehliyet“, “Meşveret“, ve “Maslahat“.

Ama hemen söyleyebilirim ki:

Bu değerler yeniden daha içten savunur, pratiğe aktarır, ikiyüzlü davranılmazsa; Allah onların etrafında bir sevgi halesi yeniden oluşturacak ve diğer bütün insanları bu saf iman sahiplerinin etrafına yeniden toplayacaktır!!!

Yeniden buluşmak umuduyla…

Mahmut AKYOL