İNANMAK, GÜVENMEK VE ORUÇ TUTMAK

logo5

İNANMAK, GÜVENMEK VE ORUÇ TUTMAK

Söylediklerim mutlak doğru değildir. Mutlak doğru Allah’ın şanına yakışır.

Amacım, doğru yaklaşımlarla zamanın sözünü söylemeye çalışmaktan ibarettir.

Âlicenap arkadaşlar bu yazı, bir önceki yazının tamamlayıcısıdır.

Allah, göndermiş olduğu kitaplarıyla insanlara nelere ve nasıl inanılması gerektiğini bildirmiştir.

Bir bakıma İslam, “şiarlar” dinidir.

Kur’an’da hangi konu ele alınmışsa, sonu mutlaka; ”Allah büyüktür, Allah azizdir, Ondan başka ilah yoktur, görendir, işitendir” vs. tekrarlarla bağlanmıştır.

Bahusus, Kur’an’ı anlayarak okumak bir mücadele biçimidir.

Kuran-ı idrak ederek okumak, bir zaferdir.

Kur’an’ı anlamadan okumak ise, ölü toprağına su serpmek gibidir.

Kur’an, inananlar için şifadır.

İnanmayanlar için ise Kur’an, içinden çıkılmaz, gereksiz ve lüzumsuz bir kitaptır.

Görünmez bir güç olan Allah’a inanmak ve güvenmek “iman”dır.

Allah “Anlaşmalarınızı bozmayın” der.

Günümüz Müslümanlarının en büyük sorunu; “anlaşmalarını bozmalarıdır.” Anlaşmalarını bozana dinde münafık denilir.

Nisa Suresinin 131, 132, 133 ve 134 ayetleri peşi peşine okunduğu zaman, şu hakikatle karşılaşılır:

Ey iman edenler! İman edin!”

Yağmur, su, ateş, toprak, hayvanlar, insanlar, kuşlar, maden ocakları, bitkiler, ekinler, denizler, ırmaklar, ormanlar vs. hepsi Allah’ın mülkünden bir parçadır. Ey iman edenler! Sizde iman edin!

Yine insanlar için değer ifade eden tüm üretim araçları, rızık ve rızık kaynakları Onundur. O, dileyene verendir! O halde; Ey iman edenler! İman edin!

Demek ki iman etmek, “güvenmekle” başlıyor. Bu iman insanı, şu düşünceye götürüyor:

Göklerde, yerde ve ikisi arasında olan ne varsa hepsi Allah’a aittir. Allah’ım, “Senin her şeye gücün yeter, Sana güveniyorum” Sözünü söyletiyor insana…

Yağmuru yağdıran, nebatı bitiren, güneşi doğuran, gece ve gündüzü birbiri ardınca getiren, kışı yaza, yazı kışa çeviren, canlıları üreten, ekinleri bitiren, tüm rızık ve rızık kaynaklarını tükenmeden var oluşunu sağlayan Allah’ım; sen bütün noksanlıklardan berisin, Sana güveniyorum. Sözünü söyletiyor insana…

Allah’a ait olan doğada “ey insan” dengesizliğe yol açmayın, dünya malına meyletmeyin, toplayıp yığmayın, sonra şımarırsınız, eğlenceye ve zevke düşkün hale gelirsiniz…

Ey İman ettiğim ve güvendiğim Allah’ım; bizi bu sefil durumlara düşürme!

Halihazırda dini alanda cevaplanması gereken yığınla sorular vardır. Bunlardan biriside şudur:

Din bir yaşam mıdır, yoksa bir inanç mıdır?

Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana Müslümanlara din, Fransız tipi bir inanç ve ritüel olarak anlatılmıştır. Eğer din bu ise, “İnanç ve ritüel asla yargılanamaz, sorgulanamaz ve kimse zorlanamaz!” Durum bu iken Müslümanlar hep yargılandı, sorgulandı ve hep zorlandı…

Kaldı ki, aynı ülke toprakları üstünde yaşayan insanlar bir kader birliği içindedir. Kanunlar karşısında herkes eşittir. Cumhuriyet elitleri, kendilerine layık gördükleri hakları, özellikle Müslümanlara layık görmedi.

Müslümanlar Allah demenin, Kur’an okumanın yasaklandığı günler yaşadı…

Devlete karşı herkesin sorumlulukları vardır. Askere gitmek, vergi vermek gibi… Askere gitmeyen, vergi vermeyen, kanunları yok sayan birileri ortaya çıkması durumunda bunlar devlete isyan etmiş sayılır. Bugün bu konuda bazı kıpırdamalar, devlet otoritesini yok sayanlar görülmektedir.

Tarihte bu isyancılardan bu millet, çok çekmiştir…

Din, evrensel değerleri içine alan, kedine has ritüeli olan, cezası ve sevabı, bütün bunların değerlendirileceği bir ahiret gününü bünyesinde taşıyan bir yaşamdır.

İnsan bu yaşam içinde adil, eşit ve özgür kalmalıdır.

Gelin “oruç” bahsine yeniden dönelim:

Malınızın ihtiyaçtan fazlasını vermek için orucu ve zekâtı beklemeyin!

Ey iman edenler! Oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı. Umulur ki Allah bilinciyle yaşarsınız.” Bakara/183

Bununla Allah ne demek istiyor, biz inananlar bu emri nasıl anlıyor?

Gelin hep beraber buna kafa yoralım…

Ey iman edenler, Ey Allah bilinciyle yaşamak isteyenler… Nefsinize hakim olmak, kendinizi tutmayı öğrenmek, açlığın ve yoksulluğun ne demek olduğunu idrak etmek istiyorsanız oruç tutun!

Genellikle insanların başını derde sokan akıl tutulmasına, vicdan paslanmasına, kalbin kararmasına neden olan şey:

Kişi durmadan dinlenmeden iki şeyini doyurmak için koşar durur. Açlığını ve cinsel şehvetini…

İnsan, “kendi kendine” bu ikisini kontrol altında tutabilmeyi öğrenmelidir. Aksi halde başı dertten kurtulamaz suç ve günah işlemekten kendini alamaz. Bunlar erdemli, dürüst ve karakteri sağlam kalmanın olmazsa olmaz şartlarıdır.

Diğer bir açıdan bakalım:

Fiziki dünya ile maneviyat bir madalyonun iki yüzü gibidir. Vahyin sunduğu gerçekler ile aklın sunduğu gerçekler birbiriyle uyum içinde olmalıdır.

İslam, hem aklın sorgulamasına açıktır, hem de aklın katkısını talep eder. Zaten Kur’an, akletmeyi önerir. Akıl ve vahiy iki rakip değil, hakikatin keşfine giden iki yoldur.

İslam, sömürü mekanizmasını kıran bir inanç ve yaşamdır. Eğer bir yerde sömürü varsa orada İslam yoktur.

Şu bir gerçek ki mazlum, yoksul, kimsesiz, arkasız, aç/tok milyarlarca insanın hamisi olan Allah acaba;“ açlık demek olan Oruçla” bu kimselere, bizim için dikkat çekiyor olmasın?

Bence, ilk insandan bu yana Allah, “tok” insanlara bu konuyu anlatmak istemiştir.

O zaman insanlar aç bırakılmamalı, “iftar ve sahur” sofraları açık tutulmalı, fakat iftar ve sahur sofraları gösterişe ve ziyafete boğulmamalıdır.

Unutulmasın ki, bugün açlık ve tokluk dengesizliği, yeryüzünü cehenneme çeviriyor.  Dünyayı yönetenler, kendi sosyal kıyametlerini hazırlıyor!

Aslında Allah’ın bizim oruç tutarak aç kalmamıza, ihtiyacı yoktur. Mülkünden tasarruf etmek gibi bir derdi yoktur. Bununla birlikte Allah, kulunun aç kalmasından, sıkıntı çekmesinden (haşa) zevk alıyor da değildir.

Niçin derseniz anlatayım:

Sevgi ve merhameti sonsuz olan Allah’ın yaratma kuvvet ve kudreti o kadar büyüktür ki, Onun yarattığı bir yıldızın ışığı, yaratıldığı andan beri dünyaya ulaşmış değildir. Bildiğiniz gibi ışık, saniyede üçyüz milyon km bir hızla gider.

Bu kudret karşısında düşünmek istemez misiniz?

Önce bilinmeli ki Oruç, vicdanlarda tutulursa, “Açlık günleri” daha iyi anlaşılır.

Bu gerçekleri keşfeden bir Müslüman, Orucun gereğini yapar ve açlarla buluşur. Açlarla buluşmak sadece Ramazan ayı ile sınırlı değildir. Açlık, insanlığın kadim bir sorundur.

Acaba orucun farz kılınması, bu kadim sorunun sürekliliği sebebiyle olmuş olmasın?

Bundan dolayıdır ki ey insan; “ruhaniyet ve maneviyat aç ve yoksul insanların yüzündedir” Dehr (İnsan) Suresi 8,9. ayetleri okunduğunda bu rahatlıkla görülür.

Eğer yeryüzünde Allah’ın yüzünü görmek istiyorsanız, açların ve yoksulların yüzüne ve haline bakın ve onların gülümsemesine yardım edin. Yok, eğer açlık günleri demek olan orucu, bugünkü gibi tutmaya devam ederseniz bilin ki; sesinizi yükseklere duyuramayacaksınız!

Hikmetine bakıldığında Oruç infak, paylaşmak, sabır, kavgasız geçen bir vakittir. Oruç tutmak, bütün ibadetler gibi bir bilinç işidir, bir irade eğitimidir.

İnfak, kişinin kendi zenginliğini paylaşıma açmasıdır. Sadaka verin. O bir yoksulun gönlünün almaktır. “İsâr” yapın, kendi nefsinize kardeşinizi tercih edin. Yoksa siz Oruç tutmakla, İslam’ın şartı yerine geldi mi zannediyorsunuz?

Oruç “kardeşliği ve eşitliği” sağlar ve “İslam, iyilikte sınır tanımaz!”

Hz. Peygamberin şu Sünnetine bakar mısınız?

O her kıldığı namazdan sonra cemaate döner, bir derdi olan var mı diye sorardı. Derdi olan söyler, bir şeyi olan olmayana verir, bölüşür, paylaşırdı. Böylece kardeşlik tesis edilir, Müslümanlar bir birleriyle kaynaşırdı.

Her Cuma günü Nahl suresi 90. Ayeti okunur hiç aklettiniz mi? Bu nedir?

Haberiniz olsun ki Allah adaleti, iyiliği, akrabaya ve yakınlara ikramı emreder; fuhşiyatı, kötülüğü ve azgınlığı yasaklar. O düşünesiniz diye size böyle öğüt veriyor.” Ashap, Cuma günü bir araya geldiklerinde sadece namaz kılıp dağılmazlardı. Olanlar olmayanlara verir, kardeşlik tesis ederlerdi.

Şimdi hani?

Mahmut AKYOL

İSLAM DİNİ, KUR’AN’I KERİM VE RAMAZAN AYI

logo5

İSLAM DİNİ, KUR’AN’I KERİM VE RAMAZAN AYI

Bugün kâfiler, dininizi söndürebilmekten ümitlerini kestiler; onlardan korkmayın, yalnız benden korkup titreyin! İşte bugün dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâm’ı beğendim.” (Mâide Suresi 3. Ayet)

Nimetimi tamamladım da ki maksat kanaatimce itikat, ahlak ve ibadetlerle ilgili temel değerlerdir.

Yoksa hukuk bitmiş değildir. Hukuk dinamik bir süreçtir, hayat boyu davam edecektir. Hukuk, Hz. Peygamberin olaylar karşısında ki davranışları ve evrensel değerler örnek alınarak geliştirilmelidir.

Allah’ın dinini kemale erdirmesi demek, artık bir daha Allah’ın yaratmayacağı anlamına gelmez. Allah insanlıkla dinamik ilişkisini kıyamete kadar sürdürecektir.

Aylar, dünya hayatında insan için zamanı tayin eden ölçülerdir. Bu cümleden olarak Ramazan Ayı bunlardan birisidir.

İnsanlık, yine bu Ramazan ayına kan dökerek, kavga yaparak, umutsuz, kuşku ve korku içinde giriyor. Hakkımızda hayırlısı…

Eğer Müslümanlar kâfilerden (Hakk ve gerçeği örtenlerden) korkmaz, yalnız Allah’tan korkup titreselerdi, kuşkusuz dökülen bu kanın, kavganın, yoksulluğun, kuşkunun, korkunun ve umutsuzluğun içinde payları olmazdı, ama oldu…

Yazık ki bugün dünyanın orta yeri, sırtlanların işgali altındadır. Diktatörler açlığı, yoksulluğu, ırkçılık ve cehaleti idare ediyor…

Üzülerek söylemeliyim ki Ramazan ayı, Müslümanları uyandırmıyor!

Ramazan ayı, iki büyük sosyal olaya şahitlik ediyor:

  1. Dinin ana kaynağı Kur’an, bu ayda indirilmeye başladı. Kur’an’ın ruhu ile insanın vicdanı arasında bir çelişki asla olmuş değildir. “Kur’an insanlara yol göstermek, böylece doğruyu ve yanlışı apaçık ortaya koymak için Ramazan ayında indirildi…” (2/185 Ayet)
  2. Ramazan ayı bize, açları, yoksulları ve Ümmetin halini hatırlatır. Müslümanlara “Böyle bir durum var, bunu görün” mesajını verir.

Ramazan ayının keyfiyeti kısaca bundan ibaret…

Kuran-ı Kerim’de Milletlerin yükseliş ve çöküşüyle ilgili birçok ayet bulunmaktadır. Bu yazıda birini ele alalım:

Onların ardından bir nesil geldi. Onlarda Salat’ı terk etti ve arzularına uydular. Allah da onları helâk etti” (19/59 ayet)

Allah’ın o milleti helâk etmesi demek, o milletin ölmesi demektir. Burada ifade edilen “Salât”, namaz anlamında değil, yardımlaşma ve dayanışma anlamındadır.

Yani “Onlar yardımlaşmayı, dayanışmayı, birbirine destek olmayı terk ettiler, egoizmin pençesine düşüp bireysel çıkarlarının peşinden gittiler, sonra da birbirlerine düştüler” denilmek isteniyor.

Aslında Camiler, yardımlaşma ve dayanışma merkezleri olması gerekirken, sadece namaz kılınan mekânlara dönüşmüştür.

Bu bakımdan salât öyle bir şeydir ki, terk ettiğiniz andan itibaren toplumun sosyal yapısı çökmeye başlıyor. Bugün bu noktadan bakıldığında salâtın terk edilmiş olduğu görülüyor. Yani namazın sadece ritüel kısmı kalmış, diğer taraflar terk edilmiştir…

Salatın Ritüel kısmını yapana bir fayda sağlar mı bilmiyorum, ama bildiğim bir şey var ki, onu burada anlatmam lazım.

Ayet aslında, günümüz İslam dünyasını anlatmaktadır.

İnsanlık, dini/mezhebi ve ırkı farklılık gözetmeden evrensel değerleri korumalıdır. İnsanlık zulme, zalime, açlığa, yokluğa ve totaliter yapılara karşı durmalıdır. Özellikle Müslümanlar el birlik olmalı, birbirinin hallerinden haberdar olmalı ve kardeşlikleri unutmamalarıdır.

Salat böyle anlaşılmalıdır!

Hz. Peygamber Medine’de adalet devletini bunun için inşa etmeye çalışmıştır. Bu bakımdan adalet devletinin inşası, insanlığın evrensel değerlerini muhafaza etmek için önemliydi…

Allah, Neml suresi 12. Ayetinde bu konuya dikkat çekmiş, Hz. Peygamber de Neml suresi 12. Ayetinde ki dokuz ayet kendisine sorulduğunda, şu şekilde açıklamıştır:

  1. Allah’a hiçbir şeyi otak koşmamanız,
  2. Hırsızlık etmemeniz,
  3. Zina yapmamanız,
  4. Adam öldürmemeniz,
  5. Sihir yapmamanız,
  6. Faiz yememeniz,
  7. Evli kadına zina iftirasında bulunmamanız,
  8. Savaştan kaçmamanız,
  9. Bir de Cumartesi yasağına riayet etmenizdir. (Razi, Kurtubi, İbn Kesir)

Kuran’ın, Tevrat’ın, İncil’in, Avesta’nın (Eski İran inancı olan Zerdüştlüğün kutsal kitabı), Vedaların (Hintlilerin kutsal kitaplarının bilinen en eski yazmaları), Hint dinlerinin, İran dinlerinin, Konfüçyüs’ün, Sokrates’in, Kızılderili dinlerinin hepsinde bu “dokuz” ilke, bir şekilde vardır.

Yaratılışın ilk gününden beri “Sosyal Sistemler” böyle çalışmıştır. Çünkü bu yapılar; temel insan haklarını koruyarak varlıklarını sürdürmüş, bu misyonu terk ettiklerinde, tarihin tozlu raflarına çekilmişlerdir.

Burada üzerinde en çok üzerinde durulacak kavram açlıktır.

Açlık, öyle kötü bir illettir ki, bir devlet bu virüsle baş edemediği takdir de, o ülkedeki aç ve sefil insanların kahredici darbeleri altında ezilir gider.

Bu illeti bertaraf etmek için Ramazan ayında “Oruçla” dikkat çekilmiştir.

Allah inananları uyarmak için Ramazan ayını tahsis etmiştir. Bu ay, başlangıç olmak üzere insanlar hem eşitlensin ve hem de açların üzerinden ilgilerini kesmesinler demiştir!

Acaba Müslümanın eşitlendiği Ramazan ayında Kur’an’ın indirilmesi sizce ne anlama geliyor?

Eğer Kur’an’ı Kerim tefekküren okunursa, o size kendini açmaz! Şayet Kur’an’ı Kerim kendini size açarsa siz o zaman yüreğinizin ne dediğini, niye titrediğini, neden coştuğunu, Bedir’de ve Uhut’da ki Sahabenin canhıraş seslerini, kılıç şakırtılarını duyarsınız!!!

Kur’an, bir Ramazan günü Hira’da “Oku” emriyle inmeye başladı. Ortada bir metin yokken Hz. Muhammed neyi okuyacaktı, düşünmek gerek!?.

Hz. Peygamberin vefatından bir zaman sonra Kur’an, “mehcur” oldu.

Şimdi bu mehcur olmanın vebaline sakın SİZLER ortak olmayın!!!

Hâlbuki nice millet, toplum ve insanlık umutlarını Kur’an’la canlandırmış ve filizlendirmişti.

Sizlerde bu nimetten sakın ayrı düşmeyin!!!

Şimdi rahmet yüklü bulutlar misali sayfaları arasında kurumaya yüz tutmuş mesajlarını yeniden yeşertecek, yeniden kadim değerleri umuda çevirecek nesiller hazırlamak zamanı!!!

Kur’an insanlığı, tarihsel olayların üzerinden geçerek evrensel değerlerle buluşturmuştur.

Kur’an insanlığı hakka, adalete, merhamete, ahlak ve fazilete çağırmıştır.

Kur’an İnsanlığı iyi/kötü, doğru/yanlış, güzel/çirkin, hayır/şer ekseninde buluşturmuştur.

Yeniden Kur’an’la bu noktalarda, Oruçta ki eşitlikte sizde olmak istemez misiniz???

Kur’an, insan hayatı üzerinde aklı (vicdan/sağduyu) baş tacı yapmıştır. Nakille aklı tevhid ikliminde buluşturmuştur. İnsana iyi bir kul olma yolunu göstermiştir. Ayrıca insanın başıboş bırakılmadığını söylemiştir.

Görülüyor ki Kur’an inanmak isteyene doğru yolu gösteriyor.

Şimdi bu insanlar hani???

Hz. Peygamberin; “Kalbinde Kur’an’dan bir eser bulunmayan kimse, harabe ev gibidir” uyarısı ne kadar anlamlı…

Din; bu döngü içinde sürüp giden bir isyan, itiraz ve devrim çağrılarıdır.

Din, din üzerinden insana yapılan zulme son vermek üzere gelmiştir.

Din, yeni sınıfın ideolojisi olan kariyerizm ve konforizmi yıkmak ister. Lakin biz hala burjuva dini olan Kapitalizme abdest aldırıyoruz!..

Şimdi benim görüşüme din; damarları kurutulan, yok edilmek istenen İslam’ın yeniden inşası gerekiyor!

İslam’ın iktidar ve mülk ile ilgili sinirleri alınmıştır. Kuran, zararsız bir tapınak metni haline getirilmiş ve gerçek hayatla bağları koparılmıştır.

Arap ırkçılığına dayalı, evrensellikten uzak bir din, insanlığa asırlar boyu bir çözüm sunamamıştır…

İslam’ın özündeki saflığı yeniden ortaya koymak için, muhafazakâr Müslüman zihni tazelemekten başka bir çare bulunmamaktadır.

Dinin uhrevi tarafı var, eyvallah… O bir yana… Ekonomik, politik ve günlük hayatla ilgili tarafını asla unutmamak gerekir.

İslam bir tapınak dini değildir, gerçek hayat dinidir. Kuran mezarda ölülere okunan bir kitap değil, hayatın atardamarı olan siyasi, ekonomik yapıların motoru olmak durumundadır.

Din, hayatın içinde olmayacaksa; Din ve devlet işleri birbirinden ayrı tutulacaksa, o zaman adalet, doğruluk, dürüstlük, hak, özgürlük, eşitlik, kardeşlik vb kavramları nereye koyacağız?

Sonuç olarak Dine bu kapsamda dileyen inanır, dileyen inkâr eder, dileyen Orucunu tutar. Dinde bunlar bir tekliftir.

Mahmut AKYOL

ŞEYTANIN ÇOCUKLARI, (YENİ FİRAVUNLAR…)

logo5

ŞEYTANIN ÇOCUKLARI, (YENİ FİRAVUNLAR…)                                 

İnsanoğlu yaratıldığı günden beri sapmaya, azmaya, şımarmaya, kendisini yaratan Allah’a karşı gelmeye meyillidir.

Bu döngü kıyamete kadar böyle sürecektir!

Çünkü insanda iyilik (melek) ve kötülük (şeytan) bir aradadır. Bu iki gücün arasında kalan insanın tek silahı iradesidir. Yani insan iradesini iyi yönde kullanırsa melek, kötü yönde kullanırsa şeytan olur.

Firavun, gücün sembol ifadesidir. Bu her yerde ve her dönemde Firavunlar olacak demektir.

Şimdi kötü yönde iktidarı elinde tutan, dünyaya zulüm kusan Firavunlardan söz edebiliriz.

Kim bu küresel güçler ve ya Firavunlar?

Aklını (vicdan) gözünü, kulağını Hakk’a kapatan herkes…

İsim mi istiyorsunuz?

Dünyayı açık ceza evine çevirenler…

Başta korsan, katil İsrail ve onun arkasında duranlar…

ABD, ABD Derin Devleti (Pentagon, Evanjelistler, Neoconlar

Yahudilerin sayısı bilinmemekle birlikte, dünyanın her tarafına yayılmışlardır.

Gerçek şu ki;

Yahudiler dünya devletlerinin “sanat, sağlık, hukuk, sinema, basın, medya, siyaset, ekonomi, ticaret, sanayi, bankacılık” gibi sektörlerin içinde hep yer almış ve yönetmektedirler.

Özellikle Yahudiler bu sektörlerin içinde bulunarak insanların özel hayatlarına müdahale etmişlerdir. Bununla da yetinmeyerek insanların beyinleriyle uğraşmaktadırlar.

Allah hiçbir milleti zulmetmek için yaratmadı. Lakin o milleti veya kavmi yaptıkları kötülüklerinden dolayı cezalandıracaktır.

Tarih boyu Firavun’ un olduğu yerde, uydurulmuş bir din ve ona inanan bir halk daima olmuştur. Fakat unutulmasın ki, her Firavunun gelmesiyle birlikte bir Musa’da gelmiştir!

Ey saf bir yürek temizliği içinde olan insan demem o ki; kendini kötülüklere esir etme, Firavunlara özenme, çevrene zarar verme, dünyayı yakıp yıkma, insanları ıslah amacıyla gönderilen dini, o dini tebliğ edenleri manen de olsa öldürmeye kalkma, hele hele kardeşkanı dökme…

Bu kan dökenlerin başında hep Yahudiler gelmiştir. Onlar Peygamberleri dahi öldürdüler. Dünyaya ve dünya üzerindekilerin arasına kini ve öfkeyi bunlar saçtılar…

Bu kötülüklerin sebebi; kendilerini diğer milletlerden üstün görmeleridir.

Konumuza ışık tutması açısından şu ayetleri birlikte okuyalım…

İblis dedi ki:Ey Rabbim, görürsün, ben de onları yoldan çıkarmak için elimden geleni yapacağım. Yeryüzünde her şeyi süsleyip püsleyip tümünü yoldan çıkaracağım.

“Ancak sana saf bir yürek temizliği içinde bağlanan kulların hariç” dedi. Hicr,39/40

İhlas”, saf bir yürek temizliği içinde olmak demektir. İhlaslı olmak demekse gösteriş, riya, beğenilme, şan, şöhret vs. sebebiyle değil, sırf Allah için yaşamak demektir.

Yani o müminler saf, içten ve samimi oldukları için deruni dilden ve canı gönülden Allah’a bağlıdırlar. Muhlisin inanç ve amelleri işte böyledir.

Şeytan ancak böyle olan insanları yoldan çıkaramayacağını itiraf etmiştir.

Allah bizzat kullarını kendisinin üzerinde olduğu yola çağırır. Yani Allah’ın insanlardan istediği, “doğruluk ve dürüstlük” yolu üzerinde yürümeleridir.

Allah, her şeye gücü yetendir. Bu gücü O’na dışarıdan biri yüklememiştir. Allah sevgi ve merhameti kendi zatına farz, adaleti de kendi üzerine vacip kılmıştır. 

İşte Allah bu sebeple insanı kendisiyle aynı yolda yürümeye çağırır. Doğruluk ve dürüstlüğe çağırmak ve yürümek de budur!

İradesini kötü yönde kullanan şeytanın çocukları, Haçlı Savaşlarında 4 milyon Müslümanı katlettiler.

1839 tarihi itibariyle aralıksız sürdürülen savaş ve Batılılaşma hareketleri, Üç Milyon km kare toprağın elimizden çıkmasına mal oldu.

Birinci Dünya Savaşı, iki büyük imparatorluğun (Avusturya-Macaristan ve Osmanlı İmparatorluğu) sonunu getirmek için yapıldı.

Yine Birinci Dünya Savaşı, Rusya’ da Komünist Devletini kurmak için çıkarıldı.

Anadolu’nun işgali Çanakkale’den değil, İzmir’den değil, Filistin’den başladı…

Ruslar Kars’a girdiklerinde, İngiliz’ler Filistin’e Yahudiler adına el koymuştu.

Müteakiben Avrasya’da ülke sınırları değişti ve ardından “Cemiyeti Akvamı” yeni Firavunlara kurdurdular.

Daha sonra görülecektir ki, “Birleşmiş Milletler” Yahudilerin İşgalini kolaylaştırmak için kurulmuş…

Birinci Dünya Savaşında Firavun’lar bilindiği kadarıyla 32 milyon, İkici Dünya Savaşında 75 milyon insanın kanını döktüler ve Yahudi kasalarına para olarak akıttılar.

Nobel ödüllü doktorlar tarafından yayınlanan bir rapora göre, Irak, Afganistan, Pakistan, Suriye, Yemen, Libya, Cezayir, Somali, Asya da ki azınlık savaşları, Bosna, Mısır, Filistin, İran ve Türkiye de ki olayların tamamı “Siyonizm, Papalık ve Pentagon” hâkimiyeti için yapılmıştır.

Ancak Sosyolojik gerçeklerin söylediği şudur:

Kim ne söylerse söylensin; İkinci Dünya Savaşından sonra kurulan küresel (liberal kapitalizm) düzen çöküyor.

Bu çöküşü durdurmak mümkün değildir!

Bu çöküşün önünde kimse duramayacaktır!

Sonuç olarak gücü tanrılaştırmış yeni Firavunlardan ABD, İngiltere, AB, İsrail, Rusya, Çin ve Hindistan gibi ülkeler, bir sinek karşısında Nemrut’un düştüğü çaresizliği yaşıyorlar.

Hiçbir virüs Suriye’deki savaş kadar tehlikeli olmadı. Bu zaman zarfında 300 bin çocuk öldü. Bir milyon yetişkin öldü. Bir o kadar sakat kaldı. 20 milyon kişi toprağından oldu.

Sanki bunları yapan Firavunların yanına kâr mı kaldı?

Kaybedenler İslam Âlemi ve Mazlum Milletler, kazananlar Siyonizm, Papalık ve Pentagon gibi görüyor olsa da Müslümanların keyfiyeti bana bunu bize böyle söylemiyor!?

Ta ki, Müslümanlar mezhep kavgalarından, asabiyetten, kibirden vazgeçer, yönetimlerini Hakk ve adalet üzerine kurar, uydurulan dini bırakır, indirilen dine döner, yüksek teknolojiyi yakalar, birbirinin hallerinden haberdar olur ve kardeşliğini unutmazlarsa, o zaman hem kendileri ve hem de dünya, “sulh ve barış” içinde olur, dünya derin bir nefes alır!

Siyonizm’in baş peygamberi, Theodor Herzl’in şeytanlığı şudur:

İsrail de “beş parası olmayan Filistin halkına iş vermeyerek onları sınır dışına göçe zorlar.”

Yani Herzl, yerli nüfusun çoğunu sınır dışına çıkarılmadıkça bir Yahudi devletinin kurulamayacağını biliyordu. 1948 savaşında yeni İsrail devleti için Filistin halkının yüzde 80’i dışarı çıkardılar, diğerlerini de Yahudi idaresine zorladılar.

İsrail yönetimi savaş görüntüsü altında Filistinlileri bir etnik temizliğine başlar. O gün bu gündür Filistin, kan gölüne döner. O gün bu gündür Filistinliler paniğe kapılarak hayatlarını kurtarmak için ülkeyi terk etmeye başlar.

1967 İsrail’in Batı Şeria ve Gazze’yi ele geçirmesinden sonra Filistinliler bir yandan ayakta durmaya çalışırken, diğer yandan kalan bölümü İsrail’in uykusunu kaçırmaya çalışır.

Yine de İsrail, Filistinlileri sınır dışı etmelerine rağmen topraklarını ilhak kararı alamadılar. Bu konuda dünyayı ikna edemez. Sadece Filistinlilerin emek gücünü sömürmekle  yetindiler.

Son zamanlarda İsrail; Gazze’lilerin yardım, gıda, yakıt ve insanca yaşama yollarını kapatmıştır. Gazze bugün mezarlığa dönüşmüştür. Filistinlilere bölgeden gitmeleri için yapılmadık işkence kalmamıştır.

ABD, küresel hegemonyası için İsrail’e gözü kapalı sürekli destek vermektedir.

Amerika’nın son dönemde Ortadoğu’da neden olduğu felâketler, kendini çöküşün eşiğine getirmiştir.

Uluslararası Hukuk, ABD ve İsrail’i durdurmaya yetmemektedir. Zaten Siyonist dünya bu hukuku yok saymaktadır.

Şimdilik Siyonistlerin bitmek bilmez hırsları, dünya için tehdit ve tehlikedir. Buna sebep yukarıda söylediğimiz gibi Siyonizm’in doğasında gizlidir.

İnancım odur ki:

Filistinlilerin bugünkü pasif direnişi ve Filistinli çocukların attığı taşlar, değil Filistin’i kurtarmayı, Firavunların dünyasını yıkmaya yetecektir!!!

Dünyada ne olursanız olun:

Açın kulağınızı! Ölseniz de öldürül seniz de kesinlikle Allah’ın huzurunda toplanacaksınız.” (3/158)

Mahmut AKYOL

BİZİM ORTAK AKLA VE 1921 RUHUNA İHTİYACIMIZ VAR!

logo5

BİZİM ORTAK AKLA VE 1921 RUHUNA İHTİYACIMIZ VAR!   

Bir sosyal araştırmacı bir olayı tümden görebilmesi için olayın içine girmemelidir. Yoksa bütün gözden kaçar ve araştırmacı objektifliğini kaybeder.

Yazının başına bu şartı niçin koydum dersiniz?

Mesela akıl dışı bir siyasi ve ekonomik öfke, insanları servet düşmanlığına, yağmalamaya, hatta insanları linç etmeye kadar götürebilir.

Bu günlerde birileri olanca gayretle yurdumun insanını bu noktaya getirmeye çalışıyor. Bazı şer odaklar, Milletin öfkesini kaşımayı sürdürüyor.

Millet Düşmanlarının bu oyununu, en basit akıl bile görebilir.

Aslında bu kaşıma bugünün işi değildir. Dünde vardı, bundan sonrada olacaktır!

İnsanın bu zaafı öyle tahrik ediliyor, öfkesi o derece pompalanıyor ki, bir hastalık bile onun için kazanç kapısı oluyor.

Öyle ki 83 milyon Yurdumun insanı sanki Yunan İzmir’e, İngilizler İstanbul’a, Ruslar Kars’a, Fransızlar Urfa, Antep ve Maraş’a girmiş gibi kıyama kaldırılıyor…

Bunun için bizim ortak akla ve 1921 ruhuna ihtiyacımız var!

Görülüyor ki, yapısı gereği insan doyumsuzdur. Bir dünyası olsa diğerini de ister.

Demem o ki, milletin önderleri düşmana fırsat vermemeli, kimse kimseyi kendine benzetmeye çalışmamalı, farklılıklar zenginlik sayılmalı, herkes merkezin rengini almalı, ortak bir akılla sorunların üstüne gitmelidir…

Aklıma hemen 1921 ruhu geldi. Bu ruhun en büyük özelliği ortak akıldır. Bu akılla yurdumun insanları, bu ülkenin her belasına el atmış, dertlerin üstesinden gelmişlerdir.

Şimdi olması gereken de budur. Böyle olunca, kimse kimseyi dışlamamalı, kardeşliğimiz düşmanlarımızı çatlatmalıdır!..

Şakası yok, şimdi böyle bir zaman içindeyiz!..

Şimdi yurdumun insanı savaşa gider gibi neden böyle öfkeli?

Kendilerini Atatürkçü, Kemalist, laiklik ve cumhuriyetçi zannedenlere, paralel bir yapı kurmaya çalışanlara sormak isterim:

Acaba biz, neredeyiz? Yoksa biz birilerinin gözünde dâhili bedhah olduk da, bizim mi haberimiz yok?..

Şaşkınım!

Cumhuriyeti kuran o büyük kurucu irade ve ruh nasılda dağılmış!…

Aynı ülkenin insanları yumruklarını birbirlerine sıkmış, kıvılcımı tutuşturacak bir meczup bekliyor gibi!..

Ey millet evladı! Kendine gel, enerjini vatanının, milletinin ve devletinin imarına sakla…

Bakın, Kurtuluş savaşında paşalar cepheyi yönetirken, camilerde hocalar halkı düşmana karşı ayaklandırdı, millet Allah, Allah diyerek cepheye koşarken, analar, nineler ve dedeler cephe gerisinde mühimmat taşıdılar!..

Şimdi ayni millet evlatları birbirini neden suçluyor? Bunun bir düşman oyunu olduğunu görmüyor musun?

Halbuki Cumhuriyeti kuranların içinde ben de varım.

Allah için düşmanın oyununa gelmeyelim!

Vatanın, Cumhuriyetin, bayrağın ve diğer değerlerin sahibi hepimiz değil miyiz?

Birimiz cephede savaşırken, diğerimiz İstiklal Marşını yazmadı mı?

Ey yurdumun insanı, unutma ki Türkiye’nin düşmanı dışarıdadır. İçeriden düşmana ajan olmayalım yeter. Yeterki birbirimize karşı hazımsız, tahammülsüz, peşin hükümlü, ön yargılı olmayalım.

İşte o zaman bu ruhu yeniden tesis edebilir ve diriltebiliriz?

Tekrar ediyorum, içeride farklı düşünenler, Türkiye’nin zenginliğidir.

Halbuki düşman bu zenginliğimizle oynadı. Kimimize sağcı, kimimize solcu, kimimize laik, kimimize dinci, kimimizi alevi, kimimizi Sünni, kimimizi Türk, kimimizi Kürt diye bölerek bu ülkenin muazzam enerjisini tüketti…

Bu oyunu hala görmüyor musun?

İddia ediyorum:

Cephelerde savaşan ile İstiklal Marşını yazan ruh bir arada olmadıkça, “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” ile “Bu ezanlar ki şehadetleri dinin temeli” sözü birlikte telaffuz edilmedikçe, bu topraklarda rahat bir yüz görmek mümkün olmayacaktır.

İşte benim Türkiye’ye, Cumhuriyete, demokrasiye baktığım yer burası!

Herkes, her kesim kendini bu ruhta böyle aramalıdır. Çünkü Türkiye’nin tüm kılcal damarları, bu felsefeyle beslenmektedir.

Bu beslenme en alttan tavana kadar böyle gelmiş, inşaAllah böylede gidecektir. Yeter ki, toplumun en dinamik yapı taşları olan siyasi partiler, sivil toplum kuruluşları, aydınlar, sanatçılar yazarlar yerli ve milli olsun.

Bu birlikteliği sağlayamayan, bundan sapan, bunu bozan, bunu dinamitleyen 1921 ruhundan kopan her kurum ve kuruluş sadece düşmanın ekmeğine yağ sürer. Türkiye’nin aklından vicdanından ayrı düşen herkes, başka limanlara demir atmak için sıra bekler. AB olduğu gibi…

İnanıyorum ki, Türk Milletini defalarca kandıran, aldatan onurunu rencide eden, açlıkla, geri kalmışlıkla tehdit edenlere karşı ekonomik, siyasi ve teknolojik mücadelesini verecek ve 1921 ruhuna sahip çıkacak yeni bir nesli Rabbim bağışlayacaktır!..

Kendilerini Türkiye’nin ve cumhuriyetin sahibi, öteki kesimleri özellikle dindar çevreleri maraba görenler, kendilerini efendi diğerlerini köle yerine koyanlar; akıllarını başlarına alsınlar.

Çünkü bu ülkede kimsenin kimseye bir üstünlüğü yoktur! Eğer biri diğerinden kendini üstün görmeye kalkarsa, bunun adı parçalanmadır. Parçalanmayı kim başlatmışsa o hainin ta kendisidir!..

Türk Tarihinde parçalanmayla ilgili sayısız örnekler vardır.

En son örneği 17-25 Aralık ve 15 Temmuz 2016 da görüldü. Olaylar gözlerimizin önünde oldu. Devletin kılcal damarlarına kadar sızan terör örgütü, Türkiye’yi beşe bölecekti. Yani “Sevr” kaldığı yerden işleme konulacaktı. Tehlike hala geçmiş değildir. Kanaatim o ki, bu tehlike Coronavirüsten daha tehlikelidir.

Türkiye’nin kökleriyle uğraşanların derdi, Türk Milletinin alın terini ve lokmasını çalmaktır.

Görülüyor ki; olayların arkasında karanlık örgütler, yabancı istihbaratlar ve Türkiye’nin büyümesinden rahatsız olanlar var…

Öte yandan dindar kesimler, ülkenin İstiklal Marşını yazan ruhu ve vicdanıdır. Nasıl olur da devletine/milletine ters bakar… Alnı açık, başı dik yürüme hakkına en çok sahip olan kesim bu kesimdir.

Cumhuriyeti hala dindarlarla paylaşmak istemeyenler, hırslarına esir olmaktadırlar. Türkiye’nin tarihi, coğrafyası, sosyolojisi ve ontolojisi bu hırsı kaldırmaz!

Muhalefetin türlü oyunlar sergileyerek kazandığı belediyelerde paralel bir şeylerin deneniyor olması dikkatlerden kaçmıyor.

Birileri bir halk sağlığı sorunu üretiyor ve bunun suçunu da yönetime atıyor. Bu süreci kötü yöneten bir aktör gibi sunup, kendilerine yakın televizyon kanallarında; “yerel hükumet gereken tedbirleri alıyor” dedirterek, üstü örtülü bir özerklik provası yapıyor..

Bakın açık söylüyorum, muhalefet ateşle oynuyor! Bu milletin alavere dalavereye tahammülü yoktur.

Bugün muhalefet ülkede, sokağa çıkma yasağıyla başlayan bir “Ohal” ilan ettirme gayreti içinde…  Bunun için ne gerekirse yapıyor..

Fakat birileri, ohal ilanıyla 15 Temmuz’da başlayan ve yarım kalan işlerini bitirme gayretindeyse, söyleyelim başları büyük belada demektir… Bu millet Korona morona dinlemez, kimin ne hesabı varsa başına geçirmesini çok iyi bilir.

Herkes aklını başına almalıdır. Zor zamanlardan geçiyoruz.

Sol zihniyet, yıllarca Anadolu halkına kin ve nefret tohumları ekmeseydi, milletin değerleri ve inancıyla uğraşacağına işini yapmış olsaydı, bugün Türkiye bambaşka bir konumda olacaktı.

Yıllarca müşahede etmişimdir…

Türkiye’de zengin ve fakir arasındaki uçurumu anlatan, istismar edenler, sol zenginlerdir. Komik olan taraf burasıdır.

Herkesin can derdine düştüğü bir zamanda dahi kargaşa çıkartan ve kargaşadan beslenenler Boğazda ve adalarda yaşayanlardır.

Mahmut AKYOL

YAPTIKLARIMIZDAN SORUMLU MUYUZ?

logo5

YAPTIKLARIMIZDAN SORUMLU MUYUZ?

İslam’da bilgi kaynağı üçtür:

1-   Selim Hisler,

Bunlar; işitmek, görmek, koklamak, tatmak, dokunmaktır.

2-   Akıl,

3-   Doğru Haber (Resulün Haberi),

Türkiye’de sol çevreler ilk ikisini kabule yatkındır da, sonuncusuna Fransız…

Bunun sebebini aşağıda bulacaksınız.

Bundan önce şu hükme dikkat çekmek isterim.

Allah hiçbir kulunu eziyet etmek için yaratmamıştır. Eziyet, kulun kendi tercihleri sonucudur. Değilse; Allah kulunu sevgi ve merhamet üzerine yaratmıştır.

Bugün milyarlarca insan; dünyayı kasıp/kavuran ve insanlığı esir alan “Coronavirüs” salgınından kurtulmak için çareler arıyor. Fakat onca teknolojik imkana sahip insanlık, gözle görülmez bir varlık karşısında aciz…

Allah’ın varlığını, birliğini ve sonsuz kudretini unutup, gözümüzde büyüttüğümüz süper güçler, şimdi ülkelerinde hasta yatıracak bir yatak, bir maske ve bir solunum cihazı bulamıyor…

Eğer dünyada bazı insanlar “ahlaki” bir çöküntü içinde olmasaydı, azmasaydı, sapmasaydı, çalmasaydı, tanrıyı kıyamete zorlamasaydı, ABD büyükelçiliğini Kudüs’e taşımasaydı, “Hristiyan Evanjelist-Siyonist ittifakı” insanlığı kırıp geçirmeseydi, tabiat kirletilmeseydi, eminim ki insanlık böyle çetin imtihana tabi tutulmuş olmayacaktı.!?

Görülüyor ki insanlığın ruhu çökmüş, vicdanı kararmış ve inanç diriliği kaybolmuştur.

Örnek mi istiyorsunuz?

İran dışişleri Coronavirüsten kurtulmak için ABD den ambargoların kaldırılmasını istiyor, ABD nin kılı kıpırdamıyor, ambargoları kaldırmıyor.

Halbuki insanlık ailesi cömert olmalı, açların ve yoksulların duasını almalıdır.

Kendisini dokunulmaz görenlere bakın, felaket karşısında ne kadarda acizler.

Allah’ın bilgisinin katılmadığı hiç bir iş yoktur. İnsanın kaderi iradesine bağlı fakat Külli irade olmadan cüzi irade hareket edemez! Her canlının bilmediğimiz bir kaderi vardır. Mesela nehirlerin kaderi gibi.. Nehirlerin yatağında boşa akan bir su olduğu zannedilir. Halbuki nehirler toprağa, denize bahşedilmiş hayattır.

Coronavirüse Türkiye’den bakış:

Türkiye’de çözüm ve çare arayan iki “zihniyet”  söz konusu.

  • Sol-Sosyalist zihniyete sahip olanların bakışı:

Batı inanç ve kültür etkisinde kalan bir kesim insan var ki, problemi çözmede “akıl ve bilim şarttır” diyorlar.

Bizim aydın ve siyasetçiler, Fransız ihtilalinin etkisinden hala kurtulmuş değillerdir. Gözden kaçırdıkları husus; Fransız İhtilali, kiliseye karşı yapılmıştır

İhtilalin önüne ve ardına bakmadan ucuz yoldan ezber yapanlar, ülkenin ve milletin kahir ekseriyetinin inancıyla dün olduğu gibi bugünde alay ediyor.

Dinden, İslam’dan, duadan, ezandan, namazdan vs. Dünde korkuyorlardı, bugünde korkuyorlar…

Acaba neden? Onları korkutan ve hiddetlendiren şey nedir?

Bence demokrat değiller, sırça saraylarından bakan, ötekileştirdikleri insanların inançlarına saygıları yok…

Bu alay ve hakaret bu ülkede Tanzimat’tan beri yapılmaktadır.

Halbuki Milli Mücadelede askerin maneviyatını pekiştirmek için Mustafa Kemal dahil cephede ki komutanlar, ezan ve Kur’an okutmakla askerin gücüne güç katmak istemişlerdir.

Ticari menfaatleri icabı, Ruslara karşı Osmanlı İmparatorluğu ile ittifak etmiş olan Birleşik Krallık  Başbakanı William Ewvart Gladstone sonraları, “Lortlar Kamarasında”; “Türklerin elinden Kur’an’ı Kerim’i almadıkça onları asla yenemeyiz” demişti.

Bugün Gladstone’ dan ilham alanlar hala boş durmuyorlar.

Eğer sol ve sosyalist cenah “aklı ve bilimi” Doğru Haberin süzgecinden geçirselerdi, aşağıda belirttiğim Allah’ın ayetlerini görür, sosyal yapımızda gedikler açmış olmazlardı… Minarelerden Coronavirüs için okunan duaları yadırgamaz, yuhalamaz, ıslık ve korna sesiyle engel olmaya çalışılmazlardı… Bakıyorsunuz başka ülkeler şarkı/türküyle kendini rehabilite ediyor. Ne yapsınlar, ellerindeki malzeme bu…

Başınıza her ne Musibet geliyorsa bu kendi ellerinizle kazandıklarınızın sonucudur. Bununla beraber Allah çok bağışlayıcıdır.” (Şura/30)

Demek ki dünyada ve özellikle ahirette kişinin başına her ne musibet geliyorsa bu bizzat kendi ellerimizle yaptıklarından dolayıdır. Bu nedenle kimse suçu bir başkasına atıp işin içinden sıyrılmaya çalışmamalıdır. Elde olmayan kazalar hariç bu dünyada ve öbür dünyada “eden bulur” kuralı işlemektedir.

…“İçimizden birtakım beyinsizlerin yaptıkları yüzünden hepimizi helâk mı edeceksin?… “A’raf/155

  • Sağ-Muhafazakar zihniyete sahip olanların bakışı:

Bu gruptaki insanlar, İslam Dininin bilgi kaynaklarından bihaber yaşamaya devam ediyor…

Coronavirüs için alınan tedbirleri delenler, Millet Camisinde Cuma Namazı kılıyor, Ebabil kuşlarına inat “Umreye” gidiyor, Devletin işlerini kolaylaştırmak için hiç özveride bulunmuyor!

Şimdi bu millet, acaba inanç ve itikat bakımından niçin paramparça diye düşünmekten kendimi alamıyorum!?

Ama bu ipin uçlarını mezhepler tarihine ve kelam tartışmalarına kadar götürdüğümüzde düğümler teker teker çözülüyor…

Hz. Ali döneminde meydana gelen “hakem olayından” itibaren Müslümanlar arası bir açıldı, bir daha kapanmadı.

Anlaşılıyor ki bütün mezheplerin ortaya çıkış amacı siyasettir. Siyaset zaman ve mekanda farklılık gösterse de, hedefi hiç değişmedi. Bugün ki üst akıl, dünyanın %85 hakim. Hedefi “siyaset, servet, şöhret ve şehvete” yön vermek… Bunu şimdilik Kapitalizmle götürüyor ama yarını bilmem.

Bundan da anlaşılıyor ki “Sağ-Muhafazakâr Zihniyet” iki arada bir derede kalmıştır. Bu kalış on dört asırdan beri böyle…

Mezhep ve Kelam görüşleri arasına sıkışıp kalan Müslümanlar, “Kader meselesine”, “kul fiillerinin yaratıcısıdır/değildir“, “Kuran mahluktur/değildir“, “işi Allah’a havale etmek”, “büyük günah işleyenlerin durumu” gibi meselelerin arasında zamanlarını bitirmişlerdir.

La İlahe İllallah” diyen kurtulur ve cennete girer görüşü, Mürcie’ ye aittir.

Halbuki Allah’a “iman etmek, Allah’a inanıyorum” demek yetmiyor, iman kişiyi iyilik, güzellik ve doğruluğa götürmüyorsa, sözün içi de dışı da boştur!..

Yoksa sizden öncekilerin başına gelenler sizin de başınıza gelmeden Cennete gireceğinizi mi sandınız?…” diyordu! (Bakara 214)

  • Gelin Müslümanlar arasında iman noktasında bir ahenk ve denklik sağlamaya çalışalım.
  • Gelin öldürmeyelim, çalmayalım, yalan söylemeyelim, zina etmeyelim.
  • Gelin Hariciliğin katı tutumunun tezahür ettiği tekfir alanını olabildiğince daraltalım.
  • Gelin Ümmetin coğrafi sınırını geniş tutalım…
  • Aramızda ki görüş ayrılıklarını unutalım. Bu anlamda yeknesak bir yapıda kalmaya çalışalım!
  • Hep din duygusu ve heyecanıyla yaşayalım!
  • Kendimizi kimseden üstün görmeyelim!
  • Zira bugünlerde birbirimizin külüne her zamandan daha çok ihtiyacımız var…

Mahmut AKYOL