İNSANIN YARATILIŞI VE DİNİ DÜŞÜNCEDE Kİ AYRINTILAR…

logo5

İNSANIN YARATILIŞI VE DİNİ DÜŞÜNCEDE Kİ AYRINTILAR…

 Her canlı, bir erkekle bir dişinin birbirine karşı duydukları ilgi, alaka ve sevgisinden oluşur.

Rahim, sevgi ve merhametin dopdolu olduğu mekândır. O rahim ki sırrı çözülmüş değildir…

Allah, var edeceği bir varlığı kendilerine uygun bir mekâna (rahim) koyar. O mekânda Sperm/Yumurta birleşmesini sağlıyor ve tayin edilen zaman içinde canlıya dönüşür.

Biz buna “yaratılış kanunu” diyoruz.

Bu kanuniyet sadece insana mahsus değildir. Diğer bütün canlılarda aynı kanuna tabidir.

Tohum toprağa, toprak tohuma, ağaç suya, ateş oduna nasıl ilgi ve alaka duyarsa, hayat da bu yaratılışa uyar, kıyamete kadar böyle sürüp gider.

Eğer Rabbin dileseydi bütün insanları İslâm üzere tek bir ümmet yapardı. Fakat onlar, kendilerine irade hürriyeti verildiği için haktan ayrılıp farklı farklı yollara gitmekten hiçbir zaman kurtulamazlar. Hud Suresi 118 Ayet

Ancak Rabbinin merhamet ettikleri haktan ayrılmaz ve anlaşmazlığa düşmezler. Zaten Allah onları asıl bunun için yaratmıştır. Böylece Rabbinin: “Cehennemi mutlaka cinler ve insanlarla dolduracağım” sözü yerine gelmiş olacaktır. Hud Suresi 119 Ayet

Yani eğer Allah dileseydi, bütün insanları bir topluluk yapardı. Fakat görüldüğü gibi yapmadı.

Niçin yapmadı?

 Çünkü Allah, insanın kendisine verdiği seçme yeteneğine saygı duymuştur…

Fakat insanın zalim ve cahilliği olduğu bir kere daha göstermiştir ki, zalim ve cahil insandan ilgi, sevgi, iyilik, güzellik ve doğruluk çıkmıyor. Çıkmadığı şöyle dursun, daha umursamaz bir tavır sergiliyor.

Eğer insan sevgiyi bilmezse, hayvanlaşır. Kendi evlatlarını yer, nitekim de öyle oldu ve hayat bozuldu.

Bu asırda insanın en büyük günahı sevgiyi unutmuş olmasıdır.

O halde insan hayat üzerinde düşünmeli… Gözünü yıldızların ötesine dikmeli… Varoluş sancılarını çekmeli… Kendi kozasını kendisi örmeli… Kendi Hıra’sını kendi vicdanında yeniden inşa etmeli… Üzerindeki ölüm örtüsünü kaldırıp atmalı… Mazlumların yanında durmalı… Her tür baskı, zulm ve zorbalığa meydan okumalı… İnancına, emeğine zincir vurulamayacağını haykırmalı… Şehrin sokaklarına inmeli ve toplumsal sorumluluk yüklenmeli… Allah’ın kendisine verdiği sayısız nimetlerine karşı nankör olmamalıdır…

İşte insan bunun için var edilmiştir!

 Allah’ın ezeli ve ebedi mesajı hayatın içinden okunduğunda görülecektir ki; Allah insanı söze, adalete, özgürlüğe, sevgiye, merhamete, doğruluğa, dürüstlüğe çağırmaktadır!

Eğer insan hayatı içinde bunlar yoksa o zaman insan; “niçin vardır?”

O zaman dine yeni bir gözle bakmalı, kendi çağımızın çocukları olmalı, toplumda var olan eşitsizliği ve mülkiyetin dağılımındaki bozukluğun nedenlerini yeniden ortaya koymalıyız…

Hz. Peygamber şöyle dedi:

Kişinin namazına, niyazına değil; dinar ve dirhemle olan arkadaşlığına bakın”.

Buradaki kasıt, kişinin sahip olduklarını nasıl kullandığı, eline bir güç, servet ya da iktidar geçtiğinde nasıl bir davranış sergileyeceğini gözleyin. Yani kişi bir şeye sahip olduğunda şımarıyor mu, yoksa ye’se mi düşüyor ona bakın. Kişinin dindarlığı burada ortaya çıkar.

Zayıfın ve ezilenin gözüyle Kur’an okunursa görülecektir ki, O hep “Mülk” etrafında dönüyor!

Kur’an, “Allah’a ve Ahiret gününe” imanın saf bir iman olduğunu söylüyor. Yani Allah, dış dünyada görünen bir nesne olmadığı için,  O’nu görüyormuşçasına, Kıyameti de henüz gerçekleşmemiş olduğundan, O’na gidip gelmişçesine iman etmemizi ister.

Araf Suresi 158 de, üç şeyi ortaya koyar, Hz. Peygamberde bu üç şeyi insanlığa haykırır:

  • Mülk Allah’ındır.
  • Allah’tan başka ilah yoktur.
  • Muhammed Allah’ın yeryüzündeki elçisidir.

Peygamberin geliş nedeni de budur.

Bu üç şeyi tam olarak anlamamış olanlar, İslam’ı anlamamıştır. Dine önce “Lehu’l-Mülk” kapısından girilir.

Kur’an’da inananlar için “mülk peşinde koşun” diye bir hükmü yoktur. Fakat “adalet, iyilik güzellik ve doğruluk” peşinde koşmak vardır.

İnfakta buluşmak hayatın zevkidir. Bu zevki tatmayan birisi, emanetçi olduğunu unutandır, açın halini anlamayandır, paylaşmayı bilmeyendir. Zaten Allah, ona sevgi ve kardeşliği unutturur. Bir araya gelmelerini zorlaştırır. Aralarında münafıklığı yaygınlaştırır.

Kur’an inanana öğüt veren ve sorumluluk yükleyen bir kitaptır. İşte Müslüman’ın içinde çıkamadığı müşkülü burasıdır. Sorumluluk almakta direniyor olmasıdır. 

Allah her an bir işte ve oluştadır. Tevhidin mahiyeti de budur.

*** 

Mekke’de müşrikler kendi aralarında dediler ki:

Biz bu Muhammed’le başa çıkamıyoruz. Kimse bunu dinlemesin. Bu delidir, kâhindir… Ne yapalım? Ehli kitaptan yardım isteyelim.” dediler.

Kalkıp Yahudilere gittiler. Onlara dediler ki:

Siz kitap ehli olan insanlarsınız. Bizim kavmimizde bir adam çıktı, bize yardımcı olun,

Yahudiler de dediler ki:

Gidin ona üç soru sorun. Eğer bu üç soruya cevap verirse, o bir peygamberdir. Bu üç soruya cevap vermezse o bir yalancıdır” dediler.

Ona:

  • Kehf Ashabını (yedi uyurlar) sorun.
  • Dünyanın doğusunu ve batısını gezen adamı sorun. Yani Zulkarneyn’i (as) kastediyorlar.
  • O’na ruhtan sorun.

Müşrikler, gelip bu üç soruyu sordular.  Hz. Peygamber de: “Yarın size cevap vereceğim.” dedi.

Hz. Peygamber sandı ki Allah vahiy indirecek,  onları çağırıp, bu üç sorunun cevabını verecek…

Aradan bir hafta, iki hafta geçti, bir işaret gelmedi. Hz. Peygamber çok daralmıştı ama vahiy hala inmiş değildi, şu sözler ayyuka çıktı, Muhammed’e cini küstü‘,  sihirbazı terk etti‘ diyorlardı…

Buradan çıkacak sonuç şudur:

Sakın yapacağınız işleri, kendinize nispet etmeyin. ‘yarın şöyle yapacağım, öbür gün böyle yapacağım.’ demeyin. ‘İnşallah‘ deyin. ‘Allah dilerse’ deyin.

Eğer Allah dilerse derseniz, Allah ta sizin işlerinizi kolaylaştırır… Her şeyinizi Allah’a bağlayın… Her şeyi Allah bilir deyin… Çünkü Allah, inananları kendine bu kadar yakın görmek ister…

Tıpkı Bedir’de olduğu gibi… Allah Bedir ehlinin bütün günahlarını affetmiştir? Çünkü Bedir Ehli imkânsızı başarmıştır. Fiziki sayıları üç yüz kişiydi, karşılarında Mekke’nin donanımlı, güçlü, en savaşçı Bin kişi…

Bu konuda ayet indi:

Zafer sadece ve sadece aziz ve hâkim olan Allah’ın katındadır.”

(Al-i İmran, 126)

Sakın böbürlenmeyin, sakın bir şeyi kendinize nispet etmeyin,” Zafer Allah’tandır deyin!!!.

Mahmut AKYOL

SİYASETE KİN VE NEFRET BULAŞINCA, DÜŞMANLIKLAR ÇOĞALIR…

logo5

Hedefe varmak için gidilen yola siyaset denir. Kısaca bu yola üç başlık altında gitmek istiyorum.”

1.  SİYASETE KİN VE NEFRET BULAŞINCA, DÜŞMANLIKLAR ÇOĞALIR…

 Cumhuriyet Türkiye’sinde Müslümanlar siyasetten uzak tutuldu. Bir köşede sıkıştırıldı, merkeze sokulmadı. Hâlbuki herkesin seçme/seçilme, özgürce yaşama hakkı vardır. Maalesef gücü elinde tutanlar, kendilerinin dışında, kimseye bu hakkı kullandırmamıştır.

Aslında siyaset erbabı, halkının moralini yüksek tutmak, kavgacı ve suçlayıcı bir dil kullanmaktan kaçındırmak zorundadırlar. Kavgacı ve yalan bir ortam sözü ve siyaseti anlamsız kılar. Kavga her zaman çatışmayı doğurur. Eğer bir siyasetçi gerginlikten beslenirse, kendisi ve mensubu için felaket olur.

Filhakika yeryüzünde meydana gelen olaylar, bir lokma ekmek için değil mi?

Dünya; manen harap olmuş, iktisaden çökmüş, politik baskılara maruz kalmış milletlerin amansız şekilde mücadelesine sahne olmaktadır. Bu gün de zalim ile mazlum arasındaki kavga devam ediyor. Dünyanın son gününe kadarda devam edecektir. Yazık ki, Müslümanlar taraf olmayı beceremiyor.

Siyaset yapacak olanlar, her daim mazlumun yanında durmalıdırlar. Zira davalar, acılar içinde doğar, refah içinde ölür. Hele kanayan bir yara görüldü mü, her insanın yüreği kanamalıdır.

Siyasi Davalar, gönülde büyür, beslenir ve heyecanını gönülden alır. Fakat gönülleri felç olmuş olanların davaları yoktur. İktidar olmak uğruna da olsa bir siyasetçi, ahlaki değerlerinden asla ödün vermemelidir.

Dünya var olalıdan beri varlığını sürdüren iki ‘Kurum’ vardır. Biri ordu, Diğeri dindir. Bu iki kurumun varlıklarını devam ettirmeleri için, belirli hareketlerin sürekli tekrarı gerekir. Her ikisinin de ortak tekrar itaattir. Birinde selâm, diğerinde namaz ön plandadır. Birinde silah, diğerinde maneviyat, hiç eksik olmamalıdır.

Siyaset dün, ortak akıl ve ortak bir dil kullanır, kardeşçe yaşarlardı. Bugünde; bakıyorsunuz ki, siyasetin içindekiler, her bir tarafa savrulmuş, duruşları, amaç ve gayeleri farklılaşmış, sevgi, vefa ve cömertlik duyguları sahteleşmiş, riyakâr davranışları çoğalmıştır. İşte insanın davranışlarının omurgasını bozan şeyler bunlardır.

 İnsanın gücü, Mülkün sahibi olan Allah’tandır. Eğer bu dayanma olmasaydı, Müslümanların gücü, kuşkusuz boşlukta kalırdı. Aslında Müslümanlar dün eski, köhne, köleci bir zihniyete karşı haykırmıştı… Bugün sadece Müslümanlar işin lafını yapmaktadır. Bir iş yapmak, kuvveti zorunlu kılar! Kuvvet birlikten, birlik sevgiden, sevgi de kişilerin bir birlerine güven duymasından doğar.

2. Hz. PEYGAMBERİN SİYASET ANLAYIŞI

 Medine Sözleşmesi,

Bu sözleşmede en çok adalet kelimesi geçer. Yani Resulün siyaset anlayışı, adaleti tesis etmek içindir.

Veda Hutbesi,

Veda Hutbesi hakların nasıl kullanılacağı ve nasıl dağıtılacağı üzerinedir. Yani Hz. Resul bu hakları adalet üzerine nasıl dağıtacağıdır.

Adalet,

Kur’an’ı Kerimdeki sosyal içerikli ayetlerin özünde yatan ana kavram adalettir. Hz. Peygamberin düşünce, ruh ve gönül dünyasında hâkim olan esas kavramın “adalet” olduğunu görüyoruz. Bize en güzel örnek Hz. Peygamberdir. Müslüman’larında öyle olması gerekir. Yani bu dünyada devlet/millet ve insanlar için lazım olan tek şey “adalettir.”

Hılfu’l-Fudul,

Adalet üzerine yemin edilerek girilen bir gençlik teşkilatıdır. Muhammed daha yirmi beş yaşındayken adalet üzere yemin ederek girmiştir. İster Mekkeli, ister yabancı olsun kimliğine bakılmaksızın, adaleti sağlayacağına, zulme uğrayan kişiye maddi manevi yardımda bulunacağına yemin edilerek girilirdi.

Hz. Peygamber, Müslüman olmayanlara İslam’ı (dini) tebliğ ederken sadece ‘doğruluktan’ bahsetti, teferruattan hiç konuşmadı. Arkadaşlarına anlatırken de aynı usulü takip etti, fazladan ‘Aranızda selamı yayın’ dedi. Hz. Muhammed, her zaman az konuşurdu, öz konuşurdu. Arkadaşları da o az ve öz konuşmadan çok şey anlardı.

Bu onurlu mücadeleyi son nefesine kadar sürdüren Müslüman’a müjdeler olsun! Tüm yalnızlığına rağmen topyekûn mücadele içinde yerini alana selam olsun!

Unutulmasın ki, yaşanılan asırlar, bir gün dile gelip konuşturulacaktır. Allah, akıl-baliğ her insandan mutlaka yaşadığı asırdan hesap soracaktır! Buna cevap verenlere selam olsun!

Sünnet ve Kur’an Hz. Peygamber nezdinde ete kemiğe bürünmüştü. Her sünnetin Kur’an’da mutlaka bir dayanağı vardı! Yani Allah bağışlayıcıdır, sevgi ve merhamet kaynağıdır dense; Kur’an’da mutlaka bir dayanağı vardı! Bundan hiç şüpheniz olmasın.

Büyüklük ve büyük konuşmak Allah’a mahsustur. Müslümanların görevi temel değerleri olan Kur’an’a ve Sünnete sarılmak, dürüst kalmak, cömert ve hukuktan yana olmaktır. Acaba insanın hayatında bu güzellikler ne kadar etkilidir?

3. GÜCE DAYALI İNSAN, KAVİM VE MİLLETLERİN SİYASETLERİ ARASINDA HASBİLİK VE ADALET YOKTUR, SADECE BENCİLLİK VE ZULÜM VARDIR!

Her ne kadar Mekke’nin ileri gelen müşrikleri Tavaf da etseler, salât da etseler, Kâbe’nin örtüsünü değiştirseler, hacılara su da dağıtsalar, gusül abdesti de alsalar, kırkta bir zekât da verseler,  bunları; gösteriş olsun diye yaparlardı. Aralarında rekabet için yaparlardı.

Mesela Ebu Cehil başta olmak üzere “Mekke’nin müşrikleri yerleri ve gökleri kim yarattı sorsan, hemen Allah derdi.”

 Mesela Tefeci bezirgânların en zengini Velid bin Muğire Kâbe’nin yeniden yapımı sırsında “Haram para getirmeyin” derdi.

Mesela Kur’an’da geçen Ebu Leheb gibi isimler Mekke’deki tefeci bezirgân düzeninin başıydı.

Mesela Ebu Süfyan, 9’lu çeteden biriydi.

Mülk Allah’ındır. Kim Bilgi, iktidar ve servete sahip çalmaya kalkarsa, ilahlık taslamış olurdu. Buna yeltenmek ise küfürdür.

EZ CÜMLE:

GÜCE DAYALI BU İNSANLARIN, KAVİM VE MİLLETLERE UYGULADIKLARI SİYASETLERİ HASBİLİK VE ADALET DEĞİL, SADECE BENCİLLİK VE ZULÜMDÜR!

Mahmut AKYOL

HZ. MUHAMMED’İN HAYATINDA CEREYAN ETMİŞ OLAN DÖRT OLAY

logo5Hz. MUHAMMED’İN HAYATINDA CEREYAN ETMİŞ OLAN DÖRT OLAY

1- MEDİNE SÖZLEŞMESİ,

Bu sözleşmede en çok adalet kelimesi geçer. Sözleşmenin ana hatları şunlardır:

  1. Medine’de yaşayan her topluluk kendi yaşadığı çevreden sorumlu olacak,
  1. Müslümanlar ve Yahudiler birlikte barış içinde yaşayacak,
  1. Her topluluk birbirinin dinine saygı gösterecek,
  1. Medine’ye dışarıdan herhangi bir saldırı yapılırsa bütün topluluklar birlikte savaşacak ve şehri en iyi şekilde savunacak,
  1. Yahudiler ve Müslümanlar arasında herhangi bir anlaşmazlık yaşanırsa hakem olarak Hz. Muhammed seçilecek,
  1. Medine’de yaşayan herkes eşit haklara sahip olacak ve herkes eşit vatandaş olarak kabul edilecek, hiçbir topluluğun birbirine üstünlüğü olmayacak.

Dolayısıyla Medine sözleşmesi İslam ve Dünya tarihinde önemli bir anlaşmadır.

2-HILFU’L-FUDUL,

Adalet üzerine yemin edilerek girilen bir teşkilattır. İster Mekkeli, ister yabancı olsun kimliğine bakılmaksızın adaleti sağlayacağına, zulme uğrayan kişiye maddi manevi yardımda bulunacağına yemin edilerek girilen bir müessesedir. Hz. Peygamber de daha yirmi beş yaşındayken adalet üzere yemin edip bu teşkilata girmiştir.

3-VEDA HUTBESİ,

Veda Hutbesi de hakların nasıl kullanılacağı ve nasıl dağıtılacağı üzerinedir. Hutbe, şu dört maddeyle özetlenebilir.

  • Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmayın.
  • Allah’ın haram kıldığı canı, haksız yere öldürmeyin.
  • Zina etmeyin.
  • Hırsızlık yapmayın.

4-ADALET,

Kur’an’ı Kerimdeki sosyal içerikli ayetlerin özünde yatan ana kavram adalettir. Hz. Peygamberin düşünce, ruh ve gönül dünyasında hâkim olan esas kavramın “adalet” olduğunu görüyoruz. Mademki bize en güzel örnek Hz. Peygamberdir, o halde Müslüman’larında öyle olması gerekir. Çünkü bu dünya için lazım olan tek şey “adalettir.” İnsanları mutlu edecek, devleti/milleti düzlüğe çıkaracak, yeryüzünde barışı sağlayacak olan şey yalnızca bu karışımdır.

***

Şeytanın üç büyük günahı vardır. Bunların olduğu her yer cehennemdir.

  • Kibir,

Bununla Şeytan Âdem’i aşağıladı. Âdem çamurdan yaratıldı diye kibir gösterdi, Âdem’i kendisiyle kıyasladı “sen kim oluyorsun?” dedi.

  • Haset,

Şeytan, Âdem’de var olan özellikleri kıskandı. Hani Kabil Habil’i haset, kıskançlık ve mülkiyet sebebiyle öldürmüştü ya… Bu döngü kıyamete kadar sürecektir.

Kabil de sahip oldu bir yere  “burası benim” dedi. Habil de, “Hayır! Senin sahip olduğun bu yer, herkesin” dedi. Bu söz üzerine Kabil Habil’i öldürdü.

  • Hırs,

İnsan sonuna kadar bir şeyi toplama, yıkılmayacak bir iktidara ve mülke sahip olma hırsına kapılır. Sonra sahip olduklarıyla büyüklenir, kibirlenir nihayetinde başkalarının elindekini kıskanarak “onlara da sahip olayım” der.

Böylece Hırs ve Haset, ateşin odunu yaktığı gibi insanı yakar… Hırs öyle bir şey ki, aynen Davut kıssasında olduğu gibi…

Adamın doksan dokuz koyunu vardır, diğerinin bir koyunu vardır. Doksan dokuz koyunu olan o bir koyunu da almak ister, o da benim olsun der.

***

Bir Müslüman elinde ki bir birikimi varsa, onu; şu dört şeyden birine yatırmalıdır.

1, Ya işe veya istihdama yatırmalıdır,

2, Ya vakıf etmelidir, 

3, Ya infak etmelidir,

4, Ya da karz-ı hasen yapmalıdır,

Bunların dışında parayı elde tutmak, bankaya yatırmak, biriktirmek, altın almak dinen yasaktır.

Aksi halde;   “Hesap günü biriktirdikleri altınlar, gümüşler cehennem ateşinde kızdırılacak; biriktirenlerin alınları, böğürleri, sırtları dağlanacaktır. Dağlanırken onlara; “İşte bu kendiniz için biriktirip sakladığınız şeylerdir. Haydi! Tadın bakalım biriktirip sakladıklarınızı!” denilecektir.

Tevbe Suresi 35. Ayet

*** 

Kur’an’ı Kerim, yeryüzündeki mücadele perspektifine göre insanları zalim ve mazlum diye ikiye ayırır. İnsanların üzerinden zulmü kaldırmak ve kurtarmak, yerine adaleti tesis etmek, hür ve özgür insanların üzerinde bir görevdir.

Kur’an’ı Kerim “Zalimlerden başkasına düşmanlık yoktur” (2/193) der. Yani sadece zulme ve zalime düşmanlık vardır. Eğer bir yerde zulüm varsa, orada derhal harekete geçilmelidir. Zulm kime yapılırsa yapılsın zulüm, zulümdür… İşte hayat, bu mücadelen ibarettir!

Ateistler, Hindular, ateşe tapanlar, kilisede çan çalabilir. hepsiyle bir arada yaşanabilir. Diğer taraftan ezan okunabilir, yeter ki hepsi birbirine karşı hoş görülü olsun…

İnsanlar dilediği inanca sahip olsun. Yukarı kattaki ineğe, aşağı kattaki soğana tapsın, onlarla aynı apartmanda yaşanabilir.

Yeter ki Zerre miktar kimse kimseye zulmetmesin. Yukarıdan aşağıya kimse kilim çırpmasın

İnsanların inançları ve yaşayışları sorgulanmasın. Ne Kur’an’da, ne de Hz. Peygamberin hayatında böyle bir şey görülmemiştir.

***

Adama “sen ineğe tapıyorsun”, o da sana der ki, “sen de eve tapıyorsun” derse, sonuç ne olur? “Müslümanların avamı ile Hinduların avamının birbirlerini putperestlikle suçlamasından başka bir şey olmaz denilir.”

O halde yukarıdan aşağı kilimi çırpan kişi, hem yargılanır hem sorgulanır hem de kınanır. Çünkü kötü davranışlar kınanır, iyi davranışlar övülür.

İnsanları inançlarından, davranışlarından ötürü dışlamak doğru değildir. İnsanlar yalnızca davette bulunabilir.

Cennet, dinlerin ideal dünya ülküsüdür. Cennetin bu dünyaya dönük yüzü, İnsanların inançlarını ve davranışlarını ifade eder.

Cennet girmek önce evden başlar, yüz metrekare içerisinde cennet hayatı yaşanabilir. Buradan mahalleye geçer, sonra cemaate, arkadaş topluluğuna, ardından şehre, ülkeye nihayetinde de dünyaya geçer.

Neyi nereye kadar becerebilirsen onu o kadar yaparsın…

Cennet hayatı yaşamak demek, bir takım değerleri hayata geçirmek demektir. Bunların başında sevgi, merhamet, kardeşlik, paylaşım, adalet ve eşitlik gelir. Bunların olduğu, yaşandığı yer cennettir.

İslam’da hegemon ilişki yoktur. Mescid de de yoktur. Toplantıda da yoktur. Mesela; topluluğa giren bir adam “Hanginiz Muhammed” diye sorar. Çünkü bu kişi Hz. Muhammed’i tanıyamıyor… Çünkü İslam’da hegemon ilişki yoktur. Topluluğun içinden  “Bu cemaate hizmet edendir!” Sesi duyulur…

 Mahmut AKYOL

MÜSLÜMANLAR,KUR’AN’I KERİMİ ANLAMAKTA BİR PROBLEM YAŞIYOR!

logo5

MÜSLÜMANLAR, KUR’AN’I KERİMİ ANLAMAKTA BİR PROBLEM YAŞIYOR!

Nasıl oluyor da Allah’ı inkâr ediyorsunuz? Hâlbuki ölü idiniz sizleri diriltti. Sonra sizleri öldürecek sonra yine diriltecek. Sonunda O’na döndürüleceksiniz.” (Bakara-suresi/28 ayeti)

Yani denmek istenen şudur:

Ey kâfirler, Ey münafıklar, Ey fasıklar! Allah’ı nankörce nasıl inkâr edersiniz? Birazıcık aklınız, vicdanınız yok mu sizin?

Sizlerin hiç biriniz yoktunuz. Bir atımlık su, bir çiğnemelik et idiniz. Tıpkı bir tohum gibi rahimlere atılmıştınız. Cansız ölüler halinde, ötede beride taşınıp duruyordunuz.

Allah size hayat verdi, rahimlerde besledi, büyüttü, dünyaya getirdi.

Ekmeğini yediniz, suyunu içtiniz. Büyüdünüz etli, kanlı, canlı, akıllı, fikirli koca, koca insanlar oldunuz. Size kalpler, gözler, kulaklar verildi. Akıl ve vicdan konuldu özünüze, bunları yapan Allah’tı!

Şimdi Allah’ı nankörce nasıl inkâr edersiniz?

Ne de çok sevdiniz hayatı, ona her şeyi feda ettiniz. Hayatınıza faydası dokunacağını zannettiğiniz kimselerin eteklerini öpersiniz. Onlara kul köle oldunuz. Hâlbuki birazıcık aklınız vicdanınız varsa, bu hayatın kendi malınız olmadığını anlarsınız.

Şimdi, hayatı size bahşeden Allah’ı nankörce nasıl inkâr ettiniz?

Hem bu hayatı o kadar da çok benimsediniz ki, bir gün öleceğinizi unuttunuz.

Şimdi diyeceksiniz ki; mademki öleceğiz ve mademki Allah verdiğini elimizden alıyor, o halde hayat elimize geçmişken iyi kötü mümkün olan ne zevki varsa görelim.

O ölüm belası mademki yakamızı bırakmayacak ve artık dünyaya bir daha gelecek değiliz, şu ölümlü dünyada keyfimize bakalım.

-İyi de, size dünyayı yasaklayan mı var? Dünya lezzetlerini erdemli bir hayat sürerek de tadabilirsiniz.

Görmüyor musunuz, yaratılış nasıl devam ediyor. Siz külli yaratılış içinde bir noktasınız. Bu yaratılış hiç bitmeyecek. Bu işin bir de öbür tarafı var… O kalpler o kulaklar o gözler ne güne duruyor..?

Bu durumun öyle hafife alınır bir tarafı yoktur. Çünkü insanların davranışlarında önemli olan sorun burada yatmaktadır.

Eğer Müslümanlar dini ve Kur’an’ı Kerimi hayatlarının içine çekerlerse, bugünkü dar olan alandan çıkar, İbadet anlayışını birkaç nüsuktan ibaret görmezler…

Eğer Müslümanlar Allah’a, Kitaplara, Peygamberlere, gelmesi muhakkak olan son güne tereddüt duymadan inanırlar ve Allah’a şeksiz güvenir, Kur’an’ı anlarlarsa, Dini hayatlarına taşımış olurlar…

Ama görüyoruz ki Müslümanlar atalarından tevarüssen gördükleri şeyleri aynen takip ediyorlar.  

Peygamberimiz şöyle buyurdu, yok böyle buyurdu diyenler, kendilerinin yeni bir din kurduklarının umarım farkındadırlar. Allah, kimseyi zorla, baskıyla bir dine çağırmaz..!

Allah, hiçbir Peygamberi kendi ümmetine bir bekçi, musaytır veya bir vekil tayin etmemiştir.

Din, insan yaşamına bir ölçü getirsin, günahını bile özgürce yaşasın diye göndermiştir. Çünkü Allah Müslim olsun, Gayri Müslim olsun fark etmez, “Yaşama Hakkını, İnanmak Hakkını” her şeyin üstünde tutmuştur.

Allah, kimsenin “Özgür ve Yaşama Hakkını” elinden almamıştır…

Allah’tır tek olan..!

Allah’a ulaşma yolları çoktur ve çeşitlidir. Bir şartla ki insan, kimseye satır sallamamalı, doğanın dengesini bozmamalı, emeği çalmamalı, kan dökmemeli, fesat çıkarmamalı, yalan söylememeli, iftira atmamalı ve bir halkı bir yerden bir yere sürmemeli… Çünkü Kur’an’da bunlar büyük günah sayılmıştır!

Bilinmesi gereken diğer bir konuda, Din bir dünya görüşüdür ve bu dünya işlerimizi düzenlemek için vardır. Allah kuluna bu noktada zorlayıcı değildir.

Eğer dindar olmak, dine bağlı olmak, dinin kırmızıçizgilerini aşmamak ve dinin kurallarına göre hareket etmek istiyorsanız, kendinden olsun veya olmasın, birinin kanı dökmeyin, birinin yüreğini sızlatmayın…

İşte bu bağlamda dini bir aydınlanmaya ihtiyacımız vardır.

Peygamberin hayatı yaşayan Kur’an’dır.

Hâlbuki Kâfirler Dediler ki: “Yerden bize bir pınar fışkırtmadıkça…

Yahut senin hurmalardan, üzümlerden oluşan bir bahçen olup, aralarından şarıl şarıl ırmaklar akıtmadıkça…

Yahut iddia ettiğin gibi, gökyüzünü üzerimize parça parça düşürmedikçe

Yahut Allah’ı ve melekleri karşımıza getirmedikçe…

Yahut altından bir evin olmadıkça; ya da göğe çıkmadıkça sana asla inanmayacağız. Bize gökten okuyacağımız bir kitap indirmedikçe göğe çıktığına da inanacak değiliz.” De ki: “Rabbimi tenzih ederim. Ben ancak resûl olarak gönderilen bir beşerim.

(İsra Suresi 90, 91, 92, 93)

Kur’an’da buna benzer çok ayet vardır. Bu ayetler, inkârcıların mucize taleplerini reddeder. Ha keza Müslümanların mucize taleplerini de reddeder. Mesela Hz. Peygamber işaret parmağı ile ayı yarmış değildir, bir kap hurmaya dokununca binlerce asker doymuş değildir, çağırınca ağaç yanına gelmiş değildir, vb. türden görüşlere Müslümanlar mucize kabilinden inanmışlardır…

Yukarıda belirttiğimiz gibi Kur’an’da mucize kelimesi geçmez. Bunun yerine sürekli “ayet” kavramı kullanılır.

Allah, herkese olmakta olanı, oluş halinde olanı tarihi, tabiatı ve hayatı göstererek cevap verir.

Doğru olmayan bu görüşler Müslüman Dünyasını istila etmiştir. Bu görüşler dinden ve Müslümanların görüşlerinden temizlenmelidir.

Çünkü bu rivayetlerde anlatılan insan bir peygamber, peygamber değil; hayallerde resmedilen, rüyalarda görülen, sırlı, gizemli, büyülü, tütsülü bir dünyanın muhayyel kahramanıdır. Bu portre, Kur’an’ın anlattığı peygamber değildir.

Aslında bize anlatılan peygamber, Allah’ın kulu ve Resulüdür.

Bize gelen peygamber, bizi “ölüm, afet, kıyamet” gibi gerçeklerle uyarmak için gelmiştir.

Kur’an’ın bize bildirdiği Peygamber kâhin, sihirbaz ve büyücü değildir. O, haber getiren, tebşir ve inzar edendir. Yani kötüleri uyaran, iyileri müjdeleyendir.

Demek ki Allah ile insan arasında karşılıklı bir ilişkisi vardır. Allah katında insan, değerinin ne olduğunu bilmek isterse, önce kendi yanında, Allah’ın değerine bakmalıdır. Yürüyen ve yaşayan Kur’an budur.

Peki, bir insan için en büyük güç nedir?

Kanaatime göre lekesiz, günaha bulaşmamış bir hayatı yaşamaktır. Bu hayat, Peygamberde vardı. Böyle bir hayatın önünde hiçbir güç duramaz. Zaten kimse de duramamıştır.

Mahmut AKYOL

 

 

 

 

ALLAH’IN TAKDİRİ, KULUN KADERİ…

logo5

ALLAH’IN TAKDİRİ, KULUN KADERİ…

Bir rızkın bir kişiye nasip olması için o kişiyle o rızkı paylaşmak lazım gelir…

Eskiden bilgiye ulaşmak zordu. Zor olan bilgi kıymetliydi. Şimdi öylemi, bilgi bir tuşun ucunda…

Bilgiyi elde etmek için Raflarda gezinmeye, birbirine karışmış kitapların kokularını teneffüs etmeye gerek kalmadı…

Bir dostuma yazılarımı okuyup okumadığını sordum. “Yazdıkların güzel, lakin çok uzun oluyor, okumaya vaktim olmuyor.” Dedi. “Aslında taş çatlasa, beş/altı sayfayı geçmiyor…”

Demek ki nasip değilmiş diye kendimi teselli ediyorum…

Kader, insan için bir yol ayrımıdır. Kader, insanın cüzi iradesiyle Allah’ın külli iradesinin birleşmesidir.

Hatalarımızı kadere bağlamak doğru değildir. Böyle yapılması bir samimiyetsizlik ve tek başına bir sorumsuzluktur. İnsan için fiillerin ilk kaynağı, kulun kendisidir. Kader, hem kendi kontrolümüzün içinde, hem de dışında olan bir olaydır.

Allah’ın takdiri “Adalet, hakkaniyet ve hikmet ten ” ayrı değildir.

Mesela:

Hoşunuza gitmese de savaş size farz kılındı; mümkündür ki bazen hoşunuza gitmeyen bir şey sizin için iyi, hoşunuza giden bir şey de sizin için kötü olabilir. Allah bilir, siz bilemezsiniz.” (Bakara Suresi 216. Ayet)

Yasin Suresi boyunca ele alınan konular, ölümden sonra diriliş ve hesap günü etrafında döner.

Sure, tarihi süreç içinde genellikle Müslüman ölülerin arkasından okunmuştur.

Lakin surenin içinde geçen 70.ayet “Dirileri uyandırmak için” ifadesi son derece dikkat çekicidir…

Hakka kulak vermeyen insanlar için, Allah sayısız uyarıcılar gönderdi ama yinede kar etmedi…

Allah bütün Hak Dinleri, Ümmi Peygamberler üzerinden göndermiştir. (Ümmi demek, halkın bağrından çıkan, din adamları sınıfından olmayan demektir.)

Onlar: “Siz bizim bahtımızı kararttınız…” (Yasin 18)

Elçilerde: “Bahtınız kendi elinizdedir…” (Yasin 19)

***

Kader konusunda birkaç misal:

Emevi Kader Doktrini, yani Brahman “Kast Sistemi” Yoksul ve mutsuz insanlara “Ahirette” karşılığını alacaklarını söyler.

Bu Gayri İslami düşünce anlayışından kurtulmak gerektir.

Din, halkın vicdanında bir çığlık iken, Kisra ’nın Sarayına dayanır; “Ey Baldırı çıplaklar! Burada ne işiniz var?” diye bir soruyla karşılaşırlar. Peygamberin dava arkadaşları da, “İnsanları dinlerin zulmünden kurtarmaya geldik!” derler.

Hasan-ı Basri, Emevi Yöneticilerine şöyle dedi: “İşlediğiniz kötülük ve zulümler kendi ellerinizle yaptıklarınızdır. Bunlar kendi kaderimiz görüşü batıldır. Allah zulmedenleri sevmez. Bilakis böyle durumlarda zulme uğrayanlara cihadı emreder…”

Peygamberin vefatından ve dördüncü halife döneminden itibaren, İslam’ın kerih gördüğü, birçok şeye tekrar geri döndüler (Mürted.)

Kabile kavgaları, ırkçılık temayülleri, Mevali olanların merkezin dışına itilmesi, devlet malından zenginlerin çoğalması, yalancı peygamberlerin ortaya çıkması vs.

Bütün bunlar, Emevi hanedan devleti boyunca sürdü ve devletin bünyesinde kemikleşti. Hala da hızını kesmiş değildir.

Bu itikadî yanlışlardan biri de, inananların “aff” meselesidir. Güya inananları ümitsizlikten kurtarmak için, “Hadis” kitaplarına bir sürü mevzu hadisler koyuldu…

Hâlbuki Kıyamet Günü şefaat yalnız Allah’a aittir.

Kur’an’a göre Nebilerin, Şehitlerin, Salih kimselerin şefaat yetkisi yoktur! Yazık ki hala bu memlekette bu tür şeyler, prim yapıyor! Bu tablolar ülke insanının, ne kadar İslamsız ve cahil bırakıldığının göstermiyor mu?

Zulme karşı direnmek, komşuyla iyi geçinmek, kan dökmemek, davranışlarında adaleti ve dürüstlüğü terk etmemek, insanın kendi iradesindedir!

Demek ki, çalmak, öldürmek, iftira atmak, yalan söylemek, zina yapmak, haram yemek, adalet/emanet/Velayet, gıybet, zulüm yapmak insanın kendi elindedir

Demek ki, bir yaraya merhem olmak, bir öksüzün başını okşamak, bir yoksulu doyurmak, bir mazluma arka çıkmak, insanın kendi elindedir

Demek ki, tüm kötülüklerin anası; mülkü kenz etmek, hırs, kibir ve haset içinde olmak insanın kendi elindedir

Brahman “Kast Sistemi”; Hint toplumunda Brahmanların kurdukları Kader anlayışı tipik bir “Emevi Kader Doktrini” dir.

Brahmanlar toplumu kastlara bölmüşler ve en üste kendilerini yerleştirmişler, buna da “Tanrısal yazgı” demişlerdir.

En altta sürünen “parya” ya, “Eğer mutlu olmak istiyorsan, şimdiki hayatında ki bu yazgıya itaat et, uslu dur, ikinci hayatında üst kastta doğabilesin! Aksi halde ikinci hayatından bir böcek olarak bile doğamaya bilirsin.

Bu nedenle üst kastlara çıkmanın yolu, var olan düzene uymak, itaat etmek, olan bitene boyun eğmek ve bu halde ölümü beklemek, ölümden sonraki ikinci hayatta üst kastlarda yeniden doğmak için bunların şart olduğu söylenmiştir.

Roma’nın köleci düzeni “Stoacı kader” anlayışına gelince “Tanrısal Yazgı” düzeni aynı şekilde işlemiştir. Roma’nın hayatı, köleci bir toplumdur.

Çünkü doğanın kanunu böyleydi. Birileri efendi olurken, birilerinin köle olması gerekliydi. Buna “Stoa (mevcut durum) Felsefesi” deniliyordu. Buna karşı gelmenin cezası ölümdü.

Sonuç itibariyle her üç kader anlayışı, birbirinin içinden çıkmış ve Roma’nın köleci düzenini sürdürmüştür!

Mahmut AKYOL