“DÜŞMANINA BENZEDİĞİN ZAMAN, SAVAŞMANIN ANLAMI KALMAZ”!

logo5

“DÜŞMANINA BENZEDİĞİN ZAMAN, SAVAŞMANIN ANLAMI KALMAZ”!

Ben gelmedim kavga için, Benim işim sevgi için. Dostun evi gönüllerdir, Gönüller yapmaya geldim.” Yunus Emre

Dostlar;

Benim yaptığım kavga İslam için ve benim yaptığım kavga İslam’ın anlaşılması için…

Ülkemde bayrağım dalgalandıkça ve ömrüm yettikçe, bu kavgam sürecektir.

Bu ülkede herkesin söz söylemeye hakkı vardır. Demokrasiler insanların özgürce konuşma ve isteme mekanlarıdır.

Yeter ki isteklerimiz, görüşlerimiz birbirimizi yaralamasın, bölmesin, şiddete çağırmasın!

İnsanlığın en kadim haklarının başında yaşama hakkı gelir. Kendini ifade edemeyen şahıs ve toplumlar yaşama hakkını elde etmek için büyük mücadeleler verirler.

Eğer insanlar totaliter, ceberut, darbeci ve mankurt bir yönetim anlayışı içinde yaşıyorsa, yaşama ve kendini ifade etme hakkını elde etmek için çok sıkıntı çekerler…

Cumhuriyet rejiminin temel taşlarından biri demokrasi, rıza ve müzakere etmek için programı olan bir parti kurmaktır.

Osmanlı Devletinin külleri üzerine kurulmuş Türkiye Cumhuriyet’i başlangıçta tek kişi iradesi ve tek parti ilkeleriyle yönetilmiştir. Dolaysıyla toplum rejimle değil, yöneticilerle problem yaşamıştır.

Cahil bırakılan toplum, problemini aşmak için yöneticilere sadece “kızarak” işin içinden çıkmaya çalışmış, haklarının ne olduğunu bile bilmedikleri halde bunu “demokrasiyle” elde edeceklerini zannetmişlerdir.

Fakat her defasında kendilerini demokrat, Atatürkçü, laik ve Cumhuriyetçi görenler, sokaklarda sarhoş narası atar gibi “Kahrolsun Şeriat”, “Mollalar İran’a” diyerek Müslümanları provoke etmişlerdir.

Edindiğim bilgilerim bana şunu söyletiyor:

1920–1924 arasında verdiğimiz “İstiklal Mücadelesi” sonunda, sistem olarak yıkılan Osmanlının yerine “Cumhuriyet Yönetimi” getirildi. Bu getiriliş ortak bir irade ve ortak bir akılın sonucu olmuştur. Milletin kılcal damarlarından süzülerek gelen Millet Meclisi, Birinci Meclis’tir. Bu, tek bir kişinin veya gurubun aklının eseri değildir.

İstiklal Mücadelesi ve Cumhuriyet Yönetimi yediden yetmişe herkesin katkılarıyla gerçekleşmiştir.

Kald ki benim ecdadım İstiklal Mücadelesinin bütün ileri cephelerinde tıpkı (15 Temmuzda olduğu gibi) vardı.

Hatta Birinci Dünya Savaşı sonrası “Yeni Türkiye” fikri, ortak aklın ve vicdanın eseridir.

Merak ediyorum:

Acaba Cumhuriyete muhalif olmadan sahip çıkan bana, kuruluşunda bulunan bana, bugün neden “istismarcılar” söz söylüyor!?

Allah bilir birileri ayaklarını soğuk suda dinlendirirken benim, senin ecdadımız yalın ayak cephede koşturmuştu… 1912 Balkan yenilgisinin ardından durmadan, dinlenmeden 1914-1918 Birinci Dünya Savaşına, 1920–1924 “İstiklal Mücadelesine” sokulmuştu.

Pay-ı Tahtı İngiliz gemileriyle kuşatılan, eli/kolu bağlı Osmanlıya (Türkiye Milletine) Sevr dayatıldı. Yorgun, yılgın, çoluk-çocuk-yaşlı-hasta-dul ve yetimlerden ibaret kalan bir millet, yeniden ayakları üstünde nasıl kalkabilirdi?

Savaş sonrası Türk Milleti kurtlar sofrasına nasıl oturabilirdi?

Hiç düşüneniz oldu mu?

  1. Akif, İstiklal Marşının ilk ve son kelimelerinde bu yolu gösterdi:

Korkmamak ve yalnızca hakka tapmak!”

Benim anladığım Cumhuriyet böyle inşa edildi…

Benim anlamaya çalıştığım İslam’ın şablon bir devlet anlayışı yoktur. Fakat İslam Devleti “Adalet” kavramı altında gizlidir.

Hz. Resul, bir arada yaşamak zorunda olduğu Yahudi, Hristiyan, Süryani, Mecusi, Müşrik, Putperest, Ateistleri “Medine Sözleşmesiyle” bir arada tutmuştu…

Dün nasıl Medine Sözleşmesi birilerine yetmediyse, bugünde birileri için cumhuriyet ve demokrasi yetmiyor!!!…

Bunda anlaşılmayacak bir taraf yoktur, ancak “Harici-Selefi” zihniyetinden kurtulamayanların bunu anlaması zordur.

Osmanlıdan kalma çürümüş, istismara açık bazı yapıları savunmanın neresi İslam’a hizmettir, anlamıyorum!

Mesela “Saltanat”…

O dönemde yapılanları takdir etmek başkadır, günümüze taşımaya çalışmak başka…

İslam’ın özünde yönetim dine dayalı değil, “adalete” dayalıdır. Eğer bir Ümmet’ten söz edilecekse, ümmeti bu ilke etrafında toplayacak çalışmalara ihtiyaç vardır!

Yurdumun insanı farklı çizgilerde yaşıyor olsa da, beraberce zulme ve zalime karşı durmak zorundadır. Zira birbirimizi anlamanın ve yardım etmenin başka yolu yoktur.

Evrensel değerlere ve yeryüzünün gerçeklerine insan gözlerini ve kulaklarını kapayarak yaşayamayız. Eğer birlikte yaşayan iki kişiden biri “Adalet” diyorsa, diğeri de adalet demeli, ikisi de “açlıktan” söz ediyorsa, ikisi de ekmeği çalana kılıç çekmeli…

Bu topraklarda yaşayanlar; parçalamayı, ayrılık tohumları ekmeyi, birbirine ilgisiz olmayı,  birbirine sırt çevirmeyi, birbirine kin beslemeyi, birbirine haset etmeyi asla aklından geçirmemeli!

Doğası gereği Osmanlı İmparatorluğu Türklerden ve Müslümanlardan ibaret değildi. Yaklaşık on altı kavim ve milletten ibaretti.

Sadece “ulus” devlet anlayışı, Osmanlının küllerinden kalan kısımdır. O da kurulurken Osmanlı göz ardı edildi. Yani Osmanlının Resmi nüfusu düzenlenemedi.

Resmi nüfus sayımına göre 1906 yılında Osmanlı İmparatorluğundaki Milletlerin nüfus dağılımı:

Türkler (Müslümanlar):15.498.747 76.09% İslam’ın bütün mezhep kolları buradadır. Hanefi Mezhebi çoğunluğu oluşturur. Yine Türklerin her boyundan insanı buradan görebilirsiniz.

Yunanlılar:13.86%

Ermeniler:5.07%

Bulgarlar:3.74%

Yahudiler:1.24%

Protestanlar:0.26%

Diğerleri     :1.59%

Toplam:20.368.485

Geriye bir gerçek kalıyor ki, o da bastığımız toprakları el birlik korumak

Müslüman Türk Milleti tarihte çok sıkıntılar çekmiştir. O sıkıntıları bize reva görenlerin kendileri de sıkıntıdan kurtulamamıştır.

Ey Yurdumun İnsanları:

Gelin “783.562 km²” toprak parçasında birbirimizle çekişmeyelim.

Eğer çekişirsek gücümüzü kaybederiz. Atılan okun, bir daha geri gelmesi mümkün değildir!

Bakın ben diyorum ki:

Hz. Ali’nin iktidar anlayışıyla, Muaviye’nin siyasi anlayışı farklıydı. Muaviye’nin bu farklı anlayışı sonunda, Müslümanlar param parça oldu. Binlerce Müslümanın kanı döküldü. O gün bugündür parçalanma durmadı.

İçinde bulunduğumuz şartlara objektif olarak bakıldığında görülecektir ki, bizlere reva görülen oyunlar, hep dışarıdan tezgâhlanmıştır. Bu konuda da dış istihbaratların rolü oldukça fazladır.

Rica ediyorum, Ülkemizde oynanan oyunun resmine büyük açıdan bakın:

Osmanlının yıkılışı, Birinci Dünya Savaşı çıkarılışının altında, İsrail’in “Arz’ı- Mev’ut” (Vadedilmiş Topraklar) düşünce ve ideali yatar. Asırlardan beri yaşadığımız onca sıkıntı ve meydana gelen olaylar hep bu ideolojinin hayata geçirilmesinden dolayıdır. Halen içimizde ki 5. Kol faaliyetinde bulunanlar bu hedefe hizmet etmektedirler.

Eğer insanlık ve insanımız bu ve benzeri olaylardan bir ders alamazsa, dünyanın rahat bir nefes alması mümkün değildir.

Arz’ı- Mev’ut” taraftarlarının elindeki para, medya/sinema ve benzeri güçler bulundukça, dünya kirlenmeye devam edecek, yakmanın/yıkmanın sonu gelmeyecektir.

Şunu kati olarak söylüyorum:

Artık dünya ve milletimiz yeni savaşları kaldıramaz! Bu topraklar üzerinde yaşayanlar mutlaka kader birliği yapmalı, kendi aralarında oluşan siyasi, sosyal, dini ve mezhebi farklılıklar derinleştirmemeli, ahlaki değerlerin çürümesine daha fazla imkân verilmemelidir!

Ancak üzülerek şahit oluyoruz ki, insanımız tarihten ibret almıyor! Başına gelenleri hemen unutuyor! Savaş, terör ve zulüm sebebiyle milyonlarca insan yerini, yurdunu, evini hayatını kurtarmak için kaçıyor.

Nice mazlum, masum, mağdurun hayat hakkı yok olup gidiyor!

Fakat biz bunu kavrayamıyoruz!

Mahmut AKYOL

BİRLİK VE BERABERLİK İÇİNDE OLURSAK, ŞEYTANIN ÇOCUKLERI İSTESELERDE, İSLAMSIZ BİR TÜRKİYE İNŞA EDEMEZLER!

logo5

BİRLİK VE BERABERLİK İÇİNDE OLURSAK, ŞEYTANIN ÇOCUKLERI İSTESELERDE, İSLAMSIZ BİR TÜRKİYE İNŞA EDEMEZLER!

Aklın denizinden bir katreye sahip insan önce evreni, hayatı ve insanı, sonra cahilliğini gidermek için kitabı okudu…

Sonra enaniyetini (bencillik) ortadan kaldırmaya çalıştı…

Komşusunun evi yanıyorken yangına su taşıdı, acılara ortak oldu…

İnsan bu yolu Kitaptan (Kur’an) öğrendi. Çünkü birliğin ve Bütünleşmenin tek yolu budur.

Vatanda, bayrakta, dinî devlette birlik böyle sağlanır. Fakat insanda fikirler değiştikçe, kimisi kulluğunu devam ettirdi, kimisi de şeytanın safında yerini aldı.

Bu andan itibaren dünyanın tozu/dumanı kesilmedi.

İnsanoğlu ne yaparsa yapsın, günü geldiğinde ölecek, Ölüme gözlerini kapamadan önce yaptıkları gözünün önüne gelecek, alı moruna karışacak, gözleri yaşaracak, “keşkeler” peş peşe sıralanacaktır…

Hepiniz topluca Allah ipine sımsıkı sarılın, ayrılığa düşmeyin. Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Daha dün birbirinizin boğazınıza sarılırken şimdi tek yürek haline geldiniz. O’nun nimeti sayesinde, can yoldaşları oldunuz. Allah sizi uçurumun kenarından kurtardı. Allah size ayetlerini böyle açıklıyor ki, doğru yolda şaşmadan yürüyesiniz.” (Âl-i İmran Suresi 103 ayet)

Sizden erdeme çağıran, ortak iyiyi emreden ve kötülüklerle mücadele eden bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa erenler bunlardır.“ (Âl-i İmran Suresi 104 ayet)

Yani kurtuluşa erenler, doğru yolda şaşmayanlar, ortak iyiden ayrılmayanlar, ailesine önem verenler, onu koruyanlar, komşusuna haksızlık etmeyenler ve kötü davranışta bulunmayanlardır.

Din, zaten vicdanlara bunları söyler. Birliğin adresi yürektir, vicdandır!

Ey vicdan sahipleri Ma’ruf olun, Ma’ruf olun, Ma’ruf olun..!

Şeytanın çocuklarına gelince:

Graham Fuller, “Biz Ortadoğu’da ve az gelişmiş ülkelerde yönetim açısından şöyle çalışırız”:

  • İslam ülkelerindeki bir siyasi hareketi seçimle (demokrasi) iş başına getiririz.
  • Dini ve ırkı köklerine dikkat ederiz.
  • İş başına gelir gelmez önünü Reformlar yapmak için açarız.
  • ABD’nin menfaatlerine ters düşmediği ve İsrail’in güvenliğini tehlikeye sokmadığı müddetçe yönetimde kalmasına müsaade ederiz.
  • Değilse; halk ayaklanmaları çıkartarak yönetimi alaşağı ederiz.

Acaba içinde bulunduğumuz sorunları bundan dolayı olmuş olmasın?

Müslümanlar hiç unutmasın ki, oynanan oyunlar ne kadar girift olursa olsun:

Allah’ın doğru yolundan şaşmaz ve aynı mimval üzere yürüdüğümüz müddetçe bizi kimse dize getiremeyecektir!

Dünya bugünkü varlığını İslam’a borçludur. Eğer İslam olmasaydı; dünya yaşanmaz olur, bugünden daha kötü olurdu.

Hitler, Mussolini, Lenin, Stalin, Mao ve Pol Pot gibi simaların “Neron” misali dünyayı nasıl kasıp kavurduğu, iki büyük savaşın, seküler güçler tarafından insanlığa neden reva gördüğü unutulmamalıdır.

Yeryüzündeki tek amacı barış, adalet ve zulme son vermek olan İslam Dini, “Neron” güçlerce potansiyel bir tehlike olarak hep görülmüş, bundan sonrada görülecektir.

Görülüyor ki dünya problemlerinin kaynağı İslam değil, dünyanın tek süper gücünün ayak oyunları ve hâkimiyet alanını genişletmekten başkası değildir!

İslam olmasaydı, tarih bir başka şekilde tekerrür ederdi. İnsanların hâkimiyet kavgası, etnisite, milliyetçilik, hırs, öfke, kaynaklarının kullanımı, işgaller, bugün olduğu gibi hiçbir sınır tanımazdı…

İslam, geniş bir coğrafyada yüksek derecede birleştirici bir güç görevi yapmıştır. İslam, evrensel yönü itibariyle dünyaya ortak bir felsefe, ortak bir sanat anlayışı ve ortak bir toplumsal prensipler, ahlaklı bir yaşam, adalet duygusu, hukuk ve iyi bir yönetim anlayışı paylaşmıştır.

Eğer İslam, geniş politik bir coğrafyayı etkilemiş olmasaydı, Güney Asya ve Güneydoğu Asya’daki Müslüman devletleri (Pakistan, Bangladeş, Malezya ve Endonezya) bugün olmazdı.

İslam, Batının saldırganlığına karşı bir direnç oluşturmuştur. Bu direnç, Batı emperyalist saldırganlığını durdurmaya yetmese de, bir hafıza oluşturmuştur.

İslam, Avrupalıların birçok Afrikalı, Asyalı ve Latin Amerikalı insanları birbirine düşürüp kolayca işgal etmelerine mani olmuştur.

İslam, kendi kültür ve medeniyetini götürmek suretiyle, onları kendi kimliklerine ve özgürlüklerine kavuşturmuş, onlar için bir direniş sembolü olmuştur.

İslamsız bir dünya, Batı emperyalizminin Orta Doğu ve Asyayı istila etmesi anlamına gelmektedir.

Eğer Müslümanlar arasında güçlü bir bilinç ve ortak İslam kültür oluşsaydı, ABD ve Batı, İslam beldelerinde kolay kolay at oynatamazdı.

19.yy sonları ve 20.yy başlarında onlarca suikastın, Avrupa, Amerika ve özellikle İngiliz anarşistler tarafından yapıldığını unutmamak gerekir.

Buna rağmen Avrupa, ABD, İngiltere ve İsrail hala; terörün altında İslam’ın yattığını söylüyorlar!

El-Kaide korsanlarını İslam ile bütünleştiren Batı, 11 Eylül 2001 olayının kendilerinin ürünü olmasına rağmen, İslam’ın üzerine yıkmakta geç kalmadılar.

Bu ve benzeri sebeplerden dolayı ABD ve Batıya karşı, başta Orta Doğu olmak üzere, tüm Müslüman Ülke halklarında büyük bir öfke oluşmuştur!

Dünyanın birçok yerindeki terör örgütlerini kuran güçler; bir gün bu terör örgütleri tarafından vurulurlarsa, şaşmamak gerekir!

Hâlbuki şu üç günlük dünya için, kişilikleri itibarsızlaştırmak, yalan söylemek, zulüm yapmak değer mi? Bir Müslüman için değmez ama diğerleri için gayet normal şey…

Görülüyor ki sorunun çözmek için düşünmek, sancı çekmek gerekiyor. Allah, insanoğluna aklı boş yere vermiyor. Düşün, araştır, muhtemel sonuçlar ortaya koy, konuş diyor.

Fakat üzüldüğüm, yurdumun insanlarının durumu… Cemaatları ayrı, tarikatları ayrı, Sivil Toplum Kuruşları ayrı, etnik yapılar ayrı bir havada… Gemi su alırken, herkes un çuvalının peşinde… Sanki her biri devlet içinde bir devlet…

Geçtiğimiz günlerde “mezhepler savaşlarına” değinmiş, bu savaş durdurulamazsa, sonunda Müslümanları bu ateş yakar demiştim. Yemen, Suriye ve Irak savaşlarını hafife almamak gerektiğini, böyle giderse yangın Lübnan, Bahreyn, Pakistan’ı da saracağından söz etmiştim.

Suudi Arabistan öncülüğünde ki “Arap Sünni Koalisyonu”, İran’ın “Şii Koalisyonu”, diğer yandan İsrail’i ve Kuzey Irak Kürt ve PKK güçlerini koruyan “Batı ve ABD Koalisyonu” giderek dünyayı “Yeni Dünya Savaşına” hazırlıyor…

Hak ve hakikatten kopmuş, gücünü haktan değil kuvvetten alan, hiçbir ahlaki sınır tanımayan Küresel Güç odakları dünyayı yıkmaya devam ediyor.

Bu da gösteriyor ki:

Yeni Dünya Savaşı, Orta Doğudan çıkarılacak ve buna da ırkçı İsrail sebep olacaktır

Buradan kim karlı çıkarsa çıksın; kendisiyle birlikte bütün dünya kaybedecek ve dünya kıyamete doğru bir adım daha yaklaşmış olacaktır.

Görülüyor ki dünya, “Barış, Eşitlik ve Kardeşlik“ tanımayan ve doymak bilmez bir hırs yüzünden telef olup gidiyor!

Eğer İsrail oğulları kendilerini üstün ırk görmeseler, Batı ve ABD dünyayı sömürmek işini terk etseler eminim ki; yeryüzünde Salih’in devesi hiç bağlanmaya gerek duymadan hayatını sürdürecektir.

Rusya ve Çin güçleri olaylara seyirci kalmasa, yanan ateş daha kısa süre içinde sönecektir.

Yeniden söylemek gereği duyuyorum. Suud ve İran hâkimiyetlerini genişletmek uğruna (!)Küresel aktörlerce önlerine atılan Yemen, Irak ve Suriye’de taş üstünde taş bırakılmazken, aslında İsrail’in elini güçlendiriyorlar.

İslam dünyası “Mezhep Savaşlarıyla” büyük felaketler yaşarken, Küresel Güçler de fırsatı kaçırmıyor, İslam topraklarına türlü bahaneler ileri sürerek saldırıyorlar.

Tüm İslam dünyasını içine alacak büyük bir yangını hep birlikte izliyoruz. Yangın her geçen gün bir ülkeye yayılıyor.

Mezhep savaşı, Batı’nın ve Batılı istihbarat örgütlerinin büyük bir oyunundan ibarettir. Ama onlara zemin hazırlayanlar da Şii Diplomasisi ve Suudi Vahhabiliğidir.

Eğer biz teyakkuzda kalır, dini davranışlarımıza yansıtırsak, şeytanın çocukları kendilerini yırtsalar da, sadece Müslüman Türk Milletinin tükürüğünde boğulurlar…

Mahmut AKYOL

KENDİNİZİ KARDEŞİNİZE, DİN’Ü DEVLETİNİZE FEDA EDER MİSİNİZ?

logo5

KENDİNİZİ KARDEŞİNİZE, DİN’Ü DEVLETİNİZE FEDA EDER MİSİNİZ?

Dünya yine gergin, gerginlik Hakk ile Batıl arasında…

Yoksulları gözeten, zayıfların elinden tutan, düşmüşü düştüğü yerden kaldıran bizden başkası yok gibi…

Hristiyan Yahudileri (Evanjelistler), Ortadoğu Halklarını birbirlerine düşürmeye devam ediyor! Gözünü açan bizden başkası yok gibi…

Paraya tapanlar, “Büyük İsrail Devletini ” kurmak için efendilerine hizmette kusur etmiyor, ABD, AB, Mısır, BAE olduğu gibi…

Türkiye ve vicdanlı bazı kesimler, bu zulme ve haksızlığa karşı durmaya çalışıyor… Rabbım; “nahr” ımızı sabra tebdil etsin!

Kaderin bir cilvesi olarak Türk Milleti, “Kafasından ve midesinden” düşmana bağlı “hainler” karşısında amansız bir mücadele ve sınav veriyor, Allah sonumuzu hayra tebdil etsin…

Sevr” kalıntıları ihanetlerini hala sürdürüyor…

İnancım odur ki düşmanın ekmeğine yağ süren hainler, onursuzluklarıyla baş başa kalacak tarih; bu alçaklığı harfi harfine yazacaktır!

İnanıyorum ki bu arıza çok sürmeyecek, en kısa zamanda son bulacak, düşmanın hevesi kursağında kalacaktır.

Zira bu millet çok badirelerden geçmiştir, bunlarda geçecektir inşaAllah!

Allah’ım; bu topluma “Millet” olma şuurunu yeniden nasip etsin!..

Zira adalet, eşitlik, sevgi ve merhamet duygusuna insanlık hasret kalmıştır…

Ey İslam Milleti,

Bu şartlar içinde Türkiye ve Müslüman Dünya Kurban Bayramına hazırlanıyor! Türkiye ve Dünya Müslümanları garip/gurebaya ve insanlığa “Gurban” olmaya çalışacak…

Lakin gördüğüm o ki, alışılmışın dışında bir şey yapılmayacaktır!

Hacc Suresi 37 Ayetinde şöyle buyuruluyor:

“Onların (kurbanların) etleri ve kanları Allah’a ulaşmaz….”

Peki, Allah’a ulaşacak olan nedir? “

Birbirimize karşı yaptığımız iyilik, güzellik, doğruluk ve dürüstlüğümüzdür

“ Bana sorarsanız bu ilkelerin bayramını yapmalıyız!

Yukarıdaki ayet ışığı altında Kurban bahsine memur makam, Diyanet İşleri Başkanlığıdır. Zira ona bağlı binlerce cami, camilerde binlerce imam/vaiz ve müftü var…

Tuhaftır ki, bu konuda bu güne kadar yaptıkları fazla bir şey yok. Yapılan şeyler kurban kesmenin faziletini anlatmak, İbrahim’in İsmail’i kesmesi olayını tekrar etmek, Haccı organize vs.

DİB, görevi bunlar olmamalıdır…

Bana göre DİB’lığının dünyada hüküm süren inançlar karşısında İslam’ı koruyup kollamak, yeni içtihatlar yapmak, Müslümanları cemaat ve tarikatların elinden kurtarmak, din ve Allah üzerinden gelir sağlayanlara engel olmak, vs. Olmalıdır…

Topluma müptela olmuş “suç, uyuşturucu, fuhuş, hırsızlık, haksızlık ” olaylarının azalmasına en azından katkı vermelidir. Gençliğin “Deizme, Ateizme, Narsizme” kayması engellemelidir.

DİB’lığı topluma müptela olmuş bu yanlışlıkları düzeltmek için “yeni bir zihniyete, yeni bir düşünceye” ihtiyacı vardır! Bunları yapacak bir mevzuatı yoksa derhal mevzuatını yenilemelidir…

Görülüyor ki bir yerlerde kablolar yanlış bağlanmış, sürekli olarak şartel atmaktadır. Bu kabloları söküp doğru bağlama işi, DİB’lığına aittir.

Eğer zamanımızı saran kötülüklerin yok olması isteniyorsa, önce mer’i düzenden nemalananlar kötülüklerden uzak durmalı, güzel ahlakla bezenmelidir. Sonra günleri, geceleri ve gönülleri ilim ve irfanla aydınlık içinde olmalıdır!

Bu cesur atılımları yapacak olan bu namuslu, aydın, münevver, sözünden ziyade özü doğru olanlara; ekmek, su ve hava kadar bu Milletin ve insanlığın ihtiyacı vardır…

Kur’an’da kurban ile ilgili ayetler hep Hacc ile ilgili yerlerde gelmiştir.  Bu durumda Hacc üzerinde yeniden düşünmeliyiz…

Şimdi asıl olan bize; küslerin barıştığı bayramlar lazım… Karşılıksız yardımlar, alabildiğine coşkulu gülen yüzlü insanlar lazım… Kalplere sevinç ve dostluk bırakan bayramlar lazım

Yoksul insanların çevre baskısında kalarak, “ben kendime kurban kesemedi dedirtmem” diyerek taksitle kurban kesmiş olması bir eziyettir. Kimsenin kimseye böyle bir eziyeti yaşatmaya hakkı yoktur!

Hacc, Müslümanların yılda bir kere yaptıkları büyük toplantının adıdır. (İslam şurası)… Müslümanlar bu birliğe ve buluşmaya “bayram” demiştir. Burada yiyip içilmek için kurban kesilmelidir. Hacca gitmeyenlerin kurban kesmesi “dini bir vecibe” değil.

Bakara Suresi 219 Ayetinde şöyle buyuruluyor:

“Eğer yoksulla yakınlaşmak isteniyorsa, kendi zaruri ihtiyaçlarınızın dışında kalan kısmı paylaşın.”

O zaman Müslümanların bu paylaşması onların bayramı olur…

Geçmişe bir not düşelim:

Bir nidacı “Hayyelessalah” deyince Ashap kendisinin salata, (yardımlaşmaya, dayanışmaya) çağrıldığını anlardı. Sesi duyan herkes temizlenir, abdest alır ve salat için toplanırdı. Yani çalışıp ürettiklerini, bunlarında ihtiyaç fazlası olan mallarını beraberinde getirir, orada dağıtırlardı.

Nitekim Allah Resulü bayramlarda böyle yapmıştır. Resulullah, Bayram namazından sonra, kendi evinden ve ailesinden önce, Ashabıyla bayramlaşmış, birlikte kahvaltı yapmıştır.

Kurban kültürü Sümer, Babil, Asurlardan Araplara geçmiş, İslam Dinide bu kültürü değiştirerek sürdürmüştür.

Demek ki paylaşmak, insanlığın en kadim değeridir. Zamanla bu değer insanlar için bir sorun olmuştur. Dünyada vuku bulan ne kadar sorun çıkmışsa hepsi paylaşmamaktan çıkmıştır.

Kur’an’ın Hacc için Müslümana söylediği asıl mesele şudur:

Birbirinize iyilik edin, birbirinize adaletle davranın, birbirinizi ezmeyin, kimseyi sömürmeyin, kul hakkı yemeyin, iyiliğinize, doğruluğunuza, dürüstlüğünüze, kardeşliğinize halel getirmeyin, duygunuza, merhametinize, sevginize, Karz-ı haseninize, salâtınıza, zekâtınıza, ihtiyaç fazlasını vermenize, isâr’ınıza, yoksulları gözetmenize, zayıfın elinden tutmanıza, düşeni yerden kaldırmanıza bakın!

İslam; bencilliğe gem vuran bir dindir. Allah’a güven duyan Müslümana Allah, ummadığı yerden ona bir kapılar açar…

Allah’ın garibi” demek, Allah’ın ona yakın olması demektir! Yani garibin vasisi, hamisi Allah ve onun elçisidir!

Şura Suresi 23 Ayetinde şöyle buyuruluyor:

Allah’ın inanıp güvenen ve iyi işler yapan kullarını sevindireceği şey işte budur. De ki “Sizden bir karşılık beklemiyorum. Benim beklediğim şey, Allah’a daha çok yaklaştıracak şeylere ilgi duymanızdır.” Kim güzel bir iş yaparsa ona güzellik ekleriz. Çünkü Allah çok bağışlar ve üzerine düşeni eksiksiz yapar.

Bu sebepledir ki bayramda yetim yurtlarına gidilir, Darul-acezeler ziyaret edilir, kimsesizlerin kapısı çalınır, garipler sevindirilir, bayramda uzaktakiler yakınlaşır, küskünler barışır, ev ev dolaşılır, yakınlaşma ve kaynaşmalar olur…

Bayramda asıl yapılması gerekenler bunlardır.

Fakat insanlar; adı “yakınlaşma” olan bayramda birbirinden uzaklaşıyor, sahillerde, tatillerde soluğu alıyor.

Herkese “kurban kes” emrinin verildiği söylenen “Kevser Suresinin” kurban kesmekle bir alakası yoktur.

Niçin Yoktur?

Çünkü Kevser Suresi, Mekki bir suredir.

Biz sana Kevser’i verdik. Şu halde destek iste; yardımlaşma/dayanışma içinde ol (salât et) ve güçlüklere göğüs ger; diren (nahr yap). Asıl sana kin besleyendir kökü kuruyacak olan

Çoğu kere “kurban kesmek” diye yorumlanan “Nahr” yapmak hayvan kesmek değil; hayvanın kesilirken göğsünü ileri atması gibi güçlüklere göğüs germek, baskılara karşı direnmek demektir. Yani burada ey Nebi zorluklara karşı sabret denilir. Çünkü o dönemde Rasulullah yoğun baskı altındadır. Adeta o dönemde kendisi kesilmek, yok edilmek istenmektedir.

Bu sebeple Resulullahın bu arada Kurban kesmesi düşünülemezdi.

Zaten İslam’da kan akıtılarak günahların affedilmesi ve ya ibadet edilmesi gibi bir anlayış yoktur.

Hacca gitmeyenlerin kurban yerine bedelini bizzat bir garibana vermesi daha evladır. Bayramda herkes bir gariban ile tanışmalı ve bir daha onu bırakmamalıdır.

Bir yerde yanlış yapılıyor ama nerede?

Bence yanlışlık din anlayışındadır…

Nusukları dinin esası kabul edip bunların bizzat yerine getirilmesi, İslam’ın tam olarak yaşanması olarak anlaşılması, bir yanlıştır. Ritüllerin hiçbiri dinin direği değildir. Bunlar ibadete giriştir. İbadet hayatın içinde olan şeydir. Asıl ibadet, bundan sonra yapılanlardır.

Yani adalet, eşitlik, doğruluk, dürüstlük, kardeşlik, paylaşmak, bölüşmek, zulme karşı direnmek, hakkı savunmak, yalan söylememek, iffetli yaşamak, doğru ölçüp tartmak, kimseyi aldatmamak, sömürmemek, herkesin emeğinin hakkını vermek, biriktirmemek, Allah’a güvenmek… Vs.

İşte; Haccın ve Kurban Bayramının bende ki görüntüsü budur…

Mahmut AKYOL

 

 

 

“MİLLETİMİZ TARİHİNİN EN KARANLIK GÜNÜNÜ YAŞIYOR” VE BİR ANALİZ…

logo5

“MİLLETİMİZ TARİHİNİN EN KARANLIK GÜNÜNÜ YAŞIYOR” VE BİR ANALİZ…

İnsanlar her zaman olduğu gibi dilini törpülemeden birbirine saldırıyor… Küfretmeyi “siyaset” zannedenler, kuduz köpekler gibi ısıracak yer arıyor…

Ülkemizin içinde bulunduğu zamanı ve olayları anlamak için derim ki:

Ey Fani,

Kısır çekişmelerin içine düşme! Büyük resmi görmeye çalış! Göreceksiniz ki birçok düşünceniz değişecektir!”

Yarım asır önce yaptığım konferans ve katıldığım mitinglerde söze şöyle başlardık:

Milletimiz, tarihinin en karanlık günlerini yaşıyor!..”

Bu söz fanteziden söylenmiş bir söz değildir. Gerçekten Milletimiz ve ülkemiz tarihinin en kırılgan dönemlerini yaşıyor!

Her düşünür çağını okuduğu zaman ağzından bundan başka söz çıkmaz. Yani her düşünür, sosyolog ve siyasetçi karşısında bu sözleri bulur ve ona çareler bulur.

Sosyolojik açıdan topluma bakıyorum. Kimse kimseyle konuşmuyor… Dindar tipler de, eyyamcı tipler de aynı… Herkeste bir güvensizlik virüsü var…

Lakin para konusu öyle değil, adam hem ahirete inanıyor hem de sanki bin yıl yaşayacakmış gibi dünya hayatına yatırım yapıyor. Biriktiriyor, acayip bir hırs, parayı çok seviyor…

Kimse mütevazı yaşamak istemiyor, kimse kimseyle bölüşmüyor…

Herkes David Rockefeller, Rothschild ve Bill Gates gibi dünyanın bir zengini, (paranın efendisi) olmak istiyor…

İşte bu sebepledir ki insanlık; tarihin en karanlık günlerini yaşıyor ve kim bilir yaşamaya da devam edecektir!..

Fakat kimse trilyon dolarları yöneten Yahudilerin azdığını, sapkınlığa düştüğünü, Musa’yı terk etmiş olduğunu anlamak istemiyor…

Son iki yüz küsur yıldan beri dünyanın iyi niyetli insanları Yahudi Zihniyetiyle zehirlendi…

Türkiye’ nin Kapitalizmle en güçlü şekilde tanıştığı zaman 1950,li yıllardır.

Bu tarihte ABD, Türkiye’ ye “Komünizmle Mücadele Derneklerini” kurdu ve finanse etti… “Memleket komünizm tehlikesi altında, ezan susacak, camiler ahır olacak, kadınlar ulu orta yerde kalacak korkusu pompaladılar”…

Devamında da Menderes’i iktidar ettiler.

Menderes iktidar olur olmaz ülke “Marshall” yardımıyla, Memleket çocukları ilk defa çarığı bıraktı, Cızlavet lastikle tanıştı. Millet asfalt yolları,  fabrika bacalarını, ülkenin her yerinde camileri gördü, ezan aslına yeniden döndürüldü ve okundu. İmam-Hatip Okulları açıldı.

Fakat kimse bunun bedelinin ne olduğunu ne bildi ve ne de sordu.

ABD’den gelen borçlar katlanarak büyüdü, borç borçla ödenmeye başlandı. Yabancı sermaye geldikçe, bakir topraklarımız talana başlandı. Osmanlı’ ya dayatılan kapitülasyonlara benzer talepler peş peşe sıralandı.

Halk psikolojisinin çocuk psikolojisinin altında olduğunu çok iyi bilen güçler, insanların diline attıkları basit birkaç söz üzerinden hemen darbe yaptılar. Darbe sonunda da düzmece isnatlarla Menderes idam edildi.

Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasında ülkeye uygulanan ambargo, halkı canından bezdirmişti. İnsanlarımız, yağ/tuz bulamaz oldu,  halk, karaborsacıların insafına terk edildi.

Yerli sanayi ve küçük işletmeler birer ikişer iflas etmeye başladı. Devlet Zihniyeti, işletmeleri zarar ediyor gerekçesiyle önce kapattı, sonra da özelleştirme adı altında ucuz fiyatlarla yabancı şirketlere sattı.

Serbest piyasa ekonomisine geçmekten, ithal edilen mallara gümrük muafiyeti getirmekten ve ihracatımıza kota koyulmasına razı olmaktan başka bir seçenek kalmadı.

Bu ortamı oluşturabilmek için binlerce gencimizin kanı döküldü.

Provokatörler devreye girdi, halk, sağcı/solcu diye ikiye bölündü, Sokak çatışmalarında her gün onlarca kişi ölmeye başladı.

İhtilal için ortam olgunlaşınca Millet; 1980 Darbesiyle karşılaştı.

Askeri Darbe Hükumeti yönetimi Turgut Özal’a bırakıldı. Özal, Küresel Sermaye’ye ülkenin kapılarını açtı. Yabancı şirketler, bakir piyasamıza aç kurtlar gibi saldırdı.

Aslında bu oyun az gelişmiş bütün ülkelerde oynanıyordu. Alınan borçlar, dokunulmadan borçları kapamak için kullanılıyor fakat alınan yüksek faizli krediler bir türlü kapanmıyordu.

Millet çalışıyor, tefeciler kazanıyor, ticaret ahlakından yoksun olanlar, hayali ihracat yapıyor, kolay şekilde servet yapmak için devlet bankaları soyuluyordu.

Gündeme hemen ailesi, yakın çevresi, etrafındaki prens ve prensesleri ortaya çıkarıldı. Özal dayanamadı, küresel sermayenin isteklerini cevapsız bıraktığı andan itibaren, iktidara veda etti.

Eşref Bitlis, Uğur Mumcu yanı sıra Özal “Kürt” meselesini gündeme taşınacaktı, olmadı…

Kürt Meselesine sahip çıkacak bir örgüt, Kuzey Irak’ ta “Çekiç Güç” marifetiyle zaten oluşturulmuştu. Bu örgütle uğraşmak ülke ekonomisine büyük zararlar verdi ve halen de vermeye devam ediyor. (Fetö’yü burada uzun uzun anlatmak lazım…)

Ülkemizde oynanan oyun ve ihanetin resmine büyük açıdan bakmadıkça görmek mümkün değildir!..

Bir kere “Arz’ı- Mev’ut” un ne olduğu bilmeden, dünyayı yıkıp dökmenin sebebi anlaşılmadan insanlık, rahat bir nefes alamayacaktır.

Trilyon dolarları yöneten Yahudi İmparatorluğu etki altında tuttuğu para, medya, sinema vs. Kaynaklar yok edilmeden Müslümanlar bir araya gelemeyecektir.

Aşağıda Millî İstihbarat Teşkilatı’nın (MİT) atası olan “Teşkilât-ı Mahsusa” nın son Başkanı Hüsamettin Ertürk, ele geçirdiği Siyonistlerin Protokollerinden alıntılar göreceksiniz.

Dünya’ya hâkim olmak isteyen Siyonistlerin bu ihanet planları ne kadar manidardır:

  • Genç nesilleri mugayir-i ahlak telkinlerle bozmalı,
  • Aile hayatını yıkmalı,
  • İnsanlara, aşağı sınıflarla tahakküm etmeli,
  • Sanatı zayıflatmak, edebiyatı müstehcen ve şehevi bir hale sokmalı,
  • Mukaddesata hürmeti yıkmalı, hürmetle anılan kimseler hakkında rezilane vak’alar uydurmalı,
  • Hudutsuz bir lüks, baş döndürücü modalar icat etmeli, çılgınca sarfiyatı teşvik eylemeli,
  • Kalabalıkların vakitleri, eğlenceler, oyunlarla oyalanmalı, herkes düşünmekten alıkonmalı,
  • Müfrit nazariyelerle fikirler zehirlenmeli, gürültü ve kargaşalıklar yaratılmalı, içtimai sınıflar arasına kin ve itimatsızlık sokulmalı,
  • Aristokratlara müthiş vergiler koyarak onları bunaltmalı, aralarına kin ve itimatsızlıklar saçmalı,
  • Mal sahipleriyle işçilerin arasını bozmalı, grevler, sabotajlar tertip ettirmeli,
  • Yüksek tabakanın manevi kuvvetini her çareye başvurarak kırmalı,
  • Sanayiin ziraatı ezmesine imkân vermeli, böylece köylü sınıfını ortadan kaldırmalı,
  • Saçma nazariyeleri ortaya atarak halkı gayri kabil-i tatbik fikirlerle dolambaçlı yollara sevk etmeli,
  • Hayat pahalılığını körüklemeli, ücretleri arttırmalı,
  • Beynelmilel meseleler ihdas ederek milletler arasına kin ve nefret tohumları serpmeli,
  • Milletlerin mukadderatını tahsil ve terbiyeden mahrum kimselerin ellerine tevdi ettirmeli,
  • Bütün hükumet şekillerini değiştirmeli, birçok sırları ifşa etmeli,
  • Meşru hükumet tarzlarından mutlak bir istibdada gitmeli,
  • Siyasi, iktisadi buhranlar yaratmalı, servetleri mahvetmeli,
  • Mali istikrarı bozmalı, iktisadi krizleri çoğaltmalı, spekülasyonlara, enflasyonlara yol açmalı, altını mahdud ellerde toplamalı, muazzam sermayeleri felce uğratmalı,
  • Hükumetlerin ölümlerini hazırlamalı: İnsaniyeti elem, ıstırap ve yoksulluk içine atmalı…

1892 den beri Dünya ve Türkiye bu zihniyetle mücadele halindedir. Burada masum dünya ve Müslüman Türk Milleti çok değerini kaybetmiştir.

Hâlbuki milletler “eman” içinde yaşamış olsaydı, yeryüzü bugünkü nüfusun on katını besleyecek bir potansiyele sahip olurdu.

Fakat “kin, hırs ve haset” duyguları insanların adalet ve eşitlik içinde yaşamalarına engel olmuştur.

Ey Fani,

  • Farklı çizgilerde yürümüş olsak bile, bir birimimizi anlamak zorundayız. Yoksa 814.578 km² toprağa sığmayanlar, gün gelir küçük bir hücreye sıkışabilirler.
  • Aynı vatan toprakları üzerinde yaşıyor ve aynı toprağın kaderini paylaşıyoruz. Bundan dolayı ben, hiç kimseyle aramızda bir fark görmüyorum.
  • Eğer evrensel değerlerin yanında olursak, adaletten, zulme başkaldırmadan yana durursak, açlıktan söz eder, ekmeğini çalana birlikte kılıç çekersek, farklılıklarımız, kendiliğinden ortadan kalkacaktır.
  • Eğer bu söylediklerim hala anlaşılmıyorsa, o vakit insanın gözü kör, kulağı sağır ve vicdanı kapalı demektir.
  • Farklı değerlerimizle Muktedir olsak bile bu bize zulüm yapma hakkı vermez!
  • Bakın Hz. Ali’nin iktidar anlayışıyla, Muaviye’nin siyasi anlayışı farklıydı. Muaviye’nin bu farklı anlayışı, sonunda İslam Ümmetini param parça etti. O gün bugündür parçalanma durmuş değildir.
  • Son zamanlarda ülkemizde meydana gelen olayların fitili, objektif olmak gerekirse dışarıdan tutuşturulmaktadır.
  • Eğer siz, Türkiye de olup bitenlerin arkasında Amerika’yı, Neoconları, İsrail, Rus, Alman ve İran istihbaratlarını göremiyorsanız, o zaman siz bu topraklarda bedavadan yaşıyorsunuz demektir.
  • Ben derim ki, bu topraklar üzerinde yaşayan kesimler kader birliği yapmak zorundadır.
  • Aramızda oluşmuş olan siyasi, dini, mezhebi farklılıkların, derinleşmeden “dur” demeliyiz.
  • Toplumu manen yaşatan ahlaki değerlerin çürümesine fırsat vermemeliyiz.

Mahmut AKYOL

 

 

TEVHİDİN, ADALETİN, ÖZGÜRLÜK VE EVRENSEL BARIŞ YURDUNUN ANITI; “KÂBE” 

logo5

TEVHİDİN, ADALETİN, ÖZGÜRLÜK VE EVRENSEL BARIŞ YURDUNUN ANITI; “KÂBE” 

Bu günlerde Kâbe sessizliğe büründü, insanlığın yasını tutuyor… Çünkü Kâbe, Müslümanlığın değil, insanlığın merkezidir.

Bir dine değil bütün insanlığa aittir. Kâbe’nin bulunduğu Mekke bu nedenle bir anlamda Evrensel Barış ve Adalet Yurdu’nun adı, anıtı ve kalbidir. 

Bu anıtın varlığı korundukça, yolunu şaşırmış insanlığa yol göstermeye devam edecektir. İnsanlık varoluş gayesini hatırladıkça, titreyip kendine gelecektir.

Ramazan Ayı ve Bayramı bu yıl buruk geçti.

Acaba bu Kurban Bayramı da öyle mi geçecek? 

Yoksa yine “Hacer-ül Esved” taşının başı itiş kakış mı olacak? 

Yoksa birilerinin ölümüne Minede Şeytan taşlanacak mı?

Yoksa Milyonlarca hacı adayı Arafat’ta toplanabilecek mi?

Ey inananlar! 

Kâbe’ye gitmek parayla değil, bilinçle olur! Kâbe’ye gitmek tevhide, adalete, eşitliğe, özgürlüğe imanla olur!

Bu ne demektir? 

Açıklamaya çalışalım: 

  1. Kâbe’nin bulunduğu yer, insan soyunun ilk ortaya çıktığı yerdir. Tarihte ilk çekirdek aile, Kâbe’de veya civarında görünmeye başlar ve yeryüzüne dağılır. 

Bu sebeple her yıl Hacc mevsiminde insanlık köküne dönmeye çağırılır. Bu bir bakıma sılayı rahimdir. İşte bu toplanmanın verdiği sevinç, bayramdır. 

Soy, ırk, kavim, kariyer, konfor, zenginlik, fakirlik farkı ortadan kalkar, herkes eşit ve kardeş olur. 

  1. Her yıl hac mevsiminde insanlar atalarının yeryüzünde ki, bu ilk göründükleri yerde toplanır. Aralarında sonradan oluşmuş “her tür statü, ırk, cinsiyet, dil ve sahte din” ayrılıkları bir kenara bırakarak beyaz kefenlere bürünür. 

İnsan ilk doğal haline döner. Tam bir eşitlik içinde insanlık gösterisi yapılır. 

Şimdilerde bırakın Müslümanı, tüm insanlık kıyamet provasından geçiyor! 

  1. Evrende maddî bir merkez yoktur. Kâinat Allah’ın yed-i kudreti (kozmik gücü) ile ayakta durur. Allah’ın kozmik gücü evrenin potansiyel yapısında gizlidir. 

Bu anlamda Allah yerlerin ve göklerin nuru, enerjisi, ruhu ve canlılığıdır. 

Bütün evren Allah’ın sınırsız ve boyutsuz bu gücü etrafında döner. İnsanın Kâbe etrafında dönmesi (tavaf), bu kozmolojik döngüye sosyolojik bir katılımdır. Burada insan evrenin sahibi değil, mensubu olur. 

Zaten tavaf bir semboldür. Tevhidi dünya görüşünün muazzam bir mesajıdır. 

İşte bunun idrakinde olmak bayramdır.

  1. Kâbe, Kuran’da geçtiği gibi, aynı zamanda, Allah’ın sembolik evidir. Aynı zamanda burası insanlar tarafından yapılmış en eski evdir. 

İnsanların ilk görüldüğü ve etrafında toplandığı bu yerde, Allah ile insanın ontolojik buluşmasının sembolize edilişidir. 

Yani Allah’ın bütün varlığa yayılan sevgi ve merhametini, kendi vicdanımızda bulup yakaladığımız bir anıdır. Allah ile ruhen buluşma anıdır. 

Burada insan, Allah ile kozmik bir yolculuk halinde olur. İnsan burada metafizik bir gerilim yaşar. 

İşte bu gerilim içinde buluşan insan, bayram yapmış olur. 

Özetle denilebilir ki: 

Hacc ile her yıl Âdem’in çocukları, sılayı rahme çağrılır. Her yıl Âdem’in çocuklarına kıyamet provası yaptırılır. Her yıl Âdem’in çocukları, tevhit eğitimine tabi tutulur. Her yıl Âdem’in çocukları muazzam bir metafizik gerilime sokulur. Her yıl Âdemin çocukları Allah ile buluşmada zirve yaşar. Bu zirvenin bir ömür boyu sürmesinin kodları bu gidiş/gelişte verilir. 

İşte bu Haccdır, nüsuktur ve bayramdır.

Bunun için, ümmetin tam bir şuur ve bilinç içinde hareket etmesi gerekir. 

Değilse hacc etmek, sadece hurma/zemzem ve Gayri/Müslimlerin ürettiği teknolojik ürünleri sırtlanıp ülkelere dönmek değildir. 

Din, bir yaşam biçimi, İbadet ise iş ve değer üretmektir. 

Eğer bu cümle hakkıyla kavranırsa, insanlığın sorunu kalmayacaktır!

Dinin yaşam biçimi demek, sayısı beşi/altıyı geçmeyen Ritüelden ibaret değildir. Eğer dini hayat bu şekilde anlaşılırsa, dinin hem yaşam alanı daralır ve hem de din, din olmaktan çıkar.

Alanı daralan dinin içi, gereksiz bir sürü teferruatla dolmuş, din adeta hayattan koparılmış olur.

Şimdi bize düşen, doğduğu topraklara gömülmüş olan dini yeniden diriltmek ve inşa etmektir.

Din öksüze vermek, yoksulu doyurmaktır. Hacca gidilsin gidilmesin herkes için farzdır. 

Din, Zengin/yoksul arasındaki uçurumu kaldırmaktır.

Dinin esası, Kur’an’da Neml Suresi 12. Ayet ’de ifade edilmiştir. Hz. Peygamberin yaptığı yorum (Razi, Kurtubi, İbn Kesir) de nakledilir. 

Dinin gerekleri “Mühimi” olan Ritüellerle, esasları “Ehemi” olan “Doğruluk, dürüstlük, kardeşlik, paylaşım, bölüşüm, zulme karşı direnme, hakkı savunma, yalan söylememe, iffetli yaşama, doğru ölçüp tartma, aldatmama, sömürmeme, emeğin hakkını verme, güven vs.” şeyleri karıştırmamak lazımdır… 

Ehemi bırakıp, mühime yönelmek, dini ters çevirmektir.

Kurban Hacc ile sınırlı bir davranıştır. Bu görüşe göre hacca gitmeyenlerin kurban kesmesine gerek yoktur. İslam’da kan akıtılarak günahların affedilmesi gibi bir anlayış bulunmamaktadır.

Kurban keserken Allah isminin anılması çok eski bir kültürdür. Beş bin yılların ötesine gider. Zamanla Kâbe’de yerleşik bir kültür olmuştur. Kâbe’ye getirilen canlı hayvanların Allah’a adanması İslam öncesinde de vardır.

Allah’ın malı, kamunun malıdır. 

Yani o zamanlar yoksullara verilecek mallar, diyelim ki iki deve Kâbe’ye getirilip bağlanır, bunu Allah’a adadım denirdi. Yoksullar da o iki deveyi ihtiyacına göre alır, bu şekilde sosyal denge sağlanmaya çalışılırdı.

Hidayete ermek, vermekle olur. 

Yani hidayete eren kişi hediye eden kişidir. Bu yüzden insanlık bugün vermediği için hidayetten uzaktır! 

Bugün vererek muhtacı sevindirmek lazımdır. Çünkü İslam paylaşım dinidir. Vermek ve paylaşmak inşa edilmesi gereken dinin yeni yüzüdür.

Mensup olduğumuz dinin ehemi, “Komşusu açken, tok yatan bizden değildir.” 

İnsanlığın kıyameti bu noktadan çıksa yeridir.

Ülkemizde ve dünyada yaşanılan olaylara bakın, hepsinin altında; “bir lokma ekmek kazanma çabası” vardır.

SONUÇ:

Eğer bugün insanlığın katli görmezden gelinirse, evsiz, yurtsuz, aç ve perişan olmalarına seyirci kalınırsa, hiçbir gücünüz Allah yanında hiçbir kıymet ifade etmeyecektir… 

Yaşadığı toprağı bölmeye, düşmana satmaya ve ihanete yeltenmeye sebep hep açlık ve açgözlülüktür. 

Bu olay tarih boyu hep olmuş ve olmaya da devam edecektir!

Allah’ın bahşettiği toprakların bedelini bu millet, fazlasıyla ödemiştir.  

Bu toprakları bizlere vatan yapan orta akıl,  ortak tarih ve ortak kaderdir. 

Bu topraklar üzerinde bu millet lokmasını fazlasıyla bölüşmüştür. 

Şurası bir gerçektir ki din, vicdanlarda zayıfladıkça paylaşım azalmıştır. 

Korkarım ki; gelecek çok daha sıkıntılı geçecektir!

Bu topraklar üzerinde korkakların yaşama hakkı da, şansı da yoktur!  

Devlet yönetmek; kendi işini unutup halkın yanında olmakla olur. Açgözlü ve bencil yöneticiler, halktan önce kendilerini düşünür, böylece huzursuzluğun ve kıyametin fitilini ateşlerler.

Bugün bin bir zahmet çekilerek kazanılan hürriyet ortamının kıymetini anlayabilmek için, çok akıllı olmaya gerek yoktur. Başını kaldırıp etrafa bakmak kâfidir.

Evini, ocağını, ülkesini, toprağını kaybedenlerin gözlerinden yaş yerine kan döktüklerini, görmek için sadece kör olmamak yeterlidir.

Uzak/yakın gelecekte dünya, ”su, enerji ve uzay savaşlarına” gebedir. Zaten dünya, “Eroin/Silah/Para ve kadın” tuzağına batmıştır. 

Eğer Müslümanlar, insanlığın ve dinin evrensel değerleriyle hayata baksalardı, yeryüzündeki insanların çok büyük bir kısmı Müslüman olurdu! 

Eğer dinin “Mühimi, “Eheme” karıştırılmasaydı, Müslüman dünya bugünden çok daha iyi olur ve kedine bakan insanlık Müslüman olmakta tereddüt etmezdi!    

Mahmut AKYOL