TEFRİKANIN SEBEBİ CAHİLLİK, ÂLİMLERİN KİBİR VE İNADI, MÜSLÜMANLARIN MEZHEP, TARİKAT VE DİNİ GÖRÜŞ AYRILIĞIDIR…

logo5

TEFRİKANIN SEBEBİ CAHİLLİK, ÂLİMLERİN KİBİR VE İNADI, MÜSLÜMANLARIN MEZHEP, TARİKAT VE DİNİ GÖRÜŞ AYRILIĞIDIR…

İnsanlar için hesap vakti yaklaşıyor. Onlar ise hala gaflet içinde aldırmıyorlar.’ Enbiya 1

  1. Sor: Göklerde ve yerde ne varsa kimindir?” Cevap ver: “Sevgi ve merhameti kendine farz kılmış olan Allah’ındır!’ En’am 12
  2. Rabbin isteseydi bütün insanlığı bir tek ümmet yapardı. Bu yüzden birbirlerine karşı çıkıp duracaklardır. Ancak Rabbinin sevgi ve merhameti ile bağışladığı kimseler hariç, zaten Allah onları bunun için yarattı.’ Hud 119
  3. Biz seni insanlığa yalnızca sevgi ve merhameti (yayman) için gönderdik.’ Enbiya 107

Bu ayetlerin birincisi yaratanın neyi temel amaç edindiğini,

İkincisi insanoğlunun ne amaç için yaratıldığını ve

Üçüncüsü insanların içinden peygamberlerin ne amaçla seçildiğini açıklıyor ve Peygamberlerin esas amacının kalpsiz dünyanın kalbi olmak, vicdanı kurumuş insanlığın vicdanı olmak ve insanlar arasında sevgi ve merhameti yaymak olduğunu gösterir.

Hepsinde de ortak aynı kelimeler; ‘sevgi ve merhamet.’

Kur’an-ı Kerim’ de denilmiştir ki:

Rahmân, iman edip iyilik, güzellik, doğruluk için çalışanların etraflarında bir sevgi halesi oluşturur.’ (Meryem; 90)

Demek ki biz, dünyada iman ettikten sonra iyilik, güzellik, doğruluk için çalışmalı, akabinde de yaptıklarımızdan hesaba çekileceğimizi unutmamalıyız.

Biz böyle inanırız. Zira biz Müslümanız. Müslümanlar böyle inanır! Allah’ım bu noktada bizi ve içimizi sabit kıl…

İnsan başıboş bırakılacağını mı sanıyor?’ Kıyamet; 36

Demek ki biz, haksızlık kimden gelirse gelsin, kime yönelik olursa olsun, mazlumdan yana olmak durumundayız.

Müslümanlar böyle inanır!

Eğer siz farklı düşünüyorsanız, siz işi ehline vermek, liyakati esas almak, adaletin mülkün temeli ilkesini kabul etmek istemiyorsanız ben ne yapayım…

Üzülerek açıklayalım ki bugün Müslümanlar dini, mezhebi, politik, etnik, felsefi, vicdani kanaat farklılık sebebiyle ayrışıyor, çatışıyor ve savruluyor. Hele Adalet ve merhamet konusunda ciddi şekilde zaaf yaşıyor.

Bizi birbirimize düşürmek isteyen düşmanların ortasında kaldık, onların yalanlarına kolayca kanıyoruz…

Peygamberimiz bir taraftan ‘ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim’ derken, beri yandan onun ümmeti bizler cahillik, tefrika, fitne ve ahlaksız davranışlar içinde boğuluyor, bilmediğimiz şeylerin peşine düşmekten geri durmuyoruz.

Müslümanlar kardeştir.

Bu tarikat kardeşliği değil, din kardeşliğidir. Bu çerçeveyi kimse daraltamaz. Lakin kibrimize ve hırsımıza engel olamıyoruz!

Ne yazık ki, bugünkü kendini cemaat olarak tanımlayan gruplar, başka Müslümanları Allah’a, Resulüne ve Allah’ın Kitabına çağırmıyorlar, kendi örgütlerine, kendi fikirlerine çağırıyorlar, kendileri gibi düşünmeyenleri rakip görüyor ve dışlıyorlar. Sizin musalla taşında Meyyit gibi olmanızı istiyorlar.

Cemaatler liderlerini mutlaklaştırıyor. Siyaset kurumu da buna dâhildir. Cemaatler liderlerini masum görüyorlar. Cemaat liderlerinden öyleleri de var ki; hâşâ Allah’la görüştüğünü, Resulullah’la halvet ettiğini söylüyor.

Cemaatler mezhep, parti ve tarikat önderlerini adeta Rab ediniliyor. Onun görüşü tek doğru olarak görülüyor. O görüşte olmayanları kolayca tekfir ediliyor.

Buna rağmen ey Müslüman:

Gelin hep birlikte Allah, Resul ve Allah’ın Kitabına sarılalım. Bu dünyada tartışıp durduğumuz şeylerin hakikati bir gün bize gösterilecektir. O zaman da iş işten geçecek, çok üzüleceğiz…

Bugün kendine cemaat diyen yığınla topluluk var. Hangi cemaate, partiye, vâkıfa veya gruba gitseniz, size vahdetin öneminden söz ederler.

Evet, herkes vahdet diyor ama kendi lideri, kendi örgütü ve kendi görüşü etrafında bir vahdet istiyorlar!

Burada unutulan bir şey var, İslam kardeşliği evrenseldir, Zira Müslümanların inandıkları şeyler evrenseldir.

Fakat bir hakikat ta şudur. Müslümanlar kendi içinde bile bu kardeşliği, bu mezhep, parti ya da tarikat birliğini sağlayamamıştır.

Resûlallah’ın vefatında sahabeler namaz için bile bir araya gelememiştir.

Peki, burada ne vardı? Kavmi üstünlük ve iktidar hırsı…

Bugün de böyle değil mi?

Merhum Erbakan Hoca İslam ümmetini birleştirmek istiyordu, ama vefatının yıldönümü itibariyle oğlu, kızı, gelini, damadı, kardeşi, Partideki dava arkadaşları bir araya gelemedi.

Laf ile âleme nizam vermek kolay ama gerçek ortada.

Şeytan boş durmuyor, fazla mesai yapıyor. İşin içine para iktidar ve makam hesapları girince iş zorlaşıyor!

Buna rağmen ey Müslüman:

Gelin hep birlikte vahdete doğru yürüyelim. Allah’ın ipine tutunanlardan, iman edenlerden, iyi işler işleyenlerden, sabredenler ve sabrı tavsiye edenlerden olalım…

Bakın Müslümanlar Şii ve Sünni olarak gruplara ayrıldı, daha sonra bunlarda kendi aralarında ayrılmış vaziyette. Böylece din ideolojileşiyor, ideolojiler dinleşiyor.

Bunlar felaket şeyler.

Herkes kendi mehdisini bekliyor!

Sorun da burada ya!

Âlimler, irfan ve hikmet sahibi insanlardır. Gerçeğin bilgisine de sahiptirler. Ancak bu konuda da sorun var? Bırakalım bu derin konuları da biz dünyaya dönelim!

İman etmeden cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmeden gerçekten iman etmiş sayılmazsınız.’

Acaba bugün Müslümanlar birbirini ne kadar seviyor. Ben söyleyeyim:

Nerede ise birbirine selam bile vermiyor.

Tefrika girmeden bir millete düşman giremez, toplu vurdukça yürekler, onu top sindiremez.

Dindarlığın namazla, oruçla olmadığını söyleyen bizzat Hz. Peygamber’in kendisidir. O buyurdu ki:

Dindarlığın ölçüsü, bir güç eline geçtiğinde onu kullanma biçimiyle alakalıdır. Hazineyi nasıl kullandığıyla alakalı bir durumdur. Dindar insanı anlamak için siz, onun dinar ve dirhemi nasıl kullandığına bakın.’

Demek ki düşüncelerinizi teste tabi tutun. ‘Ya böyle değilse’ sorusunu sorun…

Ya atalarımız yanlış yaptılarsa’ sorun…

Bunları sormaktan korkmayın, dinden çıkmazsınız.

Haykır dünyaya; ‘Ey insanlar! Gerçekten ben sizin hepinize, göklerin ve yerin sahibi olan Allah’ın Elçisiyim. Allah’tan başka tanrı yoktur. O yaşatır ve öldürür. Öyle ise Allah’a ve halkın bağrından çıkmış peygamberine -ki o da Allah’a ve O’nun sözlerine inanmaktadır,-O’na uyun ki doğru yolu bulasınız!’ Araf/158

Bu ayetin iyi okunması lazım…

Zira Oradan İslam’ın kapısı açılır ve oradan girilir.

Kur’an, ‘Allah’a ve Ahiret gününe’ imanın saf bir iman olmasını, kendisine yoldaş olacakların kendisinden ve Allah’tan şüphe duymamasını istiyor. Allah’ın dış dünyada görünen bir nesne olmadığı aklen biliniyor.

Allah’ı görüyormuşçasına, Kıyameti de sanki gidip gelmişçesine iman edilir. Her ikisi de bilginin konusu değil, imanın konusudur.

Kur’an duvarlara asılan ve ölülere okunan bir kitap değildir. Yasin/70

Kur’an, dirilerin sorunlarını çözmek üzere gönderilmiştir. Bu böyle anlaşılmıyorsa, ben ne yapayım…

Burada kimseye hakaret ve iftira etmeden, hiç bir şeyi ters yüz etmeden Kur’an’ı, hayatı, tarihi, tabiatı ve İslam’ı anlamak gerekir. Tevhit inancını parçalayan İsrailiyat kültür ve Tevrat Şerhlerine kaymamak gerekir.

Mesela Âdem’in Cennetten çıkarılması, Havva’nın Âdemin kaburgasından yaratılması gibi…

Çünkü tahrif edilmiş İsrailiyat din anlayışı mucize ağırlıklıdır. Her şeyde insanı tehdit ve korkuyla yöneltir.

Hâlbuki Kur’an ‘akledin’, ’düşünün’ derken geçmişte olan şeylerin bugünde olması gerektiğine vurgu yapar. Yani Hz. İbrahim’e parçalattırılan kuşların bu güne kadar bir tekrarı daha yapılmış değildir. Zaten Allah’ın böyle bir ikna metodu da yoktur. Bütün Peygamberler tebliğlerini söz üzerinden yapmışlardır.

İslam bu yönleriyle bilinmiyorsa, ben ne yapayım…

Mahmut AKYOL

 

DİRİLERİN ÖLÜMÜ, ÖLÜLERİN DİRİLİŞİ

logo5

DİRİLERİN ÖLÜMÜ, ÖLÜLERİN DİRİLİŞİ

Önce Kur’an-ı Kerimde ki şu muhteşem duayı okuduktan sonra, asıl söze başlayalım…

‘SEVGİ VE MERHAMETİ SONSUZ ALLAH’IN ADIYLA’

PEYGAMBER ve onunla birlikte olan mü’minler, Rabbi tarafından ona indirilene iman ederler. Hepsi Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine inanırlar.Allah’ın peygamberleri arasında ayrım yapmayız, duyduk ve itaat ettik. Ey Rabbimiz bizi bağışla, varış Sanadır.” derler. (Bakara Suresi 285)

Allah hiç kimseye taşıyamayacağından fazla yük yüklemez.  Herkesin yaptığı iyilik kendi yararınadır, her kötülük de kendi zararınadır. Ey Rabbimiz! Unutur veya yanılırsak bizi hesaba çekme. Ey Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır yükler yükleme! Ey Rabbimiz! Güç yetiremeyeceğiz yükleri bize taşıtma. Günahlarımızı affet, bizi bağışla, sevgi ve merhametini eksik etme üzerimizden. Yar ve yardımcımız Sensin, kâfirler güruhuna karşı bize yardım et…’ (Bakara Suresi 286)

Bizim coğrafyamızda ölülere yapılan muamele, toprağa gömme şeklindedir. İnsan öldükten sonra tabuta konulur, musallaya getirilir, duası yapılır, toprağa gömülür. İşin gerçeği budur.

Hindu inancında insan öldükten sonra yakılmak suretiyle ırmaklara, havaya külleri savrulur.

Genellikle şehirlerin, kasabaların kenarlarında mezarlıklar vardır ve ölmüş insanlar gömülmüş vaziyette yatarlar. Bunda yaşayanlar için sayılmayacak ibretler vardır.

Kur’an’ı Kerim ölü insanlardan bahsettiği gibi ölmüş şehirlerden de bahseder.

Mesela Bakara suresinin sonlarında ölmüş bir şehrin nasıl dirileceğinden bahsedilir. Yani şahıslar ölmüşse onun dirilişi aydınlanarak; şehirler ölmüşse dirilişi hukukla olur.

Kur’an’da ölülerin dirilişi, kıyamette ayağa kalkışı bir şekilde olacaktır. Bunun bu şekilde olmaması için hiçbir sebep yoktur.

Kur’an genellikle ölüm, diriliş ve hesap günü etrafında döner. Birçok ayetle de dirileri uyandırmak içindir. Mesela Yasin Suresi 70. Ayette olduğu gibi. “Bu Kur’an ancak aklı diri; kalbinde hayat ışığı olanları uyarmak ve Allah’tan gelen gerçekleri örtbas edenlerin üzerine de azapla ilgili sözün hak olduğunu bildirmek üzere indirilmiştir.”

Gâme’ ayağa kalktı demektir. ‘Gıyâmet’ de ayağa kalkış demektir. ‘Yevmu’l-gıyamet’ ayağa kalkış günü veya ayağa kalkış zamanı demektir.

Hz. İbrahim üzerinden anlatılan bir kıssa şöyledir:

Ölmüş olan bir şehirle sembolik olarak konuşmaya girilir:

-‘üzerinden kaç yıl geçti?’

Diye sorulan şehir dile gelip cevap verir,

-‘100 yıl geçti’ der.

Üzerinden 100 yıl geçmiş, hiçbir yaşam belirtisi kalmamış bir şehrin dirilişi şöyle anlatılır:

Eğer bir şehirde hukuk ortadan kalkmışa,   kurallara uyulmamışsa, helal haram çiğnenip geçilmişse, öldürme, çalma, iftira atma, zulmetme, baskı uygulama, aldatma, çevreye, doğaya, hayvanlara, Allah’ın yarattığı her şeye zarar verme haddi aşmışsa, katliam yapma, rüşvet alıp/verme başını alıp gitmişse o şehir ölmüştür.

Eğer insanlar, can güvenliğin olmadığını düşünürlerse, yavaş yavaş başka diyarlara göçerler. Böylece; şehir, mahalle, devlet çöker. İşte Kur’an-ı Kerim o şehre, o diyara ölü diyar der.

Eğer bunlara geri dönülürse, yüzyıl geçse de o şehirde hayat tekrar canlanır…

Şeriat su kaynağına giden yol demektir. Esasında şeriat hukuk demektir. Hukuk toplumun can damarıdır. Nasıl ki su tarlaları canlandırırsa, yeryüzünü yeşertirse, hukuka da uyulursa; toplum canlanır, hayat yeşerir.

Rivayet edilir ki:

İbrahim’in babası Nemrut’a sadık birisiydi. İbrahim’i babası Nemrut’a ihbar etti. Nemrut İbrahim’i çağırdı. Aralarında bir sürü tartışmalar geçti.

İbrahim, kendi heykelini yaptırıp taptıran Babil hükümdarı Nemrut’u Allah’ın dinine davet etti. Bu daveti Nemrut kabul etmedi.

İbrahim Babil’e, oradan da kardeşinin oğlu Lût, hanımı Sare ve bir mü’min topluluğu ile birlikte Urfa’nın güneyinde bir kasaba olan Harran’a hicret etti.

-Ey İbrahim! Eğer ölülerin nasıl diriltileceğini görmek istiyorsan şu örnek senin için yeterlidir

Dört tane kuş bul. Kuşlardan dört gurup yap ve onları seslendiğinde sana gelecek hale gelene kadar alıştır. Bu alıştırmayı tekrar tekrar yap. Kuşlar iyice alıştıktan sonra her birini bir dağın tepesine koy. Sonra onları çağır. Onların sana hızla geldiklerini göreceksin. İnsan ruhlarının içinde bir ömür geçirerek iyice alıştıkları bedenlerine tekrar geri dönmeleri de böyledir.

Demek ki bir ayağa kalkış olması için, bir dirilişin olması gerekir. Onun için kişilerin aydınlanması ve şehirlerin hukukla canlanması gerekmektedir.

Demek ki ölü toprağı üzerine serpilmiş bir halkın, esaret altında yaşayan bir milletin ve yaşam belirtileri son bulmuş bir kitlenin şuurlanıp, bilinçlenip, aydınlanıp ayağa kalkışı kıyameti oluyor. Yani bunun gerçekleştiği günde yevmil kıyame/ayağa kalkış günü olmuş oluyor.

Demek ki ölülerin kıyamı, yaşamdan ümidini kesmiş, göçmeyi, gitmeyi, intihar etmeyi düşünür hale gelmiş insanların umuda, yaşama dönmesi, hayata sarılması, hayata dönüşü anlamına geliyor.

Peygamberin bu anlamdaki sözlerini yakın bir tehlike olarak gören Mekke’yi yönetenlere Peygamber demiş ki:

Siz bu halkı esir ettiniz, uyuşturdunuz, afyonlaştırdınız, tefecilik yaparak sömürdünüz. Ama Allah’tan gelen nur ile aydınlanma ile (Kur’an-ı Kerim kendisine nur der) bu halk ayağa kalkacak, kıyam edecek, ölmüşken dirilecek ve kendi geleceğine, hayatına sahip çıkacak’ dedi.

Mekke’nin ileri gelenleri, tefeci Bezirgânları Hz. Muhammed’e çok kızdılar ve ‘bu adam çok tehlikeli şeyler söylüyor’ dediler.

Eğer ölülerin dirilişi, bugünkü gibi anlaşılsaydı Peygamber, Mekke’den Medine’ye göç etmek zorunda kalmazdı, Peygamber’e suikast düzenlenmezdi.

Bedir, Uhud ve Hendek Savaşı olmazdı. Medine’ye 63 kez saldırılmazdı. Bütün bunlar neden oldu?

Yakın bir tehlike olarak gördükleri için oldu. Fakat işi onlar böyle anlamadılar. İşin doğrusu da buydu.

Kaldı ki Hz. Muhammed, mezarlıklarda ölmüş, tabutla mezarlıklara koyduğumuz insanları, çürümüş kemikleri onların dirilişini kastediyorum’ deyince, bunu yakın bir tehlike olarak görmediler.

Eğer Hz. Muhammed, ölüler dirilecek ama bu şehrin/halkın dirilişidir, ayağa kalkışıdır, kıyam edişidir deseydi; tefeciler için çok tehlike olurdu.

Zaten o tür bir dirilişe müşriklerde inanıyordu. İnanç olarak inanıyorlardı. Bir gün gelecek ve ölmüş insanlar, mezarlarından dirilecek ve Allah’ın huzurunda, yapıp/ettiklerinin hesabını vereceklerdir.

Kur’an’da ölülerin dirilişi daha çok sembolik manada kullanılmaktadır. Yani mezarlıklardaki ölülerin dirilişi bir inançtır. Fakat insanların dirilişi, şehirlerin dirilişi bir yaşayan sosyolojidir.

Öbür dünyada aslında bu dünya demektir. Adı üstünde öbür dünya sınırların, sınıfların, sömürünün, saldırının ve savaşların kalktığı, adaletin ve barışın geldiği bundan sonraki kurulacak olan öbür dünyadır, (ahiret).

Ben inanıyor ve iman ediyorum ki eğer öbür dünyaya giden yol, şu anki dünyada olmasaydı, eninde sonunda bilmediğimiz bir yerde, Allah’ın katında illaki olacaktı.

Mutlaka ahirette İlahi adalet tecelli edecek, hakkı olan hakkını alacaktır…

HAYIR! Kaçacak hiçbir yer yok. O gün varıp sığınılacak tek yer rabbindir. O gün insana yaptığı ve yapmadığı her şey haber verilecek,” (Kıyamet Suresi11-12-13)

Mahmut AKYOL

MÜSLÜMANIN MÜLK İLİŞKİSİ VE EŞİTLİK ANLAYIŞI

logo5

MÜSLÜMANIN MÜLK İLİŞKİSİ VE EŞİTLİK ANLAYIŞI

İslam’da ‘temerküz’ haramdır. Haram devam ettiği müddetçe ‘sosyal felaketler’ kapıları kıra kıra gelir!

Dinin afyon yüzü insanı boğar! Çünkü dinin afyon yüzünün merhameti yoktur, zulmü çağıran bir illettir. Eninde sonunda insanı dinsiz, ‘ateist’ yapar.

Esasında insanın dindar olup olmadığı güç ve servet sahibi olduğunda belli olur.

Varlığa sahip olmak, onu istif etmek değildir.

Başkasına ait olanı toplamanın hiç bir haklı tarafı yoktur.

Mülkü kullanmanın en mantıklı yolu, infaktır. Müslüman aklı infak etmeyi maalesef terk etmiştir.

“-EY İMAN EDENLER! Şu hahamların ve rahiplerin birçoğu, insanların mallarını hem haksızlıkla yiyor, hem de onları Allah yolundan alıkoyuyorlar. Altını ve gümüşü biriktirip de Allah yolunda harcamayanları acı bir azabın beklediğini haber ver!” Tevbe: 34

En helal lokma, ‘İnsan için emeğinden başkası değildir.’ Necm/34

Çalmak’, ‘hırsızlık yapmak’ insanı doğrudan doğruya Cehenneme götürür.

O gün o biriktirip yığdıkları cehennem ateşinde kızartılacak ve alınları, böğürleri ve sırtları onlarla dağlanacak.  “İşte bu bencilce biriktirip yığdıklarınız; haydi, tadın bakalım” denilecek.” Tevbe:35

Dünyaya değişim sokaktan gelir. Hz. Muhammed’e değişim, ‘IGRA  diye geldi. Onunda ilk sözünden birisi, ‘Kölelere özgürlük’  oldu.

Anlaşılan o ki, Hz. Muhammed’e gönderilen vahiy tapınak dışıdır, sokağa hâkim olmak içindir. Yani ‘din,  ibadet ve ‘güzel ahlak’ hayattın dışında değil, içinde olan şeylerdir.

Tarih boyunca Peygamberler, ezilenlerin ve yoksulların ve hayatın sesi olmuşlardır.

***

Din ‘bir vicdan işi’ sözü, Fransız İhtilâli’ni yapanlara aittir. Bu tanım onlar için doğrudur. Çünkü bu tanım halkı kilisenin tahakkümünden kurtarmanın bir yolu olarak görülmüştür.

Hâlbuki din, vicdanla başlayan bir iştir.

Osmanlı Aydınları, Fransız İhtilâli’nden ciddi şekilde etkilemiştir. Siyasal yapı şöyle dursun, İslam’ı Roma Katolik Kilisesi’nin üzerinde yapılan reformlara gitmeye zorlamışlardır.

Denilebilir ki Fransız İhtilâli’nin İslam’a yaptığı en büyük kötülük buradan geldi. Yani 1789’dan itibaren İslam Dini hayattan/sokaktan çekildi. Kur’an Nusukların, ibadete giriş anlamına geldiğini haber veriyordu. Müslüman davranışları sokaktan çekilince sokaklar, ‘din,  ibadet ve ‘güzel ahlak’sız kaldı.

Yani, ‘laiklik’ kisvesine bürünen Müslümanlar; ‘din, ibadet ve ‘güzel ahlakı’ gizler oldular…

Kaldı ki din, ritüeller, semboller, imgeler üzerinden yeryüzünde insanlar arasında akar. Eğer bir din sadece cenaze namazlarıyla, kandil geceleriyle, cami kubbeleriyle ihya ediliyorsa, o din mutlaka sorgulanmalıdır.

Mesela Haccı ele alalım. Hacda bir ev var, evin etrafında dönersiniz, safa ile Merve arasında gider gelirsiniz, dikilmiş olan bir direk var, orada şeytan taşlarsınız. Elbiselerinizi çıkarır, ihrama girersiniz. Arafat’ta beklersiniz. Bunların hepsi semboldür.

Nihayetinde oralar, Allah’ın dağıdır/taşıdır. Oraların kutsallığı filan yoktur. Oralarda verilen mücadelelerin ve oralarda yaşanılan anıların bir değer ve anlam vardır.

Müslümanlar için Haccın değerli oluşu bundandır. Yani ailenize, insan ilişkilerine buralara geldikten sonra daha değer verirsiniz. İşte bunları size yaptıran haccınızdır. Bu yaptıklarınız sizin için bir ibadet olur. Bir ömür boyu böyle sürüp gider. Bütün bunları size nüsuklarınız kazandırır.

Eğer Allah’ı yüceltmek istiyorsanız, önce O’nun yarattıklarını yüceltin. Allah’ın suyunu, toprağını, havasını, canlılarını koruyup kollayın. Bu tavır sizi takvaya ulaştırır.

Mesela Namaz insana Allah’tan başkasına eğilmeme eğitimidir. Yoksa Allah’ın sizin ona eğilip kalkmanızdan, aç durmanızdan zevk aldığı filan yoktur.

Bütün bunları biz; kendimiz için yaparız. Bunlar bizi iyi, güzel ve doğruluğa götürmesi içindir. Sevgi ve merhamet sahibi olmamız içindir. Vermek ve paylaşmak içindir. Nifaktan kurtulmamız, infak etmemiz içindir. Yaptığımız nüsuk eğer bize bunları yaptırmıyorsa, o zaman biz bunları boşu boşuna yapıyoruz demektir.

Salât; sadece namaz değildir. Salât; destek istemek, yardımlaşmak/dayanışmak demektir. Namaz, oruç, hac, zekât, cihat, ölüm ve mezar kavramları İslam Dininin eşitliğine vurgu yaparlar. En sonunda da eşitlik yürüyüşü ve anlayışı, cennette yahut cehennemde son bulur.

***

İslami çevrelerde ‘eşitlik’ kavramı, daima itici oluşmuştur. Buna sebep İslam’da ‘eşitlik’ yok, ‘adalet’ var denilmiştir. Hâlbuki ‘eşitlik’ bir Kur’an kavramıdır.

İslam; inkılap, devrim ve dinamik bir harekettir. Lakin muhafazakâr anlayış hala bu mukayeseyi yapamamış ve anlayamamıştır. Kur’an’ı Kerim eşitlik kavramını yaratılışta, rızık ve rızık kaynaklarında, fizikî ve tabii farklar sebebiyle eşitliğin bozulmaması noktalarında kullanmıştır.

Kör ile gören eşit olur mu? Karanlık ile aydınlık eşit olur mu? Hacılara su verme ve Mescidi Haram’ı onarma ile Allah yolunda cihad eşit olur mu?” Teybe; 19,

Oturanlar ile malları ve canlarıyla cihad edenler eşit olur mu?” Nisa; 95,

Kendine bile sahip olmayan zavallı bir kul ile verdiğimiz rızıklardan gizli açık infak eden eşit olur mu?” Nahl; 75

İnsanın yaratılmasında Kur’an’da ‘sevâ/tesviye’ kelimesi kullanılmıştır. ‘Biçim verdi, düzenledi, tam yaptı’ sözler ‘sevâ’ kelimesinden türemiştir.

Bu sebeple insanın yaratılışı, rızık ve rızık kaynaklarının kullanılması, fizikî ve tabii farklılıkların ‘eşitliği bozmayacağı hususları üzerinde Kur’an titizlikle durmuştur.

Bizim buradan çıkarmamız gereken husus şudur:

Kuran’ın eşitsizliğe tahammülü yoktur. Öyle ki, yoksulluk boyutundaki eşitsizlik “Allah’ın nimetini inkâr”, açlık boyutundaki eşitsizlikse “Allah’a ortak koşmak” olmuştur.

Yani Kur’an’ı Kerim; ‘üstteki/alttaki, ezen/ezilen, zengin/yoksul, yöneten/yönetilen, doğulu/batılı, zenci/beyaz, kadın/erkek, asker/sivil, Alevî/Sünnî, Türk/Kürt, Arap/Acem, vs. eşitsizlikleri ve farklılıkları’ reddetmiştir.

Allah, bu eşitliği muhafaza etmeyenleri çok çarpıcı bir örnekle uyarmıştır:

EN BÜYÜK EŞİTLEYİCİ ÖLÜMDÜR!”

Kur’an Müminlere der ki:

Allah’ın zatını aramadan önce, mülkünü görün, anlayın, insanlığın başına ne belalar açtığı üzerinde düşünün. Çünkü bizi ilgilendiren taraf burası

Çünkü “Şirke” düşmek hep Mülk üzerinden olur. İnsanların Allah’ın mülküne ortak olmak hastalığı hep buradan başlar.

Malum olduğu üzere, insanlık tarihinin en temel sorunu; “Mülkün Allah’a ait olduğunun” reddi konusudur.

Buradan iki kavram ortaya çıkıyor:

Küfür/Kâfir, Şirk/Müşrik

Özetle söyleyecek olursak Müşrik, Mülke ortak olmak, Kâfirlik ise, Mülkün sahibini örtmek/tanımamak demek oluyor.

Mülkün Allah’a ait olduğunu kabul etmeme hali, Âdemden beri vardır ve kıyamete kadar da sürecektir.  Kur’an, Kâfirleri şöyle tanımlar: “Yeri ve Gökleri kim yarattı diye sorsanız, Allah derler.” Böyle demelerine rağmen bunu gizlerler.

Bir Mümin için Cennet, dünyevi bir ütopya, Ahiret ise; sonradan olacak olan bir iman ilkesidir. Yani “Cennet”, Müslümanlar için dünyada bir mekân olmayıp, bir haldir. Bu hal üzere dünyasını geçirenlerin Ahirette bu mekâna kavuşacakları söylenmiştir.

İşte bu bilgileri haber veren Kur’an, kaynağı bakımından Allah’ın sözü, insanlara seslenme ve ulaştırma bakımından kerim elçinin sözü olmuştur. Neden böyledir? Çünkü insanlar karşılarında Allah’ı değil; Elçiyi görmüşlerdir.

O elçide de bir kâhin, ruhban, sihirbaz, şair, filozof, bilim adamı ve felsefeci değildir. O emin, güvenilir, dürüst, içli bir kalbe, temiz bir vicdana, berrak bir ruha sahip biridir ve bu yönleriyle bize örnektir.

Kur’an’a iyi bakıldığında görülecektir ki Allah kendini bazen yoksulun, ezilenin, mağdurun, mazlumun yerine koyarak konuşur. Bu “Mecaz, Teşbih, Kinaye” dili anlamayanların tarihe düşeceği bir notu olmayacaktır!

Mahmut AKYOL

ŞEYTANIN ÜÇ BÜYÜK TUZAĞI

logo5

ŞEYTANIN ÜÇ BÜYÜK TUZAĞI 

Şeytanın üç büyük tuzağı vardır… Bunların olduğu yer cehennemdir.

KİBİR, Âdem çamurdan yaratıldığı için Şeytan, ‘Sen kim oluyorsun?’ diyerek Âdemi aşağıladı. Şeytan, kibirlendi. Bu anlamda kibir sahibi yığınla insan müsveddesi yeryüzünde şeytan adına dolaşıyor.

HASET, Şeytan Âdem’de var olan insan olma özelliklerini kıskandı.

Burada sembolik olan Kabil ve Habil kıssasını hatırlamak gerekir. Kabil Habil’i haset, kıskançlık ve mülkiyet sebebiyle öldürdü. Kabil bir yere sahip oldu ve ‘burası benim’ dedi. Habil de ‘hayır senin değil, herkesin’ dedi ve Kabil cinayeti işledi.

HIRS, İnsan yeryüzünde her şeyi toplamaya başladı. Yıkılmayacak bir iktidara sahip olacağına Şeytan insanı kandırdı. Böylece İnsan kibirlendi, elindekini kifayetsiz buldu, başkalarının elindekini kıskandı. Onlara da sahip olayım dedi ve ateşin odunu yaktığı gibi haset insanı yaktı/kavurdu.

Paçalarından dökülen bu kötülük, insanları şeytanlaştırdı…

Biz genellikle zenginin elindekine fakirin, iç çekmesini ‘haset’ zannederiz! Hâlbuki durum tam tersi… Gerçek haset, zenginin diğerlerinin elindekine göz dikmesiymiş! Böylece insan, ‘Her şey bende/benim olsun! Herkes benim kölem olsun! Yeryüzünün tek sahibi ben olayım’ duygularına kapılıp/gitti.

Davut kıssasında geçen doksan dokuz koyuna bir koyun olayında anlatılan budur. Adamın doksan dokuz koyunu vardı. Diğerinin de bir koyunu vardı. Doksan dokuz koyunu olan adam, o bir koyunda benim olsun demişti.

Bu şeytani şeyler, modern hayatın insana dayattığı Kapitalist hayat tarzıdır.

Hırs, haset ve kibir kavramları, kişiye çocukluğundan itibaren ailede zerk edilir.  Mesela şu okulu bir kazansam, bu kadar biriktirsem, en yükseğe çıksam gibi daha bir sürü söylemler…

Bu söylemler, çocuğun kodlarıyla oynanırsa daha bir kök salar. Sonunda çocuk bir yarış atı hızıyla koşturur.

Arkadaşlar, bu yanlış kodlanan hayata karşı tavır almak lazım!

Zira İslam, bu kötülüklere karşı bir duruştur. İlle de başarılı olmayabiliriz. İlle de devlet kurmak, yönetmek ve dünyayı ele geçirmek zorunda değiliz. Biz tavır almak ve duruş sergilemekle mükellefiz. Sayımız az olabilir, fakat bizim bu kötülüklere karşı tavır koymamız yeryüzünde ki asli görevimizdir.

Hz. Muhammed zamanında dünyada ki kötülükler düzelmedi de, bize ne oluyor ki kötülükleri düzeltmeye kalkıyoruz? Diyenlere yazıklar olsun…

İnsan olarak biz ihtiraslarımızın peşinde koşmayalım yeter… Çünkü ihtiras; insanın kışkırtılmış duygularıdır! Bir insanın yüz tane ev almasının ne anlamı var? Bunun izahı sizce nedir?

Bir Müslümanın elinde bir birikim varsa şu dört şeyden birinde kullanılmalıdır. Aksi halde bu kenz olur ve kenz olan mal için Allah, ‘biriktirdiklerinizle dağlanacaksınız’ tehdidinde bulunur!

Bir Müslüman elindeki birikimi:

  • Ya iş ve istihdam yapacak,
  • Ya vakf edecek,
  • Ya infak edecek,
  • Ya da karz-ı hasen yapacak,

Bunun dışında bir yere para yatırmak din de haramdır. İhtiyacınızdan fazlasıyla mülkiyet ilişkisi kurmak, ‘bu benim’ demek doğru değildir.

Allah’a inanmak, esas itibariyle güvenmekten geçer. Allah’a güvenmeyen korkusundan biriktirir. Sonuç itibariyle Allah’a güvenelim ARKADAŞLAR

Çünkü Yağmuru yağdıracak, nebat bitirecek, gülleri açtıracak Allah’tır. Allah, sözünden asla dönmez!

Gelin Allah’a tevekkül edelim ARKADAŞLAR

Kaldı ki Hz. Muhammed, üzerinde dünya mülkü olmadan ölmüştür. Üzgünüm ki, Servete karşı bu tutumundan, paylaşımından habersiz Müslümanların ekonomik/politik duruşlarını ABD, zorla kapitalizme kanalize etmiştir.

İslam’ın sosyal yönü maalesef Müslümanlar tarafından ihmal edilmiştir. İhmalin sebebi şudur; Müslümanların zihniyle çok uğraşılmıştır. Özellikle bu işle ABD, fazlasıyla ilgilenmiştir.

Hâlbuki Tâhâ Sûresi ayet 18 de:

Allah Musa’ya dedi ki: Bu nedir? Musa cevap verdi: Benim asamdır. Allah, at onu dedi.’

Sûfiler bu ayeti şöyle yorumlamıştır:

Benim” asam demek şirktir. Bu yüzden “at onu” denildi. Demek ki bizim hayatımız bilerek/bilmeyerek ŞİRK içinde geçmektedir…

Allah, sonumuzu hayır kılsın… 

İnsanların vicdanları Allah’tan, dinden, kitaptan, Resulden, emekten, eşitlikten, yenilik fikirlerden, akıldan uzak kalınca; hayata, tabiata karşı düşman oluyor ve şaşı bakıyor. Öyle bir düşmanlık ki bir solcu hala Allah diyemiyor. Öyle bir düşmanlık ki bir solcu hala bir Müslümana sıcak bakamıyor.

Kaldı ki Kur’an Hûd Sûresi ayet 56 da şöyle buyuruyor; ‘Benim Rabbim sırat-ı müstakim üzeredir.’

Bu nasıl olur? Eğer siz bir laf ediyor, fakat o lafla amel etmiyorsanız, bu ahlâki bir çağrı olmuş olmuyor. Allah, sırat-ı müstakim üzere olduğunu söylerken bunu söylüyor.

Bu bizi ilgilendiren şey değil, bizi ilgilendiren şey, Felsefik formattan sıyrılmış Ahlakı, hayatta temerküz ettirmektir. Yoksa kişinin bir lafa, bir söze insanları çağırması değil, yaptığı şeye insanları çağırmasıdır. Eğer siz bir şey yapıyor ve insanlara ‘ben böyle yapıyorum, siz de buna gelin’ diyebiliyorsanız, insanları ahlâka çağırıyorsunuzdur.

Tebliğin esası budur!

Allah size adaleti emreder’ diyor. Nahl Sûresi ayet 90

Evet, adalet bize bu dünyada lazım, fakat kıyamette nasıl muamele oluruz bilemem. İnşaAllah rahmet ile muamele olunuruz. Biz ancak bunu talep ederiz…

Allah’ın bizden istediği dünyada adaletli olmaktır. Yani Allah’ın kendine farz kıldığı şeylerin kulları üzerinde de görünmüş olmasıdır.

Hz. Muhammed’in hayatında şu dört sahne oldukça önemlidir:

Hılfu’l-Fudul,

Hz. Muhammed, daha yirmi beş yaşındayken adalet üzere yemin edip bu teşkilat kuruyor. Hılfu’l-Fudul, adalet üzerine yemin edilerek girilen bir teşkilattı. İster Mekkeli, ister yabancı olsun kimliğine bakılmaksızın adaleti sağlayacağına, zulme uğrayan kişiye maddi manevi yardımda bulunacağına yemin edilerek girilen bir teşkilat.

Kur’an’da ki sosyal içerikli ayetlerin özünde yatan ana kavram adalet,

Mescide bir adam girer ve ‘Hanginiz Muhammed’ diye sorar. Aynı yerde saf durmuş sahabe sessiz. Gelen adam Hz. Muhammed’i tanımıyor.

Hz. Muhammed’in adaletinden verilecek misaller sayılmayacak çoktur.

  • Orduya bir kez tayin ettiğini ikinci kez tayin etmiyor.
  • Geride bir defa vekil bıraktığını ikinci kez vekil bırakmıyor.
  • Onun dünyasında ebedi makamlar, ebedi görevler yoktur.
  • Alt, üst hiyerarşi diye bir şey yoktur.
  • Patron işçi ilişkisi yok sadece ortaklık vardır.
  • Böylece kimse kimseye üstün olmuyor.
  • Muhammed’in bu tarzı pazarda da yönetim anlayışında da ticaret ilişkilerinde de, aile ilişkilerinde de böyledir.

Medine Sözleşmesi,

Kur’an-ı Kerim’de MÂİDE SURESİ 42. ayette:

Onlar, yalanı çok dinleyen, haramı çok yiyenlerdir. Eğer sana gelirlerse, ister aralarında hüküm ver, ister onlardan yüz çevir. Onlardan yüz çevirecek olursan, sana asla hiçbir zarar veremezler. Eğer hükmedecek olursan, aralarında adaletle hükmet. Çünkü Allah, âdil davrananları sever.’

‘Onlar arasında adaletle hükmet’ Yani sen onlardan birisin, onların üstüne çıkma, onlardan ayrı bir makam mevki oluşturma ama onların arasında adalete ve eşitliğe göre hükmet diyor. Onun düşünce, ruh ve gönül dünyasında hâkim olan esas kavramın adalet olduğunu görüyoruz.

Veda Hutbesi,

Bu dünyada lazım olan tek şey adalettir. Kur’an ruhu ile Peygamber vicdanı adaletle bir araya geldiğini görüyoruz. İnsanları mutlu edecek, devleti milleti düzlüğe çıkaracak, yeryüzünde barışı sağlayacak olan tek şey yalnızca adalettir.

Dünyada adaletin tesisi cennetin tesisidir. Cennet önce evden başlar, yüz metrekare içerisinde cennet hayatı yaşayabilirsin. Buradan mahalleye geçer, sonra arkadaş topluluğuna, ardından şehre, ülkeye, nihayetinde dünyaya geçer.

Cennet hayatı yaşamak demek, bir takım değerleri hayata geçirmek demektir. Bunların başında sevgi, merhamet, kardeşlik, paylaşım, adalet ve eşitlik gelir.

Bunların olduğu, yaşandığı yer cennettir.

Değilse ihtiras, hırs, haset ve kibrin olduğu yer; cehennemdir, Şeytanın insana kurduğu tuzaklarıdır…

Mahmut AKYOL

ONUR VE İTİBARI ELDE ETMEK

logo5

ONUR VE İTİBARI ELDE ETMEK                                                                         

Sor: “Göklerde ve yerde ne varsa kimindir?” Cevap ver: “Sevgi ve merhameti kendine farz kılmış olan Allah’ındır.” (En’am; 6/12).

Rabbin isteseydi bütün insanlığı tek bir ümmet yapardı. Bu yüzden birbirlerine karşı çıkıp duracaklardır. Ancak Rabbinin sevgi ve merhameti ile bağışladığı kimse hariç; zaten onları da bunun için yarattı.” (Hud; 11/119)

Biz seni tüm insanlığa yalnızca sevgi ve merhamet için gönderdik.” (Enbiya; 21/107)

Bu ayetlerin birincisi; Yaratanın neyi temel amaç edindiğini,

Bu ayetlerin ikincisi; insanoğlunun ne amaçla yaratıldığını,

Bu ayetlerin üçüncüsü; peygamberlerin ne amaçla gönderildiğini açıklamak içindir.

Burada her üç ayette söylenen iki kelime dikkati çeker. “Sevgi ve Merhamet”!

İnsan her işe, sevgi ve merhamet ile başlamalıdır! Çünkü her buzu eriten sevgidir… Her katıyı yumuşatan merhamettir… Her kapıyı aralayan sevgidir… Her düşmanlığı yok eden merhamettir…

Fakat insanlık vicdanını bugün sevgi ve merhamete kapatmıştır! İnsanlık adeta çıldırmış derecede azmıştır! İnsanlık kibir, gurur, hırs ve haset küpüne düşmüş boğulmaktadır! Herkes birbirinin kurdu olmuş, doğayı kemirmektedir! İnsanoğlu bir kıymıkta olsa, Allah’ın mülkünden vermekte cimrileşmiştir!

Zenginlerin mallarında yoksulların Hakk’ı vardır’. (Mearic: 23)

Ama insanoğlu yarın ne olacağım endişesine kapılmış, helal-haram demeden biriktirmektedir. Sonra günü gelince küt diye ölüyor ve hiç birini de mezara götüremiyor. O biriktirdiği mallarda kine, nefrete, çatışmaya, çekişmeye yol açıyor.

Allah’a güvenmek, biriktirmeye manidir, yarın ne olacağım endişesi asla taşımaz…

Kur’an, insanın “Allah’a ve Ahiret gününe” saf bir iman içinde olduğunu söyler. Allah, dış dünyada görünen bir nesne değildir. Kıyamet de henüz kopmadı. Dolayısıyla her ikisi de bilginin konusu dışındadır. Allah’ı görüyormuşçasına (ihsan), kıyamete de sanki gidip gelmişçesine (yakın) iman edilmelidir.

İnsan ve Toplumun hayatı içinde; din ve adaletin, onur ve itibarın, mülkiyet, para, servet ve iktidarın oldukça önemli bir yeri vardır. Bu kavramlar insan hayatının yapı taşlarıdır. Taşlar yerinden oynadığında, insanda bozulur, toplumda bozulur, insan ve toplum itibarı yerle yeksan olur. İnsan insanlıktan çıkar, suç makinesine döner, keyfi olsa da bir canlıyı öldürmekten, açlığa terk etmekten haz alır.

Aslında dünyada insanın çabası, helal bir lokma ekmek yemek değil mi? Öyle de; esefle söylemeliyiz ki, Türkiye nüfusunun yarısından fazlası sayıları birkaç bini geçmeyen aile için çalışıyor, biz onlar için koştururken, onlar yan gelip yatıyor… Onlar kazanırken, çalışan bizler bir ömür boyu başımızı sokacak bir dam bile yapamıyoruz…

Hıristiyan menkıbe kitaplarında geçen şöyle bir rivayet vardır:

İsa’ya birisi gelir der ki; “Ben senin yoluna girmek istiyorum ne yapmam lazım?” O da der ki; “Üzerinde ne var ne yok hepsini sat, bir kesenin içerisine koy, ırmağa bırak geri gel.” Adam gider üzerinde ne var ne yok hepsini satar, bir keseye koyar, ırmağın kenarına oturur, ama içinden bir türlü keseyi ırmağa bırakmak gelmez. Der ki; “Bu bana böyle söyledi ama iyi gün var, kötü gün var, ben bunu bıraksam ne yapacağım?” Şüpheler içerisinde bunu düşünürken gözüne bir çalı ilişir ve “En iyisi bunu şu çalıya bağlayayım.” der. Döner gelir, bıraktığını söyler. İsa da gözlerinin içine bakar der ki; “Sende teslimiyet gösteren bir göz yok.” Ve adam gider bir daha da gelmez.

İtibar saygı görme, değerli ve güvenilir olmak olsa bile, gerçek anlamda; varlık içindeyken ona değer vermeden halkın içinde onun gibi yaşamaktır.

İtibar şan, şöhret, kariyer, konfor içinde kalarak yaşanmaz!

Yani Müslümanların güçlü ve itibarlı olması için, topyekûn olarak perişanlıktan kurtulmasıyla, fıtratına uygun yaşamasıyla, Müslümanın kaybolan itibarını geri getirmek, “ümmet” bilincini ayağa kaldırmasıyla mümkündür.

Ümmet; ekonomik ve siyasal bir yapının adıdır.

Demem o ki Ümmet Birliği, lafla kurulabilecek bir birlik değil, itibarı sağlam bir gücün çalışmalarıyla ortaya konacak bir birliktir.

Bu birlik bir zamanlar Medine’de kurulmuştur. Birliğin içinde Yahudiler, Hristiyanlar, Dürziler, Ateistler, Müşrikler vs vardır.

Birlik, “adalet, doğruluk, dürüstlük” esası üzerinde kurulmuştur.

Şimdi acaba bugün insan ilişkilerinde adalet, doğruluk, dürüstlük var mı? Olmasa bile Müslümanların mütevazı biçimde çalışması gerekmez mi?

Şu hususları yeniden düşünmekte fayda var:

İslam’ın tebliği, Hz. Peygamber’in ölümüyle birlikte, cenaze namazı bir avuç insan tarafından kılındığı gün bitmiştir! Daha sonra İslam Dini, Hicri 61 de doğduğu topraklara yeniden gömülmüştür!

O zamandan beri Müslümanların arasında itibarsızlık kol geziyor… Dünyayı zulüm, hırsızlık, ölüm, haksızlık istila etti, tüm kötülükler insanlığın benliğini sardı. Şimdi bu kötüklere hangi ümmet gücü engel olur dersiniz?

Vicdanları bunların doğruluğunu kabul ettiği halde sırf zalimlikleri ve kibirlerinden dolayı inkâr ettiler.’ Neml/14

Demek ki kibir ve zulüm, Allah’ın apaçık ayetlerinin inkârıyla meydana gelir.

Ashabın ileri gelenlerinden Ebu Zer, bu ayeti Emevi kalabalıklarının yüzüne okuduğunda, kimsenin sesi çıkmaz ve suçluluktan başlarını yerden kaldıramazlardı. Fakat Emevi vicdanı, bu hakikatleri bildikleri halde zulümlerini sürdürdüler.

Bugün de öyle değil mi? Herkes her şeyi bildiği halde, gerçeği kabul etmeme hastalığı yaşıyor! Hem de kibirli hallerinin esiri olarak

Kur’an’ın beyanına göre Allah; dağları/taşları, yeryüzünü/denizlerin içindekilerini, ırmakları, ağaçları/üstünde biten meyvelerini, topraktaki ayak izlerini, duvarları, dile getirip konuşturacağını söylemiyor mu?

Evet!

Peki, Müslümanlar “itibar” kaybederken Allah, onları hesaba çekmeyecek mi? Size itibarınızı kaybettiren şeyler neydi…

Evet!

Peki, Kıyamet Günü onlar kaçacak bir yer bulacaklar mı?

Hayır!

Peki, Müslümanlara itibarlarını kaybettiren iktidarlar, bu hesaptan kurtulur mu?

Hayır!

Müslümanlara kan kusturan, İmamı Azam gibi Âlimlere işkence yapan Emeviler, indirilen dini doğduğu topraklara gömenler, uydurulan dini zorla yürürlüğe sokanlar, Kıyamette hesaptan kurtulur mu?

Hayır!

Namazı, orucu, haccı, kurbanı, başı örtmeyi, ikindi namazını vaktinde kılmayı, Arafat’ta beklemeyi, “İNANÇ” dünyasında öne çıkaranlar, kalbinde hardal tanesi kadar imanı ve denizköpüğü kadar günah olanı, bir kere; “La İlahe İllallah” demekle günahlarından sıyrılarak Cennete gideceğine inandıranlar…

Diğer yandan adam öldürmeyi, iftira atmayı, faizle insanları sömürmeyi, yetim malı ve kul hakkı yemeyi, Peygamber’in torunlarını, çoluk çocuğunu Kerbela’da öldürmeyi günahtan hiç saymadılar…

Hâlbuki iman ile amel arasında sıkı sıkıya bir ilişki vardır. Kur’an’da hep, “iman edenlerle Salih amel işleyenler” birlikte zikredildi.

Şimdi nerede adalete dayalı bir iş, oluş, eylem varsa, nerede bir cömertlik, mertlik, yiğitlik, doğruluk, dürüstlük varsa ve nerede yalan söylenmeyen, iftira atılmayan, komşusuyla iyi geçinen ve yoldaki bir taşı kaldıran Müslüman toplulukları yeryüzünde geziyorsa; bilin ki Kur’an’ı yaşıyordur…

Müslümanlar/insanlar itibarlarına kavuşuyordur…

Nerede sadece bir inançtan bahsediliyor ve övülüyorsa bilin ki, uydurulan Emevi dinini yaşıyor ve Müslümanların itibarı kan kaybediyordur…

Ezcümle Kur’an bütün zamanların reçetesidir. Bu sebeple Kur’an’ı dilden dile değil,  çağdan çağa okumak gerekir. Kur’an bana ne diyor diye okumak icap eder. Kur’an zayıfın ve ezilenin dili ve gözüyle okunduğunda daha iyi anlaşılır.

Mahmut AKYOL