KUR’AN’I KERİMİN 80. SURESİ

logo5

KUR’AN’I KERİMİN 80. SURESİ

Hz. Muhammed’in ölümünden hemen sonra onu dünyada temsil eden insanlar türedi. Asırlar geçmesine rağmen bu yol kapanmadı.

Halbuki O, son elçiydi. Onun gelmesiyle birlikte, insanlığa gönderilenler son bulmuştu.

Hz. Muhammed’i temsile yeltenenler işi o kadar ileri götürdüler ki, adeta kendilerini yeryüzünde Kâbe konumuna koydular. Bazen onlar Kâbe’nin etrafında döndüler, bazen de Kâbe onların etrafında dönüyor sandılar.

Bu kişiler bulundukları mekanlarını korumak için, çevrelerini kutsadılar.

Bunlar kendilerini hep tazarru ve niyaz makamında bulduklarını, Allah’ın bu kimselerin bakışlarıyla kâinata baktığını, onların eliyle Allah’ın merhamet ve gazap ettiğini yaydılar. Taraftarları da sorgulamadan kabul ettiler.

Bu makam sahipleri kendilerinin en büyük özelliği, tasarruflarının öldükten sonra da devam ettiğini söyledi ve söylet tirdiler. Müslümanları koruyan ve kollayan bir ruhsatlarının olduğunu, Allah’ın bu kimselerin bakışlarıyla kâinata baktığını çevresine inandırdılar.

Şimdi bu muhteremler Pensilvanya’ da, Kıbrıs’ta, Menzil’ de, İstanbul’un bilmem hangi köşelerinde, İran, Irak, Suriye, Pakistan, Afgan Kandahar Dağlarında Vs.

Hepsi de ABD’yi koruma derdinde… Hepsi de bulundukları ülkelerde ABD’ye zemin hazırlama derdinde…

İşin doğrusu; Emperyal güçlerin kök salması için, Müslümanları birbirine düşürme derdinde… Birçoğu Rotschild Hanedanlığı, ve Soros etkisinde… Bu ve benzeri kişiler, dünyayı sömürmek için dini ve bu zavallıları kullandılar, kullanmayı da sürdürmekteler…

Yazık bu Müslümanlara…

Bu çarpık yapılardan ne zaman kurtulacaklar. Bu yapı ve telkinlerin ölü dinden zuhur ettiğini ne zaman görecekler.

Benim inancıma göre insanların kahir ekseriyeti kendi sorumluluğundan kurtulmak için bu totemlere (makamlar) sığınmışlardır.   

Eğer bu makamlar bir zaruret idiyse, dünyada tek bir aç, tek bir bozguncu ve tek bir acı çeken, olmaması gerekirdi.

Eğer bu makamlar bir zaruret idiyse Türkiye, İran, Irak, Suriye, Pakistan, Libya, Afganistan, Suud, BAE gibi ülkelerde sükun olması lazım gelirdi…

Allah Peygamberlerine bile apaçık uyarıcılıktan başka bir görev (misyon) vermemişken, kerameti ve cesareti kendince menkul bu adamlar, bu misyonu nereden aldılar?..

Şaşıyorum!!!

Şimdi bu girişten sonra yazının başlığına, Allah’ın gerçek sözlerine dönebiliriz.

Abese Suresi Mekke’de nazil olmuştur. 42 ayettir. Sure, zengin/fakir ayrımcılığına dikkat çeken mesajlar içermemektedir.

Surenin ilk beş ayeti müşriklerle alakalıdır.

“1-2. YANINA kör bir adam geldi diye surat astı ve öte tarafa döndü. 3. Ne biliyorsun, belki arınıp temizlenecek? 4. Veya öğüt alacak da öğüt ona fayda verecek? 5. Zenginliğini her şeye yeterli görene bak?

İkinci beş ayet de Hz. Peygamberle ilgilidir.

“6. Sen ise tutmuş onu muhatap alıyorsun. 7. Sana ne onun arınıp temizlenmesinden? 8. Fakat sana can atarak geleni, 9. Asıl korkusu ve titremesi olanı, 10. Sen onu bırakıp boşuna oyalanıyorsun;”

Surenin başında isimler zikredilmeden bir olay anlatılıyor.

Kur’an’da isimleri geçmeyen fakat aralarında geçmesi ihtimali yüksek olan şahıslar şunlardır.

Olay yoksul, aynı zamanda kör olan İbni’l Ümmi Maktum ile Mekke’nin ileri gelen zengini Velid bin Muğire el-Vahid arasında geçer.

Burada birden çok yorumdan bahsedilebilir. Biz sadece, en doğru yaklaşımdan bahsetmeye çalışacağız.

Adından da anlaşıldığı gibi, surede bir “surat asmaktan” söz edilmektedir. Bazı tefsirciler bu fiili (surat asmayı), Hz. Peygamberin yaptığını söylemişlerdir. Halbuki surat asıp öte tarafa dönen kişi, Ümmi Maktum ile aynı mecliste oturmak istemeyen, Mekke’nin ileri gelenleridir. Yani Karun gibi zengin Velid bin Muğire’ dir.

Hz. Peygambere yapılan ikazın aslı şudur:

Temizlenmek üzere sana gelen birini (İbni’l Ümmi Maktum) bırakıp, onunla ilgilenme yerine, eteklerinden gurur, kibir, hırs dökülen, yetimi/yoksulu hor gören, onlarla eşit olmak şöyle dursun bir an bile yanlarında durmalarına tahammül etmeyen müşriklerle fazla ilgilenme.”

Velid bin Muğire, geniş topraklara, oradan elde ettiği ambarlar dolusu tahıllara, üzüm bağlarına, yonca tarlalarına, zeytin ağaçlarına, hurmalıklara, meyve veren bahçe ve çayırlara, ağılları dolduran develere, sığırlara, buralardan elde ettiği hazinelere sahip olan birisidir. Ancak sahiplenme “hırsını” kıramamış ve o hırsına mağlup olmuş birisidir.

Velid bin Muğire’ nin büyüklenme, mal hırsı, yetimi, yoksulu, zayıfı hor görme alışkanlığı; Ümmi Maktum gibi yoksul insanlarla bir arada bulunmasına engel olmuştur.

Yine Velid bin Muğire’ nin bol miktarda “kenz” edilmiş nakit parası (altın ve gümüşü) vardı. (Razi)

Tarihsel olarak Mekke’de inen Kur’an’ı Kerimin 80. Suresi ile Velid bin Muğire ve benzeri kimselere evrensel bir uyarıda bulunuluyor ve tüm Velid ’lere şöyle denilmek isteniyor:

Ey Velidler, Mülk Allah’ındır. Allah’ın Mülkü sizin değildir. İhtiyacınızdan fazla mal biriktirip insanlar üzerinde baskı kurmayın, egemenlik taslamayın. Biriktirdiğiniz mallarda yoksulların ve ihtiyaç sahiplerinin hakları vardır. Allah’ın toprağını, suyunu, zeytinini, hurmasını ambarlara; devesini, koyununu, sığırını ağıllara yığmayın. Bunları siz yaratmadınız ki sahipleniyorsunuz!”

Abese Suresiyle kısaca anlatılmak istenen budur.

Aslında Mekke’li Müşrikler, Allah olmadan bunların olmayacağını biliyorlardı. Yeri ve gökleri kim yarattı diye sorsanız; hiç tereddüt etmeden “Allah” derlerdi. Allah’ın bir olduğuna inanırlar, Namaz kılar ve Oruç tutarlardı.

Gökten su indirenin, topraktaki tohumu bitirenin, üzüm bağlarını, yonca tarlalarını, zeytin ağaçlarını, hurmalıkları, yemyeşil çayırları, ormanları, meyveleri, develeri, sığırları var edenin, gece ve gündüzü birbiri ardınca getirenin, bunları, yerde, gökte, tende, canda yaratanın Allah olduğunu bilirlerdi.

Fakat tüm kötülüklerin anası olan mülk arzularını ve sahiplenme hırslarını bir türlü kıramadılar. Tıpkı bugün olduğu gibi…

Onların sıkıntıları Allah’ın toprağına, suyuna, zeytinine, hurmasına, devesine, koyununa sahiplenmeleri ve “Bunlar bizim” demeleriydi. Tıpkı bugün olduğu gibi…

Sorun ihtiyaç sahiplerinin hakkı olan ve Hacılar tarafından Kâbe’ye getirilen hediyeleri, kolyeleri, mücevherleri, develeri, sığırları, koyunları kendi aralarında pay etmeleriydi. Tıpkı bugün olduğu gibi…

Yoksa putların taştan tahtadan yapma şeyler olduğunu onlarda bilir ve hatta onlarla alay ederlerdi.Dahası bu tür tasvirlerin ardından genellikle şu değişmeyen gerçek geliyordu:

Göklerin ve yerin mülkiyeti Allah’a aittir.”

Eğer Allah’ın bu hükmüne insan cani gönülden inansa ve bu inançla yaşansaydı; hem kendisini “Müşrik” olmaktan ve hem de “arzu ve hırsın” kölesi olmaktan kurtarmış olurdu.

Bundan sonraki ayetleri anlaşılır bulduğum için yorumsuz bırakıyorum.

17. Kahrolası (inkarcı) insan! Ne nankördür o! 18. Allah, onu hangi şeyden yarattı? 19. Az bir sudan (meniden). Onu yarattı ve ona ölçülü bir şekil verdi. 20. Sonra ona yolu kolaylaştırdı. 21. Sonra onu öldürdü ve kabre koydu. 22. Sonra, dilediği vakit onu diriltir. 23. Hayır, hayır o, Allah’ın kendisine emrettiğini yerine getirmedi. (İman etmedi.) 24. Her şeyden önce insan, yediği yemeğine bir baksın! 25. Gerçekten biz, yağmuru bol bol yağdırdık. 26. Sonra toprağı, iyiden iyiye yardık!

33, 34, 35, 36, 37. KIYAMET ÇIĞLIĞI duyulduğu zaman kişinin kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden ve çocuklarından kaçacağı gün, işte o gün onlardan herkesin kendini meşgul edecek bir işi vardır. 38. O gün birtakım yüzler vardır ki pırıl pırıl parlarlar, 39. Gülerler, sevinirler. 40. O gün nice yüzler de vardır ki, toz toprak içindedirler. 41. Onları bir siyahlık bürür. 42. İşte onlar, kâfirlerdir, günaha dalanlardır.”

Mahmut AKYOL