KÖLELİK VE CARİYELİK

logo5

KÖLELİK VE CARİYELİK

Peygamberimiz ümmetine Allah’ın Kitabının dışında mülkiyet, miras bırakmamıştır.

Zaten öbür türlü olsa bile, işin içinden çıkamazdı.

Peygamberimiz, öleceğine yakın bir zamanda, çevresinde kâğıt kalem istedi. Acaba onunla ne yazacaktı?

Derler ki:

Peygamberimiz vefat etmeden 15 gün önce yatağa düşüce, Hz. Ayşe’yi yanına çağırdı ve dedi ki:

Ey Ayşe, evde yedi dirhem altın vardı, onları ne yaptın?

Hz. Ayşe dedi ki, duruyor.

Peygamberimiz onu hemen, ihtiyacı olanlara ver dedi.

Ayşe dedi ki, tamam ya Rasulullah.

Hz. Peygamberimiz dedi ki:

Hemen şimdi…

Hz. Ayşe gitti, yedi dirhem altını bir yoksula verdi.

Hz. Peygamberin son sözü şu oldu:

Yedi dirhem bile olsa Üzerimde herhangi bir mülkiyet bırakmadım. Rabbimin huzuruna çıkmaktan hayâ ederim dedi.

Hz. Peygamber geride herhangi bir soy/sop bırakmadı.

Hz. Peygamber işgal etti, astı, kesti, katletti, dokuz yaşında kızla evlendi. Bu görüşlerin tamamı Onun hayatında yer bulmak imkânsızdı.

Soru:

İslâm’da cariyelik ve çok eşlilik var mıdır?

Cevap:

İslâm’da cariyelik yoktur.

Cariye, esir düşmüş köle kadın demektir.

Eski çağlarda, esir kadınları köle yapıyorlardı, birinin yanına verilerek cariye, erkekler de köle yapılırdı.

Bizans’ta ve Sasani ’de bu görüş çokça uygulanıyordu.

Hatta “kölelik ve cariyelik, savaşların tabii bir sonucuydu”.

İnsanlar savaşta yenildikleri bir de borçlarını ödeyemedikleri zaman, “kendilerinin köle, kadınların ve kızların cariye olmasını göze almışlar” demekti.

Savaş meydanında esirleri öldürürlerdi. Ya da erkeleri köle, kadınları cariye yapardı.

Beled Suresi 13. ayeti olan Fekku Ragabe ile birlikte İslâm’da, kölelik kaldırdı.

Ama teorik olarak kaldırdı, insanların bunu uygulaması gerekiyor.

Bu ayet, Mekke’de daha ikinci yılda gelmiş bir ayettir, ilk mesajlardandır. İslâmiyet böyle başladı.

Peygamber dedi ki, “köleler özgürleştirilmelidir!

Efendilik/kölelik kalkmalıdır!

Zengin ile yoksul arasındaki uçurum sona ermelidir!

Peygamber, Mekke’nin ileri gelen zenginlerini, toprak sahiplerini eleştirmeye başlayınca, dikkat çekti.

Mekkeli müşrikler, bu adam başak bir şey söylüyor! Dediler.

Kur’an’ı Kerim’de nüzul sırasına göre ikinci sure, “Kalem” Suresi’dir.

Kalem Suresi’nde anlatılan ilk kıssa ise, bahçe sahipleri kıssasıdır.

Bahçe sahipleri demek, Türkçedeki tam karşılığı “toprak ağaları” demektir.

Kur’an’ın anlattığı ilk kıssa, toprak ağaları kıssası, toprak ağalığını sona erdirmek için gelmiştir.

Topraklarda çalıştırılan köleler ve cariyeler vardı, Kur’an bunları özgürleştirmek için gelmiştir.

Gelin görün ki, Peygamberin vefatından sonra, insanlar bu defa kendileri köle ve cariye edinmeye başladılar.

İslâm’da evlilik dörde kadar, cariyelik diye bir sınır yoktur.

Eymân kelimesi Kur’an’da, sağ elin sahip olduğu demek değil, sözleşme anlamındadır.

Kuran, (eşlerinizi) dörder, üçer, ikişer indirerek evlenin diyor.

Peygamberimizde 59 yaşından, 63 yaşına kadar, dört yıl, (kendi için) evlenme işini kimse ile evlenmemiştir.

Cariye diye bilinen Maria ile evlendi. Kur’an’ı Kerim onlara, ey Peygamberin eşleri diye seslendi.

Kur’an’ın ehli beyt dediği yine Peygamberin eşleri; eşleri ile oluşan ailesidir.

Peygamber bir Arap kültürü içeresine doğmuş; Kuran’daki ayetler gelinceye kadar çok eşlilik yapmış, diğer sahabeler de yapmış, hemen, hemen hepsi böyle…

Fakat Kur’an’ı Kerimde bu işi bitirmiştir. Hükümler geriye doğru işlemez, ileriye doğru işler.

Buradan yola çıkarak denilebilir ki, İslâm toplumunda elli yıl içinde tek eşliliğe geçilmesi gerekiyordu.

İslâm toplumunda, yine elli yıl içeresinde, efendiliğin ve köleliğin kalkması gerekiyordu.

Elli yıl içeresinde zengin ve yoksul uçurumun en aza indirgenmesi gerekiyordu.

Toprak sahipleri, onların topraklarında çalışan marabalar, bunların kalkması gerekiyordu.

On yıl içinde babadan oğula geçme değil, meşverete ve şuraya dayalı, seçime, rızaya dayalı bir sistemin kurulması gerekiyordu.

Kıvılcım başlamıştı; bir akıllının çıkıp, Ömer’in yedi maddelik Şura Tüzüğüne yeni maddeler ekleyerek ilerletmesi gerekiyordu; camide, ortaya bir sandık getirilip seçim yapılmasına ramak kalmıştı.

Ali’de öldürülüp tasfiye edildikten sonra, Muaviye kılıcı çekti, geldi dedi ki, “Bizans ve Sasani ’de imparatorluklarında olduğu gibi, siz de burada bana biat edeceksiniz, sonra da oğlum Yezit’e biat edeceksiniz, biat etmeyenin de kellesini alırım” dedi, zorla biat ettirdi, bütün ulemadan biat aldı.

Saltanat böyle başladı.

91 yıl Emeviler, arkasından 550 yıl Abbasiler, 600 yıl Osmanlılar, böyle geldi geçti işte, demokrasi gelişemedi.

Hele, hele Kerbela sonrasında, bu iş bitti zaten; İslâmiyet, doğduğu topraklara gömüldü.

Mahmut AKYOL

 

Hz. PEYGAMBER AY’I YARDI MI?

logo5

Hz. PEYGAMBER AY’I YARDI MI? 

Peygamberimiz, Peygamber olmadan önce, daha doğarken ve gençlik yıllarında, harikulade olaylar meydana gelmiştir.

Denilir ki,

Peygamberimiz doğmadan önce, İran kisrâsının saraylarındaki şamdanlar söndü, kuleler yıkıldı. Gençlik yıllarında, bir bulut onun üzerinden yürürdü. Daha çocukken Cebrail geldi, Onu yere yatırdı, göğsünü yardı ve kalbini çıkardı, zemzem suyu ile yıkadı.”

Aslında Peygamberimiz dünyada ne olduysa, bizim içinde onlar oldu. Peygamberimiz Kırk yaşına geldiğinde Peygamber oldu. İnsanları, Allah’ın dinine çağırdı.

 

Kur’an’ı Kerim’de, İnşirah Suresi:

Sevgi ve merhameti sonsuz Allah’ın adıyla!

1- Senin için bağrını açmadık mı?

2- İndirmedik mi senden o yükünü?

3- O sırtında gıcırdamakta olan (ve bu şekilde sana eziyet veren) yükünü?

4- Senin şanını yüceltmedik mi?

5- Demek ki, zorlukla beraber bir kolaylık var.

6- Evet o zorlukla beraber bir kolaylık var!

7- O halde boş kaldığında yine kalk yorul!

8- Ve ancak Rabbinden ümit et, hep O’na doğrul!

Elem neşrah leke sadrek

Biz senin göğsünü açmadık mı?

Üzerindeki yükü almadık mı?

Kırk yaşından sonra Peygamber olmadı mı?

Mesela diyorsunuz ki Allah, Yusuf’un kalbine bürhan indirmiş olmasaydı, Yusuf bir kadına meylederdi.

Peygamberin kalbine Allah bürhan indirdi, Züleyha ile ilişkiye girmesine engel oldu.

Hz. Peygamber mal biriktirmemiş, mülkiyet, miras bırakmamış, sade yaşamıştır.

İnsanın eti, saçı, giysisi değdiğinde ateş yakar, bu, doğanın bir kanunudur.

Kur’an Hud 56. ayet:

Sevgi ve merhameti sonsuz Allah’ın adıyla!

“Şüphesiz ben, benim de sizin de Rabbiniz olan Allah’a dayandım. Hiç bir canlı yoktur ki O, onun perçeminden tutmuş olmasın. Şüphesiz Rabbimin yolu yolların dosdoğru olanıdır.” 

En’am 12. ayet:

Sevgi ve merhameti sonsuz Allah’ın adıyla!

“Yine de ki Göklerde ve yerde olanlar kimindir? Kendisine merhametli olmayı yazmış olan Allah’ındır! De! Hakkında hiç bir şüphe bulunmayan kıyamet günü sizi elbette bir araya getirecektir. Kendilerini hüsrana atanlar, işte onlar, iman etmezler.”

Devlet gücünü, adalet ve merhametle sen, ben, biz, adaletle ve merhametle gücümüzü sınırlandırmak zorundayız.

Deniyor ki, “Peygamberimiz elini kaldırdı Ay’ı yardı.

Aslında Peygamberimiz işaret parmağı ile Ay’ı göstermişti.

Bakın Allah’ın ayetini görün demişti.

Müşriklerde demiştir ki, tamam, Allah’ın ayeti diyorsun da, biz bunu her gün görüyoruz.

Eğer sen peygamber isen Ay’ı yar da görelim, O zaman inanırız.

Lakin bizim Müslümanlar, Yahudilerden Hz. Musa’nın mucizelerini, Hıristiyanlardan Hz. İsa’nın mucizelerini dinleye, dinleye şu sonuca geldiler.

Bizim peygamberimiz pek gariban kalıyor onun da mucizesi olmalı diyerek, Ay’ı yardırmışlardır.

Bunada bir hadis (söz) uydurarak, siyer kitaplarına geçmişlerdir.

Hâlbuki Hz. Peygamberin, müşrikler arasındaki tartışma bu değildi. Bu, Ay yarıldı mı, yarılmadı mı, Allah var mı, yok mu tartışmasıdır.

Onlara dedik ki, “Mülk Allah’ındır,”.

Develeri ağıllarınızda biriktirmeyin.

Onları yoksullara verin. İnsanlara faizle altın, para verip, onları sömürmeyin.

İnsanlık şu anda ne arıyor:

Adalet arıyor, eşitlik, özgürlük, Sosyal düzen arıyor.

Hz. Peygamber Etrafında özellikle güçsüzler, zayıflar daha fazla toplandı.

Mekkeliler bundan rahatsız oldular.

Hz. Peygambere her türlü iftirayı attılar.

Hz. Peygamberimiz, İslâm devletini ve iktidarını kurmamıştır.

Kur’an’ı Kerim’de devlet kelimesi iki yerde geçer, ikisi de olumsuz anlamındadır.

İktidar kelimesi hiç geçmez, kader, takdir diye geçer.

Mesela Müslümanlara iktidar verdik demez.

Hacc 41. ayet:

Sevgi ve merhameti sonsuz Allah’ın adıyla!

Eğer onlara yeryüzünde imkân ve güç verirsek, namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler, iyiliği emrederler, kötülüğü yasaklarlar. İşlerin sonu Allah’a aittir.”

Halkın sana imkân vermesi, senin de o imkânları halkın yararına kullanman ne hoş bir durum.

Devletin ve iktidarın, özünde baskı, sömürü, katliam ve öldürme vardır.

Devlet kurmanın, iktidarın bizzat kendisi sorunludur.

Adalet Devleti Ortak İyini İktidarıdır… İktidar olacaksa, bu ancak, ortak iyinin iktidarı olabilir.

Maide Suresi 42. Ayet:

Sevgi ve merhameti sonsuz Allah’ın adıyla!

“Onlar yalanı can kulağı ile dinlerler; haramı tıka basa yerler. Sana geldiklerinde, ister aralarında hüküm ver, ister onlardan yüz çevir. Eğer onlardan yüz çevirirsen, sana hiçbir şekilde zarar veremezler. Ama aralarında hükmedersen, adaletle hükmet! Allah, âdil davrananları sever.”

Hem onlar arasında diyor, hem karar ver diyor, hem de onun dışında soyut bir ilke vazediyor, ona göre hareket etmesini istiyor.

Bütün bunlar gösteriyor ki, O’nun yönetim anlayışı farklıdır.

Bizim anladığımız gibi tahakkümcü devlet ve iktidar anlayışı yoktur.

Tepeden inmeci, baskıcı, başkasının parasıyla (emeğiyle) geçinen, insanların vergisini haraca dönüştüren bir devlet anlayışı söz konusu değil, öyle ulus devlet falan söz konusu değil; o günkü çağa göre, yeni bir anlayış getiriyor.

Dünyanın her yerinde imparatorluklar, Bizans’ta, Sasani’le de, krallıklar, hanedanlıklar varken, bu (İslâm ve onun peygamberi), çölün içinde başka bir şey yapıyor, başka bir örnek sergiliyor ve bize o örneği bırakıyor;

Medine Sözleşmesi’nde ortaya çıkan şey budur; bunun üzerinde iyi düşünmeliyiz.

Mahmut AKYOL

“MÜMİN, MÜNAFIK, KÂFİR”

logo5

MÜMİN, MÜNAFIK, KÂFİR

Allah, şu üç tip insanı sorgular.

  1. Mümin, “verdiğim nimetlerimi ne yaptın?
  1. Münafık, Verdiğim bunca nimetlerime neden cimri oldun, cihat etmekten niçin kaçtın?
  1. Kâfir, Verdiğim nimetlerimi niçin inkâr ettin ve niçin gizledin?

Allah, ahirette ölüleri diriltir.

Sur’a üfleyen İsrafil’dir. 

Paranız ve ekonominiz güçlü olursa, sözünüzde güçlü olur.

Kur’an’da Âdem kıssası ve gerekse Habil, Kabil kıssası anlatılır.

Tâhâ Suresi’nin 120. ayetinde geçen:

Ve mülkün la yebla” ifadesi “servet toplamak, yıkılmayacak bir mülke” kavuşmak anlamına gelir.

Şeytan; Âdem’i, mülkiyet stoklamakla kandırdı.

Kabil’in, Habil’i öldürmesinin altında yatan bu duygudur.

Mülkiyet nasıl ortaya çıkmıştır. Bunun kaynağını konuşmak lazımdır.

Bu servet, hukuk ve adalettir.  

Önce İnsanlar tek bir ümmetti.

Daha sonra insanlardan bazıları Allah’ın mülkünde sağa sola sınır çizmeye, çit çevirmeye, “buralar benim” demeye başladılar.

Önceleri bekçi, ordu yerleştirdiler.

Sonra da, o alanın hesabını tutacak görevliler belirlediler.

Devlet, mülk sahiplerinin hesabını tutan kurumdur.

Ordu mülk ve servet sahiplerinin malını koruyan silahlı gücüdür.

Mülk konusundaki adalet, mahkemeler bunu icra eder, devlet bunu korur ve kollar.

Devlet, adalet devleti demektir.

Bu İslam kültüründe “Adalet mülkün temelidir” diye geçer.

Hz. Ömer şunu söyle der:

Adalet, iktidarın ve servetin temelidir. Servet ve iktidar bir kişi veya grup elinde kenz etmemelidir.

Devletin kendisi zaten adaletli olmak durumundadır.

Eğer halk kendi kendine adaleti sağlayabilse, devlete de gerek yoktur.

Ne zaman ki devlet, adaletle hüküm vermekten ve adalet uygulamalarından uzaklaşırsa meşruiyetini kaybeder ve halka da ayaklanma hakkı doğar.

Zümer Suresi 6. Ayet.

Mülk Allah’ındır” der

Necm Sûresi 39 âyet.

İnsan için emeğinden başka hakkı yoktur”.

Önce “Mülk Allah’ındır” ifadesinin doğru anlaşılması lazımdır.

Sahip olduğunuz hiçbir şeyin sahibi siz değilsiniz.

Eğer bir şeye sahip olduysan, onun için ne kadar alın teri döktüğünü ispat etmek zorundasın. Aksi halde gırtlağına kadar haramın içindesin demektir. 
Dünyadaki hayatın, insan hayatının temeli budur.

Fıkhın muamelat hükümleri bununla ilgilidir ve sahip olduğumuz şeylerin el değiştirme esnasındaki tutumları kapsar.

Kişinin ahlâkı da doğruluğu da dürüstlüğü de burada ortaya çıkar.

Hz. Peygamber (s) şöyle der:

Kişinin namazına, niyazına değil; siz dinar ve dirhemle olan ilişkisine bakın”.

Buradaki kasıt, kişinin sahip olduklarını nasıl kullandığı, eline bir güç, servet ya da iktidar geçtiğinde nasıl bir davranış sergileyeceğinin gözlenmesidir.

Kişi bir şeye sahip olduğunda şımarıyor, olmadığında ye’se mi düşüyor ona bakmamız gerektiği ifade edilir.

Kişinin dindarlığı burada ortaya çıkar. Kur’an diyor ki bunlarda kenz ve temerküz olmayacak.

Yani sahip olduklarımız (bilgi, servet, iktidar) bir kişi veya grubun elinde toplanıp, olmayanlara yönelik hegemonik ilişki geliştirilmeyecek demektir.

İslam’ın mesajını verdiği ikinci ana eksen adalettir.

Toplumda var olan eşitsizlikler ile ilgili duruma dinimiz ne demektedir.

Mesela bir adam düşünelim. Bu adam iki yüz köyün sahibi bir ağa ve köylüler de onun marabası. Köylüler adamın tarlalarında karın tokluğuna çalışıyor.

Çalışanın alın teri kurumadan emeğinin karşılığının değerinde verilmesi gerekir. Yani herkes yaptığından hesaba çekilecektir.

Mahmut AKYOL

 

 

 

 

KUR’AN’I KERİMİ DOĞRU OKUMAK

logo5

KUR’AN’I KERİMİ DOĞRU OKUMAK

Tek söz, Kur’an’dır.

Kur’an’ı tam bir sadakat ve samimiyet içinde okumalıyız.

Kur’an, Kelamullahtır.

Kur’an’la bağlantı kurmanın ön şartı, onu doğru okumaktan geçer.

Fakat düşüncemiz ve hissiyatımız, aklımız ve ruhumuz, imanımız ve amelimize göre Kur’an’ı anlamıyoruz.

Kur’an’la bağlantı kuramıyoruz.

Onu doğru okuyabilirsek; onun bakan gözü oluruz.

Onun gören gözü oluruz.

Onun duyan kulağı oluruz.

Onun aklı oluruz.

Kur’an’ın her ayeti bir işaret taşıdır.

Kur’an, birçok alanda bize hidayet verir.

Yolumuzu işaretlediğimiz taşlar çok eksik olduğu için, sürekli zikzaklar çizip duruyoruz.

Zikzakları telafi etmek için şimdi, Kur’an’a sarılmalıyız.

Bakara Suresi 180’nci ayet:  

Birinize ölüm geldiği zaman; eğer geride bir hayır bırakıyorsa, anneye, babaya, yakın akrabaya örfe uygun bir şekilde vasiyette bulunmak size farz kılındı. Bu Allah bilinciyle yaşayanlar için bir görevdir.”

Maide Suresi 15’nci ayet:

“Ey kitap verilenler! Şimdi size, kitabınızın sakladığınız birçok yerini açıklayan ve yaptığınız pek çok şeyi affetmeye hazır elçimiz geldi. Allah’tan bir aydınlık, bir açıklayıcı kitap geldi.”

Maide Suresi 16’nci ayet:

Allah bununla rızasını arayanlara barış ve esenliğin yollarını gösterecek ve izni ile onları karanlıklardan aydınlığa çıkarıp doğru olan yolda yürütecek.

Kur’an’ı Kerimle aydınlığa çıkarız, onunla selamet ve onunla hidayete ereriz.

Kur’an’ın muhatabı insandır.

Kur’an, bir yaşam kitabıdır.

Kur’an zulmü yok etmenin ve adaleti hâkim kılmanın kitabıdır.

Tek başına bir ekonomi, siyaset, tarih, hukuk, ahlak kitabı değildir.

Kur’an insan için bir istikamet kitabıdır.

Kur’an, bir değerler bütünüdür.

Bugün, önemli bir sorun olarak karşı karşıya kaldığımız farklı okuma biçimlerinin temel nedeni budur.

Enfal Suresi 22’nci ayet:

Allah katında yerde yürüyen canlıların en kötüsü, aklını kullanmayan sağırlar ve dilsizlerdir.

Kuşkusuz Allah takva sahiplerini sever.

Eğer Tevbe edip, salâtı ikame eder, zekâtı verirlerse yollarını serbest bırakın.

Kuşkusuz Allah, Gafur’dur, Rahim’dir.

Allah adaletle davrananları sever.

Haşr Suresi 9. Ayet:  

Daha önceden buraları yurt edinmiş ve iman kalplerini yerleşmiş olanlar, göçmenleri sevgiyle bağrına basarlar ve onlara verilenlerden dolayı haset etmezler. Kendilerinin ihtiyacı olsa bile onları kendilerine tercih ederler. Kim bencilce hırslarından arınırsa işte onlar kurtulmuşlardır.”

Oysaki Kur’an’ın sözünü ettiği şifa, yani Kur’an’ın şifa oluşu; bedendeki hastalığı iyileştirmesi değil, insanı hidayete iletmesidir.

Onu karanlıklardan aydınlığa çıkarmasıdır.

Ona kurtuluşun yolunu göstermesidir.

Onun Rabbine kul olmasını sağlamasıdır.

Hz. Peygamber’e Ebu Cehil gelir ve der ki:

Senin dinine girdiğimde bana ne var?

Hz. Peygamber de şöyle cevap verir:

Şu yanımda oturan siyah yüzlü Bilal’e ne varsa, sana da o var”.

Buna karşılık Ebu Cehil ’de “Böyle bir din olmaz olsun” der ve çekip gider.

Devamında “Ben kölem olan birisiyle aynı yerde oturamam” diyor.

Mahmut AKYOL

 

HAYDİ, KUR’AN’I DOĞRU OKUYALIM

logo5

HAYDİ, KUR’AN’I DOĞRU OKUYALIM

Kur’an’ın muhatabı insandır. Düşüncesi de, insanın kurtuluşudur.

Kur’an metni ancak doğru okunursa anlaşılır.

Doğru okumak demek,  “Kur’an bana ne diyor” demektir.

Doğru okuyabilmek demek; hayata o gözle bakmak, o gözle görmek, o kulakla duymak ve o akıl ile akletmek demektir.

Çünkü O’nun her ayeti bir işarettir.

Her bir ayet, yolu belirlemek için çizilen şeritlere benzer. O şeritler karanlıkta yürüyen insana yol gösterir.

Bu,  “Sırat-ı Müstakim” dir. Yani aydınlığa, selamete kavuşmaktır.

O halde Kur’an’ın mantığını kavramaktan başka bir yol yoktur. Değilse okuma çabası beyhude bir çaba olur.

Zulmü yok etmenin ve adaleti hâkim kılmanın kitabı Kur’an’dır. 

Eğer bir belde de zulüm var ise, Kur’an anlaşılmadan okunuyor demektir.

Kur’an, bir ekonomi, siyaset, tarih, hukuk, ahlak kitabı değildir.

Kur’an bir istikamet kitabıdır.

Müslüman, o istikamette yürüyen kişidir.

Müslüman her ne yaparsa yapsın Kur’an esas almalıdır.

Kur’an hayatımızın her alanındadır.

En doğrusunu Allah cc bilir.

Dua, yakarış, secde ve tevazu halinde, kibirlenmeden, haddi aşmadan, çevreye zarar vermekten sakınarak, ahlaki tutarlığa sahip olarak, açı yoksulu unutmayarak kendini tutmasını bilmeye, savm

İmkânı olanın insanlık ve eşitlik gösterisine katıda bulunan insanlara, hacc

İhtiyaçtan fazla mal ve mülk biriktirmeyerek; fazla olanı herhangi bir orana bağlı olmaksızın sürekli vermeye, zekât

Yeryüzünde zulme karşı adaletin, yalana karşı gerçeğin, ezene karşı ezilenin yanında yer alarak mücadele etmeye, cihad olarak saymış ve sıralamıştır.

Örneğin Hz. Musa’ya verilen “dokuz ayetin” hepsi de söze dayalı apaçık delillerdir.

Şu hadis bunu apaçık tefsir eder:

“Bir Yahudi arkadaşına Bizi şu peygambere götürde “apaçık dokuz ayet” hakkında soralım dedi.

Bunun üzerine biz hep beraber Hz. Peygamber (s.a.v) ‘in yanına gittik. O ikisi soruyu sordular.

Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurdu:

“Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamanız,

Hırsızlık etmemeniz,

Zina yapmamanız,

Adam öldürmemeniz,

Sihir yapmamanız,

Faiz yememeniz,

Evli kadına zina iftirada bulunmamanız,

Savaşta kaçmamanız,

Cumartesi yasağına riayet etmenizdir”. Dedi.

Bunun üzerine o iki Yahudi ayağa kalktı ve Hz. Peygamber (s.a.v)’in ellerini ayaklarını öperek şöyle dediler;

Şahadet ederiz ki sen peygambersin. Eğer kavmimiz tarafından öldürülmekten korkmasıydık, hiç şüphesiz sana tabi olurduk.

(Razi, Kurtubi, İbn Kesir).

Öte yandan Musa’nın asayı yılana çevirmesi, elini bembeyaz olmuş halde göğsünden çıkarması, denizin yarılması, kayadan su fışkırması Kuran’da anlatılan olayların tamamı İsrailiyat etkisi altında yapılmış olan yorumlardır.

Hz. Salih’in dişi devesi,

Hz. İsa’nın ölüleri diriltmesi, körleri iyi etmesi,

Hz. Yunus’un balığın karnına girmesi,

Hz. Yusuf’un gömleğinin babası Yakup’un kör olan gözlerini iyi etmesi,

Ashab-ı Kehf’in üç yüz yıl uyuması,

Hz. İbrahim’in ateşten kurtarılması vb.

Kuran’da anlatılan olayların tamamı yorumlardır.

Bir mucize dini olan Yahudiliğin kehaneti,

söz, akıl ve vicdan” dini olan İslam’ın berrak ve apaçık mesajı doğrultusunda yeniden ele almak gerekiyor.

Bunu için şöyle yapılmalıdır:

Dönemin kendi etkin tarihi, tanrı, devlet, imparatorluk ve din telakkisi, teolojisi, jeopolitiği, simgeleri, armaları, arkeolojik kazıları, yazma nüshaları vs. üzerine araştırma yapılmalıdır.

Birilerine göre ölülere ninnidir, ya da azaptan azat olsunlar diye bir tür okus pokus (hâşâ).

Birilerine göre, yangın söndürücü, ecza dolabı gibi duvar süsü, evin bekçisi, kullanma talimatını bile okumaya gerek olmayan çünkü kullanılmayan fakat nasılsa kazadan beladan koruyan emniyet aracı.

Peygamberin ahlakı olan Kur’an nerede, sizin evde mi?

İnsanlara hidayet rehberi olan Kur’an nerede camilerde mi?

“Allah’ın hükmüyle hükmetmeyenler, kâfirler, fasıklar, zalimlerdir” diyen Kur’an nerede, devlet erkânının çelik kasalarında mı?

Kıyamete kadar korunacak Kur’an nerede, okudukları ayetler köprücük kemiklerinden aşağıya inmeyen hocaların kursağında mı, hafızların midesinde mi?

İnsan denilen varlığın kullanma kılavuzu Kur’an nerede, el yazması, altın işlemeli, tarihi eser müzesinde mi?

Yoksa en yüksek değerin ona iman etmek ve cenneti kazanmak olduğunu bilmeyip de el altından çok paraya onu satmak isteyen kaçakçılarda mı?

Bedava inen vahiylerin kıymetini bilmedi insanoğlu.

Öyle ya bir metelik saymadı ki kırılana dökülene üzülsün.

Çiğnenen ahkâma üzülmek mi?

Ekmek ufağına basmak, büyük günahtır!

Hele bassa kazara, “tövbe tövbe, tövbe Allah’ım, tövbe Ya Rabbim” der, öper alnına koyar.

Ya ekmeği veren el kesiverirse rızkını, boğaz korkusu böyle adam eder de adamı, Allah korkusu, hesap korkusu, mizan korkusu aklının ucundan şöyle bir gelir geçer iğreti.

Dünyasını zora sokacak her şeyden korkan bu Kur’an milleti “ahireti nasıl olsa hallederim” yazmış kafaya.

Fırkalardan şikâyet ederiz ama fırkacılıktan kurtulamayız.

Tarih boyunca Müslümanların fırkalaşma neticesinde birbirleri ile savaşlarında, kâfirlerle olan savaşlardan daha fazla can kaybı olduğu da herkesin malumudur.

Bu durumdan herkesin şikâyetçi olduğu ve fırkalaşmanın hoş bir durum olmadığı Müslümanların tek bir bayrak altında toplaşması gerektiğinin her fırsatta dile getirildiği yine herkesin malumudur.

Müslümanların en büyük hastalığının teşhisi konulmuş fakat herkesin yazdığı reçete farklı olduğu için yine de birlikteliğin sağlanamaması neticesinde ensemizde pişirilen boza pişirilmeye devam edilmektedir.

Her fırka mensubu fırkacılık hastalığının  çaresinin kendi fırkasına dâhil olmakta olduğunu iddia ettiği için birliktelik bir türlü sağlanmamaktadır.

Kur’an, dün Müslümanların ortak kitabı idi, bugünde böyledir, yarında böyle olacaktır, maalesef  dün, bugün ve yarın Müslümanlar bu kitabın sadece adına inandıkları müddetçe şikâyet ettikleri sıkıntılarına çare bulamayacaklardır.

Çünkü Kur’an her fırkanın elinde oyuncak olmuş ve o kitap kendi fırkalarının haklılığına delil getirdikleri bir araç durumuna  düşürülmüştür.

Kur’an’ın önüne geçirilmiş olan kaynaklardan bir tanesi de çeşitli âlimlerin yazmış olduğu eserlerdir.

Allah’tan başka yalvardıklarına sövmeyin ki, onlar da cahillikle ileri giderek Allah’a sövmesinler. Böylece her ümmete işini güzel gösterdik, sonra dönüşleri Rabi’lerinedir. O, işlediklerini haber verir.” Enam s. 108. Ayet

Müslümanlar olarak yapılması gereken ilk şey, Kur’an’ın hepimizin ortak kitabı olduğu ve dini meselelerde tek hakemin Kur’an olduğunun fikir birliğine varılmasıdır.

Mahmut AKYOL