GİRMEDEN TEFRİKA BİR MİLLETE DÜŞMAN GİREMEZ!

logo5

GİRMEDEN TEFRİKA BİR MİLLETE DÜŞMAN GİREMEZ!

Fetöyü keşfeden ve yetiştiren, örgütünü kuran, dünya ülkelerine Amerika İstihbarat Ajanları aracılığıyla yayan, ABD ve İsrail çıkarları için kullanan, Türkiye’de deşifre olduğunda ABD’ ye kaçıran, ”Dinler arası Diyalog” saçmalığı oyununu onun üzerinden oynayan, yine onun üzerinden “Ilımlı İslam” anlayışını Ortadoğu ülkelerine örnek gösteren, “Arap Baharı” sürecini Dindaşı Soros’ la birlikte sahneleyen günümüzün Lavrens’i Graham Fuller:

“…İslâm dünyasının uyanması, bu dünyanın yerli güçlerine bırakılmayacak kadar önemli bir konudur. Batı bu meseleye el atmalı, yönetmeli ve yönlendirmelidir. Aksi halde olay, hiç de istemediğimiz yönde gelişebilir. Kontrolümüz dışına çıkarsa korkarım ki, önü alınmaz bir İslam yükselişi, Batı Medeniyetinin sonu olur!” Der.

Bu noktadan hareket edildiğinde, İslam Ülkelerine (Ümmete) lider olacak bir ülkenin başına gelenlerin sebebini fazla düşünmeye gerek kalmıyor. Bu bir komplo teorisi değil…

Bu toprakların sahibi Türk Milletinin zımnen de olsa, Ortadoğu ve mazlum Halkların koruyup kollamak gibi tarihi bir görevinin olduğu ortaya çıkıyor. Bu da Fuller ve Soros gibiler tarafından manipüle edilmesine imkân verilmemesi, millet olarak direncinin kırılmamasını ve aklının karışmaması gerektiğini gösteriyor.

Eğer Fuller ve avenesi topraklarımız üzerinde cirit atmasına engel olunmazsa korkarım ki, Türk Milletinin başı sıkıntılardan kurtulmayacaktır!

İbn-i Haldun sosyolojik bir gerçekten bahsederken:

Toplumlar ekseriyetle içerden çürür, dış müdahaleler, iç çürümenin bir ilanından ibarettir. Der.

Akif; “ Girmeden tefrika bir millete düşman giremez, Toplu vurdukça sineler onu top sindiremez!” fikrini de ekleyecek olursak, şu gerçekle yüz yüze geliriz:

Bir millet maddi/manevi açıdan bozulmadıkça, hiçbir dış kuvvet onu yok edemez! Ancak güven ve tefrika bunalımı o Milletin sonunu getirir.

Yüz yüze kaldığımız çıplak gerçek şudur. Eğer Türkiye büyüyecekse, özgür ve bağımsız olacaksa kendi zekâsı, kendi dehası, kendi gücüyle büyüyecek ayakta durmasını bilecektir. Unutulmasın ki, “yardım almaya alışanlar, eninde sonunda buyruk almaya da alışırlar…”

Bunun için bu ülkenin özgür düşünen beyinlere ve siyasetçiye ihtiyacı vardır. Yaşadığı ülke toprağından ayağını kaldırmamış, sorunlarıyla yüzleşmekten çekinmemiş, çözümler ortaya koyabilmiş, toplumun çile ve sancısını yüreğinde taşıyan aydın ve siyasetçiye ihtiyacı bir zorunluktur…

Son iki asrı geçen bir süreden beri bu millet, kendisiyle hiçbir bağı kalmamış sözde aydın tiplerden çok çekmiştir. Gittikleri her yerde milletin kuyusunu kazmış, ülke için yapılacak her milli reform hareketini engellemiş ve düşmanla kol kola gelmiş olanlardan bugün de aynı sıkıntıları çekmekteyiz.

Aydınlardan beklenen zor görev şu olmalıdır:

Uyuyan devi (Türk Milletini) uyandırmak, kuşkuları, korkuları, güvensizliği ve belirsizlikleri ortadan kaldırmak, Emperyalist, Kapitalist Batı Kültür ve Medeniyetinin üzerimizdeki baskıları karşısında yerli ve yenilikçi bir “üçüncü yolu” ortaya koymak olmalıdır.  Bu yol, “adalet” yoludur. Muhtaç olduğumuz yönetim tarzı “Adalet Devlet” modelidir.

Bu aydınlar, küreselci/ulusalcı zenginlerin yanında ve hünkârın sofrasında olmaz da, halkın sofrasından çorba içerlerse, emin olun ki; bu ülke ve bu ümmet tez zamanda ayağa kalkar! Fakat tepeden inme telkinlerle ve dışarıdan ithal fikirlerle, bünyemizde doku uyuşmazlıkları yaratacak düşüncelerle “adalet devleti” kurulamaz. Kurulsa kurulsa, vesayetçi bir sistem olmaktan öteye geçilemez.

Paris sokaklarında yetişerek, Hukuk -u beşer beyannamesini ezberleyerek, Laiklik ve inkılapçılık perdesi arkasına gizlenerek ancak yoksul Anadolu halkının imanı, vicdanı, hak ve hukuku pervasızca çiğnenmiş olur.

Kendilerini yarı ilah sayanların, Firavunlar gibi saltanat sürenlerin, yiyenlerin, içenlerin, kusanların, Millete tepeden bakanların, onu küçümseyenlerin, altta kalanın canı çıksın zihniyetiyle yaşayanların, bu millete verecekleri ne olabilir ki?

İslam Dininin en canlı kısmı “Hukuk” dur. O rafa kaldırılır, asırlar boyu insanlığa adalet nedir öğretmiş bir millet gerici/cahil/yobaz denilip karalanmak istenirse, o zaman uygarlık adına(!) İtalya’dan (Ceza Hukuku), İsviçre’den (Medeni hukuk), Almanya’dan (Yargılama Hukuku), Fransa’dan (İdare Hukuku) alınır.

Sadece İslam hukukuna göre ölüleri gömülen bir millet garabeti ortaya çıkmış olur.

Bu cümleyi dünya ya adalet nedir öğreten bir millet için kullanıyorum. Nasıl olurda bu millet bir anda adalet bilmez olur. Ne adına?

Batı trenine binmek adına…

Hz. Ali, “aklın mekânı kalp, ziyası beyindedir” demiştir.

Kur’an’ı Kerimin hemen hemen her suresinde “akıl” ile ilgili bir ayete rastlamak mümkündür.

Akletmek dünyada düzen kurmak içindir. Müslümanlar bu işi hakkıyla başarıyor iken, kafasından ve midesinden dışarıya bağlı siyaset, ticaret, sözde aydın kesimler, yürüyen arabanın tekerine taş koyarak, milleti düşünmekten, anlamaktan ve kavramaktan geri bırakmışlardır.

Bu hal neyin nesi?” diye soranlar hala aşağılanıyor, bilgisizlikle suçlanıyor ve başlarına gelmedik sıkıntı kalmıyor.

Memleket ilgisiz ve bilgisizlerin elinde kalmış, millet düşünmeyen, okumayan bir topluma dönüşmüştür. Cumhuriyet ve demokrasi anlayışı sorunlu, herkesin kendisine göre bir cumhuriyeti ve demokrasi anlayışı oluşmuştur. Bu çeşitliliğin altında yatan gerçek, “adalet” sizliktir.

Bana göre bu zihniyet anlayışı, bu milleti köleleştirmenin başlangıcıdır. Batıda dikilen bu elbise, “yönetim anlayışı” artık bu millete dar gelmeye başlamıştır.

O halde bütün sıkıntıları gidermenin tek bir yolu kalıyor:

Daha çok çalışmak, daha çok istihdam, daha çok üretim, yine bunlara temel teşkil edecek daha çok adalet…

Mahmut AKYOL

Yer işareti koy permalink.

Yoruma kapalı.