KAHRAMANLARIN MEKANI TOPLUMLARIN VİCDANIDIR!
Yine ülkenin ateşi yüksek seyrediyor. Anlaşılan Türkiye’de çıkarı olan dış güçler iş başında, yeni Sevrlerin peşindeler. Üst akıl (Masonlar), ülkelere yeni sınırlar çizmeye çalışıyor. Türkiye’ye Lozan’da giydirilen gömlek artık dar geliyor. Ülke sorumluları güvenlik toplantılarını üst üste yapıyor.
Ülke ve dünya bu sıkıntıları yaşarken:
“Sen, nelerle uğraşıyorsun” diyebilirsiniz. Belki haklı da olabilirsiniz. Fakat durumu analiz yaptığımda, karşıma çıkan bunlar oluyor.
Yani her millet, sosyal birçok sancılar geçirerek millet oluyor. Türk Milleti de vasfını böyle kazanmıştır. Fakat yıllar geçmesine rağmen raylar, yanlış zemine döşenmiş olduğundan hala bu sancılardan kurtulamamıştır. Bir taraftan saltanata son verilmiş, diğer taraftan yeni saltanatlara geçilmiştir. Bu mantıklı bir iş değildir. Bizde hala cumhuriyet ve demokrasinin sorunludur. Halk egemenliği (Gayr-ı şahsi egemenlik), hala şahsi egemenlik dönemi yaşıyor.
Bu bakımdan topluma mal olmuş kahramanların paylaşılmasında zorluklar yaşanıyor. Genellikle herkes kendine yakın gördüklerini paylaşıyor. Bazen bu sahip oluş aşırıya kaçıyor, övgüler/yergiler havada uçuşuyor. Kimi ölçü koymadan seviyor, kimi de ölçü koymadan nefret ediyor. Sonuç itibariyle mesele akıl planından çıkarak duygusal bir boyut kazanıyor. Hâlbuki kahramanları kahraman yapan çevreleridir. Kahramanın mekanı, toplumun vicdanıdır. Vicdanlara taht kurmuş bir kahramanın yapmacık övgülere ve korumalara ihtiyacı yoktur.
57 Yıl ömür sürmüş bir fani (Mustafa Kemal Paşa), böyle bir talih/talihsizlik yaşamıştır. Denilebilir ki üzerinde çok söz söylenen bir kahramanımızdır. Hakkında ulusal ve uluslararası çok kitaplar yazılmıştır. Fakat söylenilen ve yazılanların birçoğu taraflıdır. Bunda üst aklın parmağı büyüktür. Yazılanlar sağlıklı ve analitik bir çalışma ürünü değildir. Paşanın etrafında yer alanlara, elinden tutanlara, başımızda dur diyenlere kasıtlı olarak vefasızlık yapılmıştır. O, hep tek adam olsun istenmiştir. Çünkü tek adamı idare etmek, çok adamı idare etmekten daha kolaydır.
Paşa, dönemin kavgaları, hırsları, rekabetleri, politik/ideolojik karışıklıkları içinde yaşamış bizim gibi bir insandır. Kabul edilmelidir ki, her insanın olumlu/olumsuz yönleri vardır. Konuya tarih açısından bakmak, objektif olmak gerekir. Bir kişinin olumlu yönlerinden bahsedildiği kadar, olumsuz yanları da görülmelidir. Paşayı sadece bir döneme, sadece bir zamana ve sadece bir mekâna saplanıp kalınarak anlamaya çalışmak bir eksiklik olur.
Aslında Mustafa Kemal Paşanın daha iyi anlaşılması için, onunla kimlerin daha çok ilgilendiğine bakmak gerekir.
Altı asırlık bir İmparatorluk yalanla, yanlışla idare edilmemiştir. Kabul etmek gerekir ki, Koca Çınara gereken özen gösterilmediği için, yer yer kuruma emareleri göstermiş, üzerinde çok oyunlar oynandığından kurumları yenilenememiştir.
İmparatorluğun çağının gerisine düştüğünü gören pek çok aydın olmuştur. Millet/devlet aklının ortak ürünü “Cumhuriyetin” bir zaruret olduğunu dile getiren o dönemde çok sayıda aydın olmuştur.
1896’lı yıllarda Hoca Muhyiddin Efendi tarafından kaleme alınan Hilafet Risalelesi, medrese talebelerine telkin edilmiş, Mehmet Akif’in rüştiyeden hocası Hoca Kadri Efendi Osmanlı dini çevrelerinde İstinsaf Risalesinde bu görüş savunulduğu sıralarda, Mustafa Kemal Selanik’te henüz çocukluk dönemini yaşamaktaydı.
1923’den önce “Cumhuriyet” fikri kimi medrese hocaları tarafından savunulmuş, Cumhuriyetin İslami bir proje olduğu fikri medreselerde tartışılmıştır. Ancak bu durum, “laik bir kısım çevrelerce” anlaşılmak istenmemiştir.
Türk milletini çağdaş değerlerin üstüne çıkarmak, milletin kendine has değerlerini ıslah ederek olması gerekirken yapılmamış, 1839 den itibaren üstü kapalı/açık cephelerde vuruştuğu hasımlarının kültür ve siyaset anlayışına millet, terk edilmiştir. Hâlbuki bireysel özgürlükler anlamına gelen sivil haklar, inanç özgürlüğü İslam’da mevcutken, Batıya endeksli, aşağılık duyguları kabarık olanlar bu gerçeği görmek istememişlerdir.
Avrupa Parlamentosu İngiliz üyesi Andrew Duff “Mustafa Kemal’in bütün resimlerini duvardan indirmeden Türkiye demokrasiye geçemez” sözü çok manidardır. Özdem Sanberk “Atatürk’ü yanlış anladık!” (Milliyet)
Kazım Karabekir şöyle anlatıyor:
10 Temmuz 1923 Ankara istasyonundaki kalem-i mahsus binasında Fırka nizamnamesini müzakereden sonra, Gazi ile yalnız kalarak hasbi hallere başlamıştık. Kendisini hilafet ve saltanat makamına layık gören ve bu hususlarda teşebbüslerde de bulunan, din ve namus lehinde türlü sözler söyleyen, hatta hutbe okuyan, benim kapalı yerlerde baş açıklığımala latife eden, fes ve kalpak yerine kumaş başlık teklifimi hoş görmeyen, Mustafa Kemal Paşa, benim hayretle baktığımı görünce, şu izahatı verdi:
“Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkûmdurlar! Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek mümkün değildir. Bunun için önce din ve namus anlayışını değiştirmeliyiz. Partiyi bunu kabul edenlerle kuvvetlendirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz!”
Bkz. Kazım Karabekir, Paşaların Kavgası: Atatürk-Karabekir, Yayına hazırlayan: İsmet Bozdağ, Emre Yayınları, Aralık 1991, s.143.
Aynı hatıraları Uğur Mumcu “Kazım Karabekir Anlatıyor” ismiyle neşretmiştir. Oradaki ifade şöyledir:
“Bunun için önce din ve namus telakkisini kaldırmalıyız.” İsmet Bozdağ ifadeyi kendine göre yumuşatmış olabilir.
Kazım Karabekir devam ediyor:
19 Ağustos Pazar akşamı, Mustafa Kemal ve İsmet Paşalar-Latife Hanım ile birlikte bana akşam yemeğine geldiler. Keçiören’e giderken sağ tarafta kubbeli köşk denen mevkide, bol suyu ve büyücek havuzu olan bir köşkte kira ile oturuyordum. İsmet Paşa Lozan’da iken Mustafa Kemal Paşa, Latife Hanım’la birlikte, bir kere daha bana akşam yemeğine gelmişlerdi. Münakaşayı İsmet Paşa ile ben yaptım. Mustafa Kemal Paşa sükûnetle bizi dinledi. Mustafa Kemal Paşa, Lozan’dan da aldığı hızla, ne İktisat Kongresi’nin ve ne de heyet-i ilmiye’nin hazırladığı programlara ilgi göstermeyerek müthiş bir inkılap hamlesi teklif etti:
“Hocaları toptan kaldırmadıkça hiç bir iş yapamayız. Bugünkü kudret ve saygınlığımızla bugün bu inkılâbı yapmazsak, başka hiçbir zaman yapamayız.”
(s.165) Kaynak; anti düzen,
Görüldüğü gibi teşhis de, çözüm de yanlış sonuçlanmıştır.
İşte sözün başında anlatmaya çalıştığım hakikat budur.
Eğer o dönemde medya bu kadar gelişmiş olsaydı, İngilizlerin İstanbul’a girişlerini ve Vahdettin’i nasıl esir aldıklarını dünyaya canlı yayında gösterir, bizde işin eğrisini/doğrusunu öğrenmiş olurduk. İkide bir “Vahdettin İngiliz gemisine bindi kaçtı” demezdik… Böylece bu olayın üzerinde kıyametler koparılmazdı…
Mustafa Kemal, bir Osmanlı paşasıydı. Bir fikir adamı veya bir filozof değildi. Tarihin geldiği o noktada “pragmatist” (pratik) özelliklere sahip bir kişilikti. Yeniden doğuşun ateşlenmesi ve örgütlenmesi gerekiyordu. Bu özellikler onda vardı ve tarih onu öne çıkardı. Bu özelliği itibariyle, askeri rütbesi kendisinden yüksek olanlar bile itaat etmişlerdi.
Benim görüşüme göre; Osmanlı Tarihinin 1839 Tanzimat Fermanıyla başlayan ve yakın zamana kadar devam eden İngiliz ayak oyunlarını bilmek gerekir.
Gayr-ı şahsi egemenliğe bağlı kalarak Cumhuriyetin Demokrasinin temel değerleri olan “Hâkimiyet-i milliye, istiklâl-i tam, misak-ı milli, müdafaa-ı hukuk, muasır medeniyete bağlı kalmak gerekirdi. Çünkü hiç kimse, “gayr-ı şahsi egemenlikten” üstün değildir. Milletten daha büyük bir şahıs, kurum, hanedan, silah, sermaye, sınıf vs. yoktu.
Aslında Mustafa Kemal, muktedir olduğu dönemlere yapılamayanlar, zayıf düştüğü zamanda yapılmaya başlıyor. 1936’da Şeref Aykut’un “Kemalizm” diye bir kitabı çıkıyor. Yine aynı yıl Recep Peker “İnkılap tarihi dersleri” kitabını yazıyor.
Daha sonrada İçimizden çıkan biri, aşılmaz ve sorgulanmaz yapılıyor. Bu, ona yapılacak en büyük kötülüktür. Bütün bunlara soğukkanlı bir şekilde bakmalı, herkese hakkını teslim etmeli, dogmatik değil, analitik bakmalıdır… Ancak o şekilde biz, “gerçeğe ve adalete” daha yakın olmuş oluruz.
Ebubekir, Hz. Peygamber’in ölümü sırasında Gayr-i şahsi egemenlik’ in ne olduğunu bize çok iyi öğretti. “Her kim Muhammed’e tapıyorsa bilsin ki Muhammed ölmüştür. Her kim Allah’a tapıyorsa bilsin ki Allah bakidir!”
Mahmut AKYOL

