“ANKEBUT” DÜŞMANLARI ALLAH SAYINIZI VE GÜCÜNÜZÜ ARTIRSIN!

logo5

“ANKEBUT” DÜŞMANLARI ALLAH SAYINIZI VE GÜCÜNÜZÜ ARTIRSIN!

Bildiğiniz gibi Kur’an’ı Kerimde 114 sure bulunmaktadır. Bunlardan birisi de 69 ayet içeren 29. Sıra sayılı “Ankebut” Suresidir. Mekke döneminin son, Medine döneminin ilk surelerindendir.

Ankebut’a  “Dişi örümcek” (karadul) ve ya “Örümcek ağı” denilir. Sure,  “Münafık” kavramıyla çok ilgilidir ve kelimenin geçtiği ilk yer de burasıdır.

Hz. Peygamber Medine’ye hicret ettiklerinde ilk iş olarak bir toplanma yeri (Mescid) inşa eder. “Hayyelessalah” (haydi toplantıya) diye nida edildiğinde Müslümanlar orada toplanır, hem namazlarını kılar ve hem de sorunlarını konuşurlardı.

Mescidin kapıları herkese açıktı, toplantı yapılırken veya namaz kılınırken kapılar kapatılmazdı. O esnada yoldan geçen birisi burada ne yapılıyor diye merak ederse gelir, aralarına karışır konuşmaları dinlerdi. Kimse kapalı kapılar ardına çekilmez, fiskos etmez, dolap çevirmezdi. Her şey herkesin gözü önünde aleni, açık, objektif, şeffaf ve riyasız (yalansız) olurdu. İşte Hz. Muhammed’in cemaat ortamı böyleydi.

Fakat Peygamberin bu açık Mescid ortamını beğenmeyen “münafıklar”, başka yerlerde, evlerde toplanıp bazı planlar yapmaya, dolaplar çevirmeye başladılar.

İşte Kur’an’ın “Ankebut” dediği, örümcek yuvalarından kastı budur.

Demem o ki, Hz. Muhammed’in mescidinden ayrılan münafıklar, “Ne yapalım, nasıl edelim de, müşriklerle işbirliği yapalım”  diye düşünüp Müslümanların başına ağ örmelerine, planlar yapmalarına Kur’an’da “Ankebut” denildi.

Yani aleni, açık, objektif, şeffaf, riyasız ve yalansız işlerin terkedilip, gizli dolap çevirmenin, yalan dolan işleri döndürmenin adı Ankebut olmuş oldu.

Günümüzde Hz. Muhammed’in oluşturduğu gibi bir topluluk, yaptığı işler gibi aleni, açık, objektif, şeffaf, riyasız ve yalansız bir cemaat var mı bilmiyorum…

Eğer böyle bir topluluk olmuş olsaydı; Müslümanların sorunları bu kadar içinden çıkılmaz hale gelmezdi!..

Bu açıdan bakıldığında görülecektir ki, her taraf örümcek ağlarıyla dolu…

Her yerde herkesin herkese bir dolap çevirdiğini, diğerinin aleyhine plan yaptığını, kaset doldurup şantaja hazırlandığını görürsünüz!..

Günümüzün en doğru şekilde anlaşılması için, Mekke’den Medine’ye geçişi anlatan bu sure, defalarca tefekkür edilmelidir diye düşünüyorum.

İNSANLAR, sadece “İnandık” demeleriyle, hiç sınanmadan bırakılacaklarını mı sanıyor?” (Ankebut/2)

Hükmü üzerinde defalarca tefekkür edilmelidir.

Nuh’un, İbrahim’in, Lut’un, Medyen’in, Ad’ın, Semud’un, Firavun’un, Karun’un ve Haman’ın üzerinden anlatılan siyasî, sosyal ve iksadî mesajları kavramak lazımdır. Çünkü bu yapılar bize, menfaat grubu veya çıkar şebekesi haline gelmenin doğuracağı vahim sonuçları anlatırlar.

Açgözlülüğün timsali olarak Şuayb’ın kavmi Medyen, hırsın ve hasedin timsali olarak deveyi boğazlayan Salih’in kavmi Semud, kibrin, kenzin ve insanları afyonlamanın timsali olarak Musa’nın kavminden Firavun, Karun ve Haman’ın akıbetlerinin önümüze, niçin döküldüklerini bilmek lazım diye düşünüyorum.

Hz. Nebinin aç, yalansız, eşit ve kardeşçe bir yaşam süren Suffa’sından rahatsız olanlar, “örümcek yuvaları” kurmuş, gizli görüşmeler yapmış, kumpas hazırlamış, kapalı kapılar ardında iş çevirmiş ve münafıklık yapmışlardır.

Nasıl ki örümcek (karadul), açgözlülüğü sebebiyle kendi erkeğini yerse, münafıklarda aynı şekilde kendi çıkar ve menfaatlarına ters düşün her şeyi yemiş ve yok etmişlerdir.

Diğer yandan Kur’an’ı Kerim zayıfın, ezilenin dili ve gönlü ile okunduğunda size kendini açacaktır.

(Ey Resulüm!) De ki: “Ey insanlar! Ben Allah’ın sizin hepinize gönderdiği bir elçisiyim. Ki göklerin ve yerin mülkü yalnız onundur. O’ndan başka ilah yoktur, O diriltir ve öldürür. Öyle ise Allah’a ve halkın bağrından çıkmış Elçisine iman edin. O da Allah’a ve O’nun sözlerine iman eder. Ona uyun ki doğru yolu bulasınız.” (Araf/158)

Şimdi bu ayet üzerinde gücümüz nispetinde duralım.

Din bireysel bir inanç meselesidir. Her insan kendi kişiliğine, karakterine göre dine bir anlam yükler. Bundan dolayı istediğine inanır ve inancını istediği gibi yaşar.

Bireysel inanç tek bir çizgidir. O çizgi, Allah’ın Resulünün saçlarını ağartan bir emridir.

“(Ey Resulüm!) Emrolunduğun gibi dosdoğru ol! Seninle beraber (küfür ve kötülükten) Tevbe edenler de (böyle davransın) Ve (sakın) azıtıp (haddinizi aşmayın). Çünkü O, yaptıklarınızı Görendir.” (Hûd 112)

Sosyal alanda dindarlığın ölçüsü namaz, oruç vs. değildir. Dindarlık, gücü kullanma biçimiyle alakalıdır. Hazineyi nasıl kullandığıyla alakalı bir durumdur. İnsanın dindarlığını anlamak için, onun dinar ve dirhemi nasıl kullandığına bakılmalıdır.

Demek ki İnsan/Müslüman, İslam’a girmek isterse, mülk kapısından girmelidir. Kur’an, “Allah’a ve Ahiret gününe” imanın saf bir iman olması, bu imanın kendisine yoldaş olması ve Allah’tan- Ahiret Gününden şüphe duymamasıdır.

Dinde Allah görünen bir nesne olmadığı ve kıyametin de henüz gerçekleşmediği için kabulü zordur. Bu bakımdan Müminler, Allah’ı görüyormuşçasına (ihsan), kıyamete de sanki gidip gelmişçesine (yakın) iman ederler!

Yine Müminler, Allah’ın kendilerine Şah damarından daha yakın olduğuna inanırlar. İnsan ne yaparsa yapsın, nereye gizlenirse gizlensin, ne kadar fısıldarsa fısıldasın, hatta kimseye söylemese bile içinden ne geçiyorsa geçirsin Allah tarafından bilindiğine inanırlar.

Allah bize şah damarımızdan daha yakın, ayaklarımız da ellerimiz de ve diğer organlarımız da bize aynı yakınlıkta değil mi? Neden özellikle şah damarı denilmiştir?

Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz ve biz ona şah damarından daha yakınız.” (Kaf 16. Ayet)

Yani Biz ona (insana) ruhuna en yakın olan şah damarından daha yakınız.

Namaz, oruç, hac ve kurban vs. “kul ile Allah” arasındaki ilişkilerdir. Bunlara Nüsuk denir. Nusuklar ibadete giriştir. İbadet hayat içinde yapılan iş ve oluştur.

Nusuklarla kapısı açılan ibadetlerden birine Yunus Emre diyor ki, “Yunus Emre der hoca, gerekse bin var hacca, hepsinden iyice, bir gönle girmektir.”

Yani dinin hayatta ki uygulaması vermek, paylaşmak ve sevmek, toplumda ki eşitsizliği ortadan kaldırmak, mülkiyetin (para, servet ve iktidar) dağılımını adil şekilde pay etmektir.

Eğer Kur’an’ın duvarlara asılacak ve ölülere okunacak bir kitap olmadığı, dirilerin sorunlarını çözmek üzere gönderildiği anlaşılırsa, Kur’an’ın metni zamanın diliyle tefsir edilirse, Hayat, tarih, tabiat içinde İslam tevhid edilebilir.

Bu konuda tevhid inancını parçalayan İsrailiyat kültür ve Tevrat Şerhlerinden olabildiğince uzak durulmalıdır.

Örneğin Âdem’in Cennetten çıkarılması, Havva’nın Âdemin kaburgasından yaratılması, Musa’nın denizi yarması, Yunus’un balığın karnına girmesi, İsa’nın ölüleri diriltmesi gibi masallara inanılmamış olur…

Görüldüğü gibi İsrailiyat anlayışı mucize ağırlıklıdır. Kaldı ki, Kur’an bu anlatımdan uzaktır. Kur’an insanı tehdit etmemiş ve korkuya salmamıştır.

Kur’an “akledin” derken geçmişte olan şeylerin bugünde olması gerektiğine vurgu yapar. Yani tekrarın olması aklın bir gereğidir. Mesela Hz. İbrahim’e ölüleri nasıl diriltmek için kuşları parçala etlerini tepelere koy sonra çağır sana gelecekler diye bir metot kullanılmış değildir. Bu güne kadar bir tekrarı daha yapılmış değildir. Allah’ın kullarını böyle bir ikna metodu da yoktur. Bir canlıyı kendine alıştırmak en uygunudur. Bütün Peygamberler tebliğlerini söz üzerinden böyle yapmışlardır.

Mahmut AKYOL

Yer işareti koy permalink.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir