CUMHURİYETİN İRADESİ ORTAK AKILDIR

logo5

CUMHURİYETİN İRADESİ ORTAK AKILDIR

  • 1920’de TBMM’yi birlikte açanlar…
  • 1921’de “Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir” diye başlayan Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nu çıkaranlar…
  • 1922’de saltanatın kaldırılmasına (Hilafet hariç) oy verenler…
  • 1923’de Cumhuriyeti ilan edenler…
  • Toru topu 437 kişiden mürekkep zevat…

Türk Milleti bir bütün olarak özgürlük, psikolojik, ekonomik, askeri, eğitim, cahillik ve inanç buhranına düştüğü zaman buna aktif şekilde karşı koyanlarım toplam sayısı 437 kişi… (163’ü sivil memur, 89’u eşraf, 64’ü asker, 47’si serbest meslek erbabı, 46’sı din adamı, 28’si mesleği bilinmeyen zevat)

Türk Kürtsüz, Arnavut’uz, Çerkez’siz, Arap’sız olmadan Asya’da, Orta Doğuda ve Balkanlarda tutunamaz diyen ve yanyana bir araya gelmiş 437 kişi…

Bu kahraman 437 kişi, Geleceğimizin verimli ve aydınlık olması için üç temel eylemi göz ününe alırlar:

  • Temel ilke, “adaleti” hakkıyla herkese, her yerde ve her zamanda dağıtmak, adaletin devletin temeli olduğunu vurgulamak, yerin ve göklerin adaletle ayakta duracağına “iman” eden ve bu düşünce için çalışmak…
  • İkincisi genel ahlakın saflaştırılması ve hayatta yaşamasını temin etmek. Zira genel ahlak düzelmezse yalnızca adaletin yerine getirilmesinin yeterli olmaz ilkesiyle hareket etmek…
  • Üçüncüsü dinin yönetim kurallarını esas alan Cumhuriyete geçmek. (Teşkilat-ı Esasiye Kanunu) Tam anlamıyla bunlar, Türkiye’nin ortak aklını ve vicdanını yansıtır. Evrensel bir din olan İslam’ın bir devlet talebi olmamakla birlikte yönetim anlayışının özü, beş temel kavrama dayanmaktadır. Adalet, Emanet, Ehliyet, Meşveret ve Maslahat…

Memleketin dört bir yanından gelen sivil, asker, paşa, hoca, memur, eşraf vs. sentezi yeni Türkiye’nin, aklı ve vicdanı çıkmış ortaya. İşte buna “1921 ruhu” diyoruz. Asker ve Din adamı yanyana… Ne büyük hayal…

Şimdi bu ruh yeniden inşa edilebilir mi?

Edilir..!

Eğer Türkiye’nin en önemli hayat memat meselesi bu olursa, Ruhu ve psikolojisi, gözlerinin feri yenilenir, dizlerinin bağının çözülmesi düzelirse neden olmasın!

Yeter ki “yurdum insanının” içinden kafa yoracak 437 kişi bulunsun!!!

Bugünün siyasileri sanki savaşa gider gibi birbirine bileniyor. Mızraklarının ucuna “Atatürk, laiklik, cumhuriyet” bayrakları takanlarla, “Allah, kitap, din” bayrakları takanlar birbiriyle adeta savaşıyor! Sanki memleket kurtulacak!

Mücadelenin şiddeti o kadar anlamsız ki, sanki Yunan İzmir’e girmiş, Urfa, Antep, Maraş işgal edilmiş, Ruslar Kars ve Ardahan’a dayanmış…

Herkes bu şartlar içinde istiklal ve cumhuriyeti kurtarmak için birbirini vazifeye çağırıyor…

Cumhuriyeti kuran o 437 kişi nasılda dağıldı? Şimdi birbirini Yunan, İngiliz, Rus yerine koyar olmuş, gaflet, delalet ve hıyanetle suçluyor?

Halbuki dün onlar 1921’de aynı meclis çatısı altında birlikte mücadele etmişlerdi.

Görüşüm o ki, “1921 ruhunu” diriltmekten başka çare yoktur. Allah’ını, milletini ve ülkesini seven herkes samimi bir gayretin içine girmelidir. Herkese büyük işler düşüyor. Bu iş sadece kendini düşünerek olacak işler değildir.

Cumhuriyetin ortak irade ile kurulduğunu, bunun birlikte başarıldığını, sahibinin hepimiz olduğunu, birinin cephede savaştığını diğerinin İstiklal Marşı’nı yazdığını, biri bedenini, diğeri ruhunu, fikrini ortaya koyduğu ve bu ikisinin de birbirinden ayrılamayacağını bilmek zorundayız.

Türkiye’nin düşmanı dışarıdadır!

Kimimize sağcı, kimimize solcu, kimimize laik, kimimize dinci diyerek, kimimizi alevi kimimizi Sünni, kimimizi Türk, kimimizi Kürt diye bölerek bu ülkenin muazzam enerjisini tüketmek isteyenler; dış düşmanlardır.

Bu anlamda içeride düşman yoktur; farklı düşünen “yurdum insanları” vardır. İçerideki farklılıklar zenginliktir. Kimi kafası, kimi kalbi, kimi bedeni, kimi ruhu, kimi gözü, kimi kulağıdır. Beyin kalbe, ruh bedene, göz kulağa hiç düşman Olamaz… Fakat içeride kafasından ve midesinden düşmanın “Beşinci Kolları” var!

Çevreden merkeze yerleşen toplum diğerini tasfiye etmek yerine; herkes merkezde toplanmalı, merkezin rengi herkesin rengi olmalıdır. Cephede savaşanla, İstiklal Marşı’nı yazan ruh bir arada olmalıdır!

Merkez” dediğimiz şeyin en esaslı işi, “ortak aklı” işletmek ve “ortak iyiyi” iktidar yapmaktır. “Başörtülü” ile “başı açık” aynı mecliste yan yana oturmalıdır! Asıl normalleşme budur.

Benim Türkiye’ye baktığım yer burasıdır.

Şimdi düşman ağzıyla konuşup durmak yerine, Mehmet Akif’in geldiği damarı araştırmalıdır.

O zaman Cumhuriyeti ilk kimin savunduğunu görecek ve 1923’lere nasıl gelindiğini daha iyi anlaşılacaktır…

Cumhuriyeti paylaşmak istemeyenler, hırslarını yenerek makul olanı yapmalıdırlar. Makul olan, Cumhuriyete, buyurgan bir edayla ve bencilce değil “ortak ruhla”  sahip çıkmaktır. Türkiye’nin tarihi, coğrafyası, sosyolojisi ve ontolojisi bunu gerektirir.

Türkiye’nin saklı aklını ve derin vicdanını başka yerde aramamalıdır.

Görülüyor ki son Türk Devleti, sadece Batı Değerlere dayanılarak kurulmuş değildir. Büyük bir millî uyanışın sonucu verilen İstiklal Savaşının sonucudur.

Bu iki noktaya Türk aydınları ışık tutmak zorundadır. Bu iki konu bilimsel birikimi ve konuya hâkim, tarafız aydınlarca ele alınmalıdır.

Son zamanlar gösteriyor ki İkinci Dünya Savaşı sonu kurulan dünya düzeni çöküyor. NATO sorgulanıyor.

Buna karşılık Evanjelistlerce, yeni bir dünya düzeni kurulmak isteniyor. Şimdilik Kuzey Suriye’de kurulacak ikinci İsrail engellenmiş gibi görülüyor. Türkiye’nin daha işi zor görülüyor.

Müslüman olarak ben kendi namıma, Evanjelist yenidünya düzeninden, bu oluşumun psikolojik savaşından hiç korkum yok. Elhamdülillah Müslümanım ve Müslümanlığımla da güçlüyüm. İnanıyorum ki, Rabbim bunlara izin vermeyecektir. Yeterki doğru şekilde iman edilsin, mücadele yapılsın. Yeterki oku Müslüman atsın, isabet ettirecek Cenab-ı Allah’dır!

Yeryüzünün neresinde olursa olsun İslam tektir ve Haktır. Yeter ki İslam, İsrailiyat tahrifatından kurtarılsın. O zaman görülecektir ki İslam; ne Araba, ne Acem’e ve ne de Türk’e gönderilmemiştir.

Bugün İslamsız bir dünya Kapitalizm, Liberalizm, Serbest Piyasa Ekonomisi, Kavmiyetçilik, Kominizim, Sosyalizm Tahterevallisinde sallanıp duruyor.

Dünya; İslamsız hayatta, Adaletsiz, eşitsiz ve zulüm sistemlerde nefes alamıyor. Allah, kullarının yanlış davranışlarını lanetleyecektir! Bundan kimsenin şüphesi olmasın…

Allah’ın kimlere ‘veyl’ ettiğine bir bakın! Orada çok şey göreceksiniz…

Sakın ola ki, hayatımızın son döneminde kendimize “Yazıklar olsun” dedirtmeyelim…

Mahmut AKYOL

“BARIŞ PINARI” GÖLGESİNDE NUSUK, SALAT VE İBADET KAVRAMLARINA FARKLI BAKIŞ…

logo5

“BARIŞ PINARI” GÖLGESİNDE NUSUK, SALAT VE İBADET KAVRAMLARINA FARKLI BAKIŞ…

Yeryüzünde her amelin kaynağı düşüncedir. Kötülüklerin kaynağı da “İslamsızlıktır”.

Diyeceksiniz ki, Kıyamet koparken, KKTC düşman ağzıyla konuşurken, Türkiye’ye yedi düvel Çanakkale günlerini yaşatırken siz nelerden bahsediyorsunuz!?

Haksızlık etmeyin, şu an hepimiz “Barış Pınarı” gölgesinde yaşıyoruz.

Söylediğim sözleri daha öncede İslam adına binlerce mahir eller yazdı ve binlerce mahir diller söyledi.

İster kabul edin, ister etmeyin bu sözler tarih boyu insan vicdanında çok sarsıcı olmuştur. Benim yaptığım da, bu fikirleri yeniden gündeme taşımaktır. Çünkü bu fikirler yanlış anlaşıldığı içindir ki, Müslümanlar birbirleriyle anlaşamamış ve zayıf düşmüşlerdir.

Asırlar boyu “Nüsuk” ve “İbadet” birbirinin yerine hep yanlış kullanılmıştır. Şimdi bu kavramları düzeltmek, kendi mecralarında akmasını sağlamak oldukça zor…

Yine Kapitalist yaşamın ortasında kalmış çıkarcı, menfaatçi, tembel, sorumsuz kişilerin bu görüşlerin üzerinden kafa yormaları zor görünüyor…

Salat sadece, “Namaz” diye anlaşılınca, ”yardımlaşma ve dayanışma” buhar olup uçmuştur. Nüsuk ve İbadet kavramları birbirinin içine karışmıştır. Birincisinde Müslümanlar, ikincisinde insanlık birbirinden kopmuştur.

Ezandaki “Hayyelessalah” sözü insanları namaza çağırmak için değil, Müslümanları “dayanışma ve yardımlaşmaya” çağırmak içindir.

Aşağıda belirttiğim rakamlar bana ait olmasa da, doğruluğuna inandığım için paylaşıyorum.

Kur’an’ı Kerimde “Salat” kavramı 130 kere kullanılmıştır. Bunun “120” si yardımlaşma ve dayanışma anlamına gelen “İbadet” anlamındadır.

Diğer 10 yerde “Tespih ve tenzih” anlamına gelen “Nusuk” yer almaktadır.

Nusuk, yapılışında mutlaka yer, zaman, şekil bütünlüğü ve beraberliği vardır. Yapılışı önceden belirlenmiştir. Hareketleri bellidir. Onu yapacak olan herkes öyle yapmak zorundadır. Yapılışta hemen hemen farklılıklar yoktur. Namazın kendisi zaten tespihtir. Allah insanı o tespihe, hem bedeniyle ve hem de ruhuyla huzuruna çağırır.

Yüzler Kâbe’ye, Allah’ın Mekke’deki Beytü’l-Haremine çevrilir ve bilinir ki, dünyanın neresinde olunursa olunsun, namaz kılan bütün Müslümanların hepsi, tek bir vücut gibidirler ve düşüncelerinin merkezinde O’ vardır. Yani namazla Müslümanlar “tevhide” çağrılır. Her şeyden yüce olan Allah’dır.

Allah’ın divanında önce ”Allah’u Ekber” denir. Sonra ayakta durularak Kur’an’ı Kerim’den okuma yapılır. İnsan okunan kelâmın bilinci içinde olmalıdır. Allah’tan başka kulluk etmeye değer hiçbir şey yoktur. Ona duyulan saygının gereği olarak önünde eğilecek, alnı coşkuyla yere koyacak bir güç yoktur. Sonra alınlar yerden kaldırılır ve oturulur. Günahların bağışlanması için, kullarını rahmetiyle yargılaması için, doğru yola yönelmek için, sağlık ve rızıkla nimetlendirilmek için Allah’a dua edilir. O dua ile Hz. Muhammed’e, ondan önceki peygamberlere, doğru yolu izleyen herkese Allah’ın selâm ve rahmeti dilenir. Allah’tan bu dünya ve öteki dünya için iyilik, güzellik ve ihsan etmesi niyaz edilir. Ve sonunda, başımızı sağa ve sola çevirerek namazdan çıkılır.

Allah’ın Resulü böyle namaz kıldı, böyle dua etti ve kendisini izleyenlere de böyle yapmalarını öğretti. Namaz bir borç ödeme şekli değildir. Namaz bir irtibat şeklidir. Namaz miraçtır.

Kılınmaya çalışılan namaz Deruni dilden, canı gönülden olmalıdır.  Gösteriş boyutundan çıkarak ihlâs boyutuna gelen ve kuldan istenilen Namaz budur.

Hacca gidip şeytan taşlayan birisi eğer içindeki kötülükleri de taşlamıyorsa, o zaman sormak gerekir Sen neyi taşladın? Diye…

Namaz dinin direği değil, dinin gereğidir. Dinin direği dürüstlüktür. Biriyle Allah arasında yapılmakta olan bir ibadet, direk olmaz. Direk insanların gelip geçtikleri yere dikilmelidir.

Kur’an’ı Kerimde 278 kez ibadetten bahsedilir. Ancak her İbadet Nüsuk değildir. İbadetler önceden belirlenmiş hareketler değildir. Onu yapan herkes mutlaka farklı yapar. Hayatın içinde herkesin ibadeti başka başkadır. İbadet, insanın hayatın içinde gece ve gündüz faaliyet yürütürken ortaya çıkan şeylerdir.

Müslüman o kimsedir ki, her daim kendini saf bir yürek temizliği içinde bir hayat sürer, O’na secde eder.

Allah bilinci içinde, O’nu görüyormuşçasına yaşar.

Demem o ki, Müslümanlık lafla olacak şey değildir.

İbadetlerin amacı insanı özgürleştirmek, sınırlamak ve kötülükler karşısında ziyan görmesine mani olmaktır.

Kendini tutmak zor ve zahmetli bir iştir. Bunun için gerekli olan yardım Allah’tan istenir.

Din hayattan çekilir mi? Evet, çekilir!

Din gelenek haline geldiğinde, din akıl, vicdan ve düşünceden uzaklaştığında, hurafe istilasına uğradığında, uçtu kaçtıya boğulduğunda, tarih hayat ve tabiatın dışına çıktığında, dinin gereği yapılmadığında; din hayattan çekilir.

Yine bugün dinin kaynağı olan Kur’an büyük bir saygıyla duvarlara asıldığında, ona abdestsiz dokunulmaz, Salavatsız okunmaz denildikçe, Kur’an kutsandıkça; din hayattan çekilir.

Kur’an’ın anlaşılması noktasında gayret gösterilmediğinde, sadece teberrüken okunduğunda, mehcur (terkedilmiş) bırakıldığında; din ve Kur’an hayattan çekilir.

Bakın, her yerde yangın var! Bir yangını söndürmek için su lazım. Su var, suyu getiren yok! Birçok alanda Buhran var. Çözmek için elimizde Kur’an var! Fakat Dinin kaynağı sadece ölülerin üzerine üfleniyor.

Demek oluyor ki, Kur’an hayatın dışında. Din ve ahlak hayatın dışında. İşte dinin, Kur’an’ın, ahlakın hayattan çekilmesi böyle bir şey…

İnsanı ayakta tutan şey sevgi, insanlığı ayakta tutan şey de adalettir. Yine bunların ana kaynağı da ahlaktır.

Sonuç:

Hz. Muhammed’in getirdiği dini kendi çağınıza, mekânınıza ve zamanınıza taşıyın, yaşayın ve yaşatın.

Hz. Muhammed’in tutuşturduğu iyilik, güzellik, doğruluk, hak ve adalet ateşininin sönmemesi için onları destekleyin.

Salat ve İbadet ateşe odun atmak gibidir. Ateşin sönmemesi için ateşe odun atmak ne ise, Salat ve İbadet de onun gibidir.

Salat’ın Zekât’la zikredilen yerleri, Kur’an’ın bel kemiğidir. Ayeti şöyle anlamak gerekiyor: “Onlar yardımlaşma ve dayanışmayı ayağa kaldırırlar. İkame ederler. Fazla olanı da verirler.”

Hasan-ı Basri derki:

Her ümmetin bir putu vardır. Bu ümmetin putu da maldır.”

Hazreti Ali, malının ihtiyaçtan fazlasını elde tutmayı doğru bulmamıştır.

Ebu Zer El Gıffari, zekâtın kırkta bir olduğunu söyleyenlere karşı çıkmış ve Necm Suresi 34. Ayetini göstermiştir.

Bu ayet Velid Bin Muğire’yi eleştirmek içindir. “O, azını verir çoğuna cimrice sarılır.” Yani kırkta otuz dokuzuna sarılır, birini verir hükmü Kur’an hükmü değildir. İhtiyaçtan fazlası hükmü hem Kur’an’ın ve hem de Peygamberin yoldur.

Eğer dünya Necm Suresi 34. Ayetini Hz. Muhammed, Hz. Ali, Hasan-ı Basri ve Ebu Zer El Gıffari gibi anlasaydı; ihtimaldir ki savaşlar çıkmayacak, dünya bugünkü zulmü yaşamayacak, her taraf tesis edilen adaletle şenlenecek ve taşın üstünden taş düşmeyecekti…

Mahmut AKYOL

 

 

ETİK, AHLAK VE NİYET’TEN ANLADIKLARIMIZ!

logo5

ETİK, AHLAK VE NİYET’TEN ANLADIKLARIMIZ!

Toplumun inşası için iki kuraldan bahsedelim.

A) Etik, B) Ahlak.

Biri Felsefeye, diğeri Dine dayanır.

İnsan ürünü olan Etik kavramı; bencilliğe, çıkarcılığa, hırsızlığa, rüşvet almaya/verme kişiye göre değişir. Birine göre iyi olan bir şey başka birine göre değildir. Sebebi, Etik kavramın Felsefeye dayanmasındandır. Bunun için getirilen çözümler, insan için bir işe yaramıyor.

Benim dedem hacıydı, ninemde başını örterdi, babam Kur’an okurdu, bizde elhamdülillah Müslümanız” kabilinden sözler, “Münafık” vari sözlerden başkası değildir. Bu sebepledir ki, Etik kavramı oldukça karışık ve “Münafık bir kavramdır.

Güya Etik, güneş enerjisini bitirene dek insanı “mutlu” etmek ister.

Mesela:

Eğer etik kurallar olmasa, çevrenin dengesi bozulur, dünya gelecek nesillere aktarılamaz. Bu bakımdan doğaya saygılı olunmalı, değilse seçkincilik, ırkçılık, cinsiyetçilik olur, baskılar artar, hilekarlık, hırsızlık, katliamlar vs. çoğalır gider…

Tespitler doğru, lakin Felsefe, buz üzerine yazı yazmak gibidir. Adı var, kendisi yoktur.

Sokrat etik kuralların babası olarak bilinir.

Sokrat, Platon ve Aristo etik kavramları farklı şekilde açıklamıştır. Hepsinin ulaşmak istediği temel amaç “mutluluktur.”

Asırlar geçmiş, insanlık 21. yy dayanmış, fakat Etik, hala mutluluğu tartışmaktadır. Sebebi, Etik’ te iş yoktur, laf çoktur.

Kaldı ki Hak din İslam Ahlakı, sorunlara çarpık bakmaz. İnsanlık sorunlarına Âdem’den beri çözümler getirmiştir.

Ailenin mutluluğu için nasıl ki doğru bir “”, toplumun huzuru için nasıl ki doğru bir “iş ahlakı” lazımsa, hayatın mutlu şekilde sürmesi içinde doğru bir “sosyal ahlak” gereklidir.

İnsan, hayvan, bitki, doğanın yapısını korumak, çok hassas olmayı ve ahlakı gerekli kılar. Ancak o zaman insan, ahlak sahibi olur.

O halde varoluşun hikmetini kavramak, doğayı çıkar ve menfaat adına talan etmemekte yatar.

Hz. Resul buyurdu ki:

Sizin için çok kolay olan bir ibadeti (davranış biçimini) haber vereyim mi? O, “güzel ahlak” tır.

Ahlak, huy edinmektir. Huy, davranışların tekrar edilmesi sonucu ortaya çıkar. Ahlak, din eksenli bir ilkeler bütünüdür. Ahlakın yaşanması, dinin hayat bulmasıdır.

Allah; Hz. Muhammed için şöyle demiştir.

Şüphesiz sen yüce bir ahlak üzeresin.”

(Kalem Suresi 4)

Resulüm biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.”

(Enbiya Suresi 107)

Hz. Muhammed:

Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim.”

(Muvatta, Hüsnü’l-Hulk)

Hz. Ayşe:

Siz hiç Kur’an’ı okumadınız mı? Resulullahın ahlakı Kur’an’dı.”

Birisi geldi Hz. Muhammed’e sordu:

Senin gibi birisi olmak için ne yapmalıyız?” Cevap basit ve nettir. “Güzel ahlaklı olun”.

Şimdi sormak lazım:

Âdem, İbrahim Yusuf, Muhammed vs. insanlığa örnek olmuş bu şahsiyetlerin ahlakıyla insanlık ne zaman bütünleşecek, ne zaman insanlık lafını edip, icrasını etmediği etik kavramından kurtulacak? Kur’an’da belirtilen ve söylenen şeyler bugünde hala tekrar ediliyorken, Tahrif edilmiş ve felsefe-leşmiş olan dinlerden insanlık ne zaman vazgeçecek?

Ruh, maddi ve manevi canlılık demektir. İnsanın yaşaması maddi canlılıktır. Hava solumak gibi… İnsanın manevi canlılığı Kur’an ayetleriyle ilişkili olmaktır. Ahlaki olmak demek, “azgınlıkları frenlemek, doğruluk, dürüstlük, adalet, güvenirlik, eminlik” demektir.

Yasaklar bellidir ve sınırlıdır. Dolayısıyla dünyayı yasak ormanına çevirmenin bir anlamı yoktur.

Ahlak, kişide bir takım kanıtlar arar.  Şehvete düşmemek, hırsın esiri olmamak, kişinin kendini günahlardan arındırmak, sevgi, merhamet ve cömertlik içinde bulunmak gibi…

Bu kavramların kişide bizzat yaşanıyor olması gerekir.

Açlık sadece maddi bir şey değildir. Manevi olarak da insan bir takım açlıklar yaşayabilir. Açlık; kibir, hırs, haset, şehvet ve korkuyu besler.

Yaşamda akıl etmek, dengeyi sağlar. Denge, adaletin kendisidir. Yine denge aklın kullanılmasıdır. Allah, aklını kullanmayanları “pislik içinde” bıraktığını söyler. Akıl; sebebi sonuca bağlamaktır.

Kur’an’ın ana amacı, mazlumdan ve mağdurdan yana olmaktır. Yaşayan Kur’an böyle bir şeydir.

Hz. Muhammed’in mücadelesini iyi düşünüp anlamaya çalıştığımızda, bu sonuca kendiliğinden ulaşabiliriz.

Kur’an hitabeti esas almıştır. Hitabette maksat, muhataplarına bir şeyi kavratmak, onda şuur uyandırmak, onu etkilemek, duygulandırmak, akılını ve vicdanını harekete geçirmesini sağlamaktır.

Allah insanları aynı yolun örnek şahsiyetleri Nebilerle buluşturmuş ve insanı hidayet yolunda diri tutmak istemiştir. Bu buluşma noktası ahlaktır. Ahlak, bir toplumda kendisine uymaya zorlayan kurallar bütününü ifade eder. Ahlak, hareketlerimizi yönlendiren kurallardır.

Bütün Nebilerin getirmiş olduğu vahyin değişmez ilkesi Hakk, hukuk, adalet, sevgi ve merhamettir.

İslam mahiyeti itibariyle adalet, eman, güven ve merhamet dinidir.

İslam’ın koruma altına aldığı değerlerin başında yaşama hakkı gelir. Din, dil, ırk ve cinsiyet ayrımı olmaksızın bütün insanlar, eşittir.

İslam’da şiddete ve zulme asla yer yoktur. Şiddet apaçık bir zulümdür. Zulüm ise haramdır.

Kıyamet günü en şiddetli azap görecek kimseler, dünyada insanlara en çok işkence edenlerdir.”

İbn Hanbel

O halde bize düşen Hz. Muhammed’den miras kalan “güvenilir mümin olmak” erdemine sahip çıkmaktır.

Hz. Peygamber dedi ki:

Dikkat edin! Vücutta öyle bir yer vardır ki o iyi olursa bütün vücut iyi, o bozuk olursa bütün vücut bozuk olur. Dikkat edin! O yer kalptir.” Lakin kalpten kinaye, insanoğlunun davranışlarının özünde yatan “niyet” tir.

İnanmak; imanı zorunlu kılar ve kalbin kabulünü gerektirir. İmanın göstergesi, “amel/iş/davranış,” bunların göstergesi de, “niyet” tir.

İslam’ın insanı şok eden iddiası, “Ahiret Günü” dür. Allah’a iman ettikten sonra, bu gün sürekli tekrarlanır.

  • Uzak Doğu Hint/Çin/Japon/Kore’ dinlerde, “Reenkarnasyon” hakimdir.
  • Kâfirler şöyle dediler: “ Biz ölürüz, sonrada toprak oluruz.
  • İsrail oğulları: “Günahımız olsa da, Rab Yahova bizim dışımızdaki herkesi Cehenneme koyacaktır.”
  • Hristiyanlar: “İsa Mesih bizim için kendini feda ettiğinden bizler günahtan beriyiz.”

En doğru yaklaşım İslam Dinindedir:

İnsana davranışlarından sorulacak ve insanın değeri Allah’ın yanında bu davranışlarıyla belirlenecektir.”

İnsan, dünya hayatındaki her tutum ve davranışını bir kasta bağlı olarak yapar. Bunun halk dilinde ki karşılığı, “Dervişin fikri ne ise, zikri de odur.”

İslam’a doğru inanmak için, önce doğru bilgiye (Kur’an-Sünnet) sahip olmalıdır. Doğru iş içinde doğru niyet gerekir.

Bozgunculuk, kötülük, fitne, kavga, çekişme ve didişme” anlamlarına gelen “fesat” çıkarmamalıdır.

Yeniden başa dönecek olursak, doğru bir inanca kavuşmak doğru işle, doğru iş, doğru niyetle olur.

Kur’an’ın birçok yerinde Salih amelden bahsedilir. Hz. Resul, “Sulh ve Salahın merkezi kalptir.” Der. Yani kalbi bozuk olanın işinde doğruluk yoktur denilmek istenmiştir.

Sıkıntımız ve sorunumuz ne kadar büyük olursa olsun, çözümü şiddette ve ideolojide asla aramamalıdır.

İnsan olmanın şerefine yakışır biçimde konuşmak, dinlemek, anlamak ve anlaşmak asalettir.

Asaleti yok eden insanların sürdürdükleri kör ve düşmanca siyasettir.

Mahmut AKYOL

 

 

UYUŞTURUCU, SİLAH VE ÖLEN NESİLLER…

logo5

UYUŞTURUCU, SİLAH VE ÖLEN NESİLLER…

Bir toplumda oluşan bir olayın sonucunu görmek zaman ister. Ama bazı olaylar vardır ki, bağırarak gelir. Eğer kör, sağır ve vicdansız değilseniz bunları hemen görür, duyar ve anlarsınız.

Geçtiğimiz günlerde Narko-Timlerin ne maksatla kurulduğunu resmi ağızlardan duyduğum da içim yanmıştı. “Milletin evlatları ne hale gelmiş” demekten kendimi alamamıştım.

Bonzai” komasından bir tarafa yığılıp kalanları gördükçe, Eminelerin hazin sonuçları geliverdi aklıma. Kaygımın gün geçtikçe artmasının sebebi, Ülkenin uyuşturucu cenneti olması… Maazallah sokakların çalanlarla, kapıp kaçanlarla, yakıp yıkanlarla Texas’a dönmesi…

Gelişmiş Ülkelerin ürettikleri silahlar, diğerlerinin ürettikleri uyuşturucuyu adeta dengeliyor gibi…

Türkiye kaçakçılık cenneti…

Geçici olarak Başbakanlıkta çalıştığım yıllarda Gümrükte çalışmak için iş isteyenlerin sayısı oldukça fazla olurdu. Geçtiğimiz günlerde Cumhuriyet tarihinin en büyük operasyonlarından birinde yaklaşık 5 ton toz esrar ele geçirildi.

Buna sevinsem mi, üzülsem mi, bilmiyorum…

Bakın birileri bugünkü Kadın ve Erkeğin sıkıntısının kaynağı araştırıyor. Her kafadan bir ses… Kimisi ekonomi diyor, kimisi İslamsızlık…

Yeryüzü olaylarının savaş dâhil sebebi ekonomidir. Yani mülk meselesidir. Mesela 70 yıldır miras paylamış da dost kalmış insan görmedim. Âdem’in mirasını paylaşan evlatları da böyledir. Kavga, savaş, niza ve çekişmenin Habil ve Kabile kadar gider. Biri ekonomiyi temsil ederken, diğeri Hakkın yanında yer tutar.

Bunun küçültülmüş şeklide eşlerdir. Eğer eşler birbirini takdir etmez, birbiri için fedakârlık yapmaz, aile içi iletişimi kuramazlarsa, sevgi ve saygı ölür. Verilen sözler unutulur ve Hak ihlalleri peş peşe gelir.

Stres bir mikroptur, Eşlerin stresi çocuklara hemen sirayet eder. Ana/babası olsa bile çocuklar yalnızlığa mahkûm olur. Çünkü stresli bir ortamda büyüyen çocuklar, mutsuz olur. Mutsuz çocuklar toplumun temeline konulan dinamit gibidir. Bundandır ki, çocuklarımız ve kızlarımız ailelerinden kopukturlar…

Kim “helal/haram” tanımadan yaşarsa, o kimsenin karnı doymaz olur!

Özgüvenleri yok eden, masum vatandaşın lokmasına göz diken “Vahşi Kapitalizme” kim dur diyecek? Kanaatimce herkes kirli, sözünün fayda etmeyeceğini biliyor!

Ey Millet Evladı! Uyuşturuluyorsun! Uyutuluyorsun!

Bu millet, bu toprakları vatan yaparken, özgürlüğü ve bağımsızlığı kazanırken, bu bayrağı, bu Cumhuriyeti inşa ederken el birlikti…

Kapitalist Dünya Tanrı’yı kıyamete zorluyor! Armageddon savaşı dünyayı kurtarmak için değil, yok etmek için başlatılmak isteniyor. Liberal büyücü ve kâhinlerinin söylediklerinin tümü yalan! Hepsi afsun, hepsi büyü…

Türkü/Kürde, Arabı/Aceme, Şii’yi/Sünni’ye, sağcıyı/solcuya, laiki/ İslamcıya kırdırma politikaları düşmanın oyunundan ibaret!”

Uyan!

Bu oyuna sakın gelmeyesin!

Sözün namusu adına, insanlık vicdanı adına, kirletilen namuslar adına tükür asrın vicdanına!

Ey Türk Gençliği, Yusuf’un gençliğine dön! O gençlik ki, liberal yalanlardan daha gerçektir! Şayet gençliğini unuttuysan, Yusuf’tan sor! Çünkü Onun hayatı sensin!

Senin bir zamanlar emperyalizme, küfre, komünizme ve kapitalizme, zulme öfken vardı. Bir zamanlar Gencecik yürek tazeliğine aldırmadan, dünyaya kafa tutacak sevdan vardı. Şimdi bu sevdan ve bu öfken nereye gitti?

Ülkenin Aydınları, “Bu gidiş nereye?” diye neden hiç sormuyor, sesini neden hiç yükseltmiyor?

Artık gençlik amaçsız, gayesiz, hayalsiz… Dünyadan zevk almak, kariyer yapmak, kişisel başarı için ABD ve İngiltere yolarını arşınlıyor…

Ülkenin genç nüfusuna bu kodlar üzerinden ansiklopedik bilgi yüklenince, bencillik, çıkar ve menfaatçılık kaçınılmaz bir hal aldı. Böylece gençliği öldürülmüş bu milletin üzerine ölü toprağı serpilmiş oldu. Acaba Gençlik, yeniden Yusuf’un ruhuna döner mi? Gençlik, yeniden Kapitalizm’in büyüsünden kurtulur mu?

Bence çözüm; bu topraklardan çıkacak yerli ve milli irade de yatıyor!

Kanaatim odur ki, bu badirenin içinden ancak yeni bir gençlikle çıkılır… Zulmün yüzüne, sözün namusu ve insanlık vicdanı adına zalimin yüzüne tükürmek bu gençliğe nasip olur.

Yusuf’un hayatı, bir gençlik rüyasıdır. Gençliğe muhteşem bir örnektir. Her türlü yalan, dolan, entrikaya karşı zindandan verilen cevaptır. Yeni Yusuf’lar, Milletimize ve gençliğe yeni ufuklar açacaktır.

Yeter ki gömleğini arkadan çeken bir Züleyha olmasın!

Bakın Nur Suresi 31. Ayetinde ifade edilenlere:

“…Bakışlarınızı sakının, ırz ve namuslarınızı koruyun, görünmesi zaruri olan yerler dışında kalan kısımlarınızı cinsel cazibe adına sergilemeyin, açıp saçmayın, başörtüsünü omuzların üzerinden salın..!”

Ayet, “mümin” kadınlara hitaptır. Ayet, başı açıklığın yaygın olduğu bir topluma inmiş değildir. Değil kadınlar, erkeklerin bile başları örtülüydü.

Kur’an’da ki bu ayet kadınların ve erkeklerin başları örtülüydü de, o zaman ayetin esrarı ve hikmeti neydi? Mademki Kur’an, feodal ve ataerkil bir topluma gelmişti, mademki kadın, bazı haklardan mahrumdu. O zaman kadın açılmak suretiyle özgürlüğüne kavuşamaz mıydı?

Hayır, kastedilen bu değildi…

Burada ki kasıt, kadın ve erkeğin tahrik unsurlarını kapatmasıdır..!

Günümüzde başörtüsü meselesi, dini veya insan hakları konusu olmaktan çıkmıştır. Tamamen “Psikolojik” bir soruna dönüşmüştür. Bu yasağı uygulayanlar inadına hareket ediyorlar. “Yenildik” demeyi gururlarına yediremiyorlar.

Kanaatimce bu işin ölçüsü yaşayan hayattır.

İdeolojik yaklaşımlara veya o ideolojik önyargılara göre oluşturulmuş kanunlar değildir. Yani birisi nerede, hangi haklara sahipse, öteki de öyle olmalıdır. Çünkü kanun önünde birinin diğerine üstünlüğü yoktur.

Yine En’am suresinin 115. Ayetine bakmakta yarar vardır.

Sıdk “sadakat, sözü namus bilme, sözünde durma, sözü kendini bağlayan insan anlamındadır.”

Adalet de “herkesi hakkını tastamam vermek demektir.”

Kur’an bu iki kavramla insana hedefini gösterir. Yani sözü olanların ve adalete inananların sesini yükseltmesi gerekiyor. Hatta daha da yükseltmesi gerekiyor.

Şu an bakıyorum da İslam’ı, adaleti ve sadakati anlamayanları Allah iyi ki İslam devletini kurmayı nasip etmemiş. Yoksa Maazallah tipik bir Türk Talibanının ortaya çıkması kaçınılmaz olurdu.

Siyaset iman değildir.

İnsanın Allah tarafından bahşedilmiş üç temel fıtri özelliği vardır:

  • İnancı yani kalbi,
  • Düşüncesi yani beyni,
  • Alın teri yani emeği.

Bunların hiçbiri hiçbir şekilde baskı altına alınamaz! Aksi halde insanın varoluşuna müdahale olur. İnsanın alın terinin özgürleşmesi demek, emeğinin hakkını alması, emeği ile bir yerlere gelebilmesi demektir. Çünkü insan için emeğinden başkası yoktur.

Emeği olmayanın şahsiyeti de yoktur. Emek vererek elde ettiğin şey senindir. Kendinden yiyen helalinden yer, başkasından yiyende hırsızdır.

Sonuç:

Edep ve ahlaktan yoksun, tesettürü kavramaktan uzak, Yusuf’un hayatını unutan bir gençlikle, haram ve helalden uzak bu milletle yeniden bu vatan, bu bayrak, bu Cumhuriyet özgür ve bağımsız inşa edilebilir mi?

Doğrusu kuşkuluyum…

Mahmut AKYOL  

 

 

 

TÜRK KADINI, FITRAT VE ÖLÜM

logo5

TÜRK KADINI, FITRAT VE ÖLÜM  

Yazıyı sonuna kadar okursanız, kadın/erkek hakkında size bir fikir verebilir.

İlk yaratılışından beri erkek kölelikten, kadın istismar edilmekten hiç kurtulamadı. Gücü elinde bulunduranlar, hiç acıma duymadan kendi cinslerine zulm etmekten kaçınmadılar.

Dinler açısından bakıldığında Yahudi, Hristiyan ve bazı mitolojik düşüncelere göre Tanrı, güç ve kudretinin gereği olarak önce erkeği, sonra da onu yalnızlıktan kurtarmak için kaburga kemiğinden kadını yarattı. Yine Tanrı, güzellik sıfatının tecellisi olarak önce kadını, sonra da ondan döllenme yoluyla erkeği yarattı.

Bu iki görüşte doğru değildir.

İnsanın yaratıldığına dair en doğru tespiti yapan İslam Dinidir.

Ey insanlar! Sizi tek bir özden (nefs-i vahide) yaratan, ondan da iki eş (zevç) yaratan, sonra ikisinden birçok erkekler ve kadınlar türetip çoğaltan Rabbinizin bilincinde olun. Adını dilinizden düşürmediğiniz Allah’ın öfkesini çekmekten sakının. Aile bağlarını gözetin. Allah hepinizi görüyor.” (4/Nisa; 1)

Şimdi de Nisa 34-35 ayetlerini okuyalım:

“…Şiddetli geçimsizlik yaşadığınız eşlerinizle önce oturup konuşun, olmazsa yataklarında yalnız bırakın, yine olmazsa bir müddet ayrılın. Barışıp anlaşırsa, hala işi yokuşa sürüp bahaneler aramayın. Yücelik ve büyüklük Allah’a mahsustur;

Eğer eşlerin arasının iyice açılıp işin boşanmaya doğru gittiğini görürseniz tarafların ailelerinden birer hakem çağırın. Niyetleri gerçekten barışmaksa Allah niyetlerini boşa çıkarmaz. Allah her şeyi biliyor, her şeyi duyuyor; bundan hiç şüpheniz olmasın…”

İslam’dan bu hükümlere göre, “kadınlar dövülür” diye bir görüş çıkarmak doğru da değildir, mümkün de değildir. Eğer dövmek diye bir hüküm çıkarılacak olsaydı, bu pekâlâ “öldürmeye” kapı açardı.

Ayetten “Onları dövün, onlara vurun” zorlama ve kolay anlam çıkartmak yerine “Onlardan bir müddet ayrılın” demek daha doğru olmaz mı? Hem Kur’an’a daha uygun düşmez mi?

Keza ‘Darebe’ kelimesinin Kuran’da “sefere çıkmak, bir yerden bir süreliğine ayrılmak, açmak, ayırmak” gibi anlamlara da geldiği unutulmamalıdır. (Nisa; 101) ve (Taha; 77) olduğu gibi.

Demek ki, yaratılışından beri kadın/erkek arası geçinme sıkıntısı vardır ve olmuştur. Hz. Peygamber’in hayatında da bu sıkıntıları bizzat yaşamıştır. Ama O, ömrü boyunca kadına el kaldırmamıştır. Üstelik dövmenin hiç de hayırlı bir tarafı yoktur. Hz. Peygamberin yaşantısı ortada iken, böyle hassas bir konuyu, “Taliban/Işid/Selefi” düşüncenin eline terk etmek, kimin işine gelir?

Allah, problem çözmek için ayetleri, hep mağdurdan ve ezilenden yana göndermiştir. Bu konuda onlarca ayetten, yüzlerce hadisten ve binlerce olaydan bahsedebiliriz lakin mevzuyu dağıtmaya gerek yok sanırım…

Kadına şiddetin alabildiğine arttığı bugünlerde bir kez daha hatırlamakta fayda var… Bırakın kadını öldürmek, kadını dövmenin bile dinde yeri yoktur!

Mesela birçok kereler kadını terbiye maksadıyla dövmek söz konusu olduğunda İslam, dövmeyi reddetmiş ve şiddeti zulüm saymıştır. Her kim ki, İslam’da kadını dövmek vardır derse; İslam’a büyük iftira atmış olur!

Arap kültüründe kölelik, çok eşlilik, kadını dövme, diri diri kadını gömmek, kadını erkeğin kaburga kemiğinden yaratılmış olması gibi saplantılar, İslam Dini tarafından reddedilmiştir. Bu red akşamdan sabaha değil, Bin Dört Yüz yıldan beri reddedilmiştir.

Hz. Peygamber’in iki tane cariyesi olduğu görüşü doğru değildir. Köleliğe karşı olan, kölelere özgürlük diyen bir dini insanlığa taşıyan bir Peygamber, nasıl olur da böyle bir yanlışın içinde yer alır?

Evet, Kur’an’ın indiği toplum feodal ve ataerkil olması sebebiyle kadın, bazı haklardan mahrum bırakılmıştır ama bunun sebebi din değil, toplumun sosyal ekonomik ve psikolojik yapısıdır.

Size insanlığımızı, kadınlığımızı ve erkekliğimizi unutturan bir zaman diliminden söz etmek istiyorum!  

Batı, Savaş Meydanlarında bizimle karşılaştığı her defasında kendine bir ders çıkarmıştır. Bazen elimizden Kur’an’ı almak istemiş, yeri gelmiş soyumuzu kurutmak için Aile Ocağımızı yıkmaya çalışmıştır.

Demem o ki Batı, Savaş Meydanlarında kazanamadığı galibiyeti inancımız ve ocağımız üzerinde yaptığı tahribatla kazanmaya çalışmıştır.

Yaşadığımız dönemde meydana gelen kadın istismarı, onurunun tahrip ve cinayetleri hep Aile Ocağımızın bozulmasının bir sonucudur.

Mesela yakın zamanda Türkiye de bir “algı” operasyonu yaşatılmak istendi. Yüzlerce hektar yanan ormanlara sesini çıkarmayanlar, sıra Kaz Dağlarına gelince fırtınalar koparıldı. Yüzlerce kadın sokaklarda ölüsüyle/dirisiyle kaldığında sessiz kalanlar, bu algıyı büyütmek adına Emine Bulut’un cinayetini kullandı.

Bu algı operasyonu olmuş bitmiş değildir.

Fransız ihtilalinden meş’um Kemalizm, Osmanlıyı eski rejim, gerici, hurafeci bir ayrıma tabi tuttu. Buda başka bir algı… Onlarca yıldan devam ediyor.

Pozitivist bu yaklaşım, Çağdaşlaşma adına kadını evinden çıkarmayı başardı, sokakta kafesledi. 1932’de Belçika’da yapılan Dünya Güzellik Yarışmasında, oylama bile yapılmadan birinci ilân edilen Keriman Halis, Türk Kadınına model yapıldı.

Türk Kadını, neslini kurutmak pahasına doğum kontrolüyle, Kemalizm’in dayattığı Laiklikle ve Romanın kokuşmuş gayri insani hayatıyla karşı karşıya kaldı.

Mesela bazı medya kuruluşların bütün politikası bu propaganda üzerine kurulmuştu. Gazeteler, Fransız jakobenliğini ve Kemalizm’in doğrultusunda Batılılaşmak için kadınlarımız Balo Salonlarda terletilirken, sürekli şekilde de bir şeriat tehlikesine işaret ediyordu.

Kemalizm Cumhuriyeti meşrulaştırmak için durmadan Osmanlıyı kötüledi. Halbuki buna gerek yoktu, çünkü Cumhuriyet, Müslüman Türk Milletinin yönetiminde gelinen son noktaydı.

Kemalizm, modernleşmeyi halka pompalarken, halk “Adaleti” ne hikmetse göremedi. Devletin olmazsa olmazı Adalet, sözde kaldı. Köylü milletin efendisiydi ama herkes marabaydı. Patron devletti. Millet, vahşi kapitalizme esir edildi. Bu durumda kadın, her istismara açık hale getirilmişti…

Modernleşmede Aydınların Din sorunu, İslam’i kimlik sorunu vardı. Yine Modern hayatta kadının ortam sorunu vardı. Kadın ehlileştirilmek isteniyordu.

Kemalizm, kadının fıtratını görmek istemedi. Fıtratı beslenmeyen kadının özüne şaşı bakıldı. Kadın kendisinde olmayan “Değerleri” nesillerine aktarmaya zorlandı. Kendi boş, nesli yoz bu günlere gelindi…

Türk erkeğine ve kadına sosyolojik, ekonomik, psikolojik ve hukuki boyutlardan Devlet bakamadı. Laik Kemalist Düşünce, kadının bedenini soymakla işe koyuldu. Bilahare kamusal alandan başörtüsü yasağı ile kovuldu. Başörtüsü sadece köyde, hizmetçide olmasının uygun olacağı söylendi.

Bu bizzat siyaset yapıldı ve Milletin Meclisinde Başörtü varlığı kavga/döğüş tartışıldı. Kemalist (çağdaşlaşma) modelini bozduğu için, Başörtü toplum iki kutba ayırdı. Bu durum, düşmanın lehine, milletin aleyhine gelişti. Batı modeline uygun kravatı, ceketi, döpiyesi olan bir tür ideal kadın ve erkek memlekette neşvünema buldu.

Kemalizm, gericiliği besleyen İslam’ın (!) topluma ve kadına sunduğu yaşam biçimini görmek istemiyordu. Aslında Kemalizm, Takiyye yapıyordu. Bir yandan Erkek/Kadın eşitliğinden dem vuruyor, Osmanlı aşk ve edebiyatı dururken, diğer yandan Türk Kadını, Romanın kokuşmuş gayri insani edebiyatı, hürriyeti, aşkıyla kirletiliyordu.

Öldürme, hırsızlık, yolsuzluk, yalan, zina, iftira, içki, zulüm, zorbalık vs. erkeğe olduğu kadar kadına da haramdı, ama herkes gayet rahattı… Neden? Çünkü demokrasi vardı. Herkes her şeyi dilediği gibi yapabilirdi.

Bugün milyonlarca kadın kötü yollarda… Üstünden geçinenler belli… Kadın bunları kendiliğinden mi yaptı, kendiliğinden mi oyuncak oldu? Sebepler ortada…

Kemalizm, herkesi değiştirmek istiyordu. Zaten değişmeyen gerici, yobazdı. Zaten model alınan Fransız modernleşmesinin doğasında Giyotinler le insanlar hizaya çekiliyordu.

Demek ki, Türk kadını fıtratından uzaklaştı ve ölümüne terk edildi…

Mahmut AKYOL