ALLAH’A GÜVENMEYEN BİRİKTİRİR

logo5

ALLAH’A GÜVENMEYEN BİRİKTİRİR

Dinde Allah’a inanmak değil, güvenmek asıldır. Dinin direği doğruluk, dürüstlük sevgi ve paylaşma kavramlarıyla dikilir. Bu direkler üzerine dikilmeyen bir dinin temeli, gövdesi ve çatısı çürük ve tamamı felsefeden ibarettir.

Felsefeye dayalı bir din size ezilenden, mazlumdan, mağdurdan ve yoksuldan söz ediyorsa; doğruluğu, dürüstlüğü, sevgi ve paylaşımı yalandan ibarettir.

Söz söyleme meraklısı değilim. Lakin söylediğim sözün doğu olmasını isterim. Çünkü yanlışlara ilgisiz kalmak günahların büyüğünden sayılır. Ben değil, kimsenin bunu kaldırmaya gücü yoktur.

Müslüman Türk Millet, her yirmi senede bir savaş yüzü görmüştür. Bu sebeple yeryüzünde rızk ve rızk kaynaklarını tasarruflu şekilde kullanan ikinci bir millet daha yoktur. Ortaklaşa bir hayatı bizim kadar becermiş başka bir millet yoktur. Eğer böyle bir hayatı diğer milletlerde becermiş olsalardı, yeryüzünde hiçbir sorun kalmazdı.

Hz. Muhammed köleliği kaldırmıştı. Fakat ondan sonra kölelik, sistem olarak yeniden işlemeye başladı. Günümüzde şekli değişmiş olarak bütün şiddetiyle kölelik sürmektedir. Kredi kartı köleliği bunlardan birisidir.

Müslümanlar, diğer insanlar gibi dünya hayatının geçici cazibesine kendilerini kaptırdılar. Oysa Kuran sürekli olarak bizi bu cazibeye karşı uyarmıştır.

Eğer Müslümanlar, Allah’a olan güvenlerini kaybetmiş olmasalardı, imanları da capcanlı hayatlarına istikamet vermiş olurdu.

Allah’a güvenmeyenler biriktirir. Ne devlet, ne insanlar zenginler kulübü değildir. Kur’an’da ki tabirle servet, zenginler arasında dönüp duran bir meta hele hiç değildir.

Din, Muhsin mümin ve ezilen gözüyle okunduğunda “Lehu’l-Mülk” karşımıza çıkar. Yani Müstaz‘af (ezilmiş) halk, kredi kartı kölesi haline gelmesin diye isyan eder, bu isyan da arşı titretir.

Kapitalist üretim ve tüketim ilişkilerine karşı çıkılmadan, kapitalizme karşı durulamaz…

Mesela bir fabrikada sadece mescit açmak, işçilere iftar ve sahur yemeği vermek fakat kâr bölüşümüne hiç dokunmadan işçinin hakkını verdiğine kendini inandırmak aslında hırsızlıktan başkası değildir.

Esas mesele de budur…

Anadolu’da klasik Türk, Sünni ve Müslüman aileden gelen birisi olarak şunu söylemek istiyorum:

Türk ile Kürt, Alevi ile Sünni, Müslüman ile gayr-i Müslim, zengin ile yoksul eşit hale gelinceye kadar adalet ve eşitlik meselesinin bir aydın olarak takipçisi olacağım.

Şimdi anlatacağım hikaye Ebu Zer’le ilgilidir. Sanıldığının aksine Ebu Zer yalnız kalmış ve aykırı olan görüşleri olan biri değildir. Aksine Ebu Zer’in görüşleri çoğunluğun görüşüdür. Saraylara ve kaşanelere taşınmamıştır.

Kişi elindeki birikimi, üst üste koyduğu akçeleri şu dört yoldan birisine aktarmak durumundadır; Yoksa Kenz olur, kenz de ateştir.

Bir; iş ve istihdam yaratıcı iş yeri, tesis, fabrika vs. kurmak veya açmak… Yani buraları ortaklaşa üretim ve paylaşım düzeni içinde çalıştırmak.

İki; infak etmek… Yani üst üste koyduğu akçelerin ihtiyaç fazlasını mülkiyetinden çıkarmak, tutmamak gerekir.

Üç; vakfetmek… Yani emaneti kendinde olduğu halde gelirini infak etmek lazımdır.

Dört; karz-ı hasen yapmak… Yani icabında silinebilir borç vermek, üst üste getirdiği akçelerin piyasada borç olarak dolaşımını sağlamak. Bunun dışında biriktirmenin yolu yoktur, aksi halde ona ateş olarak geri döner.

”Üçüncü Halife Osman b. Affan, halife olur olmaz Emevi kabilesiyle kadrolaşmayla başladı.

Kufe valisi Sa’d b. Ebi Vakkas’ı azledip yerine anne-bir kardeşi Velid b. Ukbe’yi tayin etti.

Mısır valisi Amr b. El-As’ın yerine sütkardeşi Abdullah b. Sa’d b. Ebi Serh’i tayin etti.

Basra valisi Musa el-Eş’ari’yi görevden alarak dayısının oğlu Abdullah b. Amir’i atadı.

Kilit bir görev olan Devlet Kâtipliği’ne amcasının oğlu Mervan b. Hakem’i getirdi.

Tüm eyalet valiliklerinin kendi kabilesi Umeyye oğullarının eline geçmesini sağladı…

Medine’de ileri gelenlerden oluşan istişare kurulunu Emevi aile meclisine çevirdi.

Taif’e sürgün edilen amcası Hakem’i Medine’ye getirtti ve kendisine 100 bin dirhem (ulufe) verdi…

Fedek arazisini onun oğlu Mervan’a tahsis etti.

Medine çarşısının gelirini Mervan’ın kardeşi Haris’e tahsis etti.

Damadı Abdullah b. Halid’in ‘hesabına’ 400 bin dirhem aktardı.

Mısır’dan getirilen devasa inciyi Ömer b. Hattab ‘Parçalayıp yoksullara dağıtın’ demiş ama özelliği bozulur diye parçalanmamıştı. Halife Osman bu inciyi, kızını Mervan’ın kardeşi Haris’le evlendirirken çeyiz olarak ona bağışladı.

İfrikiye’nin fethi sırasında bir buçuk milyon dinar ganimet elde edilmiş, beşte biri Medine’ye gönderilmişti. Bu ganimetleri yapılan ihale/müzayede sonunda 500 dinar karşılığında Mervan’a sattı. Mervan aldığı malların çok azını ödedi, kalan borcunu da ona bağışladı.

Peygamberimizin yıktığı, ilk iki halifenin fırsat vermediği toprak ağalığının ve toprak köleliğinin önünü açarak kapitalizmin İslam dünyasına girişine zemin hazırladı.

Halifeye istifa çağrılarına ‘Bu gömleği (hilafeti) bana Allah giydirdi, üç buçuk çapulcu (muhalif) istiyor diye çıkarmam’ diyerek, asırlar boyu sürecek ‘saltanat’ kavgasını başlatmış oldu…

İhtilal sonucu öldürüldüğünde cenazesi üç gün ortada kaldı. Cenaze namazına dört, en fazla yedi kişi katıldı. Ali b. Ebu Talip, Talha ve Zübeyr gibi önde gelen sahabeler cenazeye katılmadı. Cenazeyi taşıyan kişiler taşlandı ve yaralanmalar oldu. Cenazesi Medine’deki Müslüman mezarlığına gömülmedi ancak dış duvarının yanına gömülebildi.

Daha sonra Muaviye döneminde duvar değiştirilerek mezarlık içine dahil edildi.

Geride bir milyon dirhemi aşkın servet bıraktı.

Mekke’de Müslüman olduğunda orta sınıf bir zengindi.

Kamu görevlisi (halife) olmasıyla birlikte ticareti bırakmasına rağmen servetini katlanarak arttı.

Fakat iktidar ona yaramadı.

12 yıllık iktidar döneminden sonra, Müslüman mezarlığına gömülmesi dahi tepkiyle karşılanacak bir noktaya geldi.”

Bu ne hazin bir sondur!

NOT:

(Halife Osman’la ilgili bilgiler, Adalet Devleti ‘Ortak İyinin İktidarı’ adlı kitaptan aktarıldı)

Mahmut AKYOL

“ANKEBUT” DÜŞMANLARI ALLAH SAYINIZI VE GÜCÜNÜZÜ ARTIRSIN!

logo5

“ANKEBUT” DÜŞMANLARI ALLAH SAYINIZI VE GÜCÜNÜZÜ ARTIRSIN!

Bildiğiniz gibi Kur’an’ı Kerimde 114 sure bulunmaktadır. Bunlardan birisi de 69 ayet içeren 29. Sıra sayılı “Ankebut” Suresidir. Mekke döneminin son, Medine döneminin ilk surelerindendir.

Ankebut’a  “Dişi örümcek” (karadul) ve ya “Örümcek ağı” denilir. Sure,  “Münafık” kavramıyla çok ilgilidir ve kelimenin geçtiği ilk yer de burasıdır.

Hz. Peygamber Medine’ye hicret ettiklerinde ilk iş olarak bir toplanma yeri (Mescid) inşa eder. “Hayyelessalah” (haydi toplantıya) diye nida edildiğinde Müslümanlar orada toplanır, hem namazlarını kılar ve hem de sorunlarını konuşurlardı.

Mescidin kapıları herkese açıktı, toplantı yapılırken veya namaz kılınırken kapılar kapatılmazdı. O esnada yoldan geçen birisi burada ne yapılıyor diye merak ederse gelir, aralarına karışır konuşmaları dinlerdi. Kimse kapalı kapılar ardına çekilmez, fiskos etmez, dolap çevirmezdi. Her şey herkesin gözü önünde aleni, açık, objektif, şeffaf ve riyasız (yalansız) olurdu. İşte Hz. Muhammed’in cemaat ortamı böyleydi.

Fakat Peygamberin bu açık Mescid ortamını beğenmeyen “münafıklar”, başka yerlerde, evlerde toplanıp bazı planlar yapmaya, dolaplar çevirmeye başladılar.

İşte Kur’an’ın “Ankebut” dediği, örümcek yuvalarından kastı budur.

Demem o ki, Hz. Muhammed’in mescidinden ayrılan münafıklar, “Ne yapalım, nasıl edelim de, müşriklerle işbirliği yapalım”  diye düşünüp Müslümanların başına ağ örmelerine, planlar yapmalarına Kur’an’da “Ankebut” denildi.

Yani aleni, açık, objektif, şeffaf, riyasız ve yalansız işlerin terkedilip, gizli dolap çevirmenin, yalan dolan işleri döndürmenin adı Ankebut olmuş oldu.

Günümüzde Hz. Muhammed’in oluşturduğu gibi bir topluluk, yaptığı işler gibi aleni, açık, objektif, şeffaf, riyasız ve yalansız bir cemaat var mı bilmiyorum…

Eğer böyle bir topluluk olmuş olsaydı; Müslümanların sorunları bu kadar içinden çıkılmaz hale gelmezdi!..

Bu açıdan bakıldığında görülecektir ki, her taraf örümcek ağlarıyla dolu…

Her yerde herkesin herkese bir dolap çevirdiğini, diğerinin aleyhine plan yaptığını, kaset doldurup şantaja hazırlandığını görürsünüz!..

Günümüzün en doğru şekilde anlaşılması için, Mekke’den Medine’ye geçişi anlatan bu sure, defalarca tefekkür edilmelidir diye düşünüyorum.

İNSANLAR, sadece “İnandık” demeleriyle, hiç sınanmadan bırakılacaklarını mı sanıyor?” (Ankebut/2)

Hükmü üzerinde defalarca tefekkür edilmelidir.

Nuh’un, İbrahim’in, Lut’un, Medyen’in, Ad’ın, Semud’un, Firavun’un, Karun’un ve Haman’ın üzerinden anlatılan siyasî, sosyal ve iksadî mesajları kavramak lazımdır. Çünkü bu yapılar bize, menfaat grubu veya çıkar şebekesi haline gelmenin doğuracağı vahim sonuçları anlatırlar.

Açgözlülüğün timsali olarak Şuayb’ın kavmi Medyen, hırsın ve hasedin timsali olarak deveyi boğazlayan Salih’in kavmi Semud, kibrin, kenzin ve insanları afyonlamanın timsali olarak Musa’nın kavminden Firavun, Karun ve Haman’ın akıbetlerinin önümüze, niçin döküldüklerini bilmek lazım diye düşünüyorum.

Hz. Nebinin aç, yalansız, eşit ve kardeşçe bir yaşam süren Suffa’sından rahatsız olanlar, “örümcek yuvaları” kurmuş, gizli görüşmeler yapmış, kumpas hazırlamış, kapalı kapılar ardında iş çevirmiş ve münafıklık yapmışlardır.

Nasıl ki örümcek (karadul), açgözlülüğü sebebiyle kendi erkeğini yerse, münafıklarda aynı şekilde kendi çıkar ve menfaatlarına ters düşün her şeyi yemiş ve yok etmişlerdir.

Diğer yandan Kur’an’ı Kerim zayıfın, ezilenin dili ve gönlü ile okunduğunda size kendini açacaktır.

(Ey Resulüm!) De ki: “Ey insanlar! Ben Allah’ın sizin hepinize gönderdiği bir elçisiyim. Ki göklerin ve yerin mülkü yalnız onundur. O’ndan başka ilah yoktur, O diriltir ve öldürür. Öyle ise Allah’a ve halkın bağrından çıkmış Elçisine iman edin. O da Allah’a ve O’nun sözlerine iman eder. Ona uyun ki doğru yolu bulasınız.” (Araf/158)

Şimdi bu ayet üzerinde gücümüz nispetinde duralım.

Din bireysel bir inanç meselesidir. Her insan kendi kişiliğine, karakterine göre dine bir anlam yükler. Bundan dolayı istediğine inanır ve inancını istediği gibi yaşar.

Bireysel inanç tek bir çizgidir. O çizgi, Allah’ın Resulünün saçlarını ağartan bir emridir.

“(Ey Resulüm!) Emrolunduğun gibi dosdoğru ol! Seninle beraber (küfür ve kötülükten) Tevbe edenler de (böyle davransın) Ve (sakın) azıtıp (haddinizi aşmayın). Çünkü O, yaptıklarınızı Görendir.” (Hûd 112)

Sosyal alanda dindarlığın ölçüsü namaz, oruç vs. değildir. Dindarlık, gücü kullanma biçimiyle alakalıdır. Hazineyi nasıl kullandığıyla alakalı bir durumdur. İnsanın dindarlığını anlamak için, onun dinar ve dirhemi nasıl kullandığına bakılmalıdır.

Demek ki İnsan/Müslüman, İslam’a girmek isterse, mülk kapısından girmelidir. Kur’an, “Allah’a ve Ahiret gününe” imanın saf bir iman olması, bu imanın kendisine yoldaş olması ve Allah’tan- Ahiret Gününden şüphe duymamasıdır.

Dinde Allah görünen bir nesne olmadığı ve kıyametin de henüz gerçekleşmediği için kabulü zordur. Bu bakımdan Müminler, Allah’ı görüyormuşçasına (ihsan), kıyamete de sanki gidip gelmişçesine (yakın) iman ederler!

Yine Müminler, Allah’ın kendilerine Şah damarından daha yakın olduğuna inanırlar. İnsan ne yaparsa yapsın, nereye gizlenirse gizlensin, ne kadar fısıldarsa fısıldasın, hatta kimseye söylemese bile içinden ne geçiyorsa geçirsin Allah tarafından bilindiğine inanırlar.

Allah bize şah damarımızdan daha yakın, ayaklarımız da ellerimiz de ve diğer organlarımız da bize aynı yakınlıkta değil mi? Neden özellikle şah damarı denilmiştir?

Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz ve biz ona şah damarından daha yakınız.” (Kaf 16. Ayet)

Yani Biz ona (insana) ruhuna en yakın olan şah damarından daha yakınız.

Namaz, oruç, hac ve kurban vs. “kul ile Allah” arasındaki ilişkilerdir. Bunlara Nüsuk denir. Nusuklar ibadete giriştir. İbadet hayat içinde yapılan iş ve oluştur.

Nusuklarla kapısı açılan ibadetlerden birine Yunus Emre diyor ki, “Yunus Emre der hoca, gerekse bin var hacca, hepsinden iyice, bir gönle girmektir.”

Yani dinin hayatta ki uygulaması vermek, paylaşmak ve sevmek, toplumda ki eşitsizliği ortadan kaldırmak, mülkiyetin (para, servet ve iktidar) dağılımını adil şekilde pay etmektir.

Eğer Kur’an’ın duvarlara asılacak ve ölülere okunacak bir kitap olmadığı, dirilerin sorunlarını çözmek üzere gönderildiği anlaşılırsa, Kur’an’ın metni zamanın diliyle tefsir edilirse, Hayat, tarih, tabiat içinde İslam tevhid edilebilir.

Bu konuda tevhid inancını parçalayan İsrailiyat kültür ve Tevrat Şerhlerinden olabildiğince uzak durulmalıdır.

Örneğin Âdem’in Cennetten çıkarılması, Havva’nın Âdemin kaburgasından yaratılması, Musa’nın denizi yarması, Yunus’un balığın karnına girmesi, İsa’nın ölüleri diriltmesi gibi masallara inanılmamış olur…

Görüldüğü gibi İsrailiyat anlayışı mucize ağırlıklıdır. Kaldı ki, Kur’an bu anlatımdan uzaktır. Kur’an insanı tehdit etmemiş ve korkuya salmamıştır.

Kur’an “akledin” derken geçmişte olan şeylerin bugünde olması gerektiğine vurgu yapar. Yani tekrarın olması aklın bir gereğidir. Mesela Hz. İbrahim’e ölüleri nasıl diriltmek için kuşları parçala etlerini tepelere koy sonra çağır sana gelecekler diye bir metot kullanılmış değildir. Bu güne kadar bir tekrarı daha yapılmış değildir. Allah’ın kullarını böyle bir ikna metodu da yoktur. Bir canlıyı kendine alıştırmak en uygunudur. Bütün Peygamberler tebliğlerini söz üzerinden böyle yapmışlardır.

Mahmut AKYOL

MÜSLÜMAN-MÜNAFIK ve MÜ’MİN

logo5

MÜSLÜMAN-MÜNAFIK ve MÜ’MİN

“Ey göklerin ve yerin Rabbi! Bize bilgi ve gerçeği öğret ve bize yardım et! Ve muhakkak ki senin lânetin zalimlerin üzerinedir!”

Dünya, canlıların hayat bulduğu mekândır.

Her insan bir âdemdir ve her âdem dünyaya yeniden doğan iradi bir varlıktır. İlk âdemle anlatılmak istenen neyse, son doğacak insanla da aynı şey anlatılacaktır. Bu da bize hayatın karmaşık bir yapı değil, kurgulanmış bir yapı olduğunu gösterir.

Aslında hayat, tekrardan ibaret olmakla birlikte, kendiliğinden olan bir şey değildir.

İnsanoğluna verilmiş en büyük nimet “zamandır”.  Taksimi Allah’a aittir. Allah tek güç ve otoritedir.

Allah yarattığı her canlı için yerden fazladan bir nebat bitirirken, gökten fazladan bir damla su indirir. Fakat kibir, hırs ve haset duyguları, Kapitalist yapıyı büyütmekte, üretim kaynaklarını tekelleştirmekte, paylaşım alanlarını daraltmakta ve hayatı yaşanmaz kılmaktadır.

Dünyada bitkiler ve eşya belli kanunlara, hayvanlar içgüdüsel varoluşa, insanlarda iradi bir yola tabidir. Bu sebeple Allah, insana fille birlikte güç vermekte ancak “özgürlük ve tercihlerine” karışmamaktadır.

Çoğu zaman dünyada nicelik ve sayısal çoğunluk insanı aldatmaktadır. Hakikati savunmak hep küçük guruplara kalırken, büyük guruplar daima kervanın peşinden koşmuştur. Son güne kadar bu iş böyle sürecektir. Eğer insan özgürlüğünü ve tercihlerini kalite, akıl ve vahiyden yana kullanırsa ziyan etmemiş olacaktır.

Yine bilinsin ki, coğrafya kaderdir. Tarih ve sosyoloji yaşanılan ortamı daha anlaşılır kılacak bilgi kaynaklarıdır.

Alevilikte önemli olan Kâbe değil, insan gönlüdür. Yine önemli olan namaz kılmak değil, insan gönlü kazanmaktır. “Bir kez gönül kırdın ise bu kıldığın namaz, namaz değildir” denir.

Evet, günümüzde insanlık özgür tercihlerini kaliteden, akıl ve vahiyden yana kullanmaya muhtaç olduğu kadar kalp, gönül ve ruh sevgisine de muhtaçtır.

Başkasının önünde eğilen, kibirli olan, yalan söyleyen, muhteris, komşusu açken tok yatan, sevgisiz, merhametsiz, şefkatsiz olan bir Müslümanı din nasıl Müslüman olarak görür? Buna rağmen dinler, kitleleri Ritüellerin sosyolojisiyle sürüklemişlerdir…

Sünnilikte asıl olan devlet ve imparatorluk olduğu için dirlik ve düzene önem vermiştir. Namaza ve hacca aşırı derecede önem bundandır. Çünkü bunların taşıyıcı, toplayıcı ve sürükleyici gücü vardır.

Sünnilik bu ritüelleri fiziken yapayım derken ruhlarını ihmal etmiştir. Alevilikte de ritüeller fizikende buhar olmuştur…

Alevilik, dini zihniyet itibariyle kendini çek etmelidir. Sadece Sünnileri Yezidî olarak görmekten kurtulmalıdır.

Allah’ın sevgilisi der ki “Kim bir kimsenin önünde sırf zengin olduğu için eğilirse, dinin yarısı gider geri kalan yarısı da Allah’tan korksun“.

Türkiye Cumhuriyeti’nin yeni kadroları Sünniliği, ritüelleri biraz daha arka plana itince, ritüelleri yok diyen bir anlayışa doğru kayınca, Alevilikte ister istemez devlete sığınmıştır. Aslında bu kurtarıcı anlayış Aleviliği bir yalnızlığa itmiştir.

Mesela bir yönetici Sünniliği kayırıp Aleviliği dışlayamaz. Dolayısıyla devlet eşit şekilde herkesin hizmetkârıdır. Sonuçta herkes maaşını devletten alır, vergilerini devlete verir.

Devlet; millet aklının ortak ürünüdür ve kimsenin tekelinde değildir!

Osmanlı Devleti içinden değil, dışarıdan gelen bir işgal sonucu yıkıldı. Yıkan yamyamların başında İngiltere gelmektedir. İngiliz devleti yıkmak için her defasında bir manivela bulmuştur.

Anarşi ve terör toplumlarda ki cehalet ortamlarından doğar. Cahil kalmış ve cahil bırakılmış milletler bu hayatı “kader” saydıkları müddetçe, anarşi ve terör tedavülden hiç kalkmayacaktır. Çünkü bu yapı, insanlıktan çıkmış yamyamlara geçim kaynağıdır.

Batı kültürünün etkisi altında kalan aydın, siyaset ve bürokrasi kesimi (Masonluk), ülkede kol gezdiği sürece, anarşi ve terör bitmeyecektir…

Aslında hepimiz aynı geminin içindeyiz. Fakat birileri birilerini ötekileştirdiği sürece, bindiğimiz gemi delinecek ve batacaktır…

Adalet, emanet, ehliyet, meşveret, maslahat” değerleri insanı adalet devletine götürür.

Eğer bir ülkede dirlik ve düzenlik sağlanmak isteniyorsa, bu siyasi değerlerden vazgeçilmemelidir. Ancak yöneticiler bu siyasi değerlerin, toplum üzerinde egemenlik kurmasına engel olmuşlardır. Bunu da “Dış Güçlerin” siyasi maske teşkilatı “Masonlukla” yapmışlardır.  

İçi boş değerlerle Müslümanlar uyutulmuştur.

Yeryüzünün en gerçekçi, en hakka, en hukuka, adalete riayet eden insanların başında Müslümanlar gelmesi gerekirken, yazık ki; yeryüzünün bu gerçeklerinden kopmuşlardır.

Ne tuhaf değil mi?

Bir yandan Kur’an’ın Allah’tan geldiğine inanacak, Müslüman olduğunu söyleyecek, diğer yandan dinin direği olan “doğruluk, dürüstlük, hak, adalet, ahlak, iyilik, güzellik, söz, vefa, sadakatten” uzaklaşacaksın.

Ne tuhaf değil mi?

Bu sebepledir ki, Müslümanlar iflah olmuyorlar!

İnsan dünyaya sahip olmak için değil, şahit olmak için gönderilmişti. İş tersine döndü…

İnsanın en büyük düşmanı kendi kötülükleridir. Bu kötülüklerin sembolik adı “şeytan” dır. Dünyada ateşkes yapılamayan tek varlık odur. Su uyur, düşman uyumaz sözü budur.

İslam, üç eksene dayanır. “adalet, mülkiyet ve velayet”.

Adalet, toplumdaki eşitsizliklerle ilgilenir. Mülkiyet, servetin kazanımı, dolaşımı, paylaşımıdır. Velayet ise dost-düşman idrakiyle alakalıdır.

Dinin bunlar hakkında bir şey demesi lazım. Demiyorsa o din ölüdür.

Mesela Irak’ı işgal edip, iki yüz bin kadına tecavüz edip, binlerce insanı öldüren ABD ve müttefik güçleri acaba bizim dostumuz mudur?

Türkiye Cumhuriyeti’nin din görüşü yanlış kurgulanmıştır. Türkiye’de Din denilince akla cenaze namazı, ölüler ve Kandil Gecesi geliyor. Çünkü Din, vicdan işidir deyip işin içinden çıkılmıştır. Bu tanım, Fransız Devrimi’nin yaptığı Hristiyanlığa karşı yapılan bir aydınlanma tanımıdır. Çünkü kilise Avrupa’yı mahvetmiştir. Bundan kurtulmak için dini, vicdanlara hapsetmek gerekir.

Halbuki İslam’da Din, vicdanla başlayan bir iştir. Eğer dine vicdan işi derseniz, yukarıda bahsettiğim üç ekseni hayatınızdan dışlamış oluruz…

Mesela Osmanlı Batıcı aydınları, düşmanın yapamadıklarını yapmış, Türk Milletini Batının peşine takmışlardır!

Allah’ın Resulü dedi ki “Kişinin namazına, üzerindeki hırkasına, alnındaki secde izine bakmayın. Onun dinar ve dirhem ile olan arkadaşlığına bakın!

Yani para, servet, güç ve iktidar insanı sürekli olarak doğru yoldan çıkartmıştır.

Şeriati’nin dediği gibi “din, bir protestodur. Ruhsuz koşullara ruhtur. Kalpsiz dünyanın kalbidir. Mazlum insanların içli çığlığıdır. Ve din halkların afyonudur.” Yani dinin iki yüzünün olduğunu söylemiştir. Afyon yüzü, vicdan yüzü…

Yani din gücün veya servetin eline geçtiği zaman din halkı uyuşturur.

Tarih Allahsızlar la, Allah’a inananların arasındaki mücadele değildir.

Zulüm ile adaletin mücadelesi, ezilen ile ezenin mücadelesidir.

Sözün özü başlıkta dır.

Kimin münafık kimin mümin olduğunu nasıl anlayacağız?

İslam, Kur’an’ın içinde  bir üst kimliktir. Müslüman kelimesi içinde iki kavram daha barındırır. Biri münafık, diğeri mümin. Kur’an ikisine de Müslüman diyor. Münafık dıştan teslim olan, mümin ise içten teslim olana denir.

Bunun için bir test lazım. O da “infak ve cihaddır”. Birincisi maldan vermek, diğeri de canı ile Cihad etmektir.

Eğer malından vermiyor, canından Cihad etmiyorsa o adam münafıktır. Malını ortaya koyuyor ve canı ile de  Cihad ediyorsa o kişi mümindir.

Bir Müslüman hem cimri ve hem de korkak olsa, bil ki o kişi münafıktır. Nerede cesur ve cömert bir Müslüman görürseniz bilin ki o kişi mümindir.

Mahmut AKYOL

KÜRTSÜZ, ALEVİSİZ VE İSLAMSIZ BİR TÜRKİYE DÜŞÜNÜLEMEZ!

logo5

KÜRTSÜZ, ALEVİSİZ VE İSLAMSIZ BİR TÜRKİYE DÜŞÜNÜLEMEZ!

Eğer Allah’ın ebedi mesajını yaşayacak okursak, kendimizi adalet, özgürlük, sevgi, merhamet, doğruluk içinde buluruz. Yine Allah’ın mesajını yaşayacak okursak, kendimizi her tür baskı, zulm ve zorbanın karşısında buluruz.

Siyasal Sistemimizin önünde aşılması zor meseleler duruyor. Bu meselelerin başında Türk-Kürt, Alevi-Sünni, Laik-Anti Laik, Asker-Sivil vs. gelir.

Kürtsüz ve Alevisiz bir Osmanlı, bir Çanakkale, bir İstiklal Mücadelesi nasıl düşünülemezse, Bunlar olmadan bir Türkiye’de düşünülemez! Hoca Ahmet Yesevi’den bu yana, Türkmen ve Kürt gerçeği inkâr edilemez bir gerçektir.

Eğer Allah layık görseydi, bütün insanları tek bir ümmet yapardı. Fakat yapmadı. Çünkü Allah, çok şeyi görmezden gelen ve kendini bir şey zanneden insanları birbirinden ayırt edeceği bir günü (Ahiret Günü)  mutlaka yaratacak ve o gün bu insanları (kibir, hırs ve hasedinden…) hesaba çekecektir.

Ahiret Günü İnsanlık tarih, tabiat ve hayat üzerinden yürüyecektir. Bu yürüyüş sırasında insanoğlu hayatı boşuna geçirmemelidir. Varoluşunun sancılarını çekmeli, vicdanının sesini dinlemeli, Allah’ın verdiği nimetler üzerinde düşünmeli, nimetlerini “temerküz” etmemelidir.  Ölü toprağını üzerine atarcasına bencil olmamalı, kendini ayağa kaldıracak Allah’ın ebedi mesajını yaşamaya çalışmalıdır. Yoksa şeytanın, düşmanın gönüllü askeri olmaktan asla kurtulamaz!

Bu girişten sonra bir konuya bir paragraf açalım.

Müslüman odur ki, İslam Dininin iç içe geçmiş meseleleri üzerinde zaman harcamaz. Mesela “Kaza ve Kader” meselesi gibi… İnkârı küfürdür, fakat imanın olmazsa olmazı değildir. Şart değil, bir gerektir.

Kaza ve Kaderle uğraşmak esas itibariyle, “iktidar uğruna yapılan işleri meşrulaştırmak veya insanın kendi akılsızlığına zemin hazırlamaktır.” Nitekim öyle de olmuştur.

İslam “Kelam” tarihinde İmam Maturidi’den sonra ekol içinde ikinci adam durumda olan kişi, Ebu Muin en-Nesefi ’dir. “Tabsıratu’l-Edille” de:

“…inançlara gelince, din âlimlerine göre bunlar beş esasa ayrılır; Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine ve ahiret gününe iman. İbadetler de onlara göre beşe ayrılmış olur. Salât, savm, hacc, zekât ve cihad…” Demiştir.

Müslümanlara kolaylık olsun diye beş şart şeklinde söylenmiştir. Aslında Allah’ın bütün emirleri İslam’ın şartı, yasakları da uzak durulması gerekenleridir.

İkinci başlık:

Türkiye’de yıllarca yok sayılan, yeni yeni görülmeye başlayan, en ciddi meselelerinden biride Aleviliktir.

Alevilik iki anlama geliyor.

  • Bunlardan birisi Alev’e mensup olanlar. Eski Şaman kültürü ile Anadolu kültürü ve İslam kültürünün birbirine karışarak oluştuğu bir anlayıştır. Alev’e mensup olanlar ise dinler tarihinin bir parçasıdır. İslamiyet ile bir alakası yoktur.
  • İkincisi de Ali’ye mensup olanlardır. Bunlar İslam’ın bir parçası olanladır.

Bu bakımdan kendilerini İslam’ın dışında tutan Alevi çocukların zorunlu olarak Sünniliği öğretmek doğru değildir. Bir kere her hangi bir devletin, her hangi bir inanca müdahale etmesi doğru değildir.

Devletin işi caminin, cemevinin, kilisenin ve havranın güvenliğini sağlamaktır.”

Anayasa’da yazılı olmasa da Türkiye Cumhuriyeti’nin bir dini vardır. Devlet halkını ona uydurmaktadır. Altını çizmemiz gereken şu ki, Türkiye kendince “Diyanet Dini” dediğimiz bir dini inancı sürdürüyor!

Eğer siz cemevi ibadethane değildir derseniz yanlış yapmış olursunuz. Cemevinde ki ibadetler kendi ibadethanenize uymadığı için onu yok sayamazsınız.

Bu meseleyi devleti dışlamadan aydınlar ele almalıdır.

Son bahis:

İbadet; iş ve değer üretmektir. Türkiye’de unutulan bu kavramın içi boştur. İbadet denilince sadece “nüsuk” akla gelmektedir. Kur’an’da nüsuk diye bir kavram vardır ve bunu Müslüman yeterince bilmiyor.

Nüsuk; “yapılacak ibadete giriş anlamına gelir.” Bugün camiler ve Cem evlerinde yapılanlar ritüellerdir. (tekrarlanan hareketlerdir.)

İbadet ise insan davranışları ile ilgilidir. İbadet sizinle, benim aramda bir davranışın adıdır. İşte bu davranışı yerine getirmek amacıyla iş ve değer üretmemiz lazım.

Allah Resulü der ki, “sizin en hayırlınız insanlara en çok faydalı olanınızdır.” Güzel ahlakta bir ibadettir.

Ancak Namaz bir nüsuktur. Nüsuk, tekrarlanan harekettir.

Bütün dinlerde “ritüel”, “sembol” vardır. Nüsuklar “imgeler” , “simgeler” üzerinden akarlar.

Bir Nüsuku, bir hareketi sembolik olarak yerine getirirsiniz ama onun da belli bir anlamı vardır. Mesela bu hacda daha çok görülür.

Hacda ne vardır? Bir ev vardır, evin etrafında yedi defa dönersiniz. Saf ile Merve arasında gidip gelirsiniz. Bir direk vardır, insanlar oraya gidip şeytan taşlarlar. Elbiselerini çıkarıp ihrama girerler, Arafat’ta beklerler. Bunların hepsi semboldür.

Nihayetinde oralar Allah’ın dağı taşıdır. Mekke olmasından dolayı bir kutsallığı yoktur. Orada verilen mücadelelerden dolayı, oradaki anılardan dolayı Müslümanlar oraya değer verirler.

Demek ki Hac da bir nüsuktur. Oruç ta ibadet değil, nüsuktur.

Yukarıda da değindiğim gibi “bunların hepsi ibadete giriştir.” Yani bir Müslüman camiden çıktıktan sonra ve Hacdan döndükten sonra ibadete başlar.

Mesela camide secde veya rükû edilir, ikisi de eğilmektir. Bu bir hareket ve nüsuktur. Bu hareketin kimseye bir faydası olmadığı gibi kimseye de bir zararı yoktur. Bunları Allah önünde yapmanızdan Allah, zevk alıyor değil. Biz onu kendimiz için yaparız.

Şimdi bu nüsuk işlerini bitirip camiden çıkan bir Müslüman, şunu öğrenmiş olarak çıkmış olursunuz. Allah’dan başka kimsenin önünde eğilme, kibirlenme! İşte bu davranış ibadettir! Demek ki rükû işin ritüeli, kimsenin önünde eğilmemek ise işin ibadeti oluyor. Secde işin ritüeli, insanın mütevazı olması ibadeti…

Ramazanın ritüeli, otuz gün aç kalmaktır.  Ramazan bittikten sonra yeryüzünde ki açları bulmak, onları açlıktan kurtarmaya çalışmak ibadet olur.

Hacda Kabe’nin etrafında dönmek işin ritüel kısmı, döndüğünüzde aile değerlerine, komşuluk ilişkilerine değer vermek ve yüceltmek ibadettir. Kâbe aynı zamanda Allah’ın evidir. Onun etrafında dönmek işin ritüel kısmı, Allah’a ait her şeyi, Onun yarattığı suyu, toprağı, hayvanı ve her canlıyı yüceltmek işin ibadet kısmı oluyor. Sonuç olarak ibadet bunları yaptıktan sonra başlıyor diyebiliriz.

Demek ki cami ve cemevi ibadethane değildir. Salatgâh, salât edilen yer demektir. “Salât ise destek olmak, yardımlaşmak ve dayanışma anlamına geliyor.”

Bunu için Salâtı sırf namaz kılmak olarak anlamamalıdır… Kur’an’da yüz otuz yerde “salât” kavramı geçer. Bunun yüz yirmiye yakını yardımlaşma ve dayanışma demektir. Geri kalan on kadarı ise Allah’tan destek istemek yani namaz kılmak anlamına gelir.

Salat’ın yardımlaşma ve dayanışma yönü tamamen unutulmuştur. Bunun yerine sadece namaz kılmak anlamı kalmış. Camiye gittiğiniz zaman namaz kılmak dışında başka bir şey yapılmıyor. Camiler, devletin halkı bir arada tutmak ve itaat ettirmek için açtığı tapınaklardır.

Özetle, ibadet hayatın içinde yapılır. Cemevi, cami, kilise ve havra toplanma yerleri demektir. Buralarda Nüsuklar yapılır.

İnsanların ibadet tanımları ve anlayışları kendilerine bırakılması gerekir.

Devletin bu hususta resmi olarak ibadet tanımlaması olmasa gerekir. Eğer ibadeti tanımladığınızda elinizde kamu gücü varsa veya jandarma, polis, mahkeme sizin elinizde ise o zaman bu tehlikelidir.

Mahmut AKYOL

(Devam edecek)

 

 

 

 

FATIR SURESİNİN 18-19-20-21-22-23 VE 24 AYETLERİYLE GÜNÜ OKUMAK

logo5

FATIR SURESİNİN 18-19-20-21-22-23 VE 24 AYETLERİYLE GÜNÜ OKUMAK  

Hz. Muhammed bizzat “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim.” Dedi.

Onun peşinden gittiğini sananlar, Allah’ın kulu ve Nebisi Hz. Muhammed’in niçin geldiğini bilmediler. O, iyilik, güzellik, doğruluk, hak ve adalet ateşini tutuşturmak için gönderildi de,  Onu körü körüne takip edenler, resulün ateşini söndürmeye çalıştılar!

Şimdi Müslümanlar, yeryüzünde muhakkak olması gereken Hz. Muhammedin, cismiyle göğe çekildiğine inanılan (!) İsa Nebi gibi, doğum günü kutluyor!

Bir yandan Allah’ın Nebisi bizim en büyük rehberimizdir diyorlar, diğer yandan rehber yeryüzünde olur ilkesini unutuyorlar. Yani bulutların üzerinde dolaşan bir peygamberin rehber olamayacağını bilmiyorlar.

Allah’ın Nebisini bulutların üzerine çıkaracak kadar kutsayan Müslümanlar mahir bir iş yapıyorlar. Aslında yaptıkları iş, kendilerinden uzaklaştırmaktır.

Ne kadar mükemmel iş yaparsak yapalım, Allah’ın Nebisini aşamayız…

Bu hüküm doğrudur!  

Yalnız bu hedefe ulaşmak için çaba gösterilmeli, onunla aynı havayı teneffüs etmelidir.

Allah’ın Nebisi Kur’an’ı Kerimde O, yaşayan Kur’an’dır denilmiştir. Yine Allah; Hz. Muhammed için şöyle demiştir:

Şüphesiz sen yüce bir ahlak üzeresin.” (Kalem Suresi 4)

Hz. Muhammed İslam’ı insanlığı karanlıktan aydınlığa kendi çağına, mekânına ve zamanına taşıyan, yaşayan ve yaşatandır…

Bu hüküm doğrudur!  

Resulüm biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” (Enbiya Suresi 107)

Salat ve İbadet, ateşe odun atmak gibidir. Ateşin sönmemesi için ateşe odun atmak ne ise, “Salat ve İbadet” de onun gibidir. Ama iman ateşini harlayacak Müslümanın ne Salatı ve ne de İbadeti vardır…

Gelelim mevzuya…

Kur’an’ın hedef kitlesi inanan insanlar, geniş manada da tüm insanlıktır. Kur’an’ı biz akıl oranında anlayabiliriz. Mükâfatımız da bu oranda olacaktır. Kur’an, metni tektir, meali sonsuzdur. İnsanın sorumluluğu da aklı nispetindedir…

18- “Kimse kimsenin yükünü çekecek değildir. Yükü çok olan, onu başkasına yüklemek istese de yakını bile olsa sorumluluğu başkasına yüklenmeyecektir. Şu halde ancak görmedikleri halde Rablerine karşı içlerinde korku ve titremesi olanları ve namazı canı gönülden kılanları uyandırabilirsin. Arınıp temizlenen sadece kendisi için arınıp temizlenmiş olur. Dönüş Allah’adır.” (Fatır Suresi)

Demek ki Âdem’in cennetten işlediği suç sebebiyle yeryüzüne sürgüne gönderildiği, bütün insanlığın bu ilk günahın cezasını çektiği, İsa’nın tüm insanlığın günahına kefaret olsun diye kendisini feda ettiği vs. inançları birer hurafedir.

Kur’an ısrarla suç ve günahın şahsiliğini vurgular. Kimse kimsenin yükünü çekmeyecektir. Herkes kendi yükünün hesabı verecektir. Bu ilke de gösteriyor ki, din adamları, azizler, veliler, hatta peygamberler bile çaresizdir.

19- “Ne kör ile gören.”

20- “Ne karanlıklar ile aydınlık.”

21- “Ne gölge ile sıcaklık.”

22- “Ne de diriler ile ölüler bir olmaz. Allah, layık gördüğüne işittirir; bundan hiç şüphen olmasın. Yoksa sen kabirdekilere duyuramazsın.”

Dikkat edilirse bir önceki “bireysel sorumluluk” anlayışından hemen sonra görmeye, aydınlığa, sıcaklığa ve yaşayana vurgu yapılıyor. Bunların körlükle, karanlıkla gölgeyle, ölmüşlerle bir olamayacağının altı çiziliyor. Bu ne demektir? Öyle görülüyor ki bu Allah’ın “Hayy” sıfatının tecelli ettiği varlık mertebelerinin esas alınması çağrısıdır. Çünkü ”yaşayan canlılık” ve ”sürekli yeniden yaratma” oralarda tecelli etmektedir.

Demek ki Müslüman o tek kişilik varlığı ile öne çıkmalıdır. Sorumluluğunu kuşanmalı ve kişisel aydınlanmasını gerçekleştirerek körü körüne taklitten bir an önce kurtulmalıdır. Ay gibi başkasının gölgesinde yaşayıp duracağına güneş gibi parlamalı, etrafını aydınlatmalıdır. Kimsenin ömür boyu gölgesinde yaşayıp durmamalıdır. Zamanı geldiğinde kendisi de bir güneş olmalı ve sorumluluğuna kuşanarak kendi ayakları üzerinde yürümesini bilmelidir. Bütün eğitim ocaklarının, bütün cemaat oluşumlarının, bütün toplumsal yaşamların nihai amacı böylesi insanlar yetiştirmek olmalıdır…

Demek ki kendi gözünü, kendi kulağını, kendi kalbini bizzat kendisi kullanan, bunları başkasına kiraya vermeyen, aydınlık yüzlü güneş karakterli, hayat dolu insanlar Kur’an’ın öngördüğü insan tipi olmaktadır.

Görmek için yaratılmış gözü körelmiş, duymak için yaratılmış kulağı sağırlaşmış, sızlamak için yaratılmış vicdanı kurumuş, sevmek için yaratılmış kalbi bomboş, hep başkasının gölgesine sığınan, karanlıkta el yordamıyla yolunu bulmaya çalışan, yaşayandan değil ölmüşten medet uman insanlar Kur’an’ın görmek bile istemediği tipler olmaktadır…

Şu bir gerçek ki nicedir İslam dünyası yaşayanları bırakmış ölmüşlerden medet umuyor. Bin yıldır neden yeni bir Ebu Hanife, Gazali, İbni Rüşd çıkmıyor? Beş yüz yıldır neden yeni bir Süleyman Çelebi çıkıp mevlid yazmıyor da hep onun yazdığı okunup duruyor?

Onlar kendi zamanlarında sorumluluklarını kuşanmışlar ve çağlarına tanıklık etmişler. Yaşayan, diri bir performans ortaya koymuşlar. Kur’an ”yaşayanla ölmüş bir olmaz” diyor.

Biz ölmüşü yaşayanla bırakın bir tutmayı üstün görüyoruz. Bin sene önce ölmüş olanlara fetva soruyoruz.

Halbuki ölen ölmüştür. Onlar öldükten sonra yaptıklarıyla, yazdıklarıyla artık sonrakiler için sadece birer zenginliktir.

Eğer bugün bir Ebu Hanife, bir Gazali, bir İbn Rüşd yaşayacaksa, bugünün, bu çağın âliminin zihninde yeniden yorumlanarak ancak yaşayabilir. Ölmüşe değil yaşayana soru sorulur. Ölmüşten değil yaşayandan fetva istenir. Bu nedenle ölmüş âlim taklit edilemez.

23- “Sen sadece bir uyarmaya çağıransın!”

Kur’an lisanında inzâr üç şeyi ifade eder.

  • Mevt(ölüm)
  • Afet(deprem, sel, tufan, çöl fırtınası, volkanik patlama, yıldırım vs)
  • Kıyamet 

O günler gelmeden evvel gaflet uykularından uyanın, kendinize gelin aksi halde tövbe etmeye vakit bile olmayabilir denmek istenir.

24- “Biz seni hem müjdeler veresin, hem de uyarmaya çağırasın diye gerçeğin ta kendisi ile gönderdik. Hiçbir toplum yoktur ki içlerinden kendilerini uyarmaya çalışan birisi gelip geçmemiş olsun.”

Demek ki bütün ümmetlere, milletlere, topluluklara, içlerinden uyarmaya çağıran birisi gelmiştir. Bu nedenle peygamberliği Yahudi kültüründeki gibi sadece bir ırka, bir sınıfa, bir bölgeye, bir çağa ait görmemek gerekir.

Çin’den Kızılderililere, Afrika’dan Asya’ya, Rusya’dan Hindistan’a dünya uyarıcılarla, uyanışa çağıranlarla doludur.

Bunların hepsi en geniş anlamıyla ”Risalet” kavramının içine girer ve bir yerinde durur. Çünkü Allah yaratmadan yorulmadığı gibi peygamber göndermekten, uyanış başlatmaktan da yorulmuş emekliye ayrılmış değildir.

Allah, insanlıkla, hayat ve tabiatla dinamik bir ilişki içindedir ve tarih boyunca kıyamete kadar “yürür”. Bu sebeple Allah, hiçbir şeyi “başıboş bırakmış” değildir.

İşte Hz. Muhammedin doğum gününü bu anlamda kutlamak gerekir…

Rabbime emanetsiniz…

Mahmut AKYOL