İSLAM, LÜKS İÇİNDE YAŞANMAZ!

logo5

İSLAM, LÜKS İÇİNDE YAŞANMAZ!  

Sevgi ve merhameti sonsuz Allah’ın adıyla

”… 8. Biz insana iki göz vermedik mi? 9. Bir dili ve iki dudağı yok mu onun? 10. Ona yürüyeceği iki yol gösterdik. 11. Fakat o zor gelene yaklaşmadı. 12. Bilir misin nedir zor olan? 13. Bir köleyi özgürlüğüne kavuşturmak… 14. Zor zamanda vermek… 15. Öksüzün başını okşamak… 16. Düşmüşün elinden tutmak… 17. İman etmek, güçlüklere göğüs gerip acıları paylaşmak, sevgi ve merhamet yumağı olmak… 18. İşte erdemliler bunlardır. 19. Kâfirlik edenler ise şer odaklarıdır. 20. Onların ateşe atılıp üzerlerine kilit vurulacak.”  (90/30 Beled Suresi)

Bu ayetler karşısında insan, dehşete düşer, nitekim de öyle olmuştur. Lakin insan zalim ve cahil olması sebebiyle bu inancından hemen vazgeçer ve zulmün batağına düşüverir.

Surenin ilk ayetinde Mekke kastedilerek (belde) mecaz olarak dile getirilmiştir:

  • Dile gel ey insanlığın kalpgahı Kâbe… Söyle niçin kuruldun?
  • Âdemi, Havva’yı, İbrahim’i, İsmail’i, Hacer’i anlat… Yıllar yılı gölgende kimler barındı?
  • Anlat ki insanlık karanlıktan ve dertlerinden kurtulsun!
  • Anlat ki insanlığın uyanışı, dirilişi, inşası yeniden başlasın! Anlat ki insanlık, peygamberlerin müjdeleriyle yeniden buluşsun!

Fakat bugünlerde insan ne son ilahi vahyi anlıyor, ne adaleti kavrıyor, ne de sağduyu olan vicdanını arındırabiliyor. Yaptığı tek şey, günahlarının üstüne günah bindiriyor.

Elbette ki tezkiye yapmak önemli ve akıllı bir davranıştır. Rahmet, bereket ve mağfireti talep etmek güzeldir. Fakat iş, bu kadar basit değil ki…

Kapitalist hayatı ve Mamonu terk etmeden (kul olmadan) tezkiye yapılamaz!

Yalan/dolan bir hayat sürmekle, hak yemek ve haksızlık yapmakla tezkiye olunmaz!

İnsanın bu prangalardan kurtulmasının yolu, önce Müslüman, sonra Mümin olmaktan geçer.

Bakın hiçbir devlet gücü olmadan insanlıkta yayılan tek din, İslam’dır. İslam’ın sahibi Allah’dır. Yine Allah İslam’ı insan için fıtrat yapmıştır. Bu bakımdan Allah nurunu inanan kulları üzerinden tamamlar…

Bu sebeple bunu çok iyi bilen Batının Gizli Silahı Oryantalistler, “İslam’ın gelişmesi ve yayılması Müslümanlara bırakılmayacak kadar önemlidir!” Demiştir.

Oryantalistler niçin böyle dediler? Çünkü Allah birçok ayetinde buyurdu ki, “Kurtuluş İslam’dadır

Haydi, ey Müslümanlar hep birlikte Allah’ın kopmak bilmez ipi Kur’an’ı Kerim’e sarılalım…”

Şimdi İslam Düşmanlarının, Batı’nın Gizli Silahı Oryantalistlerin “ihanet planlarını” tarihin çöp sepetine atma günüdür!..

Yeter ki Müslümanlar vehim, korku ve kuşkularından kurtulsun ve bu kavramlarla düşmanlarını beslemiş olmasınlar!..

Aslında inkârcı ve münafık, keyfiyet olarak hiç de güçlü değildir. Çünkü şeytanın hilesi her zaman zayıftır. Bu durumu Allah kullarına Ankebut Suresinde (örümcek ağı) anlatmıştır.Şeytan ve düşman zayıftır, ancak onları güçlü kılan bizlerin zaaflarıdır. Yani “siyasete, servete, şöhrete ve şehvete” olan meyildir. Müslüman bu hırsından kurtulduğu zaman güçlü olacak, azametinden üstünde yaşadığı toprağı titreyecektir.

Bunun için Mümin:

  • Allah’ı ve Ahiret Günü’nü iyi anlayıp iman etmelidir!
  • Kur’an’ı Hz. Peygamberin okuduğu gibi okumalı, ashabın anladığı gibi anlamalı, yani teberrüken değil, tefekküren okumalıdır!
  • Sözün namusu için yaşamalıdır!
  • Hayatın gerisine düşmeden ahlak ve adalet yolunda öne çıkmalı, şayet geri düşmüşse nedenleri üzerinde iyiden iyiye düşünmelidir!
  • İnsanlar düşünmeli, kendilerini eleştirmeli, sorgulamalı, sorumluluk yüklenmeli, bu “niçin” böyle, bu “neden” diye sormalı, şükretmeli, iş yapmalı, doğru bilinen yanlışlardan vazgeçmelidir.
  • Hayatı sezgiyle değil, akıl ve vicdanla kavramalıdır!
  • İşte o zaman İslam, ete kemiğe bürünmüş olur…

Demem o ki, sadece dünyaya ayak basmak yeterli değildir. Sadece sahada top dolaştırmak, galibiyet için kâfi gelmiyor. Kazanmanın yolu iyi, güzel, doğruluk içinde çalışmak ve adil olmaktan geçiyor.

Ayrıca İslam’ın gelenekçiliği ve muhafazakarlığı yenilenmelidir…

Eğer Allah’ın yanında değerini bilmek istiyorsan, önce sizin yanınızda O’nun değerinin ne olduğuna bakacaksın!

Gelelim İslam’ı yaşamaya:

İslam, Lüks içinde yaşanmaz… Çünkü İslam olmak insan için bir hedef, bir davadır. Davalar acılar içinde doğar ve yaşar!

Lüks içinde yaşam, kişiyi cimrileştirir. Cimrilik hayatın kablolarını yanlış bağlamaktır. Yanlış, yanlışı doğurur.

Mutluluk paylaşmakla olur!

  • Maddi paylaşmakta insanlık uzaktır. Şayet yakın olsaydı, Yunanistan ve Bulgaristan kapılarında Suriyelilere seyirci kalınmazdı.

Bugün İnsan yeryüzünde elinde olanı paylaşamadığı için kötülük orduları yeryüzünü istila etmiştir!

Paylaşmak akıl, vicdan, sağduyu sahip insanların becerdiği asil bir davranışıdır. İnsanoğlunda iman dibe vurduğu için insan insanlıktan çıkmış, gücü yeten yetene noktasına gelmiştir…

Şimdi bu zamanı hep birlikte yaşıyoruz… Görmüyor musun insanoğlunun mahrem ve kutsalları ayaklar altında…

Yazık ki, asaleti dibe vurmuş insanlar, dünyada söz sahibi

Kendilerini yaşatmak uğruna, hep başkalarını yok ediyor. Hem de hiçbir hukuk tanımıyor. Bildiği tek kanun, orman kanunu…

Şimdi önemli bir meseleye temas etmeden geçemeyeceğim!

Osmanlı Devletinin yıkım aşamasında, devleti kurtarmak için üç siyaset ortaya çıkarıldı.  “İslamcılık, Türkçülük ve Batıcılık.

Ayrıca Jön Türkleri ve Tanzimatçıları da” zikredebiliriz.   

İslamcı ve Türkçü anlayışa dayalı siyasi yapılar topluma yabancı gelmiyordu.

Fakat Batı tipi siyasetin her çeşidi Müslüman Türk Milletine yabancıydı. Devleti yıkmak için yabancı sermaye bu kesimlerle ilgileniyordu… Mesela sosyalist düşünce, dindar kesimlere soğuk bakıyor ve siyasetini topluma kabul ettiremiyordu.

Halen devam eden, Sosyalist düşünce, laikliğin yanlış yorumuna dayalı siyaseti yürüttükçe, dinden uzaklaşıyordu. Her defasında milletle çelişmekteydi. Onlara göre bir dindar gerici, yobaz ve kapitalistti.

Bana göre bu algı, sonuna kadar yanlıştı!..

Aslında bir sosyalist dini bütün olabilir. Olmayışının sebebi, olaylara “inkârcı batı gözlüğüyle” bakmalarıydı…

Aslında İslam’ın ekonomik ve politik duruşu, düzenin yanlışlarının “Reddi” üzerine kuruludur! Olaylara daha geniş açıdan bakılsa, doğa, toprak, ateş, su kime ait olduğu bilinse; emek, alın teri kime ait ona bakılarak hak sahibinin hakkının mücadelesi el birlik verilse, ülkenin taşları yerinden oynamamış olur.

Asıl önemli şeyler bunlardır…

Kendilerine ait olmayan şeylerin kavgasını insanlar niçin verir, anlamıyorum…

Hak ve Özgürlük” nedir tanımayan “Egemen” güçlere bakar mısınız?! Allah’ın malı “Lehu’l Mülk” üzerine oturarak nasılda şirke düşmüşlerdir. Bu şirk sahipleri dünyayı yönetmeye çalışırken aslında dünyanın dengesini bozmuşlardır.

İktidarlarını elde tutmak için Makyavelist tüm yöntemleri kullanmakta, insanlara korku nöbetleri yaşatmaktadırlar.

Dün karşılarına dikilen Hak ve Özgürlük savunucusu Peygambere ne söyledilerse, bugün de aynısı söylenmektedir.

Günümüzün tefeci bezirgânları diyebileceğimiz bankalar, halkının % 85 zora sokmuş, garip, yoksul, düşkünlük sınırına getirmişse, halkının sayısından fazla kredi kartı kullanıyorsa, ömrünü kira ve borç ödemek için tüketiyorsa orada; “Hak ve adaleti” aramak bir hak değil midir?

Bence bu insanlar haram hayat yaşamaktan, emeği sömürmekten, kul hakkı yemekten kurulamazlar!

Bu düzende faiz geliri olmadan, kamu imtiyazı kullanmadan, bilgi tekeli oluşturmadan zengin olunamaz!

Pekâlâ, Kapitalizm olmadan da insanlar mutlu olabilir. Lüks yaşam Mutluluk değildir. Kapitalist hayat, insanı sıkar.

Zenginlik aslında bir korkudur. İnsana uykuyu haram eder. Kapılara kameralar koydurur, kilit üstüne kilit vurdurur, sokaklarda güven içinden gezdirmez ve böylece sahip olunan bir avuç para insanı köle yapar.

Kur’an bu sosyal düzeni şiddetle reddeder! Reddin yanında safını belirleyene selam olsun!

Mahmut AKYOL

DAVANA SAHİP ÇIK!

logo5

DAVANA SAHİP ÇIK!

Müslüman Türk Milletinin, Milli Mücadele yıllarına hasbi şekilde sahip çıkanlardan biridir merhum Akif…

Birilerinin köşe bucak saklandığı, kahir ekseriyetin cephede şehadet için sıra beklediği bir zamanda yüreğinden kopan bir çığlıkla  “Korkma…” diyendir Akif…

Milletin güven, özgürlük ve bağımsızlık ruhuna güç katandır Akif… Ruhu şad olsun!

Ancak Milli Mücadele sona erdiğinde devletin yeniden inşası sırasında, Mehmet Akif ve arkadaşları sahada yoktu..?

Devletin yeni aklı millete ters işledi. Dolaysıyla devletin inşası sırasında yerli, yenilikçi ve milli anlayışı engellendi. Kanaatim odur ki bu engel, Soros ve Fuller’ in dedeleri tarafından yapılmıştı… Kısaca İngiliz aklı, devletin kılcal damarlarına kadar girmişti.

Aradan inişli/çıkışlı yetmiş küsur yıl geçti. Darbelerle “demokrasiye” ayarlar çekildi. Hala da “proje yönetimler” bitmedi.

Ancak Allah buyurdu ki:

(Ey mü’minler), gevşemeyin, mahzun olmayın, Siz eğer (gerçekden) mü’min iseniz (düşmanlarınıza gaalib ve onlardan) çok üstünsünüzdür.” Âl-i İmrân / 139

Şimdi yeni bir yol aranmalı düşüncesindeyim… Bu yol, “adalet” yoludur. Bu yol ve bu duruş, engin Türk tarihinden, inanç ve değerlerinden kaynaklanmalı, anti-emperyalist, anti-kapitalist, yerli ve yenilikçi olmalıdır!

Milli Mücadele seferine çıkanlar, birbirlerinden endişe duymadılar. Birbirine kurşun sıkmadılar. Yan yana, kol kola oldular. Düşenin elinden tuttular. Birbirine Gönüllerini açtılar, imkânlarını paylaştılar…

Şimdi bir “Umursamazlık” almış başını gidiyor.

Bana göre bu umursamazlık kervanında yer alanların yaşamaya hakları yoktur.

En azından bu konuda bir şeyler yapılmalı, üretilmeli, ayağa kalkılmalı, bir çaba sarf edilmeli, ülkenin her tarafı karış karış dolaşılmalı, aç/açık kimse kalmamalı, açlar ve yoksullar doyurulmalı, onların yapacakları duaların bereketiyle yürünmeli, bu işler yapılırken de yalansız, riyasız olunmalı…

Herkes şunu bilsin ki; “zafere layık olmayanlar, asla zafer elde edemezler…”

Bu şu demektir. Yapılanların karşılığı er veya geç alınır. Zafer kazanmak aynı zamanda yeterlikle ve kapasiteyle alakalı bir durumdur. Bu iki konu eğitimle halledilebilir. Geriye yapılacak bir iş kalıyor, kolları sıvamak…

İyinin, güzelin, doğrunun yanında olmak, kişiyi her zaman güçlü kılar. İyi, güzel ve doğru şeyler sevmediğimiz kimseden de gelse kabul etmek gerekir. Kabul etmek, ahlaki bir haldir. Bu durum, hiç bir zaman insanı küçültmez, aksine güçlendirir. Bundan asla rahatsız olunmamalıdır…

Burada bizlere düşen şudur:

  • Muhataplarımızın karşısında kör, sağır ve kısır bir anlayış sergilememek,
  • Bilgiden ziyade bilinçli olmak,
  • Endişelerimizin aklın ve vicdanın önüne geçmesine mani olmak…

Eğer millet ve memleket için yapılması gereken işlerin başkaları tarafından yapılması istenirse; o zaman sonuç bellidir…

Mademki “davalar acılar içinde doğar; konfor, yalan, ihanet, ahde vefasızlık ve inançsızlık, refah içinde ölür.” O zaman acı dolu bir davayı yürütmek için ayağa kalkılmalıdır…

Eğer bu gerçekler ışığı altında bir dava yaşatmak istenirse, dün olduğu gibi bugünde sabırla, mahrumiyetlere katlanarak, acılar yaşayarak, sıkıntılar çekilerek yürünmelidir…

Bir kere daha teyiden söylüyorum ki:

Gazi Alparslan ordusunun karşısında ne dediyse, Mehmet Akif yorgun, yılgın fakat inançlı insanlara ne dediyse, ben de aynı şeyleri duyuyor, hissediyor ve yaşıyorum.

O halde uzun soluklu ve diri kalmanın yolu ruhtur, vicdandır, inanç değerlerdir. Eğer ruh çöker, vicdan kararır, inanç tazeliğini koruyamazsa, ölüm zaten mukadderdir.

O halde gelin birbirimize yeniden sevgi duyalım. Birbirimizle yeniden kardeş olalım. Elimizde olanı olmayanla yeniden paylaşalım.

Unutulması ki sevgi ve kardeşliğin temeli paylaşmaktır!

Çünkü bu dava geçim ve seçim veya bir günü kurtarma davası değildir, varoluş ve yok oluş davasıdır. Bu dava, medeniyet, sevgi, merhamet, kardeşlik ve adalet davasıdır. Bu dava, ahirete inananların zenginliğidir!

Şimdi bunu yeniden inşa etmek, insanlık adına bir görevdir. Bu mirasa sahip çıkmak insanlık adına bir vefadır… Bu yolda yürüyenlere müjdeler olsun.

Alicenap okuyucularım,

Sizlerden aldığım sorulardan bir-ikisine cevap vermek istiyorum:

Niçin içe dönük yazılar yazıyorsunuz?”, “Niçin yazılarınızı uzun tutuyorsunuz?”,  “Niçin yazılarınızda çok tekrar yapıyorsunuz?” vs.

Bunları neden böyle yaptığımı anlatayım.

  • Yıllardan beri siz arkadaşlarımı görememenin doğurduğu bir hasretim var… Bu site imkânları sayesinde sizlere kavuşunca sevincimden ne yapacağımı bilemez oldum. Hayat bu, belli mi olur, belki bir daha buluşamam telâşına kapıldım.
  • Geçmiş günlerimize nazaran daha çok sağa, sola bir dağılmışlık, savrulmuşluk yaşadığımızı görünce bir an önce sizlere ulaşmayı, dertleşmeyi, paylaşmayı istedim. İçe dönük yazılar yazmamın sebebi bunlar olsa gerek…
  • Gencecik yüreklerimize meydan okuyarak ortaya koyduğumuz işler gözümün önüne geldi. O gün yapılan ve söylenenleri, birileri bugün yapmaya kalksa, deli derdi…
  • O yıllar sosyal yönü kuvvetli olan kimselerdik. Bu bize “kibir” bulaştırdı. Yoksa bu ümmetin samimi bir parçasıydık. Bir birimizi takip eder, bir birimizin izini sürerdik. Bir birimizin ne yaptığını bilirdik. Bugünkü gibi birçoğumuz belki günahı bile bilmiyordu. Aramızda eşitsizlik nedir bilmezdik…

ABD’nin, kapitalizmin ve komünizmin Müslüman ülkelere inmek için geliştirdiği projeleri kavramasak ta yine de “Amerika’nın da, Rusya’nın da Yahudi’nin kuklası olduğunu” haykıracak yürükler taşırdık…

Kapalı devre bir yapılanma içinde olduğumuzdan mıdır nedir, fazlaca bozulmaya uğramıyorduk.

Bence aksiyonerliğimiz, yenilikçi fikir taşımamızdan ileri geliyordu. Farklılığımız, inkılâpçı bir ruha sahip oluşumuzdandı.

Fakat içimizde şahsa isyan ve fikre itiraz gelişmedi. Sebebi, İslam’ın “yönetici” kavramını yanlış bilmemiz ve cahilliğimizdi.

  • Aslında düzenin sunduğu şeyleri reddetmekti İnkılâpçılık…
  • Aslında şekillerin ötesinde ruhu kavramaktı İnkılâpçılık…
  • Aslında cesur olmak, cömert ve eşitlikçi olmaktı İnkılâpçılık…
  • Aslında söylemden ziyade eylemci, bilgiden ziyade bilinçli olmaktı. Bütün sermayemiz hasbiliğimizdi…

Sonraları gözümüzle gönlümüz arasına bir takım engeller çıkmaya başlayınca, hasbiliğimiz, İnkılapçılığımız kayboldu!

Yapılan işlerde bir gönüllülük vardı. Fakat bu gönüllülüğü biz mahkûmiyete çevirmiştik. Kendimizi tarihe, millete, borçlu hissediyorduk. Bu topraklara diyet borcumuz vardı, ödemek zorundaydık. Umursamaz bir tavır sergilemenin vebalini taşıyamazdık.

Bundan sonra yeni bir yapılanma olacaksa eğer, şu beş temel ilke üzerine oturmalıdır. “Adalet”, “Emanet“, “Ehliyet“, “Meşveret“, ve “Maslahat“.

Ama hemen söyleyebilirim ki:

Bu değerler yeniden daha içten savunur, pratiğe aktarır, ikiyüzlü davranılmazsa; Allah onların etrafında bir sevgi halesi yeniden oluşturacak ve diğer bütün insanları bu saf iman sahiplerinin etrafına yeniden toplayacaktır!!!

Yeniden buluşmak umuduyla…

Mahmut AKYOL

DOĞUM, ÖLÜM VE HESAP GÜNÜ…

logo5

DOĞUM, ÖLÜM VE HESAP GÜNÜ…

Bu yazıda temel iki konu üzerinde durmaya çalışacağız.

Konular açıldıkça yazılanlar bazı okuyucuların sorularına ışık tutacak, bazılarının ezberini bozacak, bazılarının da doğru bildiği yanlışları ortadan kaldıracaktır.

Yine de doğruyu bilen Allah’tır!

Kuran’da Âdem ile ilgili kıssa, “Sad, Araf, Ta Ha, Hicr, Kehf, Bakara, Ali İmran ve Maide” Surelerinde geçer.

Âdem kıssası, insanın yaratılışıyla ilgili haberdir.

Haber; “Allah/Âdem, Allah/İblis ve Allah/Melek” diyaloglarıyla anlatılır.

Âdem ile ilgili kıssayı anlayabilmek için mecaz, sembol ve temsil dilini iyi okumak gerekir. Mesela “Allah/Melek” diyaloğunu anlamak için, Begoviç’ in dediği gibi anlamak lazımdır. Begoviç buna “gökteki prolog” demiştir. Eğer sizde böyle okumazsanız, yanlış üstüne yanlış yapar, işin içinden çıkamazsınız.

Başlangıcı başlatan, insan adına konuşan bizzat Allah’ın kendisidir. Bütün varlıkları, bütün cisimleri, bildiğimiz ve bilmediğimiz bütün her şeyi konuşturan Allah’tır.

Burada “Allah/insan” ilişkisinde, insanın bir adım öne çıktığı görülüyor. Çünkü evrene hükmedecek insana bilgi verilmiş ve öğretilmiştir. Bilgiyi alabilmesi için de insana akıl verilmiştir. Böylece insan, diğer her şeye aklı sayesinde üstün olmuş ve Allah’a halife yapılmıştır.

İnsanın “Akıl, bilgi ve halife” yapısı onu, hayat karşısında sorumlu kılmıştır. Fakat insan bu sorumluluğun farkında olup olmadığını, kendisine ve çevresine nasıl baktığına bakmak gerekir.

İlk bakışta insanın kendisine ve çevresine bakışının, “zalim ve cahilce” olduğu görülür.

Yukarıda ki surelere bakıldığında, Âdem’in peygamber olarak gönderilmediği görülür. Âdem, “Ben size Allah tarafından gönderilmiş güvenilir bir elçiyim…” dememiştir. Âdem’in sadece yaratılışla ilgili olaylar içinde olduğu görülür.

Âdem kıssası, kıssaların anasıdır. Her yeni doğanla birlikte Âdem kıssası yeniden başlar. Tıpkı her gençle birlikte Yusuf kıssasının yeniden başladığı gibi…

İnsanoğlu nefsinin girdabından kurtulduğu zaman görülecektir ki hayat, pek de girift ve karmaşık değildir.

Açlık korkusu ve tatminsizlik hırsı yenildiğinde her şeyin bir Âdem’le başlayıp, bir Yusuf’la sürdüğü görülecektir. Rahmetli babam, “Hırsa kapılma oğlum, yüz ekmeğinde olsa yiyeceğin bir ekmektir.” Derdi.

Ne zaman ki; Âdem’in başına gelenleri ve Yusuf’un karşı karşıya kaldığı şartları insan unuttuysa, Allah’ın mülküne insan çitler (barikat) çekti, o zaman o çitleri korumak için akıl almaz vahşetler sergiledi ve o günden beri toprağın kanı kurumadı, dünyanın düzeni bozuldu.

Bütün gıdalar topraktandır. Topraktan yaratılan Âdem’in hamuruna, topraktan gelen bu gıdalar karıştı. Halen de yaratılış, böyle sürmektedir. Erkekte sperm, dişide yumurta oluşumunu sağlayan topraktır. Bu iki şeyin bir araya gelmesi yeni Âdem’lerin varlığına sebep olmaktadır.

İblis, Cin ve şeytan topraktan yaratılmadı. Onların ana maddesi ateştir. Bunlar, insanın içinde dolaşan “hırs, haset, ihtiras, şehvet” gibi dürtülerin sembolik anlatımlarıdır.

Ateş dini anlatımda, insanın içindeki kötülük dürtüleridir. Kırmızı renk bu nedenle öfkenin ve şehvetin sembolüdür. Dumansız ateş ,(Hicr; 27) bildiğimiz ateş değildir. Ateş hem tabiattaki, hem de insandaki “enerji” dir.

Halk kültürüne yerleşmiş şekliyle melek, sürekli namazda ve niyazda olan varlıklar değil, evrendeki her şeydir. Güneş, ay, yıldızlar, yağmur, bulut, rüzgâr, gök gürültüsü, soğuk, sıcak ağaç, çimen vs.

Bunlar Allah’ın doğaya serpiştirdiği güçleridir. Bu inanç inananları “Tevhid” inancına götürür. Allah; Kahhar, Cebbar ve Celaldir. Sevgi ve merhameti sonsuz olandır. O, bölünmez bir bütündür!

Yani denilir ki: “Evrendeki her şeyi edip eyleyen Allah’tır. Bu yaratılışta, yaratılışın devamında ve yaratılışı sona erdirmede Allah’ın hiçbir ortağı yoktur ve kendisi adına bu işleri yapacak başka bir kuvveti de görevlendirmemiştir.”

26-Hayır! Ne zaman ki can boğaza dayanır, 27-“Doktor yok mu?” diye bağrışılır, 28-Ayrılık vaktinin geldiği anlaşılır, 29-El ayak birbirine dolanır, 30-İşte o zaman kişi Rabbine gittiğini anlar. 31-Gel gör ki ne söze inandı, ne yöneldi, 32-Bilakis yalan dedi, sırt çevirdi, 33-Hep kibirlendi; tarafı, etrafı kendine yeter sandı, 34-Yazıklar olsun böylesine, 35-Yazıklar olsun! 36-İnsan başıboş bırakılacağını mı sanıyor? 37-O akıtılan bir meni damlası değil miydi? 38-Sonra bir pıhtı oldu, Allah yarattı, şekil verdi. 39-Ve ondan erkek ve dişi iki eş var etti. 40-Öyleyse düşünün! Bunu yapan ölüleri diriltemez mi? (Kıyamet Suresi)

Ayetleri gücümüz nispetinde yorumlamak istediğimizde, şu bilgilerle karşılaşırız:

Allah Resulü Ebu Cehil’e, “Yazıklar olsun sana, yazıklar olsun!” dedi ve ona, “ölümü ve kıyameti” hatırlattı.

Bunun üzerine Ebu Cehil, Allah Resulünün elini silkip attı. “Sen kiminle konuştuğunu sanıyorsun. Sen de, Rabbin’de bana bir şey yapamazsınız” diyerek adamlarının yanına gitti.

Şimdilerde Ebu Cehiller, kıtalar arası dolaşmaktadırlar.

Evet, Kur’an Şirkin temsilci ve sembol isimlerinden bahsederken, onların azgınlığını dizginlemek için sürekli şekilde en kuvvetli bu iki gerçeği kullandı. “ölüm ve kıyamet”!

Bugün Müslümanların elinde muhataplarına karşı kullanacağı tek silahları budur. “Ölüm ve kıyamet”! Adaleti, eşitliği, özgülüğü bozmak isteyenleri sürekli şekilde Kur’an bu iki gerçekle uyarır.

Görüldüğü gibi surenin son cümlesi, “Bunu yapan ölüleri diriltemez mi?” Yani, ölü toprağı, serpilmiş toplumları yeniden dirilttiği gibi, mezarlarda yatan ölüleri de diriltecektir! Denmek istenmektedir.

Toplumlarda diriliş, adalet ve eşitlikle olur. Topluma ve insana “ölüm, afet ve kıyamet” ansızın gelir. O vakit toplum ve insan her zaman hazırlıklı olması gerekir. Hazırlıklı olmayan fert ve toplum, kendilerine yazık etmiş olurlar.

Ölüm karşısında insanoğlu acizdir. Ağzından dökülecek kelimeler bir anda donar, ne ileri ve ne de geri gider, orada kala kalır. Ölümler karşısında,  “Allah rahmet etsin!” sözünden başka söz yoktur. Ölümün gelişi çarpıcı ve sarsıcıdır. Acısı yürekleri sızlatır, gözyaşı olarak dışımıza taşar… Siz hiç ölüm sahneleri seyrettiniz mi? Çaresizlik insanı Rabbine döndürür. Çare olur mu diye ölüme doğru kayan hastanın başucunda “Yasinler” okunur, “zikirler” çekilir.

Acaba; hiç gördünüz mü? “Zenginliğim bana yeter” diyenleri… Ne kadar da acizdirler… Uğruna ölüp durdukları mallarıyla tek bir nefes, ne de bir tas su satın alamıyorlar!

Mezarlar deşilip göğüsler açıldığında, “ah ben ne yapmışım, Rabbime karşı ne kadar da nankörlük etmişim” diye hayıflanmak artık boşuna… “Şimdi ben ne yapacağım” diye dövünmek artık nafile…

Görülüyor ki, hiç bir fani gittiği yerden geri dönmüyor ve ne de bir haber veriyor!

O halde gelin; o soğuk ve karanlık çukura girmezden önce, insanın elleri ve ayakları birbirine dolaşmadan önce, yoksulla ve yetimle lokmalar paylaşılmalı.

Ebu Cehil, Ebu Leheb gibi yoksula ve yetime tepeden bakmamalı. Adil ve eşit yaratıldığımız unutulmamalı…

Varsın işleriniz yarım kalsın ama kimseye zulüm edilmesin.

Yeter ki Allah’ın mülkü gözümüzü kör etmesin.

Çıkar ve menfaat, haksızlık yaptırtmasın.

Hırs, aklıları baştan almasın, bugün olduğu gibi insanı birbirine düşman yapmasın.

Sonuç:

Eğer ruhlar ölmez, insani ve İslami davranışlar devam eder, yaşayan Kur’an, yaşayan sünnetin ışığı insanlığın ufkunu aydınlatmayı sürdürür, yeni Ebu Cehillerin, Ebu Leheb ve Velid bin Muğire’ lerin güçleri karşında boyun eğmezse insan doğru yaşamış ve kolay bir hesap vermiş olur…

Dilerim hepimiz, bu kervana dahi olanlardan oluruz…

Eğer insan zulme boyun eğer, hakkı terk ederse bu Allah’a bir zarar verecek değildir!

İnşallah yazılanlar bir fayda hasıl eder…

Mahmut AKYOL  

 

KUR’AN’I KERİMİN 80. SURESİ

logo5

KUR’AN’I KERİMİN 80. SURESİ

Hz. Muhammed’in ölümünden hemen sonra onu dünyada temsil eden insanlar türedi. Asırlar geçmesine rağmen bu yol kapanmadı.

Halbuki O, son elçiydi. Onun gelmesiyle birlikte, insanlığa gönderilenler son bulmuştu.

Hz. Muhammed’i temsile yeltenenler işi o kadar ileri götürdüler ki, adeta kendilerini yeryüzünde Kâbe konumuna koydular. Bazen onlar Kâbe’nin etrafında döndüler, bazen de Kâbe onların etrafında dönüyor sandılar.

Bu kişiler bulundukları mekanlarını korumak için, çevrelerini kutsadılar.

Bunlar kendilerini hep tazarru ve niyaz makamında bulduklarını, Allah’ın bu kimselerin bakışlarıyla kâinata baktığını, onların eliyle Allah’ın merhamet ve gazap ettiğini yaydılar. Taraftarları da sorgulamadan kabul ettiler.

Bu makam sahipleri kendilerinin en büyük özelliği, tasarruflarının öldükten sonra da devam ettiğini söyledi ve söylet tirdiler. Müslümanları koruyan ve kollayan bir ruhsatlarının olduğunu, Allah’ın bu kimselerin bakışlarıyla kâinata baktığını çevresine inandırdılar.

Şimdi bu muhteremler Pensilvanya’ da, Kıbrıs’ta, Menzil’ de, İstanbul’un bilmem hangi köşelerinde, İran, Irak, Suriye, Pakistan, Afgan Kandahar Dağlarında Vs.

Hepsi de ABD’yi koruma derdinde… Hepsi de bulundukları ülkelerde ABD’ye zemin hazırlama derdinde…

İşin doğrusu; Emperyal güçlerin kök salması için, Müslümanları birbirine düşürme derdinde… Birçoğu Rotschild Hanedanlığı, ve Soros etkisinde… Bu ve benzeri kişiler, dünyayı sömürmek için dini ve bu zavallıları kullandılar, kullanmayı da sürdürmekteler…

Yazık bu Müslümanlara…

Bu çarpık yapılardan ne zaman kurtulacaklar. Bu yapı ve telkinlerin ölü dinden zuhur ettiğini ne zaman görecekler.

Benim inancıma göre insanların kahir ekseriyeti kendi sorumluluğundan kurtulmak için bu totemlere (makamlar) sığınmışlardır.   

Eğer bu makamlar bir zaruret idiyse, dünyada tek bir aç, tek bir bozguncu ve tek bir acı çeken, olmaması gerekirdi.

Eğer bu makamlar bir zaruret idiyse Türkiye, İran, Irak, Suriye, Pakistan, Libya, Afganistan, Suud, BAE gibi ülkelerde sükun olması lazım gelirdi…

Allah Peygamberlerine bile apaçık uyarıcılıktan başka bir görev (misyon) vermemişken, kerameti ve cesareti kendince menkul bu adamlar, bu misyonu nereden aldılar?..

Şaşıyorum!!!

Şimdi bu girişten sonra yazının başlığına, Allah’ın gerçek sözlerine dönebiliriz.

Abese Suresi Mekke’de nazil olmuştur. 42 ayettir. Sure, zengin/fakir ayrımcılığına dikkat çeken mesajlar içermemektedir.

Surenin ilk beş ayeti müşriklerle alakalıdır.

“1-2. YANINA kör bir adam geldi diye surat astı ve öte tarafa döndü. 3. Ne biliyorsun, belki arınıp temizlenecek? 4. Veya öğüt alacak da öğüt ona fayda verecek? 5. Zenginliğini her şeye yeterli görene bak?

İkinci beş ayet de Hz. Peygamberle ilgilidir.

“6. Sen ise tutmuş onu muhatap alıyorsun. 7. Sana ne onun arınıp temizlenmesinden? 8. Fakat sana can atarak geleni, 9. Asıl korkusu ve titremesi olanı, 10. Sen onu bırakıp boşuna oyalanıyorsun;”

Surenin başında isimler zikredilmeden bir olay anlatılıyor.

Kur’an’da isimleri geçmeyen fakat aralarında geçmesi ihtimali yüksek olan şahıslar şunlardır.

Olay yoksul, aynı zamanda kör olan İbni’l Ümmi Maktum ile Mekke’nin ileri gelen zengini Velid bin Muğire el-Vahid arasında geçer.

Burada birden çok yorumdan bahsedilebilir. Biz sadece, en doğru yaklaşımdan bahsetmeye çalışacağız.

Adından da anlaşıldığı gibi, surede bir “surat asmaktan” söz edilmektedir. Bazı tefsirciler bu fiili (surat asmayı), Hz. Peygamberin yaptığını söylemişlerdir. Halbuki surat asıp öte tarafa dönen kişi, Ümmi Maktum ile aynı mecliste oturmak istemeyen, Mekke’nin ileri gelenleridir. Yani Karun gibi zengin Velid bin Muğire’ dir.

Hz. Peygambere yapılan ikazın aslı şudur:

Temizlenmek üzere sana gelen birini (İbni’l Ümmi Maktum) bırakıp, onunla ilgilenme yerine, eteklerinden gurur, kibir, hırs dökülen, yetimi/yoksulu hor gören, onlarla eşit olmak şöyle dursun bir an bile yanlarında durmalarına tahammül etmeyen müşriklerle fazla ilgilenme.”

Velid bin Muğire, geniş topraklara, oradan elde ettiği ambarlar dolusu tahıllara, üzüm bağlarına, yonca tarlalarına, zeytin ağaçlarına, hurmalıklara, meyve veren bahçe ve çayırlara, ağılları dolduran develere, sığırlara, buralardan elde ettiği hazinelere sahip olan birisidir. Ancak sahiplenme “hırsını” kıramamış ve o hırsına mağlup olmuş birisidir.

Velid bin Muğire’ nin büyüklenme, mal hırsı, yetimi, yoksulu, zayıfı hor görme alışkanlığı; Ümmi Maktum gibi yoksul insanlarla bir arada bulunmasına engel olmuştur.

Yine Velid bin Muğire’ nin bol miktarda “kenz” edilmiş nakit parası (altın ve gümüşü) vardı. (Razi)

Tarihsel olarak Mekke’de inen Kur’an’ı Kerimin 80. Suresi ile Velid bin Muğire ve benzeri kimselere evrensel bir uyarıda bulunuluyor ve tüm Velid ’lere şöyle denilmek isteniyor:

Ey Velidler, Mülk Allah’ındır. Allah’ın Mülkü sizin değildir. İhtiyacınızdan fazla mal biriktirip insanlar üzerinde baskı kurmayın, egemenlik taslamayın. Biriktirdiğiniz mallarda yoksulların ve ihtiyaç sahiplerinin hakları vardır. Allah’ın toprağını, suyunu, zeytinini, hurmasını ambarlara; devesini, koyununu, sığırını ağıllara yığmayın. Bunları siz yaratmadınız ki sahipleniyorsunuz!”

Abese Suresiyle kısaca anlatılmak istenen budur.

Aslında Mekke’li Müşrikler, Allah olmadan bunların olmayacağını biliyorlardı. Yeri ve gökleri kim yarattı diye sorsanız; hiç tereddüt etmeden “Allah” derlerdi. Allah’ın bir olduğuna inanırlar, Namaz kılar ve Oruç tutarlardı.

Gökten su indirenin, topraktaki tohumu bitirenin, üzüm bağlarını, yonca tarlalarını, zeytin ağaçlarını, hurmalıkları, yemyeşil çayırları, ormanları, meyveleri, develeri, sığırları var edenin, gece ve gündüzü birbiri ardınca getirenin, bunları, yerde, gökte, tende, canda yaratanın Allah olduğunu bilirlerdi.

Fakat tüm kötülüklerin anası olan mülk arzularını ve sahiplenme hırslarını bir türlü kıramadılar. Tıpkı bugün olduğu gibi…

Onların sıkıntıları Allah’ın toprağına, suyuna, zeytinine, hurmasına, devesine, koyununa sahiplenmeleri ve “Bunlar bizim” demeleriydi. Tıpkı bugün olduğu gibi…

Sorun ihtiyaç sahiplerinin hakkı olan ve Hacılar tarafından Kâbe’ye getirilen hediyeleri, kolyeleri, mücevherleri, develeri, sığırları, koyunları kendi aralarında pay etmeleriydi. Tıpkı bugün olduğu gibi…

Yoksa putların taştan tahtadan yapma şeyler olduğunu onlarda bilir ve hatta onlarla alay ederlerdi.Dahası bu tür tasvirlerin ardından genellikle şu değişmeyen gerçek geliyordu:

Göklerin ve yerin mülkiyeti Allah’a aittir.”

Eğer Allah’ın bu hükmüne insan cani gönülden inansa ve bu inançla yaşansaydı; hem kendisini “Müşrik” olmaktan ve hem de “arzu ve hırsın” kölesi olmaktan kurtarmış olurdu.

Bundan sonraki ayetleri anlaşılır bulduğum için yorumsuz bırakıyorum.

17. Kahrolası (inkarcı) insan! Ne nankördür o! 18. Allah, onu hangi şeyden yarattı? 19. Az bir sudan (meniden). Onu yarattı ve ona ölçülü bir şekil verdi. 20. Sonra ona yolu kolaylaştırdı. 21. Sonra onu öldürdü ve kabre koydu. 22. Sonra, dilediği vakit onu diriltir. 23. Hayır, hayır o, Allah’ın kendisine emrettiğini yerine getirmedi. (İman etmedi.) 24. Her şeyden önce insan, yediği yemeğine bir baksın! 25. Gerçekten biz, yağmuru bol bol yağdırdık. 26. Sonra toprağı, iyiden iyiye yardık!

33, 34, 35, 36, 37. KIYAMET ÇIĞLIĞI duyulduğu zaman kişinin kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden ve çocuklarından kaçacağı gün, işte o gün onlardan herkesin kendini meşgul edecek bir işi vardır. 38. O gün birtakım yüzler vardır ki pırıl pırıl parlarlar, 39. Gülerler, sevinirler. 40. O gün nice yüzler de vardır ki, toz toprak içindedirler. 41. Onları bir siyahlık bürür. 42. İşte onlar, kâfirlerdir, günaha dalanlardır.”

Mahmut AKYOL

DİNİN KAYNAĞI

logo5

DİNİN KAYNAĞI

İslam’ın ilk kaynağı hadis değil, Kur’an’dır. İkinci kaynak, Mütevatir ve yaşanan Sünnet, üçüncü kaynak, Mütevatir hadislerdir.

Kur’an’ı tahrif edemeyeceklerini bilen kötülük yaranları, toplumda din adına oluşmuş yanlış inanç ve amellerin peşine düştüler, ekseriyeti; Mevzu/uydurulmuş Hadis üretmiştir.

14 asır önce İslam düşmanları Resul Muhammed’in demediği bir sözü, yapmadığı bir davranışı, onaylamadığı bir şeyi, Resul Muhammed dedi, yaptı, onayladı diye ortaya atmışlardır.

Her kim, söylemediğim şeyleri bana isnat ederse Cehennem’ de ki yerine hazırlansın!” (Buhari, İlim, 38)

Bırakın Mevzu konuların adedini, konuyla ilgilenenleri sayısı ciltleri doldurur.

Halkın cahil kesimi, bunları sorgulayıp sahih mi, uydurma mı yerli yerine oturtamadığı için, çok sevdikleri Muhammed’i yalana boğmuşlardı. Uydurulmuş hadislerin toplumda yapmış olduğu tahribat tamir edilemez boyuta ulaşmıştır.

Düşüncemi yenilemek isterim. Dinde; dini değer olan yegane kaynak, Kur’an’dır. Diğerlerinin dini değil; sosyolojik değeri vardır.

Kim ne derse desin Allah kullarını açıkladığı Kur’an hükümlerine göre hesaba çekecektir.

Dün olduğu gibi yaşayan İslam’a günümüzde de birçok yorum yapılmıştır. Bu ekollerin takipçileri Müslümanları 1400 yıldan beri Sünni geleneği, fıkıh, siyer, hadis ve kitaplarını tartışmasız kabul etmiş, bazıları da bu geleneği tamamen kabul etmemiş, sadece Kur’an’a dayalı bir İslam anlayışını savunmuştur.

Bana göre hadisler dinin (İslam’ın) kaynağı değil; yorumudur. Yani bu yorumlar dini değil; tarihsel ve sosyolojik değeri vardır. Hadisler dinin anlaşılmasında bize yardımcı olurlar. Kur’an’ın indiği dil, tarih, kültür ve coğrafya evrenini tanımamızı sağlarlar.

İmam Buhari yaptığı “altı yüz bin” hadis rivayetinden “7145” küsur hadis seçerek büyük bir eleme yapmıştır. Bu çok büyük bir çalışmadır. Sonuç itibariyle “Sahih-i Buhari” adlı bir kitap yazmıştır.  Eğer bugün bunların içinden bir eleme daha yapılacak olsa, aşağı yukarı 500 kadar sahih hadis çıkar. Bunlarda bir şekilde Kur’an ile irtibatlıdır. Resul Muhammed’in dilinden Kur’an’ın yorumudur. Bir Müslüman için yorum ihtiyacı hâsıl olunca kendi fikrinden önce bunları esas alması gerekir. Esasında ayet ayeti açıklar ve en güzel hadis, (Ahsen’ul-Hadis) Kur’an’dır.

Kur’an’da geçen tarihi olaylar; tarihsel verilerle, hayat ve tabiat ile ilgili olaylarla,  hayatın ve tabiatın varlık ve oluş kanunlarıyla açıklanır… Kur’an ayetleri ile varlık ve oluş kanunları arasında çelişki yoktur. Çünkü her ikisi de Allah’ın ayetleridir.   “Kavli ve “Kevniayetlerdir…

Eğer bu ikisi arasında bir çelişki oluşursa, o zaman o ayet ya yanlış anlamışız, ya da bilgi eksikliği çekiyoruz demektir.

Kur’an’da mucize kavramı geçmez, bunun yerine Kur’an’da Ayet, burhan, beyyine, sultan gibi kavramlar geçer.

Mucize aciz bırakan demektir.” İnsanı aciz bırakan, evrenin bizzat kendisi, varlık ve oluş kanunlarıdır. Yani ayın yarılması değil, ayın bizzat kendisi mucizedir. Kur’an sürekli varlık ve oluşa dikkat çeker, Allah’ın ayetlerinin mucize olduğunu söyler. Kur’an’da Yahudilikte olduğu gibi “mucize”, Hristiyanlıkta olduğu gibi “kehanet” anlayışı yoktur.

Günümüz Müslümanları daha çok kapitalizm ilgilendirir. Bu sebeple mümin Müslüman kapitalizmi eleştirmeli, dahası düşman bir davranış sergilemelidir. Çünkü Müslümanların inandıkları Kur’an’ın içinden sistem olarak kapitalizm çıkmaz. Çıksa çıksa abdestli kapitalizm çıkar.

Son üç asırdan beri İslam’ın yerine Liberalizm (özgürlük), Kapitalizm (Özel Mülkiyette alabildiğine özgürlük, artık değer, emek hırsızlığı), Sosyalizm, (üretim araçlarının devletin elinde olması), Komünizm, (özel mülkiyetin olmadığı düzeni) koysalar bile, küresel güçler başarılı olamamışlardır.

İnsan fıtratı olan Hakk Dinin kaynağı Kur’an’ı Küresel Baronlar ne kadar yalanlarsa yalanlasın, “İsteyen inansın isteyen inkâr etsin” (Kehf; 29) “Mallarınız konusunda dilediğiniz gibi hareket edemezseniz” (Hud; 87)İlahi mesajdan kurtulamayacaklardır.

Burada özellikle zikredeceğim bir konuda kapitalizmdir. Kapitalizm özgürlükçülük, piyasa veya serbest ticaret demek değildir. Bilakis kapitalizm bunların düşmanıdır. Esasında Kapitalizm serbest piyasa ve özgürlük istemez. Özgürlüğü, sermayeyi tekeline almak ister. Kendisine yaramayacak özgürlükleri yok eder.

İşte Kur’an bunu yapıyor, sınır çiziyor, müdahale ediyor.

Kur’an “ihtiyaçtan fazla mal biriktiremezsiniz, infak edeceksiniz” (Bakara; 219), “Kenzi (biriktirmeyi) haram kılıyor,” ateşle tehdit ediyor diyor. (Tövbe; 34).

Kişi elindeki fazlalığı ya infak edecek ya da bir işe yatıracak, bu iş de ortak üretim şeklinde olabilir. Bu ortak üretim Taş, toprak, kağıt gibi metaya yatırarak üzerinden rant sağlamak olmamalıdır.

Aydınlar halkın vicdanı olursa, ancak o zaman egemen bir gücü eleştirebilir.

Eğer egemen bir güçten izin alınsaydı hiç bir peygamber, peygamberliğini ilan edemezdi. İbrahim’e Nemrut’tan, Musa’ya Firavun’dan, İsa’ya Bizans’tan, Muhammed’e de Kureyş’ten izin alınamazdı gibi… Peygamberler cesaret ve isyanın ruhudur. Muhafazakarlık ise tarihi ilerleten değil; durduran, donduran gücüdür.

Şu kavramlara dikkatinizi çekmek isterim. Muhafazakarlık, gericilik, yobazlık, bağnazlık sadece din denilince akla gelmemelidir.

Tarih, devrimci çıkışlarla ilerler. Kaldı ki “La ilahe illallah otoritelere isyanı ifade eder. İtiraz etmeden yani hayır demeden bir din hayat bulamadığı gibi, mensup olmak isteyen de o dine asla girmiş olamaz. Bu iki cümleyi aşağıda yer alan cümleleri açıklamak için yazıldı…

Bugün egemen gücün merkezinde iki eğilim var:

Beyaz Saray ve Pentagon

Beyaz saray ABD Merkez Bankasının temsil ettiği İngiliz finans kapitalinin gücüdür. Pentagon ise Askeri Endüstriyel Kompleks dediğimiz konvansiyonel ABD kara gücünü temsil ediyor. Bu ikisi farklı politikalarla dünyaya ve Orta Doğunun güç kaynaklarına egemen olmak istiyor.

Herkesin kredi kartı kullanmasını, özellikle İslam ülkelerinin, Afrika ve Asya ülkelerinin her yerinde bankalar, yatırımlar, AVM’ler açılmasını ve böylece finans kapitalin abdest aldırılarak bölgeye iyice yerleşmesini istiyor.

Ülkemizde İslam talebi baştan beri sorunludur. Öte yandan sanıldığının aksine laik bir ülke değil. Her iki yaklaşımı da sorunlu…

Türkiye’de ne İslam devleti olmuş, ne de laik devlet olmuştur. Türkiye’de din devletin güdümündedir. Bizantist din-devlet ilişkisi hüküm sürmektedir.

Dinin ahkâmını dışlayıp, sadece ritüellerini (namaz, hacc, oruç, bayram, cami, cenaze) devlet bünyesine almakla laik olunmuyor.

Laiklik bu değil. Bu, Bizantizmdir. İslam devleti olmayan fakat laik de olmayan Türkiye’ye özgü bir din-devlet ilişkisinin nasıl olabileceğinin sorusu “adalet” devletinde gizlidir.

Mahmut AKYOL