İSLAM DİNİ, KUR’AN’I KERİM VE RAMAZAN AYI

logo5

İSLAM DİNİ, KUR’AN’I KERİM VE RAMAZAN AYI

Bugün kâfiler, dininizi söndürebilmekten ümitlerini kestiler; onlardan korkmayın, yalnız benden korkup titreyin! İşte bugün dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâm’ı beğendim.” (Mâide Suresi 3. Ayet)

Nimetimi tamamladım da ki maksat kanaatimce itikat, ahlak ve ibadetlerle ilgili temel değerlerdir.

Yoksa hukuk bitmiş değildir. Hukuk dinamik bir süreçtir, hayat boyu davam edecektir. Hukuk, Hz. Peygamberin olaylar karşısında ki davranışları ve evrensel değerler örnek alınarak geliştirilmelidir.

Allah’ın dinini kemale erdirmesi demek, artık bir daha Allah’ın yaratmayacağı anlamına gelmez. Allah insanlıkla dinamik ilişkisini kıyamete kadar sürdürecektir.

Aylar, dünya hayatında insan için zamanı tayin eden ölçülerdir. Bu cümleden olarak Ramazan Ayı bunlardan birisidir.

İnsanlık, yine bu Ramazan ayına kan dökerek, kavga yaparak, umutsuz, kuşku ve korku içinde giriyor. Hakkımızda hayırlısı…

Eğer Müslümanlar kâfilerden (Hakk ve gerçeği örtenlerden) korkmaz, yalnız Allah’tan korkup titreselerdi, kuşkusuz dökülen bu kanın, kavganın, yoksulluğun, kuşkunun, korkunun ve umutsuzluğun içinde payları olmazdı, ama oldu…

Yazık ki bugün dünyanın orta yeri, sırtlanların işgali altındadır. Diktatörler açlığı, yoksulluğu, ırkçılık ve cehaleti idare ediyor…

Üzülerek söylemeliyim ki Ramazan ayı, Müslümanları uyandırmıyor!

Ramazan ayı, iki büyük sosyal olaya şahitlik ediyor:

  1. Dinin ana kaynağı Kur’an, bu ayda indirilmeye başladı. Kur’an’ın ruhu ile insanın vicdanı arasında bir çelişki asla olmuş değildir. “Kur’an insanlara yol göstermek, böylece doğruyu ve yanlışı apaçık ortaya koymak için Ramazan ayında indirildi…” (2/185 Ayet)
  2. Ramazan ayı bize, açları, yoksulları ve Ümmetin halini hatırlatır. Müslümanlara “Böyle bir durum var, bunu görün” mesajını verir.

Ramazan ayının keyfiyeti kısaca bundan ibaret…

Kuran-ı Kerim’de Milletlerin yükseliş ve çöküşüyle ilgili birçok ayet bulunmaktadır. Bu yazıda birini ele alalım:

Onların ardından bir nesil geldi. Onlarda Salat’ı terk etti ve arzularına uydular. Allah da onları helâk etti” (19/59 ayet)

Allah’ın o milleti helâk etmesi demek, o milletin ölmesi demektir. Burada ifade edilen “Salât”, namaz anlamında değil, yardımlaşma ve dayanışma anlamındadır.

Yani “Onlar yardımlaşmayı, dayanışmayı, birbirine destek olmayı terk ettiler, egoizmin pençesine düşüp bireysel çıkarlarının peşinden gittiler, sonra da birbirlerine düştüler” denilmek isteniyor.

Aslında Camiler, yardımlaşma ve dayanışma merkezleri olması gerekirken, sadece namaz kılınan mekânlara dönüşmüştür.

Bu bakımdan salât öyle bir şeydir ki, terk ettiğiniz andan itibaren toplumun sosyal yapısı çökmeye başlıyor. Bugün bu noktadan bakıldığında salâtın terk edilmiş olduğu görülüyor. Yani namazın sadece ritüel kısmı kalmış, diğer taraflar terk edilmiştir…

Salatın Ritüel kısmını yapana bir fayda sağlar mı bilmiyorum, ama bildiğim bir şey var ki, onu burada anlatmam lazım.

Ayet aslında, günümüz İslam dünyasını anlatmaktadır.

İnsanlık, dini/mezhebi ve ırkı farklılık gözetmeden evrensel değerleri korumalıdır. İnsanlık zulme, zalime, açlığa, yokluğa ve totaliter yapılara karşı durmalıdır. Özellikle Müslümanlar el birlik olmalı, birbirinin hallerinden haberdar olmalı ve kardeşlikleri unutmamalarıdır.

Salat böyle anlaşılmalıdır!

Hz. Peygamber Medine’de adalet devletini bunun için inşa etmeye çalışmıştır. Bu bakımdan adalet devletinin inşası, insanlığın evrensel değerlerini muhafaza etmek için önemliydi…

Allah, Neml suresi 12. Ayetinde bu konuya dikkat çekmiş, Hz. Peygamber de Neml suresi 12. Ayetinde ki dokuz ayet kendisine sorulduğunda, şu şekilde açıklamıştır:

  1. Allah’a hiçbir şeyi otak koşmamanız,
  2. Hırsızlık etmemeniz,
  3. Zina yapmamanız,
  4. Adam öldürmemeniz,
  5. Sihir yapmamanız,
  6. Faiz yememeniz,
  7. Evli kadına zina iftirasında bulunmamanız,
  8. Savaştan kaçmamanız,
  9. Bir de Cumartesi yasağına riayet etmenizdir. (Razi, Kurtubi, İbn Kesir)

Kuran’ın, Tevrat’ın, İncil’in, Avesta’nın (Eski İran inancı olan Zerdüştlüğün kutsal kitabı), Vedaların (Hintlilerin kutsal kitaplarının bilinen en eski yazmaları), Hint dinlerinin, İran dinlerinin, Konfüçyüs’ün, Sokrates’in, Kızılderili dinlerinin hepsinde bu “dokuz” ilke, bir şekilde vardır.

Yaratılışın ilk gününden beri “Sosyal Sistemler” böyle çalışmıştır. Çünkü bu yapılar; temel insan haklarını koruyarak varlıklarını sürdürmüş, bu misyonu terk ettiklerinde, tarihin tozlu raflarına çekilmişlerdir.

Burada üzerinde en çok üzerinde durulacak kavram açlıktır.

Açlık, öyle kötü bir illettir ki, bir devlet bu virüsle baş edemediği takdir de, o ülkedeki aç ve sefil insanların kahredici darbeleri altında ezilir gider.

Bu illeti bertaraf etmek için Ramazan ayında “Oruçla” dikkat çekilmiştir.

Allah inananları uyarmak için Ramazan ayını tahsis etmiştir. Bu ay, başlangıç olmak üzere insanlar hem eşitlensin ve hem de açların üzerinden ilgilerini kesmesinler demiştir!

Acaba Müslümanın eşitlendiği Ramazan ayında Kur’an’ın indirilmesi sizce ne anlama geliyor?

Eğer Kur’an’ı Kerim tefekküren okunursa, o size kendini açmaz! Şayet Kur’an’ı Kerim kendini size açarsa siz o zaman yüreğinizin ne dediğini, niye titrediğini, neden coştuğunu, Bedir’de ve Uhut’da ki Sahabenin canhıraş seslerini, kılıç şakırtılarını duyarsınız!!!

Kur’an, bir Ramazan günü Hira’da “Oku” emriyle inmeye başladı. Ortada bir metin yokken Hz. Muhammed neyi okuyacaktı, düşünmek gerek!?.

Hz. Peygamberin vefatından bir zaman sonra Kur’an, “mehcur” oldu.

Şimdi bu mehcur olmanın vebaline sakın SİZLER ortak olmayın!!!

Hâlbuki nice millet, toplum ve insanlık umutlarını Kur’an’la canlandırmış ve filizlendirmişti.

Sizlerde bu nimetten sakın ayrı düşmeyin!!!

Şimdi rahmet yüklü bulutlar misali sayfaları arasında kurumaya yüz tutmuş mesajlarını yeniden yeşertecek, yeniden kadim değerleri umuda çevirecek nesiller hazırlamak zamanı!!!

Kur’an insanlığı, tarihsel olayların üzerinden geçerek evrensel değerlerle buluşturmuştur.

Kur’an insanlığı hakka, adalete, merhamete, ahlak ve fazilete çağırmıştır.

Kur’an İnsanlığı iyi/kötü, doğru/yanlış, güzel/çirkin, hayır/şer ekseninde buluşturmuştur.

Yeniden Kur’an’la bu noktalarda, Oruçta ki eşitlikte sizde olmak istemez misiniz???

Kur’an, insan hayatı üzerinde aklı (vicdan/sağduyu) baş tacı yapmıştır. Nakille aklı tevhid ikliminde buluşturmuştur. İnsana iyi bir kul olma yolunu göstermiştir. Ayrıca insanın başıboş bırakılmadığını söylemiştir.

Görülüyor ki Kur’an inanmak isteyene doğru yolu gösteriyor.

Şimdi bu insanlar hani???

Hz. Peygamberin; “Kalbinde Kur’an’dan bir eser bulunmayan kimse, harabe ev gibidir” uyarısı ne kadar anlamlı…

Din; bu döngü içinde sürüp giden bir isyan, itiraz ve devrim çağrılarıdır.

Din, din üzerinden insana yapılan zulme son vermek üzere gelmiştir.

Din, yeni sınıfın ideolojisi olan kariyerizm ve konforizmi yıkmak ister. Lakin biz hala burjuva dini olan Kapitalizme abdest aldırıyoruz!..

Şimdi benim görüşüme din; damarları kurutulan, yok edilmek istenen İslam’ın yeniden inşası gerekiyor!

İslam’ın iktidar ve mülk ile ilgili sinirleri alınmıştır. Kuran, zararsız bir tapınak metni haline getirilmiş ve gerçek hayatla bağları koparılmıştır.

Arap ırkçılığına dayalı, evrensellikten uzak bir din, insanlığa asırlar boyu bir çözüm sunamamıştır…

İslam’ın özündeki saflığı yeniden ortaya koymak için, muhafazakâr Müslüman zihni tazelemekten başka bir çare bulunmamaktadır.

Dinin uhrevi tarafı var, eyvallah… O bir yana… Ekonomik, politik ve günlük hayatla ilgili tarafını asla unutmamak gerekir.

İslam bir tapınak dini değildir, gerçek hayat dinidir. Kuran mezarda ölülere okunan bir kitap değil, hayatın atardamarı olan siyasi, ekonomik yapıların motoru olmak durumundadır.

Din, hayatın içinde olmayacaksa; Din ve devlet işleri birbirinden ayrı tutulacaksa, o zaman adalet, doğruluk, dürüstlük, hak, özgürlük, eşitlik, kardeşlik vb kavramları nereye koyacağız?

Sonuç olarak Dine bu kapsamda dileyen inanır, dileyen inkâr eder, dileyen Orucunu tutar. Dinde bunlar bir tekliftir.

Mahmut AKYOL

ŞEYTANIN ÇOCUKLARI, (YENİ FİRAVUNLAR…)

logo5

ŞEYTANIN ÇOCUKLARI, (YENİ FİRAVUNLAR…)                                 

İnsanoğlu yaratıldığı günden beri sapmaya, azmaya, şımarmaya, kendisini yaratan Allah’a karşı gelmeye meyillidir.

Bu döngü kıyamete kadar böyle sürecektir!

Çünkü insanda iyilik (melek) ve kötülük (şeytan) bir aradadır. Bu iki gücün arasında kalan insanın tek silahı iradesidir. Yani insan iradesini iyi yönde kullanırsa melek, kötü yönde kullanırsa şeytan olur.

Firavun, gücün sembol ifadesidir. Bu her yerde ve her dönemde Firavunlar olacak demektir.

Şimdi kötü yönde iktidarı elinde tutan, dünyaya zulüm kusan Firavunlardan söz edebiliriz.

Kim bu küresel güçler ve ya Firavunlar?

Aklını (vicdan) gözünü, kulağını Hakk’a kapatan herkes…

İsim mi istiyorsunuz?

Dünyayı açık ceza evine çevirenler…

Başta korsan, katil İsrail ve onun arkasında duranlar…

ABD, ABD Derin Devleti (Pentagon, Evanjelistler, Neoconlar

Yahudilerin sayısı bilinmemekle birlikte, dünyanın her tarafına yayılmışlardır.

Gerçek şu ki;

Yahudiler dünya devletlerinin “sanat, sağlık, hukuk, sinema, basın, medya, siyaset, ekonomi, ticaret, sanayi, bankacılık” gibi sektörlerin içinde hep yer almış ve yönetmektedirler.

Özellikle Yahudiler bu sektörlerin içinde bulunarak insanların özel hayatlarına müdahale etmişlerdir. Bununla da yetinmeyerek insanların beyinleriyle uğraşmaktadırlar.

Allah hiçbir milleti zulmetmek için yaratmadı. Lakin o milleti veya kavmi yaptıkları kötülüklerinden dolayı cezalandıracaktır.

Tarih boyu Firavun’ un olduğu yerde, uydurulmuş bir din ve ona inanan bir halk daima olmuştur. Fakat unutulmasın ki, her Firavunun gelmesiyle birlikte bir Musa’da gelmiştir!

Ey saf bir yürek temizliği içinde olan insan demem o ki; kendini kötülüklere esir etme, Firavunlara özenme, çevrene zarar verme, dünyayı yakıp yıkma, insanları ıslah amacıyla gönderilen dini, o dini tebliğ edenleri manen de olsa öldürmeye kalkma, hele hele kardeşkanı dökme…

Bu kan dökenlerin başında hep Yahudiler gelmiştir. Onlar Peygamberleri dahi öldürdüler. Dünyaya ve dünya üzerindekilerin arasına kini ve öfkeyi bunlar saçtılar…

Bu kötülüklerin sebebi; kendilerini diğer milletlerden üstün görmeleridir.

Konumuza ışık tutması açısından şu ayetleri birlikte okuyalım…

İblis dedi ki:Ey Rabbim, görürsün, ben de onları yoldan çıkarmak için elimden geleni yapacağım. Yeryüzünde her şeyi süsleyip püsleyip tümünü yoldan çıkaracağım.

“Ancak sana saf bir yürek temizliği içinde bağlanan kulların hariç” dedi. Hicr,39/40

İhlas”, saf bir yürek temizliği içinde olmak demektir. İhlaslı olmak demekse gösteriş, riya, beğenilme, şan, şöhret vs. sebebiyle değil, sırf Allah için yaşamak demektir.

Yani o müminler saf, içten ve samimi oldukları için deruni dilden ve canı gönülden Allah’a bağlıdırlar. Muhlisin inanç ve amelleri işte böyledir.

Şeytan ancak böyle olan insanları yoldan çıkaramayacağını itiraf etmiştir.

Allah bizzat kullarını kendisinin üzerinde olduğu yola çağırır. Yani Allah’ın insanlardan istediği, “doğruluk ve dürüstlük” yolu üzerinde yürümeleridir.

Allah, her şeye gücü yetendir. Bu gücü O’na dışarıdan biri yüklememiştir. Allah sevgi ve merhameti kendi zatına farz, adaleti de kendi üzerine vacip kılmıştır. 

İşte Allah bu sebeple insanı kendisiyle aynı yolda yürümeye çağırır. Doğruluk ve dürüstlüğe çağırmak ve yürümek de budur!

İradesini kötü yönde kullanan şeytanın çocukları, Haçlı Savaşlarında 4 milyon Müslümanı katlettiler.

1839 tarihi itibariyle aralıksız sürdürülen savaş ve Batılılaşma hareketleri, Üç Milyon km kare toprağın elimizden çıkmasına mal oldu.

Birinci Dünya Savaşı, iki büyük imparatorluğun (Avusturya-Macaristan ve Osmanlı İmparatorluğu) sonunu getirmek için yapıldı.

Yine Birinci Dünya Savaşı, Rusya’ da Komünist Devletini kurmak için çıkarıldı.

Anadolu’nun işgali Çanakkale’den değil, İzmir’den değil, Filistin’den başladı…

Ruslar Kars’a girdiklerinde, İngiliz’ler Filistin’e Yahudiler adına el koymuştu.

Müteakiben Avrasya’da ülke sınırları değişti ve ardından “Cemiyeti Akvamı” yeni Firavunlara kurdurdular.

Daha sonra görülecektir ki, “Birleşmiş Milletler” Yahudilerin İşgalini kolaylaştırmak için kurulmuş…

Birinci Dünya Savaşında Firavun’lar bilindiği kadarıyla 32 milyon, İkici Dünya Savaşında 75 milyon insanın kanını döktüler ve Yahudi kasalarına para olarak akıttılar.

Nobel ödüllü doktorlar tarafından yayınlanan bir rapora göre, Irak, Afganistan, Pakistan, Suriye, Yemen, Libya, Cezayir, Somali, Asya da ki azınlık savaşları, Bosna, Mısır, Filistin, İran ve Türkiye de ki olayların tamamı “Siyonizm, Papalık ve Pentagon” hâkimiyeti için yapılmıştır.

Ancak Sosyolojik gerçeklerin söylediği şudur:

Kim ne söylerse söylensin; İkinci Dünya Savaşından sonra kurulan küresel (liberal kapitalizm) düzen çöküyor.

Bu çöküşü durdurmak mümkün değildir!

Bu çöküşün önünde kimse duramayacaktır!

Sonuç olarak gücü tanrılaştırmış yeni Firavunlardan ABD, İngiltere, AB, İsrail, Rusya, Çin ve Hindistan gibi ülkeler, bir sinek karşısında Nemrut’un düştüğü çaresizliği yaşıyorlar.

Hiçbir virüs Suriye’deki savaş kadar tehlikeli olmadı. Bu zaman zarfında 300 bin çocuk öldü. Bir milyon yetişkin öldü. Bir o kadar sakat kaldı. 20 milyon kişi toprağından oldu.

Sanki bunları yapan Firavunların yanına kâr mı kaldı?

Kaybedenler İslam Âlemi ve Mazlum Milletler, kazananlar Siyonizm, Papalık ve Pentagon gibi görüyor olsa da Müslümanların keyfiyeti bana bunu bize böyle söylemiyor!?

Ta ki, Müslümanlar mezhep kavgalarından, asabiyetten, kibirden vazgeçer, yönetimlerini Hakk ve adalet üzerine kurar, uydurulan dini bırakır, indirilen dine döner, yüksek teknolojiyi yakalar, birbirinin hallerinden haberdar olur ve kardeşliğini unutmazlarsa, o zaman hem kendileri ve hem de dünya, “sulh ve barış” içinde olur, dünya derin bir nefes alır!

Siyonizm’in baş peygamberi, Theodor Herzl’in şeytanlığı şudur:

İsrail de “beş parası olmayan Filistin halkına iş vermeyerek onları sınır dışına göçe zorlar.”

Yani Herzl, yerli nüfusun çoğunu sınır dışına çıkarılmadıkça bir Yahudi devletinin kurulamayacağını biliyordu. 1948 savaşında yeni İsrail devleti için Filistin halkının yüzde 80’i dışarı çıkardılar, diğerlerini de Yahudi idaresine zorladılar.

İsrail yönetimi savaş görüntüsü altında Filistinlileri bir etnik temizliğine başlar. O gün bu gündür Filistin, kan gölüne döner. O gün bu gündür Filistinliler paniğe kapılarak hayatlarını kurtarmak için ülkeyi terk etmeye başlar.

1967 İsrail’in Batı Şeria ve Gazze’yi ele geçirmesinden sonra Filistinliler bir yandan ayakta durmaya çalışırken, diğer yandan kalan bölümü İsrail’in uykusunu kaçırmaya çalışır.

Yine de İsrail, Filistinlileri sınır dışı etmelerine rağmen topraklarını ilhak kararı alamadılar. Bu konuda dünyayı ikna edemez. Sadece Filistinlilerin emek gücünü sömürmekle  yetindiler.

Son zamanlarda İsrail; Gazze’lilerin yardım, gıda, yakıt ve insanca yaşama yollarını kapatmıştır. Gazze bugün mezarlığa dönüşmüştür. Filistinlilere bölgeden gitmeleri için yapılmadık işkence kalmamıştır.

ABD, küresel hegemonyası için İsrail’e gözü kapalı sürekli destek vermektedir.

Amerika’nın son dönemde Ortadoğu’da neden olduğu felâketler, kendini çöküşün eşiğine getirmiştir.

Uluslararası Hukuk, ABD ve İsrail’i durdurmaya yetmemektedir. Zaten Siyonist dünya bu hukuku yok saymaktadır.

Şimdilik Siyonistlerin bitmek bilmez hırsları, dünya için tehdit ve tehlikedir. Buna sebep yukarıda söylediğimiz gibi Siyonizm’in doğasında gizlidir.

İnancım odur ki:

Filistinlilerin bugünkü pasif direnişi ve Filistinli çocukların attığı taşlar, değil Filistin’i kurtarmayı, Firavunların dünyasını yıkmaya yetecektir!!!

Dünyada ne olursanız olun:

Açın kulağınızı! Ölseniz de öldürül seniz de kesinlikle Allah’ın huzurunda toplanacaksınız.” (3/158)

Mahmut AKYOL

BİZİM ORTAK AKLA VE 1921 RUHUNA İHTİYACIMIZ VAR!

logo5

BİZİM ORTAK AKLA VE 1921 RUHUNA İHTİYACIMIZ VAR!   

Bir sosyal araştırmacı bir olayı tümden görebilmesi için olayın içine girmemelidir. Yoksa bütün gözden kaçar ve araştırmacı objektifliğini kaybeder.

Yazının başına bu şartı niçin koydum dersiniz?

Mesela akıl dışı bir siyasi ve ekonomik öfke, insanları servet düşmanlığına, yağmalamaya, hatta insanları linç etmeye kadar götürebilir.

Bu günlerde birileri olanca gayretle yurdumun insanını bu noktaya getirmeye çalışıyor. Bazı şer odaklar, Milletin öfkesini kaşımayı sürdürüyor.

Millet Düşmanlarının bu oyununu, en basit akıl bile görebilir.

Aslında bu kaşıma bugünün işi değildir. Dünde vardı, bundan sonrada olacaktır!

İnsanın bu zaafı öyle tahrik ediliyor, öfkesi o derece pompalanıyor ki, bir hastalık bile onun için kazanç kapısı oluyor.

Öyle ki 83 milyon Yurdumun insanı sanki Yunan İzmir’e, İngilizler İstanbul’a, Ruslar Kars’a, Fransızlar Urfa, Antep ve Maraş’a girmiş gibi kıyama kaldırılıyor…

Bunun için bizim ortak akla ve 1921 ruhuna ihtiyacımız var!

Görülüyor ki, yapısı gereği insan doyumsuzdur. Bir dünyası olsa diğerini de ister.

Demem o ki, milletin önderleri düşmana fırsat vermemeli, kimse kimseyi kendine benzetmeye çalışmamalı, farklılıklar zenginlik sayılmalı, herkes merkezin rengini almalı, ortak bir akılla sorunların üstüne gitmelidir…

Aklıma hemen 1921 ruhu geldi. Bu ruhun en büyük özelliği ortak akıldır. Bu akılla yurdumun insanları, bu ülkenin her belasına el atmış, dertlerin üstesinden gelmişlerdir.

Şimdi olması gereken de budur. Böyle olunca, kimse kimseyi dışlamamalı, kardeşliğimiz düşmanlarımızı çatlatmalıdır!..

Şakası yok, şimdi böyle bir zaman içindeyiz!..

Şimdi yurdumun insanı savaşa gider gibi neden böyle öfkeli?

Kendilerini Atatürkçü, Kemalist, laiklik ve cumhuriyetçi zannedenlere, paralel bir yapı kurmaya çalışanlara sormak isterim:

Acaba biz, neredeyiz? Yoksa biz birilerinin gözünde dâhili bedhah olduk da, bizim mi haberimiz yok?..

Şaşkınım!

Cumhuriyeti kuran o büyük kurucu irade ve ruh nasılda dağılmış!…

Aynı ülkenin insanları yumruklarını birbirlerine sıkmış, kıvılcımı tutuşturacak bir meczup bekliyor gibi!..

Ey millet evladı! Kendine gel, enerjini vatanının, milletinin ve devletinin imarına sakla…

Bakın, Kurtuluş savaşında paşalar cepheyi yönetirken, camilerde hocalar halkı düşmana karşı ayaklandırdı, millet Allah, Allah diyerek cepheye koşarken, analar, nineler ve dedeler cephe gerisinde mühimmat taşıdılar!..

Şimdi ayni millet evlatları birbirini neden suçluyor? Bunun bir düşman oyunu olduğunu görmüyor musun?

Halbuki Cumhuriyeti kuranların içinde ben de varım.

Allah için düşmanın oyununa gelmeyelim!

Vatanın, Cumhuriyetin, bayrağın ve diğer değerlerin sahibi hepimiz değil miyiz?

Birimiz cephede savaşırken, diğerimiz İstiklal Marşını yazmadı mı?

Ey yurdumun insanı, unutma ki Türkiye’nin düşmanı dışarıdadır. İçeriden düşmana ajan olmayalım yeter. Yeterki birbirimize karşı hazımsız, tahammülsüz, peşin hükümlü, ön yargılı olmayalım.

İşte o zaman bu ruhu yeniden tesis edebilir ve diriltebiliriz?

Tekrar ediyorum, içeride farklı düşünenler, Türkiye’nin zenginliğidir.

Halbuki düşman bu zenginliğimizle oynadı. Kimimize sağcı, kimimize solcu, kimimize laik, kimimize dinci, kimimizi alevi, kimimizi Sünni, kimimizi Türk, kimimizi Kürt diye bölerek bu ülkenin muazzam enerjisini tüketti…

Bu oyunu hala görmüyor musun?

İddia ediyorum:

Cephelerde savaşan ile İstiklal Marşını yazan ruh bir arada olmadıkça, “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” ile “Bu ezanlar ki şehadetleri dinin temeli” sözü birlikte telaffuz edilmedikçe, bu topraklarda rahat bir yüz görmek mümkün olmayacaktır.

İşte benim Türkiye’ye, Cumhuriyete, demokrasiye baktığım yer burası!

Herkes, her kesim kendini bu ruhta böyle aramalıdır. Çünkü Türkiye’nin tüm kılcal damarları, bu felsefeyle beslenmektedir.

Bu beslenme en alttan tavana kadar böyle gelmiş, inşaAllah böylede gidecektir. Yeter ki, toplumun en dinamik yapı taşları olan siyasi partiler, sivil toplum kuruluşları, aydınlar, sanatçılar yazarlar yerli ve milli olsun.

Bu birlikteliği sağlayamayan, bundan sapan, bunu bozan, bunu dinamitleyen 1921 ruhundan kopan her kurum ve kuruluş sadece düşmanın ekmeğine yağ sürer. Türkiye’nin aklından vicdanından ayrı düşen herkes, başka limanlara demir atmak için sıra bekler. AB olduğu gibi…

İnanıyorum ki, Türk Milletini defalarca kandıran, aldatan onurunu rencide eden, açlıkla, geri kalmışlıkla tehdit edenlere karşı ekonomik, siyasi ve teknolojik mücadelesini verecek ve 1921 ruhuna sahip çıkacak yeni bir nesli Rabbim bağışlayacaktır!..

Kendilerini Türkiye’nin ve cumhuriyetin sahibi, öteki kesimleri özellikle dindar çevreleri maraba görenler, kendilerini efendi diğerlerini köle yerine koyanlar; akıllarını başlarına alsınlar.

Çünkü bu ülkede kimsenin kimseye bir üstünlüğü yoktur! Eğer biri diğerinden kendini üstün görmeye kalkarsa, bunun adı parçalanmadır. Parçalanmayı kim başlatmışsa o hainin ta kendisidir!..

Türk Tarihinde parçalanmayla ilgili sayısız örnekler vardır.

En son örneği 17-25 Aralık ve 15 Temmuz 2016 da görüldü. Olaylar gözlerimizin önünde oldu. Devletin kılcal damarlarına kadar sızan terör örgütü, Türkiye’yi beşe bölecekti. Yani “Sevr” kaldığı yerden işleme konulacaktı. Tehlike hala geçmiş değildir. Kanaatim o ki, bu tehlike Coronavirüsten daha tehlikelidir.

Türkiye’nin kökleriyle uğraşanların derdi, Türk Milletinin alın terini ve lokmasını çalmaktır.

Görülüyor ki; olayların arkasında karanlık örgütler, yabancı istihbaratlar ve Türkiye’nin büyümesinden rahatsız olanlar var…

Öte yandan dindar kesimler, ülkenin İstiklal Marşını yazan ruhu ve vicdanıdır. Nasıl olur da devletine/milletine ters bakar… Alnı açık, başı dik yürüme hakkına en çok sahip olan kesim bu kesimdir.

Cumhuriyeti hala dindarlarla paylaşmak istemeyenler, hırslarına esir olmaktadırlar. Türkiye’nin tarihi, coğrafyası, sosyolojisi ve ontolojisi bu hırsı kaldırmaz!

Muhalefetin türlü oyunlar sergileyerek kazandığı belediyelerde paralel bir şeylerin deneniyor olması dikkatlerden kaçmıyor.

Birileri bir halk sağlığı sorunu üretiyor ve bunun suçunu da yönetime atıyor. Bu süreci kötü yöneten bir aktör gibi sunup, kendilerine yakın televizyon kanallarında; “yerel hükumet gereken tedbirleri alıyor” dedirterek, üstü örtülü bir özerklik provası yapıyor..

Bakın açık söylüyorum, muhalefet ateşle oynuyor! Bu milletin alavere dalavereye tahammülü yoktur.

Bugün muhalefet ülkede, sokağa çıkma yasağıyla başlayan bir “Ohal” ilan ettirme gayreti içinde…  Bunun için ne gerekirse yapıyor..

Fakat birileri, ohal ilanıyla 15 Temmuz’da başlayan ve yarım kalan işlerini bitirme gayretindeyse, söyleyelim başları büyük belada demektir… Bu millet Korona morona dinlemez, kimin ne hesabı varsa başına geçirmesini çok iyi bilir.

Herkes aklını başına almalıdır. Zor zamanlardan geçiyoruz.

Sol zihniyet, yıllarca Anadolu halkına kin ve nefret tohumları ekmeseydi, milletin değerleri ve inancıyla uğraşacağına işini yapmış olsaydı, bugün Türkiye bambaşka bir konumda olacaktı.

Yıllarca müşahede etmişimdir…

Türkiye’de zengin ve fakir arasındaki uçurumu anlatan, istismar edenler, sol zenginlerdir. Komik olan taraf burasıdır.

Herkesin can derdine düştüğü bir zamanda dahi kargaşa çıkartan ve kargaşadan beslenenler Boğazda ve adalarda yaşayanlardır.

Mahmut AKYOL

YAPTIKLARIMIZDAN SORUMLU MUYUZ?

logo5

YAPTIKLARIMIZDAN SORUMLU MUYUZ?

İslam’da bilgi kaynağı üçtür:

1-   Selim Hisler,

Bunlar; işitmek, görmek, koklamak, tatmak, dokunmaktır.

2-   Akıl,

3-   Doğru Haber (Resulün Haberi),

Türkiye’de sol çevreler ilk ikisini kabule yatkındır da, sonuncusuna Fransız…

Bunun sebebini aşağıda bulacaksınız.

Bundan önce şu hükme dikkat çekmek isterim.

Allah hiçbir kulunu eziyet etmek için yaratmamıştır. Eziyet, kulun kendi tercihleri sonucudur. Değilse; Allah kulunu sevgi ve merhamet üzerine yaratmıştır.

Bugün milyarlarca insan; dünyayı kasıp/kavuran ve insanlığı esir alan “Coronavirüs” salgınından kurtulmak için çareler arıyor. Fakat onca teknolojik imkana sahip insanlık, gözle görülmez bir varlık karşısında aciz…

Allah’ın varlığını, birliğini ve sonsuz kudretini unutup, gözümüzde büyüttüğümüz süper güçler, şimdi ülkelerinde hasta yatıracak bir yatak, bir maske ve bir solunum cihazı bulamıyor…

Eğer dünyada bazı insanlar “ahlaki” bir çöküntü içinde olmasaydı, azmasaydı, sapmasaydı, çalmasaydı, tanrıyı kıyamete zorlamasaydı, ABD büyükelçiliğini Kudüs’e taşımasaydı, “Hristiyan Evanjelist-Siyonist ittifakı” insanlığı kırıp geçirmeseydi, tabiat kirletilmeseydi, eminim ki insanlık böyle çetin imtihana tabi tutulmuş olmayacaktı.!?

Görülüyor ki insanlığın ruhu çökmüş, vicdanı kararmış ve inanç diriliği kaybolmuştur.

Örnek mi istiyorsunuz?

İran dışişleri Coronavirüsten kurtulmak için ABD den ambargoların kaldırılmasını istiyor, ABD nin kılı kıpırdamıyor, ambargoları kaldırmıyor.

Halbuki insanlık ailesi cömert olmalı, açların ve yoksulların duasını almalıdır.

Kendisini dokunulmaz görenlere bakın, felaket karşısında ne kadarda acizler.

Allah’ın bilgisinin katılmadığı hiç bir iş yoktur. İnsanın kaderi iradesine bağlı fakat Külli irade olmadan cüzi irade hareket edemez! Her canlının bilmediğimiz bir kaderi vardır. Mesela nehirlerin kaderi gibi.. Nehirlerin yatağında boşa akan bir su olduğu zannedilir. Halbuki nehirler toprağa, denize bahşedilmiş hayattır.

Coronavirüse Türkiye’den bakış:

Türkiye’de çözüm ve çare arayan iki “zihniyet”  söz konusu.

  • Sol-Sosyalist zihniyete sahip olanların bakışı:

Batı inanç ve kültür etkisinde kalan bir kesim insan var ki, problemi çözmede “akıl ve bilim şarttır” diyorlar.

Bizim aydın ve siyasetçiler, Fransız ihtilalinin etkisinden hala kurtulmuş değillerdir. Gözden kaçırdıkları husus; Fransız İhtilali, kiliseye karşı yapılmıştır

İhtilalin önüne ve ardına bakmadan ucuz yoldan ezber yapanlar, ülkenin ve milletin kahir ekseriyetinin inancıyla dün olduğu gibi bugünde alay ediyor.

Dinden, İslam’dan, duadan, ezandan, namazdan vs. Dünde korkuyorlardı, bugünde korkuyorlar…

Acaba neden? Onları korkutan ve hiddetlendiren şey nedir?

Bence demokrat değiller, sırça saraylarından bakan, ötekileştirdikleri insanların inançlarına saygıları yok…

Bu alay ve hakaret bu ülkede Tanzimat’tan beri yapılmaktadır.

Halbuki Milli Mücadelede askerin maneviyatını pekiştirmek için Mustafa Kemal dahil cephede ki komutanlar, ezan ve Kur’an okutmakla askerin gücüne güç katmak istemişlerdir.

Ticari menfaatleri icabı, Ruslara karşı Osmanlı İmparatorluğu ile ittifak etmiş olan Birleşik Krallık  Başbakanı William Ewvart Gladstone sonraları, “Lortlar Kamarasında”; “Türklerin elinden Kur’an’ı Kerim’i almadıkça onları asla yenemeyiz” demişti.

Bugün Gladstone’ dan ilham alanlar hala boş durmuyorlar.

Eğer sol ve sosyalist cenah “aklı ve bilimi” Doğru Haberin süzgecinden geçirselerdi, aşağıda belirttiğim Allah’ın ayetlerini görür, sosyal yapımızda gedikler açmış olmazlardı… Minarelerden Coronavirüs için okunan duaları yadırgamaz, yuhalamaz, ıslık ve korna sesiyle engel olmaya çalışılmazlardı… Bakıyorsunuz başka ülkeler şarkı/türküyle kendini rehabilite ediyor. Ne yapsınlar, ellerindeki malzeme bu…

Başınıza her ne Musibet geliyorsa bu kendi ellerinizle kazandıklarınızın sonucudur. Bununla beraber Allah çok bağışlayıcıdır.” (Şura/30)

Demek ki dünyada ve özellikle ahirette kişinin başına her ne musibet geliyorsa bu bizzat kendi ellerimizle yaptıklarından dolayıdır. Bu nedenle kimse suçu bir başkasına atıp işin içinden sıyrılmaya çalışmamalıdır. Elde olmayan kazalar hariç bu dünyada ve öbür dünyada “eden bulur” kuralı işlemektedir.

…“İçimizden birtakım beyinsizlerin yaptıkları yüzünden hepimizi helâk mı edeceksin?… “A’raf/155

  • Sağ-Muhafazakar zihniyete sahip olanların bakışı:

Bu gruptaki insanlar, İslam Dininin bilgi kaynaklarından bihaber yaşamaya devam ediyor…

Coronavirüs için alınan tedbirleri delenler, Millet Camisinde Cuma Namazı kılıyor, Ebabil kuşlarına inat “Umreye” gidiyor, Devletin işlerini kolaylaştırmak için hiç özveride bulunmuyor!

Şimdi bu millet, acaba inanç ve itikat bakımından niçin paramparça diye düşünmekten kendimi alamıyorum!?

Ama bu ipin uçlarını mezhepler tarihine ve kelam tartışmalarına kadar götürdüğümüzde düğümler teker teker çözülüyor…

Hz. Ali döneminde meydana gelen “hakem olayından” itibaren Müslümanlar arası bir açıldı, bir daha kapanmadı.

Anlaşılıyor ki bütün mezheplerin ortaya çıkış amacı siyasettir. Siyaset zaman ve mekanda farklılık gösterse de, hedefi hiç değişmedi. Bugün ki üst akıl, dünyanın %85 hakim. Hedefi “siyaset, servet, şöhret ve şehvete” yön vermek… Bunu şimdilik Kapitalizmle götürüyor ama yarını bilmem.

Bundan da anlaşılıyor ki “Sağ-Muhafazakâr Zihniyet” iki arada bir derede kalmıştır. Bu kalış on dört asırdan beri böyle…

Mezhep ve Kelam görüşleri arasına sıkışıp kalan Müslümanlar, “Kader meselesine”, “kul fiillerinin yaratıcısıdır/değildir“, “Kuran mahluktur/değildir“, “işi Allah’a havale etmek”, “büyük günah işleyenlerin durumu” gibi meselelerin arasında zamanlarını bitirmişlerdir.

La İlahe İllallah” diyen kurtulur ve cennete girer görüşü, Mürcie’ ye aittir.

Halbuki Allah’a “iman etmek, Allah’a inanıyorum” demek yetmiyor, iman kişiyi iyilik, güzellik ve doğruluğa götürmüyorsa, sözün içi de dışı da boştur!..

Yoksa sizden öncekilerin başına gelenler sizin de başınıza gelmeden Cennete gireceğinizi mi sandınız?…” diyordu! (Bakara 214)

  • Gelin Müslümanlar arasında iman noktasında bir ahenk ve denklik sağlamaya çalışalım.
  • Gelin öldürmeyelim, çalmayalım, yalan söylemeyelim, zina etmeyelim.
  • Gelin Hariciliğin katı tutumunun tezahür ettiği tekfir alanını olabildiğince daraltalım.
  • Gelin Ümmetin coğrafi sınırını geniş tutalım…
  • Aramızda ki görüş ayrılıklarını unutalım. Bu anlamda yeknesak bir yapıda kalmaya çalışalım!
  • Hep din duygusu ve heyecanıyla yaşayalım!
  • Kendimizi kimseden üstün görmeyelim!
  • Zira bugünlerde birbirimizin külüne her zamandan daha çok ihtiyacımız var…

Mahmut AKYOL

 

CANI, MALI, AKLI, NESLİ VE DİNİ KORUMAK

logo5

CANI, MALI, AKLI, NESLİ VE DİNİ KORUMAK

Hz. Muhammed Medine’ye geldiğinde, kendisini karşılamak üzere bekleyen kalabalığa ilk olarak şu sözleri söyledi:

“EY İNSANLAR!,

İman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olamazsınız. Birbirinizi sevmek için de aranızda selamı yayın… Birbirinize haset etmeyin. Birbirinize hasım olmayın. Birbirinizi arkasından çekiştirmeyin.

Ey Allah’ın kulları! Kardeş olun!”

Ey Allah’ın kulları!

Şimdi de Hz. Muhammed’in bu sözlerine cani gönülden yerine getirmek gerekir. Zira bu sözler, İslam’ın bir özetidir!

Diğer yandan İslam yönetimi şu beş temel ilke üzerine kurulmuştur:

“Adalet”, “Emanet”, “Ehliyet”, “Meşveret”, ve “Maslahat”.

Kim ki, bu evrensel değerler içten savunur, pratiğe döker, ikiyüzlü davranmazsa; Allah bu kullarını üstün kılar ve sayılarını artırır…

Kısaca bu ilkeleri anlamaya çalışalım:

Adalet, hayatın ve devletin varlık gerekçesi, insanlar arası ilişkilerin muharrik gücüdür. İnsan ilişkileri adalet üzerine kuruludur. İnsan ilişkilerini adalet üzere yürütmekle yükümlüdür. Adalet mülkün temelidir sözü budur…

Emanet, bütün makam ve rütbeler, her türlü imkân ve kabiliyetler, insan için bir “hibe” değildir. Allah doğuştan hiç kimseyi kimseden farklı ve ayrıcalıklı yaratmamıştır. Allah hiç kimseye ulufeden bir şey vermemiştir. “Herkese çalışmasının karşılığı vardır” denilmiştir.

Ehliyet, insan her nerede bulunulursa bulunulsun, her nereye gelirse gelsin, işgal ettiği makamının rengini “ehliyet ve liyakat” belirlemelidir. Hele uzmanlık gerektiren işlerde ahbap çavuş ilişkisi asla düşünülmemelidir…

Meşveret sormak, soruşturmak, tartışmak, fikir beyan etmek, insanları işin içine katmak, sorunları birlikte çözmek… Günümüz dünyasında buna cumhuriyet veya demokrasi denilmektedir.

Maslahat, oldukça kapsamlı ve anlamlı bir kavramdır. Bu bize, oluşturmak istediğimiz kurumun “ne yapması” gerektiği fikrini verir. Herkes için lazım olan “can, mal, akıl, nesil ve dinin” emniyetidir. Yani sevmediğiniz kimselerin de “can, mal, akıl, nesil ve din” güvenliğini sağlanmak bir zorunluluktur.

Lakin sosyal hayatta bir umursamazlık almış başını gidiyor. Makyavelizm ve Kapitalizm tavan yapınca haksızlık, vurgun soygun başını alıp gitmiştir. Bu sebeple Müslümana, (İslam’ı) çağın idrakine söyletmek zorlaşmıştır. Bunun en son örneği Corona virüste görülmüştür. Yani Makyavelist ve Kapitalist bir hayat yaşayarak bu pisliklere karşı durulamıyor!

Makyavelist ve Kapitalist hayata isyan etmeden, haksızlığa, zulme ve zalime karşı gelmeden bu zorluklarla savaşılamaz…

Corona virüsü fırsata çeviren hırsızlar yerden mantar biter gibi bir anda çıkmış, kaygı/korku yaşayan halkın cebini boşaltmaya çalışmıştır. Çalmak insanın fıtratında olan kötü bir duygudur.

Bunun için yeni bir insan tipi ortaya konmalıdır.

Örneğin burada Hz. Muhammed hareketine bakmalıdır. O önce İslam inkılabını gerçekleştirecek yeni insan tipini yetiştirdi. Bu yeni insan tipinden maksat, eski şahsiyetlerini inkâr, yeni şahsiyet inşa eden kişilerin vücut bulmasıdır.

Demem o ki eski kılıçlara sahip bir ordunun savaş kazanması mümkün değildir.

Yenilikçi insanlar, talihlerini (kader) değiştirmek isterlerse, geçmişleriyle övünmek ve geçmişlerine sığınmak yerine, içinde bulundukları ve geleceğe bakmak ve geleceğe koşmak zorundadır.

Bu yol ve bu duruş ithal edilemez. Bu yol ve bu yöntem engin tarihimizde, İslam inanç ve değerlerinde, insanın fıtratında fazlasıyla mevcuttur.

Kendini sorgulayan ve aklını kiraya vermeyen insanlar, kader birliği yaparlar. Kader birliği yapanlar birbirlerinden kuşku ve endişe duymazlar, bilakis güven duyar, sevgi besler ve paylaşımda bulunurlar. Çünkü insanlık, cömert oldukça büyür, cimri oldukça küçülür. Açların ve yoksulların duaları, cömertlere bir kalkandır.

Bu toplulukta yalan yoktur. Aldatma yoktur. Birbirini satma yoktur. Böylesi topluluklarda ruh, vicdan ve inanç değerlerin diriliği önemlidir. Eğer ruh çöker, vicdan kararır ve inanç diriliğini kaybederse; artık sizin için muzaffer olmak bir hayal olmaktan öteye geçmez…

Kendisini dokunulmaz görenler, bazı şeylere inandıkların için, onların üzerinden geçim sağlamaktadırlar. Bunu da herhangi bir yöneticiyi göklere çıkararak yahut yerin dibine sokarak yapmaktadırlar.

Aslında her yönetici kişinin takdir edilecek yahut eleştirilecek bir tarafı mutlaka vardır. Yaratılanda ebedilik ve kusursuzluk olmaz!

Kahramanlar milletlerin gönlünde yaşar ve vicdanlara yük olmazlar. Onların korunmaya ihtiyaçları da yoktur.

Bir milletin yıkılış ve yok oluş dönemlerinde, o milletin ve o devletin aklını hareket geçirme beceri ve başarısını göstermiş olana “kahramanları” olmuştur, olmaya da devam edecektir.

Eğer bir milli kahraman canını dişine takarak bir kazanım elde ettiyse, zaten o millet kuşkusuz onu takdir eder.

Hz. Muhammed’in tebliğ ettiği din de kader anlayışı, önceden belirtilmiş değildir. Kader, zaman içinde Allah ile birlikte yürürken gerçekleşir. Ne önceden ve ne de sonradan olan bir şey değildir.

Yani Allah’ın bilgisi dışında, onun katılmadığı hiç bir iş olmaz. Varlıklar içinde sorumluluk taşıyan tek varlık, insandır.

İnsan insandan yaratıldı. Bunda kişinin iradesi, Allah’ın iradesiyle birlikte yürüdü. Mesela nehirlerin kaderi, boşa akan değil yatağında akan sudur. Önleri tıkanır, mecraları değişirse insandan intikamını alır. Nehirler, tıpkı vücuttaki damarlar gibidirler. Unutulmasın ki nehirler, denizlere kan taşırlar.

Şunu ilave olarak söyleyelim ki, kulun yürümesi, atması, seçmesi hepsi Allah’tandır. Ancak kulun yürümesi sırasında, atması esnasında ve seçiminde Allah, hayrı ister, şer istemez.

Allah hiçbir kulunu eziyet etmek için yaratmamıştır. Eziyet, kulun kendi tercihleri sonucudur. Değilse; Allah kulunu sevgi ve merhamet üzerine yaratmıştır.

Allah’ı görüyor muşçasına yaşamak, her daim onunla birlikte yürümeye çalışmak, hatta kıyamete gidip gelmişcesine davranışlarda bulunmak, insanın tek amacı olmalı.

Cahil bırakılmış toplumlar kendilerine olan inançlarını tez kaybederler. Bu sebeple yaşamak için kendilerinin dışında bir kurtarıcı ararlar. Mehdi bunların vazgeçilmez kurtarıcısıdır. “İtaat kültürü” mantığı da işin cabasıdır.

Emevi kader doktrin anlayışı, kendi adaletsizliklerini meşrulaştırmak için ortaya konulmuştur.

Kur’an’ın özü ve ruhu olan “adalet, doğruluk ve dürüstlüktür”. Allah peygamberini ilk önce bu öze ve ruha çağırmıştır. Yok, edilmesi gerekenlerse tembellik, kölelik, cehalet ve geri kalmışlık psikolojisidir.

Ayrıca siyaset, servet, şöhret ve şehvet insanları yoldan çıkaran sebeplerdir. Bunları dengede tutup tutmamak insanoğlunun elindedir…

Gayri şahsi egemenliğin yerine, şahsi egemenliklerini kuranlar, hayatı cehenneme çevirenlerdi. Dokunulmazlık zırhına bürümüş egemenler, sorumluluk kabul etmezler. Her şeyi kendileri için bir hak görenler, dünyada hesap vermeyi hiç istemezler.

Kaldı ki Allah, hayatı adaletle yönetir, sevgi ve merhametle ayakta tutar. Hayatta her şey insanoğlu için eşit yaratılmıştır. Onu değiştirmeye kalkmak hakkımız değildir. Hırsa kapılmaya da, kenze yapmayada gerek yoktur. Nasıl olsa sonunda ölüm vardır.

Yönetici, bana ait olan şeyler üzerinde “adaletle hükmeden”dir. O Halde yönetici olanı eleştirilmek bir haktır. Çünkü hiç kimse egemenlik noktasında mutlak değildir.

Ne zorunuza gidiyorsa, onu yapmaktan geri durmayın. Zira kurtuluş zoru başarmaktır. Daveti yaşantıyla yapmak lazımdır. Hayatınızda olmayan bir şeyi varmış gibi göstermek fasıklıktır.

İnsanlık tarihi boyunca söylenenler söylenmiştir. İlk Peygamber özü itibariyle insanlığa ne tebliğ ettiyse, son peygamber de aynısını tebliğ etti.

Tevhit ve şirk insanı var olduğundan beri meşgul etmiştir.

Örneğin görünmez bir güç olan Allah, Evreni adalet ve eşitlik üzerine mi yarattı? Yaratılış bir plân içinde mi oldu? Allah, her an bir iş ve oluşta mı?  “Allah, kullarının ne yapacağını önceden takdir etmiş midir?” Daha bir sürü soru…

Bence içi boşaltılmış, anlam kaymalarına uğratılmış, ölü hale sokulmuş bir “Kitabın” ve bir “Din’in”  hayatın içinde yeniden yerini almadan insanlık, sulhu-salaha eremeyecektir.

Dini Bizanstist görenlerin elinden din alınmalıdır. Dinde Düşünmeyi, akletmeyi, Kerih görenler kınanmalıdır.

Dört kitapta “Öldürme, çalma, iftira atma, yalan söyleme, sihir yapma, zina etme, komşuna iyi davran, putlara tapma” kavramlarının dinin asıl meselesi olduğunu söylendi.

Dört kitapta tüm insanlık bir kere daha “ölüm, afet ve kıyamet” konularında haberdar edildi.

Hz. Muhammet, gizemli, gizli güçlerle dolu, uçtu/kaçtı ya sahip biri değildi…

Sünni Gelenek Düşüncesinin bir çıkmazı da buradadır. Bu sebepledir ki O, asla kariyer ve konfor peşinde koşmadı.

Son söz:

Bir ve beraberliğin çimentosu olan vatan, millet, bayrak, namus, adalet, eşitlik ve din kavramlarını hayatın içinde, hayatın orta yerinde olmasının mücadelesinden vaz geçmeyin!

Hep din duygusu ve heyecanıyla yaşayın! Kendinizi kimseden üstün görmeyin! İslam’ı ve Kur’an’ı uzmanları bilir demeyin! İslam toplumsal yaşanan, fakat sorumluluğu ferdi olan bir din olduğunu unutmayın! Kutsal toprak, kutsal taş, kutsal kitap sözlerinin “Tevhit” gerçeğine ters olduğu bilin!

Bu kavramlar hiç kimsenin, hiçbir cemaat, hiçbir tarikat, görüş ve düşüncenin tekelinde değildir. İnanan inandığı gibi inanır, inanmayan inanmaz. Kimse sen niçin benim gibi inanmıyorsun diye kınanamaz!

Çünkü herkes kendi davranışlarından sorumlu olacaktır!

Mahmut AKYOL