TEVHİDİN, ADALETİN, ÖZGÜRLÜK VE EVRENSEL BARIŞ YURDUNUN ANITI; “KÂBE” 

logo5

TEVHİDİN, ADALETİN, ÖZGÜRLÜK VE EVRENSEL BARIŞ YURDUNUN ANITI; “KÂBE” 

Bu günlerde Kâbe sessizliğe büründü, insanlığın yasını tutuyor… Çünkü Kâbe, Müslümanlığın değil, insanlığın merkezidir.

Bir dine değil bütün insanlığa aittir. Kâbe’nin bulunduğu Mekke bu nedenle bir anlamda Evrensel Barış ve Adalet Yurdu’nun adı, anıtı ve kalbidir. 

Bu anıtın varlığı korundukça, yolunu şaşırmış insanlığa yol göstermeye devam edecektir. İnsanlık varoluş gayesini hatırladıkça, titreyip kendine gelecektir.

Ramazan Ayı ve Bayramı bu yıl buruk geçti.

Acaba bu Kurban Bayramı da öyle mi geçecek? 

Yoksa yine “Hacer-ül Esved” taşının başı itiş kakış mı olacak? 

Yoksa birilerinin ölümüne Minede Şeytan taşlanacak mı?

Yoksa Milyonlarca hacı adayı Arafat’ta toplanabilecek mi?

Ey inananlar! 

Kâbe’ye gitmek parayla değil, bilinçle olur! Kâbe’ye gitmek tevhide, adalete, eşitliğe, özgürlüğe imanla olur!

Bu ne demektir? 

Açıklamaya çalışalım: 

  1. Kâbe’nin bulunduğu yer, insan soyunun ilk ortaya çıktığı yerdir. Tarihte ilk çekirdek aile, Kâbe’de veya civarında görünmeye başlar ve yeryüzüne dağılır. 

Bu sebeple her yıl Hacc mevsiminde insanlık köküne dönmeye çağırılır. Bu bir bakıma sılayı rahimdir. İşte bu toplanmanın verdiği sevinç, bayramdır. 

Soy, ırk, kavim, kariyer, konfor, zenginlik, fakirlik farkı ortadan kalkar, herkes eşit ve kardeş olur. 

  1. Her yıl hac mevsiminde insanlar atalarının yeryüzünde ki, bu ilk göründükleri yerde toplanır. Aralarında sonradan oluşmuş “her tür statü, ırk, cinsiyet, dil ve sahte din” ayrılıkları bir kenara bırakarak beyaz kefenlere bürünür. 

İnsan ilk doğal haline döner. Tam bir eşitlik içinde insanlık gösterisi yapılır. 

Şimdilerde bırakın Müslümanı, tüm insanlık kıyamet provasından geçiyor! 

  1. Evrende maddî bir merkez yoktur. Kâinat Allah’ın yed-i kudreti (kozmik gücü) ile ayakta durur. Allah’ın kozmik gücü evrenin potansiyel yapısında gizlidir. 

Bu anlamda Allah yerlerin ve göklerin nuru, enerjisi, ruhu ve canlılığıdır. 

Bütün evren Allah’ın sınırsız ve boyutsuz bu gücü etrafında döner. İnsanın Kâbe etrafında dönmesi (tavaf), bu kozmolojik döngüye sosyolojik bir katılımdır. Burada insan evrenin sahibi değil, mensubu olur. 

Zaten tavaf bir semboldür. Tevhidi dünya görüşünün muazzam bir mesajıdır. 

İşte bunun idrakinde olmak bayramdır.

  1. Kâbe, Kuran’da geçtiği gibi, aynı zamanda, Allah’ın sembolik evidir. Aynı zamanda burası insanlar tarafından yapılmış en eski evdir. 

İnsanların ilk görüldüğü ve etrafında toplandığı bu yerde, Allah ile insanın ontolojik buluşmasının sembolize edilişidir. 

Yani Allah’ın bütün varlığa yayılan sevgi ve merhametini, kendi vicdanımızda bulup yakaladığımız bir anıdır. Allah ile ruhen buluşma anıdır. 

Burada insan, Allah ile kozmik bir yolculuk halinde olur. İnsan burada metafizik bir gerilim yaşar. 

İşte bu gerilim içinde buluşan insan, bayram yapmış olur. 

Özetle denilebilir ki: 

Hacc ile her yıl Âdem’in çocukları, sılayı rahme çağrılır. Her yıl Âdem’in çocuklarına kıyamet provası yaptırılır. Her yıl Âdem’in çocukları, tevhit eğitimine tabi tutulur. Her yıl Âdem’in çocukları muazzam bir metafizik gerilime sokulur. Her yıl Âdemin çocukları Allah ile buluşmada zirve yaşar. Bu zirvenin bir ömür boyu sürmesinin kodları bu gidiş/gelişte verilir. 

İşte bu Haccdır, nüsuktur ve bayramdır.

Bunun için, ümmetin tam bir şuur ve bilinç içinde hareket etmesi gerekir. 

Değilse hacc etmek, sadece hurma/zemzem ve Gayri/Müslimlerin ürettiği teknolojik ürünleri sırtlanıp ülkelere dönmek değildir. 

Din, bir yaşam biçimi, İbadet ise iş ve değer üretmektir. 

Eğer bu cümle hakkıyla kavranırsa, insanlığın sorunu kalmayacaktır!

Dinin yaşam biçimi demek, sayısı beşi/altıyı geçmeyen Ritüelden ibaret değildir. Eğer dini hayat bu şekilde anlaşılırsa, dinin hem yaşam alanı daralır ve hem de din, din olmaktan çıkar.

Alanı daralan dinin içi, gereksiz bir sürü teferruatla dolmuş, din adeta hayattan koparılmış olur.

Şimdi bize düşen, doğduğu topraklara gömülmüş olan dini yeniden diriltmek ve inşa etmektir.

Din öksüze vermek, yoksulu doyurmaktır. Hacca gidilsin gidilmesin herkes için farzdır. 

Din, Zengin/yoksul arasındaki uçurumu kaldırmaktır.

Dinin esası, Kur’an’da Neml Suresi 12. Ayet ’de ifade edilmiştir. Hz. Peygamberin yaptığı yorum (Razi, Kurtubi, İbn Kesir) de nakledilir. 

Dinin gerekleri “Mühimi” olan Ritüellerle, esasları “Ehemi” olan “Doğruluk, dürüstlük, kardeşlik, paylaşım, bölüşüm, zulme karşı direnme, hakkı savunma, yalan söylememe, iffetli yaşama, doğru ölçüp tartma, aldatmama, sömürmeme, emeğin hakkını verme, güven vs.” şeyleri karıştırmamak lazımdır… 

Ehemi bırakıp, mühime yönelmek, dini ters çevirmektir.

Kurban Hacc ile sınırlı bir davranıştır. Bu görüşe göre hacca gitmeyenlerin kurban kesmesine gerek yoktur. İslam’da kan akıtılarak günahların affedilmesi gibi bir anlayış bulunmamaktadır.

Kurban keserken Allah isminin anılması çok eski bir kültürdür. Beş bin yılların ötesine gider. Zamanla Kâbe’de yerleşik bir kültür olmuştur. Kâbe’ye getirilen canlı hayvanların Allah’a adanması İslam öncesinde de vardır.

Allah’ın malı, kamunun malıdır. 

Yani o zamanlar yoksullara verilecek mallar, diyelim ki iki deve Kâbe’ye getirilip bağlanır, bunu Allah’a adadım denirdi. Yoksullar da o iki deveyi ihtiyacına göre alır, bu şekilde sosyal denge sağlanmaya çalışılırdı.

Hidayete ermek, vermekle olur. 

Yani hidayete eren kişi hediye eden kişidir. Bu yüzden insanlık bugün vermediği için hidayetten uzaktır! 

Bugün vererek muhtacı sevindirmek lazımdır. Çünkü İslam paylaşım dinidir. Vermek ve paylaşmak inşa edilmesi gereken dinin yeni yüzüdür.

Mensup olduğumuz dinin ehemi, “Komşusu açken, tok yatan bizden değildir.” 

İnsanlığın kıyameti bu noktadan çıksa yeridir.

Ülkemizde ve dünyada yaşanılan olaylara bakın, hepsinin altında; “bir lokma ekmek kazanma çabası” vardır.

SONUÇ:

Eğer bugün insanlığın katli görmezden gelinirse, evsiz, yurtsuz, aç ve perişan olmalarına seyirci kalınırsa, hiçbir gücünüz Allah yanında hiçbir kıymet ifade etmeyecektir… 

Yaşadığı toprağı bölmeye, düşmana satmaya ve ihanete yeltenmeye sebep hep açlık ve açgözlülüktür. 

Bu olay tarih boyu hep olmuş ve olmaya da devam edecektir!

Allah’ın bahşettiği toprakların bedelini bu millet, fazlasıyla ödemiştir.  

Bu toprakları bizlere vatan yapan orta akıl,  ortak tarih ve ortak kaderdir. 

Bu topraklar üzerinde bu millet lokmasını fazlasıyla bölüşmüştür. 

Şurası bir gerçektir ki din, vicdanlarda zayıfladıkça paylaşım azalmıştır. 

Korkarım ki; gelecek çok daha sıkıntılı geçecektir!

Bu topraklar üzerinde korkakların yaşama hakkı da, şansı da yoktur!  

Devlet yönetmek; kendi işini unutup halkın yanında olmakla olur. Açgözlü ve bencil yöneticiler, halktan önce kendilerini düşünür, böylece huzursuzluğun ve kıyametin fitilini ateşlerler.

Bugün bin bir zahmet çekilerek kazanılan hürriyet ortamının kıymetini anlayabilmek için, çok akıllı olmaya gerek yoktur. Başını kaldırıp etrafa bakmak kâfidir.

Evini, ocağını, ülkesini, toprağını kaybedenlerin gözlerinden yaş yerine kan döktüklerini, görmek için sadece kör olmamak yeterlidir.

Uzak/yakın gelecekte dünya, ”su, enerji ve uzay savaşlarına” gebedir. Zaten dünya, “Eroin/Silah/Para ve kadın” tuzağına batmıştır. 

Eğer Müslümanlar, insanlığın ve dinin evrensel değerleriyle hayata baksalardı, yeryüzündeki insanların çok büyük bir kısmı Müslüman olurdu! 

Eğer dinin “Mühimi, “Eheme” karıştırılmasaydı, Müslüman dünya bugünden çok daha iyi olur ve kedine bakan insanlık Müslüman olmakta tereddüt etmezdi!    

Mahmut AKYOL

KUR’AN’I DUYARAK, ANLAYARAK, GEREKLERİNİ YERİNE GETİREREK OKUMAK

logo5

KUR’AN’I DUYARAK, ANLAYARAK, GEREKLERİNİ YERİNE GETİREREK OKUMAK

Allah’ın kitabının değişik isimleri vardır.

Bazıları şunlardır:

Furkan (ayıran), Zikr (hatırlatan), Tenzil (indirilen), Hikmet (bilgelik kaynağı), Şifa (tedavi eden), Huda (doğru yolda yürüten), Sırat-ı müstakim (doğruluk/dürüstlük), Habl (yol/ip),

Rahmet (sevgi/ merhamet kaynağı), Ruh (canlılık/soluk/nefes/gerçek yaşam), Beyan (açıklama), Besair (vicdanın sesi), Fasl (ayıran/karıştırmayan),

Necm (parça parça inen), Nimet (iyilik/lütuf), Burhan (kanıt/delil), Gayyum (hayatın içinden gelen), Müheymin (sapasağlam güvenli sığınak),

Nur (aydınlatan), Hakk (gerçeğin ta kendisi), Aziz (güçlü/yüce), Kerim (cömert), Azim (büyük/kalıcı/sürekli), Mübarek (çağlar boyu yankılanacak olan)

Bu isimler, Kur’an’ın vermek istediği bütün mesajları özetler.

Bir devletin ismi insanlar tarafından konulur. Fakat Kur’an’ın ismi bizzat Cenab-ı Allah tarafından konulmuştur.

Bu çok şerefli bir Kur’an’dır.” (Vakıa/77)

Cenab-ı Allah Kur’an-ı Kerim’inde Peygamberine şöyle der:

Oku, çünkü Rabbin Sonsuz Kerem Sahibidir,” (Alak Suresi 3. Ayet)

Sözüyle ne anlatmak istiyor?

Ben, buradaki “oku” sözüyle, Peygamberin bir metni yüzünden okumasını istemiş olduğunu anlamıyorum.

Benim anladığım şu:

Ey Nebi, “Git insanları uyandır, onları Allah’ın mesajına çağır, İslam’ın mesajını insanlara taşı, sorumluluğu yüklen” şeklinde anlıyorum.

Oku! Senin Rabbin çok cömerttir, Ekrem’dir.” Sözü ile Cenabı Allah kendisini, kullarına ne kadar Kerim olduğunu (cömert) bildirir.

Denilmek istenir ki:

Ey insanlar! Benim size verdiğim gibi sizde cömert olun. O zaman sizler de üretir, meydana getirir, yapar, ürettiklerinizden ihtiyaç sahiplerine verir, paylaşır ve bölüşebilirsiniz.”

Görülüyor ki şerefli olmak Allah’ın kullarına bedavadan verdiği bir nimet değildir. Bunun bir karşılığı vardır. O da “cömert” olmaktan geçiyor.

Bu bakımdan Allah bize, Kur’an-ı okurken “Kerim” bir gözle okumamızı istiyor. Zira bütün peygamberler kendilerine verilen kitaplarını böyle okumuş, ümmetlerine de böyle okumalarını tavsiye etmişlerdir.

Bu sebeple cömertliği kendinden menkul elçiye:

Resul-i Ekrem”,

Onun yaşadığı şehre:

Mekke-i Mükerreme”,

Getirdiği kitaba da:

Kur’an-ı Kerim” denilmiştir.

Bu anlamda getirdiği din:

Doğruluk dinidir”.

Acaba, sadaka vermekle insan neyi doğrular?

Allah’ın verdiği nimetlerin ihtiyaçtan fazlasını muhtaç olanlara vermek suretiyle o insana “imanını” doğrular.

Bu konu üzerinde Kur’an çok hassastır. İnfak, sadaka ve Karz-ı Hasen yollarını kullanarak insan imanını doğrular. Kur’an’da böyle yapmayana “Münafık” denir.

Nifak, infak, münafık aynı kökten gelir. Sizce de enteresan değil mi?

Allah’a güzel bir borç vermek, Karz-ı Hasen yapmakla olur.

Kuran’ın Mekke’den itibaren kullandığı en esaslı kavramlardan biri Karz-ı Hasen’dir.

Karz, kredi demektir.

Karz-ı Hasen, görünmez bir güç olan Allah’a karşılıksız kredi açmak… Ne dehşet verici şey…

Şaşırtıcı diğer bir meselede, Nifakla infak konusu, Medine döneminde ortaya çıkmıştır. İnfak, Kur’an’ın dilinden düşürmediği sözlerin başında gelir. Mekke döneminde münafık yok iken, Medine döneminde mantar biter gibi biter.

Fakat Müslümanlar dini Religion din duygusu ve dindarlık olarak anladıkları için bu konulardan fersah fersah uzaktırlar!

O halde gelin bir öksüzün vicdanı üzerinden insanlığa gönderilen Kur’an’ı Kerimi hayatın içinden okumaya çalışalım.

Allah kendi kitabında kendisine “Hayy” ve “Kayyum” der. Yani Allah dipdiri, yaşamın kaynağı ve yarattıkları üzerinde titreyendir.

Hakikat şudur:

Evrenin yaşam kaynağı ve enerjisi Allah’ın sevgi ve merhametidir. Evren üzerinden bu sevgi ve merhametin bir an için kesilmesi, kıyametin kopması anlamına gelir.

Bu tespitten hareketle denilebilir ki, Müslümanlar Kur’an’ı hayatın içinde anlamalı ve kavranmalıdır. Yoksa Müslümanların dünya hayatı içinde ki, geri kalmış halleri kaçınılmaz olacaktır.

Bu geri kalmışlıklarını örtmek için, yanlış bir “kader” anlayışına sarılmak daha büyük bir yanlıştır.

Geri kalmak ve ya ilerlemek dünya ile ilgilidir. Bunlar akıl olmadan çözülmez. Kur’an’ı Kerimde birçok kere “akletmekten” bahsedilir. Fakat Müslümanlar, gerek Kur’an’a ve gerekse dünyaya bu pencereden bakmayı bir türlü beceremediler.

Demem o ki, Kur’an’ın ezberlemek, gürül gürül okumak, hatmetmek ve zikretmek ayakta kalmak için yeterli değildir!

Bizlerin yapacağı şunlar olmalıdır:

Allah’ın Resulü Kur’an’ı nasıl okuduysa, dünyayı nasıl gördüyse, bizlerde öyle okumalı ve görmeliyiz.

Fakat zamanla, sonradan gelenler mülke olan hırsları sebebiyle, bu uzun soluklu işi terk ettiler. Kolay yolu seçtiler. Kur’an’ı bir metin okumak olarak anladılar. Dünyayı kötülüğün kaynağı olarak anladılar.  Aklı da kerih gördüler.

Kaldı ki, dünya ahiretin tarlasıdır.

Eğer Allah’ın Resulü gibi bizler de Kur’an’ı okuyabilseydik:

Kur’an’ın özünün zulme, zalime, haksızlık ve adaletsizliğe karşı meydan okumak olduğunu anlardık!..

Çünkü Allah’ın Resulü Kur’an’ı Kerimi müşriklerin, zalimlerin, haksızların yüzüne adaleti haykırmak için okumuştur!

Bu okuma biçimi tabii ki, türlü engelleri beraberinde getirir. Böyle okumak isteyen birisi büyük bedeller ödemek zorunda kalır. İnsanı yerinden/yurdundan eder.

Bu okuma biçimi iman ister, yürek ister!..

Bu şekilde okumayan Müslümanları bir korku sardı. Müslümanlar, iyiden iyiye yeraltına kaydı. Tasavvufun kayığına bindiler sallanıp duruyorlar…

Halbuki Hz. Peygamber “Oku” emrini aldığında kitap okumak için kütüphane aramadı, kitap toplamadı, âlim geçinen insanların dizilerinin dibine oturmadı. O, Mekke’nin orta yerinde, Kâbe’nin yanı başında topladığı insanların üzerinden dünyaya seslendi. “Ben Peygamberim, Ben Abdullah’ın oğlu Muhammedim…” Dedi…

İşte Müslümanlar buradaki oku emrinin ne anlama geldiğini anlamakta zorlandılar.

Bu bakımdan diyebiliriz ki Kur anı anlamak, her şeyden önce Allah Resulünü anlamaktır. Allah Resulü Hira’dan Mekke sokaklarına indikten sonra, “Yeda Ebi Leheb” diyordu.  Bu da düzeni ayakta tutanları telaşa düşürdü, şok etti.

Zira bu, Mekke’ye egemen Kâbe çetesine karşı bir meydan okumaktı.

İşte Kuran, bu sürecin her aşamasının ilmik ilmik dokunmasının adıdır. O, “İvecen Gayyime” dir. (Yani Fildişi kulelerinde oturularak yazılmış ve okunmuş değil, hayatın içinden gelen ve hayatın içine seslenen bir kitaptır.

Onun için Kur’an’ı duyarak, anlayarak ve gereklerini yerine getirerek okumak gerekir.

Çünkü bu şekilde bir okuma yapılırsa, kölelerin boynuna takılan zincirlerin seslerini, diri diri gömülen kız çocuklarının feryatlarını, taş altına yatırılan Bilal’in iniltisini, Ali’nin kılıç şakırtılarını, Ebuzer’in Kâbe’yi inleten itiraz seslerini duyarsınız.

Eğer bunları duymuyorsanız; Kuran okumuyorsunuz demektir.

Dört elle sarıldığımızı zannettiğiniz Kur’an bize ve insanlığa acaba ne demek istiyor? Bundan yeterince haberdar olmadığımız anlaşılıyor.

Fakat “Teberrüken” de olsa  “Bu Kur’an bana ne diyor” diye düşünmek gerekmez mi?

Din, Kur’an ve Peygamber her hangi bir zihniyetin tekelinde tutulamayacak kadar büyüktür. Onlara kutsiyet yüklemek de doğru değildir.

Yaşayan Kuran, tüm sosyal sorunları çözmede insanlara yol gösterir. Ancak bu yol göstermek, sadece nazmı celilin yaprağına bakmak, sevap kazanmak maksadıyla yüze göze sürmek,  bir ölünün toprağına üflemek şeklinde olmamalıdır.

İslam Dini’nin en temel kaynağı Kur’an’ı Kerim, diğer en temel referans kaynağı Hz. Peygamberdir.

Bu kaynaklara ulaşan insanoğlu, sorunlarını ve evrensel ilişkilerini adalet, eşitlik, sevgi ve merhamet içinde çözebilir.

Bu sebeple, Kur’an’ın her devirde anlaşılması ve her devirde yorumlanması gerekir…

Mahmut AKYOL

ALLAH; “LEHU’L-MÜLK”LE KUR’AN’IN HER SAYFASINI ADETA DAMGALAMIŞTIR.

logo5

ALLAH; “LEHU’L-MÜLK”LE KUR’AN’IN HER SAYFASINI ADETA DAMGALAMIŞTIR.

Şimdi sizler, Ey Müslümanlar!

  • Her sayfası soğuk bir mühürle damgalanan Kur’an’a yönelin…

Eğer İslamiyet’e ve onun kaynaklarına adil bir gözle bakarsanız; dünyayı bugünden çok farklı görürsünüz.

İslam’a vicdanınızdan bakarsanız İbrahim’in, Musa’nın, İsa’nın ve Muhammed’in davetini ve “mülkiyete” baktıkları yeri sizde görürsünüz.  Saniyen onların baktıklarının içinde kendinizi bulursunuz.

Mülk, sahip olmak demektir. Melek, melekût, mülkiyet hep bu kökten gelir.

Kur’an, “Mülk Allah’ındır”. Yani Sahip olunacak ne varsa, yerde ve göklerde ne varsa hepsi Allah’ındır. Siz hiçbir şeyin sahibi değilsiniz. Sahip olduğunuz yegâne şey “emeğinizdir” diyor.

Âdem kıssasında; “Şeytanın dürtüsünün şecere-i huld ve mülk-i la yeblâ” olduğu söyleniyor. Şecere-i huld; bir şeyi son sınırına kadar toplamak, mülk-i la yeblâ da yıkılmayacak bir servet ve iktidar sahibi olmak oluyor.

Kur’an, insanı aldatan şeyin aslı-esasının bundan ibaret olduğunu söylüyor. Yani “son sınırına kadar toplamak” ve “yıkılmayacak bir servet ve iktidar sahibi olmak”!!!

Şeytan, bunu dört yönden girerek yapıyor. Sağdan (siyaset/iktidar), soldan (servet), önden (şehvet), arkadan (şöhret).

Bunlar; insanın haz ve güç kaynaklarıdır ve aldatıcıdır. Mülk, dünya hayatının geçici metaıdır.

Kıssalar, tabiat tasvirleri, cehennem tehditleri, cennet müjdeleri hep Mülkle alakalıdır.

Eğer insanlar hayata ve dine baktıkları yerlerini değiştirirlerse; yeryüzünün kurulmuş düzeninin insan kibri, hırsı, hasedi ve haksızlıkları sonucu bozulduğu görülecektir.

Muhafazakâr dini anlayış sahipleri dine üç kategoriden bakmışlardır. Bunları tafsilatlandırmak şimdilik konumuzun dışında, lakin “ibadet” kavramının günümüzün diliyle anlaşılması lazım..

İnsan iradi bir yol çizdikten itibaren sorumluluğu kendine ait davranışlarda bulunur.

Davranış fiil, iş ve oluş demektir.

Allah kullarına vakti, şekli ve zamanı belli “nusuklar” bildirmiştir ki, bunlar insanları “iyiliğe, doğruluğa ve güzelliğe” götürsün…

Biz deriz ki; eğer yapılan nusuklar inanları “iyiliğe, doğruluğa ve güzelliğe” götürmüyorsa, Ebucehilin, Ebulehebin ve Muğirenin yaptıklarından bir farkı kalmaz.

Bu bakımdan insanlar dünya cenneti (infak, zekât, tasadduk, hayr, karz-ı hasen, İsâr, namaz, orun, hacc, zekât ve cihat vs.) kavramlarla doldurmaları gerekir. Değilse hem dünya ve hem de ahiret cenneti insan için hüsran olur!

Sosyal İslam, kamu yararına olan düzen demektir. Şimdi güncel tartışmaların içine düşmeden Sosyal İslam meselelerini anlamaya çalışalım. İnfak, zekât, tasadduk, hayr, karz-ı hasen, İsâr, namaz, orun, hacc, zekât ve cihat üzerinde inceden inceye düşünelim:

Acaba Allah’ın buyurduklarına ne kadar yakınız? Yoksa yaptıklarımıza Allah’ın ihtiyacı olmadığı gibi, mülkünden de bir şey artırmayacaktır!!!

Din var olan durumlara bir protestodur, mazlumun içli feryadıdır, kalpsiz dünyanın kalbidir!

Dinin iki yüzü vardır:

  • Biri vicdani yüzü,
  • Diğeri de afyon yüzü,

Bütün dinler hatta ideolojiler hayatta böyle seyreder.

İnsanlar “zalimler ve mazlumlar” diye ikiye ayrılır. Kimin hakkı yeniyorsa, o mağdur olmuştur. Kim mazlum edilmişse onun ırkına, dinine, cinsiyetine bakılmaksızın zalime müdahale edilir.

2/193 Ayetinde Kur’an “Ancak zalimlere düşmanlık vardır” der.

Eğer bu anlayışla hareket edilirse Müslümanlar tekrar yedinci yüzyıldaki gibi tarihin önünde gider, dünya için umut olurlar. Dünya, cennet ve adalet yurduna döner.

İtiraz edilmesi gereken şey, sistemin kendisi, Sistemin devlet anlayışı, iktidar mantığıdır. Bunun Kemalistlerden Muhazafakarlara geçmesi bir anlam ifade etmez…

Adalet, eşitlik, emek ve özgürlük devletten de iktidardan da önce gelir. Zaten devlet ve iktidar dediğin bunlar için vardır. Bu kavramlarla çeliştiği an devlet ve iktidar meşruiyetini kaybeder.

Türkiye’de banka soyana hırsız deniyor da, banka kurana neden denmiyor? Şaşıyorum…

Bakara 279. ayette şöyle denir: “Faiz yiyenlere Allah ve Resulü’nün savaş açtığını bildirin.” ‘Bilin ki faiz yiyenler Allah ve Resülü’ne savaş açmış olurlar’ değil; ‘Allah ve Rusülü’nün onlara savaş açmış olduğunu bildirin…”

Durum bu iken faiz kurumları nasıl İslam dünyasında kol gezebiliyor? Onlarla nasıl uyuşulabiliyor? Faiz en büyük emek sömürüsü ve hırsızlığı değil mi?

Tefecilerin, emeği ile geçinenlerin ellerindeki servet ve parayı sömürmesidir. Bugün dünya ekenomisi dediğinizin temeli borç ve faiz üzerine kurulu…

Borç ve faiz sarmalında insanlar köleleşmiştir.  Böyle bir dünya ruhsuzdur, kalpsizdir. Kur’an çağrısı onun için varolan ruhsuz koşullara ruh, kalpsiz dünyaya kalp olmak için inmiştir.

Fakat insanların şehirlisi, köylüsü, kadını, erkeği hepsi açgözlü, bencil, korku ve tasa içinde… Çünkü sistem tok ama insanoğlu aç. Ruhen aç, doymuyor. Bunu sağlayacak şey de dindir.

Kur’an işe buradan başlıyor.

Dünya hayatı (malı mülkü) geçici bir faydalanmadan ibarettir, öleceksiniz, toprak olacaksınız, hiç birisi sizin değil, hepsi Allah’ın!!! İnsanoğlunun gözünü önce Allah toprak ile doyuruyor!

Kalpler ancak Allah ile doyar, tatmin olur! Önce insanoğlunun bu hırsını durduracak bir şey lazım. En azından zararsız hala getirecek, onu sürekli içten denetlemek lazım…

İnsanoğlunun yeryüzündeki hikâyesi bu korkuları yenmeye çalışmanın tarihidir.

İki tür korku vardır; dışsal ve içsel korkular:

  • Dışsal korku iktisadi ve siyasi korkulardır.
  • İçsel korkular ölüm, tasa, intihar duygusu, anlamsızlık, hiçlik vs.

Onun için burada maneviyat önemlidir. Yeter ki din ve maneviyat afyon olmasın.

İnsan korkularını yenmesi için, özgür olmalıdır.

Cemaat’ in ne olduğu, namazda, safta, Hacc’daki tavafta belli olur. Safta eşitlenirsin, tavafta rütbeler sökülür, hiyerarşi ortadan kalkar.

İmam cemaatin uyduğu tüm kuralara uymak zorundadır, tek farkı biraz öne çıkmasıdır.

Tavafta her tür kavmiyet, milliyet, mülkiyet ve hatta cinsiyet farkı ortadan kalkar. Tam bir eşitlik gösterisine dönüşür.

İşte İslam’da cemaat budur, böyle olmalıdır. Piramit değil; halka, balkon değil; avlu…

Peygamberin cemaati böyleydi. Aralarına karışır, gelen Hanginiz Muhammed diye sormak zorunda kalırdı.

Hz. Peygamber kimseyi sürekli bir makama getirmezdi. Her namazda imam, her savaşta komutan, her seferde vekil değişirdi. Ebedi ve tapulanmış makamlar yoktu. İçeri girince kimseyi ayağa kadırmazdı, kimseye elini öptürmezdi, arkasından kalabalığın yürümesine izin vermezdi, evinin önünde nöbetçi bekletmezdi, korumaları hiçbir zaman olmamıştır.

Cemaatte birinin diğerinden daha fazla zengin olamasına izin vermemiştir, sürekli infak ettirmiştir. Namazdan sonra yüzüne döner ve cemaate bir derdi olan var mı diye sorardı. Bunu sürekli yapardı, camide dertler paylaşılır, acılara ortak olunur, kaynaşılır ne varsa bölüşülürdü.

Bu hasletler Emevi döneminde kaldırıp tesbih çekme âdeti getirildi ve cemaat sustu. Hala öyledir.

Onlar akşama kadar çalışırlar, kazandıklarının ihtiyaçtan fazlasını akşam bölüşürlerdi. Onlar böyleydi…

Şimdiki cemaatler böyle mi? Değil! Şimdiki cemaatler de yukarıdakilerden hiçbirini göremezsiniz.

Mahmut AKYOL

 

YERİN, GÖKLERİN, İKİSİ ARASINDAKİLERİN SAHİBİ ALLAH’DIR!

logo5

YERİN, GÖKLERİN, İKİSİ ARASINDAKİLERİN SAHİBİ ALLAH’DIR! 

Boşuna debelenmeyin, boşuna şirke düşmeyin, boşuna kâfir olmayın, boşuna ahiretinizi yıkmayın ve boşuna dünyada rezil olmayın…

Şimdi gelin Kur’an’a kulak verelim:

İslam’ın insanlığa verdiği ilk mesajı, “mülk” ile ilgilidir. Yani demek istendi ki, “Ey insan hırsına kapılma!” Zira Mülk Allah’ındır/halkındır!

Söylenmek istenen şudur. “Ey Müslüman önce mülk ile ilişkini düzgün kur! Zira insanın mülk meselesi daima sorunlu olmuştur!”

Yapılan araştırmalarda, mülkten şımarmış muhitlerde yaşayanlar, genellikle azmışlardır. Her zaman ahlaki kayıtsızlık göstermişlerdir. Aşırı mülke sahip olmak,  sosyal hastalıkların bataklığını üretmiştir.

Nüzul sırasına göre Kur’an’ı Kerimin ilk 23 suresi tekrar tekrar okuduğunda görülecektir ki, insanlık zengin tefecilerin baskısı altında inlemiş, köle olmuş, insanlık onurunu kaybetmiştir.

İlk eleştiriler “Alak” Suresiyle başlamıştır. Eleştiriler Mekkeli mülk sahiplerine yöneliktir… İkinci olarak Kalem Suresiyle “Bahçe sahipleri” kıssasıyla devam etmiştir.

İslam Dini yaşanmak ve insanların sorunlarını çözmek için gönderilmiş olmasına rağmen Hz. Peygamberin vefatından kısa bir süre sonra (30 yıl) İslam’ı yeterince anlamayanlar, kendi çıkarları istikametinde evirmeye başlamışlardır.

Bu manada din, hayattan koparıldı. Sokakta, çarşıda, velhasıl insan ilişkilerinde görülmez oldu. Nasıl koparıldığına dair birçok sebep sayılabilirse de, edindiğim bilgilerime göre bunun en başında; “mülk”  meseleleri gelmiştir.

Çünkü İslam, insanlığa mesajını mülk üzerinden verdi. Önce, “Lehül-mülk” dedi. İnsanların oluşturdukları “gücün, bilginin ve servetin” gerçekte Allah’a ait olduğunu unutan insanlık azgınlaştı.

Kur’an, Mekke’de yoğun bir şekildi putperestlik yaşanırken, buna vurgu yapılmadan, doğrudan doğruya Mekke tefecilerinin kurdukları düzenle ilgilenmesi dikkati şayandır.

Kur’an’ı Kerim tefecilere “Mülk Allah’ındır” diye meydan okudu!

Çünkü Mekke’nin tefecileri kendilerini “Rab”  olarak görüyorlardı. Bunun için Kur’an; ilk surelerden itibaren “Rab Allah’tır” dedi. “Kenz” etmeye kalkışmanın büyük bir felaket doğuracağını anlattı.

Acaba bu günün insanı bu felaketin içinde boğulmuyor mu?

Kur’an’ın diğer bütün surelerinin mülke bakışı hep böyle olmuştur. Mülk Allah’ındır!

Bu itibarla “Kenz etmeyin, zenginliğin azgınlığı tetiklediğini unutmayın, adilane davranışları terk etmeyin, açlık ve ahlaksızlığa sebep olmayın.” Denilmek istenmiştir…

Peki, dünyanın ve insanlığın bundan başka ne derdi var?

HİÇ…

Kur’an, sürekli olarak vermekten (infaktan) söz etti. Biriktirmek, yığmak hırsızlık dedi. Kur’an’ın tek bir yerinde bile biriktirmek övülmedi.

Peki, dünyanın ve insanlığın bundan başka ne derdi var?

HİÇ…

Kur’an, neden bunda ısrar ediyor?

Çünkü Mülk paylaşılmadığından, açlık ve ahlaki sorunlar ortaya çıkıyor. Tarih boyu, açlık ve ahlaki sorunlar hep böyle çıkmıştır. Eğer bir yerde, toprak ve güç sahipleri, diğer yanda o topraklarda karın tokluğuna çalışan köle ve marabalar olduğu sürece, açlık ve ahlaki sorunlar, öfke ve suç meseleleri bitmeyecektir…

Peki, dünyanın ve insanlığın bundan başka ne derdi var?

HİÇ…

Mülk paylaşım düzenine dokunmayan, söyleyecek sözü olmayan bir din, denilebilir ki; afyondur, aldatmacadır.

Benden sonra birbirinizin boynunu vurmayın, Müslüman’a Müslüman kardeşinin canı, malı, ırzı haramdır” denilmesine rağmen, bu sözler tutulmamış, tatmin edilmez bir mal ve iktidar hırsı yüzünden iç savaşların ardı arkası kesilmemiştir.

Peki, dünyanın ve insanlığın bundan başka ne derdi var?

HİÇ…

Hâlbuki İslam’ın doğuşu, “kölelere özgürlük” diyerek başlamıştır. Bu sese kulak veren Yarımadanın mustazafları, Sasani ve Bizans’ın köleleri, ezilenleri, çaresizleri koşarak gelmişlerdi.

Peki, dünyanın ve insanlığın bundan başka ne derdi var?

HİÇ…

Emevi’ler döneminde toprak ağaları, topraklarında çalıştırılmak üzere Afrika’dan köle getirmeye başlamışlardı. Böylece İslam’ın o muazzam rüzgârı bundan sonra esmedi.

Netice itibariyle İslam yeniden Sasani, Roma mülk/devlet/imparatorluk düzenine döndü. Köle ve cariyeye sahibi olma yarışı başladı. Mal sahibi olmakla üstünlük hırsına girildi. Zenginler ile yoksullar arasındaki uçurumlar büyüdü.

Peki, dünyanın ve insanlığın bundan başka ne derdi var?

HİÇ…

Aslına bakılacak olursa Dinin teorisinde bir sorun yok… Sorun sadece dinin mülkü anlama zihniyetinde var… Bu anlama sorunu, bir sürü yanlışları da beraberinde getirdi.

Bilgi, iktidar, servet Allah’ındır ve Allah’ın şanına yakışanda odur.

Allah hem yeri, hem göğü ve hem de ikisi arasındakileri yaratan, sevk ve idare edendir. Onun şanına yakışanda odur.

İslam bunun adına “Tevhid” der. Allah’ın yaratmakta ortağı olmadığı gibi, sevk ve idare etmekte de ortağı yoktur. Onun şanına yakışanda odur.

Allah, çok tanrılı dinlerden ve çok tanrılardan beridir.

İnsanları “adalet” üzere yaşatmak için İslam’ı gönderen O’dur. Onun şanına yakışanda odur.

Kur’an’da Âdem’e cennet şöyle anlatıldı:

Orada aç kalmazsınız, susuzluk çekmezseniz, çıplak olmazsınız ve güneşin sıcağında yanmazsanız” (Taha; 118-19).

Âdem’e anlatılan cennet bu dünyadadır.

Bu dünya cenneti (infak, zekât, tasadduk, hayr, karz-ı hasen, İsâr vs.) kavramlarla dolduğunda, cennet olur. Değilse hem dünya ve hem de ahiret cenneti insan için cehennem olur!

Bakın nasıl:

Kur’an’ın yasakladığı haramlara Hz. Peygamberin vefatından sonra dönülmeye başlandı. Bu dönüşün adına tarihte “Mürted” olayı denildi.

Mürtetler bidayetinden beri, İslam’ın paylaşımcı mülk düzeninden hoşnut olmamış, kardeşlik iktisadını kabullenememişlerdi. Hatta Peygamberin vefatı, mürtetler için adeta bir kurtuluş olmuştu.

Müslümanların Dinden “İrtidad” etmeleri “mal, servet ve para” sebebiyle oldu. Yani infak, zekât, tasadduk, hayr, karz-ı hasen, İsâr vs. yapmak nefislerine ağır geldi, yapmak istemediler. Bu sayede insanlar, cahiliye döneminin vahşi kapitalizmine geri döndüler.

Hz. Ebubekir bunlara defalarca savaş açtı.

Aynı şey Hz. Musa Kavminde de oldu. Hz. Musa kavmi arasından ayrılıp Tur Dağına gittiğinde Samir’i adlı şahıs halkı, buzağıya taptırmaya başladı.

İsrail oğulları, yeniden eski inançlarına Mamon’a (mala, servete paraya) tapmaya koyuldular.

Bu tarihsel alışkanlıklar, bütün kavim ve Milletlerde görülmüştür.

Zamanımızda bunun adı kapitalizmdir! Kapitalizm, Sanayi Devriminin bir sonucu değil, insanlık tarihi kadar eskidir.

Kapitalizm insanların “açlık, yoksulluk, gelecek endişesi, yiyecek, içecek ve barınma” gibi ihtiyaçlarından beslenmiş, halende beslenmektedir.

Mamon eski çağlardan beri verimlilik, altın ve başarı tanrısı olarak bilinirdi. Şimdi kapitalizmle birlikte Mamon geri geldi.

Günümüzde Allah’ın varlığı tartışılıyor ama mülkiyetin varlığı tartışılmıyor!

Neden?

Tanrı öldü” diye bir ses duyuluyor ama “Mamon öldü” diye bir fısıltı dahi duyulmuyor.

Niçin?

Eğer İslam çağa bir mesaj verecekse buradan vermelidir. Aksi halde İslam dinlerden bir din olur. Hristiyanlık gibi modern insanın ruhî ihtiyaçlarını karşılayan bir din olur.

Aslında dinin özü, “Fenafillâh” kavramında gizlidir.

Nedir o?

Allah’ta yok olmak…

Bunu Allah’ta yok olmak değil, “Fenafi’l-halk” diye okumak gerekir. Yani halkta yok olmak, halka karışmak ve halkla paylaşmak, “Bilgi, iktidar ve servetle” halkın üzerinde hegemonya kurmamak…

İnsan “Bilgi, servet ve iktidar” eline geçtiğin de genellikle, Allah’ın kurmuş olduğu düzene ortak olmak ister. Dünyaya yeni bir düzen kurmak ister. İnsan, insan üzerinde tekelleşme, sınıflaşma ve hegemonya kurmaya başlarlar. Bunları yapayım derken hayat, tabiat ve insan uyum kanunlarını iyiden iyiye bozar.

Peki, dünyanın ve insanlığın bundan başka ne derdi var?

HİÇ…

Geçmişten beri siyasi baskılar kurarak iktidar oluşturanlara Firavun, serveti elinde tutanlara Karun ve bilgiyi eline geçirenlere Bel’am denir…

Peki, dünyanın ve insanlığın bundan başka ne derdi var?

HİÇ…

Hâlihazırda yeryüzünün siyasi, sosyal ve ekonomik idaresi bu üç tip insanın elinde dolanıp duruyor.

Peki, dünyanın ve insanlığın bundan başka ne derdi var?

HİÇ…

Kafa konforu rahat, insanlık acısı, varoluş sancısı çekmeyen, beyninde hiç merak uyanmayan, soru sormayan, sormayı şeytan işi sayan, teslimiyetin sorular sordukça değil; sormadıkça gerçekleşeceğini sanan, akletmeyi, deneyi, gözlemi kör itikatla örten, gayet kolay olup bitenleri başına “Allah”, ortasına “Kadir-i Mutlak”, sonuna “mucize” getirerek açıklayan bir zihniyetten ne zaman kurtulacak bu millet!?…

Mahmut AKYOL

İNANMAK, GÜVENMEK VE ORUÇ TUTMAK

logo5

İNANMAK, GÜVENMEK VE ORUÇ TUTMAK

Söylediklerim mutlak doğru değildir. Mutlak doğru Allah’ın şanına yakışır.

Amacım, doğru yaklaşımlarla zamanın sözünü söylemeye çalışmaktan ibarettir.

Âlicenap arkadaşlar bu yazı, bir önceki yazının tamamlayıcısıdır.

Allah, göndermiş olduğu kitaplarıyla insanlara nelere ve nasıl inanılması gerektiğini bildirmiştir.

Bir bakıma İslam, “şiarlar” dinidir.

Kur’an’da hangi konu ele alınmışsa, sonu mutlaka; ”Allah büyüktür, Allah azizdir, Ondan başka ilah yoktur, görendir, işitendir” vs. tekrarlarla bağlanmıştır.

Bahusus, Kur’an’ı anlayarak okumak bir mücadele biçimidir.

Kuran-ı idrak ederek okumak, bir zaferdir.

Kur’an’ı anlamadan okumak ise, ölü toprağına su serpmek gibidir.

Kur’an, inananlar için şifadır.

İnanmayanlar için ise Kur’an, içinden çıkılmaz, gereksiz ve lüzumsuz bir kitaptır.

Görünmez bir güç olan Allah’a inanmak ve güvenmek “iman”dır.

Allah “Anlaşmalarınızı bozmayın” der.

Günümüz Müslümanlarının en büyük sorunu; “anlaşmalarını bozmalarıdır.” Anlaşmalarını bozana dinde münafık denilir.

Nisa Suresinin 131, 132, 133 ve 134 ayetleri peşi peşine okunduğu zaman, şu hakikatle karşılaşılır:

Ey iman edenler! İman edin!”

Yağmur, su, ateş, toprak, hayvanlar, insanlar, kuşlar, maden ocakları, bitkiler, ekinler, denizler, ırmaklar, ormanlar vs. hepsi Allah’ın mülkünden bir parçadır. Ey iman edenler! Sizde iman edin!

Yine insanlar için değer ifade eden tüm üretim araçları, rızık ve rızık kaynakları Onundur. O, dileyene verendir! O halde; Ey iman edenler! İman edin!

Demek ki iman etmek, “güvenmekle” başlıyor. Bu iman insanı, şu düşünceye götürüyor:

Göklerde, yerde ve ikisi arasında olan ne varsa hepsi Allah’a aittir. Allah’ım, “Senin her şeye gücün yeter, Sana güveniyorum” Sözünü söyletiyor insana…

Yağmuru yağdıran, nebatı bitiren, güneşi doğuran, gece ve gündüzü birbiri ardınca getiren, kışı yaza, yazı kışa çeviren, canlıları üreten, ekinleri bitiren, tüm rızık ve rızık kaynaklarını tükenmeden var oluşunu sağlayan Allah’ım; sen bütün noksanlıklardan berisin, Sana güveniyorum. Sözünü söyletiyor insana…

Allah’a ait olan doğada “ey insan” dengesizliğe yol açmayın, dünya malına meyletmeyin, toplayıp yığmayın, sonra şımarırsınız, eğlenceye ve zevke düşkün hale gelirsiniz…

Ey İman ettiğim ve güvendiğim Allah’ım; bizi bu sefil durumlara düşürme!

Halihazırda dini alanda cevaplanması gereken yığınla sorular vardır. Bunlardan biriside şudur:

Din bir yaşam mıdır, yoksa bir inanç mıdır?

Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana Müslümanlara din, Fransız tipi bir inanç ve ritüel olarak anlatılmıştır. Eğer din bu ise, “İnanç ve ritüel asla yargılanamaz, sorgulanamaz ve kimse zorlanamaz!” Durum bu iken Müslümanlar hep yargılandı, sorgulandı ve hep zorlandı…

Kaldı ki, aynı ülke toprakları üstünde yaşayan insanlar bir kader birliği içindedir. Kanunlar karşısında herkes eşittir. Cumhuriyet elitleri, kendilerine layık gördükleri hakları, özellikle Müslümanlara layık görmedi.

Müslümanlar Allah demenin, Kur’an okumanın yasaklandığı günler yaşadı…

Devlete karşı herkesin sorumlulukları vardır. Askere gitmek, vergi vermek gibi… Askere gitmeyen, vergi vermeyen, kanunları yok sayan birileri ortaya çıkması durumunda bunlar devlete isyan etmiş sayılır. Bugün bu konuda bazı kıpırdamalar, devlet otoritesini yok sayanlar görülmektedir.

Tarihte bu isyancılardan bu millet, çok çekmiştir…

Din, evrensel değerleri içine alan, kedine has ritüeli olan, cezası ve sevabı, bütün bunların değerlendirileceği bir ahiret gününü bünyesinde taşıyan bir yaşamdır.

İnsan bu yaşam içinde adil, eşit ve özgür kalmalıdır.

Gelin “oruç” bahsine yeniden dönelim:

Malınızın ihtiyaçtan fazlasını vermek için orucu ve zekâtı beklemeyin!

Ey iman edenler! Oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı. Umulur ki Allah bilinciyle yaşarsınız.” Bakara/183

Bununla Allah ne demek istiyor, biz inananlar bu emri nasıl anlıyor?

Gelin hep beraber buna kafa yoralım…

Ey iman edenler, Ey Allah bilinciyle yaşamak isteyenler… Nefsinize hakim olmak, kendinizi tutmayı öğrenmek, açlığın ve yoksulluğun ne demek olduğunu idrak etmek istiyorsanız oruç tutun!

Genellikle insanların başını derde sokan akıl tutulmasına, vicdan paslanmasına, kalbin kararmasına neden olan şey:

Kişi durmadan dinlenmeden iki şeyini doyurmak için koşar durur. Açlığını ve cinsel şehvetini…

İnsan, “kendi kendine” bu ikisini kontrol altında tutabilmeyi öğrenmelidir. Aksi halde başı dertten kurtulamaz suç ve günah işlemekten kendini alamaz. Bunlar erdemli, dürüst ve karakteri sağlam kalmanın olmazsa olmaz şartlarıdır.

Diğer bir açıdan bakalım:

Fiziki dünya ile maneviyat bir madalyonun iki yüzü gibidir. Vahyin sunduğu gerçekler ile aklın sunduğu gerçekler birbiriyle uyum içinde olmalıdır.

İslam, hem aklın sorgulamasına açıktır, hem de aklın katkısını talep eder. Zaten Kur’an, akletmeyi önerir. Akıl ve vahiy iki rakip değil, hakikatin keşfine giden iki yoldur.

İslam, sömürü mekanizmasını kıran bir inanç ve yaşamdır. Eğer bir yerde sömürü varsa orada İslam yoktur.

Şu bir gerçek ki mazlum, yoksul, kimsesiz, arkasız, aç/tok milyarlarca insanın hamisi olan Allah acaba;“ açlık demek olan Oruçla” bu kimselere, bizim için dikkat çekiyor olmasın?

Bence, ilk insandan bu yana Allah, “tok” insanlara bu konuyu anlatmak istemiştir.

O zaman insanlar aç bırakılmamalı, “iftar ve sahur” sofraları açık tutulmalı, fakat iftar ve sahur sofraları gösterişe ve ziyafete boğulmamalıdır.

Unutulmasın ki, bugün açlık ve tokluk dengesizliği, yeryüzünü cehenneme çeviriyor.  Dünyayı yönetenler, kendi sosyal kıyametlerini hazırlıyor!

Aslında Allah’ın bizim oruç tutarak aç kalmamıza, ihtiyacı yoktur. Mülkünden tasarruf etmek gibi bir derdi yoktur. Bununla birlikte Allah, kulunun aç kalmasından, sıkıntı çekmesinden (haşa) zevk alıyor da değildir.

Niçin derseniz anlatayım:

Sevgi ve merhameti sonsuz olan Allah’ın yaratma kuvvet ve kudreti o kadar büyüktür ki, Onun yarattığı bir yıldızın ışığı, yaratıldığı andan beri dünyaya ulaşmış değildir. Bildiğiniz gibi ışık, saniyede üçyüz milyon km bir hızla gider.

Bu kudret karşısında düşünmek istemez misiniz?

Önce bilinmeli ki Oruç, vicdanlarda tutulursa, “Açlık günleri” daha iyi anlaşılır.

Bu gerçekleri keşfeden bir Müslüman, Orucun gereğini yapar ve açlarla buluşur. Açlarla buluşmak sadece Ramazan ayı ile sınırlı değildir. Açlık, insanlığın kadim bir sorundur.

Acaba orucun farz kılınması, bu kadim sorunun sürekliliği sebebiyle olmuş olmasın?

Bundan dolayıdır ki ey insan; “ruhaniyet ve maneviyat aç ve yoksul insanların yüzündedir” Dehr (İnsan) Suresi 8,9. ayetleri okunduğunda bu rahatlıkla görülür.

Eğer yeryüzünde Allah’ın yüzünü görmek istiyorsanız, açların ve yoksulların yüzüne ve haline bakın ve onların gülümsemesine yardım edin. Yok, eğer açlık günleri demek olan orucu, bugünkü gibi tutmaya devam ederseniz bilin ki; sesinizi yükseklere duyuramayacaksınız!

Hikmetine bakıldığında Oruç infak, paylaşmak, sabır, kavgasız geçen bir vakittir. Oruç tutmak, bütün ibadetler gibi bir bilinç işidir, bir irade eğitimidir.

İnfak, kişinin kendi zenginliğini paylaşıma açmasıdır. Sadaka verin. O bir yoksulun gönlünün almaktır. “İsâr” yapın, kendi nefsinize kardeşinizi tercih edin. Yoksa siz Oruç tutmakla, İslam’ın şartı yerine geldi mi zannediyorsunuz?

Oruç “kardeşliği ve eşitliği” sağlar ve “İslam, iyilikte sınır tanımaz!”

Hz. Peygamberin şu Sünnetine bakar mısınız?

O her kıldığı namazdan sonra cemaate döner, bir derdi olan var mı diye sorardı. Derdi olan söyler, bir şeyi olan olmayana verir, bölüşür, paylaşırdı. Böylece kardeşlik tesis edilir, Müslümanlar bir birleriyle kaynaşırdı.

Her Cuma günü Nahl suresi 90. Ayeti okunur hiç aklettiniz mi? Bu nedir?

Haberiniz olsun ki Allah adaleti, iyiliği, akrabaya ve yakınlara ikramı emreder; fuhşiyatı, kötülüğü ve azgınlığı yasaklar. O düşünesiniz diye size böyle öğüt veriyor.” Ashap, Cuma günü bir araya geldiklerinde sadece namaz kılıp dağılmazlardı. Olanlar olmayanlara verir, kardeşlik tesis ederlerdi.

Şimdi hani?

Mahmut AKYOL