TEFRİKANIN SEBEBİ ÂLİMLERİN KİBİR VE İNADIDIR!

logo5

TEFRİKANIN SEBEBİ ÂLİMLERİN KİBİR VE İNADIDIR!

Girmeden bir millete tefrika düşman giremez. Toplu vurdukça yürekler onu top sindiremez!”

Dini konularda kafa karışıklığı yaşıyoruz. Doğru bildiğimiz yanlışlarda boğuluyoruz. Her kafadan çıkan seslerden sarsılıyoruz. Akıllarımız kirada, bizim adımıza başkaları düşünüyor. Kim ne derse, peşinden koşuyoruz.

Din, akla ve vicdana seslenirken, her şey gözümüze kulağımıza hitap ediyor.

Kısaca Dini Hayat, vicdanla başlayan bir iştir.

Günümüzde din, Türk Relijinine dönüşünce; insanın aklına ruhlar, ölüler ve ayinlerden başkası bir şey gelmiyor.

Gelmese de din zaten bu değildir.

Gerçek din, üç temel üzerine oturur. “Adalet, Mülkiyet, Velayet.”

Adalet, sahip olduklarımıza ne kadar sahip olacağımızın ölçüsüdür.

Mülkiyet, bir kimsenin namazına-niyazına bakmaksızın, o kimsenin dinar ve dirhemle olan ilişkisine bakılmalıdır. O dinar ve dirhem ki, size bir ölçü verir. Yani insanın eline geçirdiği güç, onun dindarlığıdır.

Velayet, dostun-düşmanın belli eden diğer ölçüdür.

Bu konuda Hz. Ömer der ki, “…Bir Müslüman Allah’ı zikrederken dili aşınsa, oruç tutarken damarları kurusa, namaz kılarken beli kamburlaşsa; yine de Allah’ın Dostlarını dost bilip sevmedikçe, düşmanlarını düşman bilip gereğini yapmadıkça, dini anlamamış, kâmil dindar olmamış olur…”

Din ve Adalet, kişinin ahlakında ve özgür iradesinde de yadsınamaz ölçüdür.

İnsanın Allah’a ve diğer insanlara verdiği sözden cayması, insani olmayan davranıştır. Haksızlık kimden gelirse gelsin, kime yönelik olursa olsun, mazlumdan yana durmak, işi ehliyet ve liyakate göre taksim etmek, adaletten sapmamaktır. Çünkü din olmadan adalet olmaz! Adalet yoksa barış ve hürriyet ancak teslimiyettir.

Merhum Erbakan ömrünü, İslam Ümmetini bir araya getirmekle geçirdi. Ama vefatının akabinde oğlu, kızı, gelini, damadı, kardeşi, dava arkadaşları bir araya gelemedi.

Müteakiben bendeniz 70 yıla yakın zamandan beri, beraber yaşadığım bu milletin Ümranı için (mamur, inşa ve bayındır kılma) ömrünü vermiş nice ilim ve siyasi erbap tanıdım.

Gürdüm ki, laf ile âleme nizam vermek kolay ama gerçekte zor! Şeytan boş durmuyor! İşin içine birde para ve iktidar hesapları girince aile olsun, millet ve ümmet olsun bir araya gelmesi külliyen zor!

İslam kardeşliği evrenseldir, ancak biz bu birlikteliği kendi içimizde bile sağlayamıyoruz. Mezhep olsun, tarikat ve cemaat olsun bir birliktelik yok. Niçin? Yazının içinde de söylediğimiz gibi, Şeytan boş durmuyor! İnsanın içinde ki savaşı bütün hızıyla körüklüyor!

İçimizdeki iyilikler Melek, Şeytan kötülüklerdir. Şeytan insanı iyiliklerden uzaklaştırıyor…

Daha çarpıcı misal verelim.

Hz. Nebinin vefatından bir yıl önce “Veda Hutbesinde” bir araya gelen insan sayısı 100 bin kişidir. Bir yıl sonra Nebinin vefatında bu kalabalık ortalıkta yok… Üç gün boyunca ortada kalan Resulün cenazesi 17 kişiyle kaldırılmıştır.

Demek ki Sahabeler, Resulullahın vefatı için bile bir araya gelemediler. Bu dün böyle idi, bugün de böyle…

Ama biz yine de vahdete doğru yürüyeceğiz. Allah’ın ipine tutunanlar, iman edenler, iyi işler işleyenler, sabredenler ve sabrı tavsiye edenler olarak yürümeye devam edeceğiz. Hakemlik, tebliğ, yardım konularını koordine edecek, Müslümanları birlik olmaya çağıracağız.

Diğer yandan aynı Allah’a, Resulüne ve Kitabına iman eden Müslümanları tek bir millet, tek bir ümmet ve tek bir istişare meclis etrafında toplanmasına devam edeceğiz. Zor ama bu Müslüman için bir hedeftir. Bunun bir hedef olduğuna inanacağız!

Değilse Müslüman hedefinden yürümemiş, “Daru-s Selam’ı” (En‘âm 6/127; Yûnus 10/25) terk etmiş oluruz.

Müslüman kardeşliğinin yıkılmasına kimsenin hakkı yoktur. Çünkü bu kardeşlik nesep ve tarikat kardeşliği değil, din kardeşliğidir. Bu kardeşlik çerçevesini daraltmaya kimsenin hakkı yoktur.

Ne yazık ki, bugün kendini cemaat olarak tanımlayan gruplar, başkalarını Allah’a, Resul’üne ve Kitaba çağırmak yerine, kendi örgütlerine, kendi fikir babalarına çağırıyor. Kendileri gibi düşünmeyenleri rakip görüyor ve dışlıyor.

Cemaat liderleri mutlaklaşıyor, masumiyet isnat ediliyor, ğaybi tasarruflarından söz ediliyor, Cemaat liderleri Hâşâ Allah’la Cebrail’e bile gerek duymadan görüşüyor, Resulullah’la halvet, 3 ler, 7 ler, 40 larla istişare ettikleri söyleniyor.(!)

Bu da vahdet, istişare ve şur’a zeminini yok ediyor. Çünkü İslam Dininde böyle bir hayat yapısı yoktur!

İmanın şartları belli… Allah, Resul, Kitaba, Ahiret Gününe yönelik bir inkâr elbette ki, tekfirliktir.

Fakat birinin içtihadını reddetmek böyle değildir. Bir düşünürün mutlaklaştırdığı fikri kendisini bağlar. Kendi zanlarını dinden bir hüküm görenler kendilerini bağlamakla birlikte peşinden gidenleri de sorumlu tutar.

Bir kişinin nasla çelişmeyen bir görüşü, benim görüşümün tam tersi de olsa en az benim kadar doğrudur. Mesela Abdest konusunda İmamı Azam ve imamı Şafi aynı şeyi söylemiyor. Söylemiyorlar ama kavga da etmiyorlar. Birbirlerini tekfir etmiyorlar. Parmağı kanayanın abdesti bozulur mu bozulmaz mı? Hanefi Şafiye “sen abdestsiz namaz kılıyorsun” demiyor.

İşte zamanımızda bu hoşgörüye ihtiyacımız var

Bunun için asla Mezhep, tarikat, ya da dini önderleri Rab edinmemeli, kimse kendi cemiyet ve cemaat önderini mutlaklaştırmamalı, onun görüşünü tek doğru olarak görmemeli, o görüşte olmayanları tekfir etmemelidir…

Hep birlikte Allah, Resul ve Kitab, Ahiret Günü imanına sarılmalıdır!

Bu dünyada tartışıp durduğumuz şeylerin hakikati bir gün bize gösterilecektir…

Benim bir başkasına uzaklığım o kişinin bana uzaklığına eşittir. Benim fikirlerim bir başkasına ne kadar garip geliyorsa onun fikri de bana o kadar gariptir, ama bu gariplikler aynı topraklarda yaşamamıza engel olmamalıdır.

Ben, başkasının İlahı ve Rabbi olmadığım gibi başkası da benim ilahım ve rabbim değil. Biz parmak uçlarımız gibi farklıyız. Farklılıklarımıza rağmen barış içinde bir arada olabiliriz! Herkesin kutsal ve yanılmaz bir lideri, “Atalar dini” vardır.

Herkes vahdet diyor ama kendi lideri, kendi örgütü ve kendi görüşü etrafında bir vahdet den söz ediyor… Bunlar, vahdet değildir. Onlar sizin musalla taşında Meyyit gibi olmanızı istiyor.

Zaten vahdetin önündeki en büyük engel de bu değil mi?

Şimdi Şii ve Sünni gruplar ayrışmış vaziyette. Sünni dünyada Selefi ve Sufi ayırımı da var. Şiiler ve Sünniler ayrıca kendi içinde mezhebi ve tarikata dayalı, ideolojik, politik, felsefi kanaat farklılıklarına dayalı ayrılıkları söz konusu…

Herkes mehdi bekliyor… Fakat kimse kimsenin Mehdisini kabul etmiyor! Ya Sünnilerin ve Şiiler ötesinde bir Mehdiyi de İngiltere, ABD çıkartırsa, buna ne diyeceksiniz.?!

Âlimlik önemli, ama bizim âlimler ne kadar âlim?  Âlim denilenler, dünyada olup bitenden, dini gelişmelerden ne kadar haberdar?

Bana kalırsa dünyanın sorunu burada…

Tefrika alimlerin kibir ve inadında..!

Mahmut AKYOL

VAHİYLE DOĞRULMAK

logo5

VAHİYLE DOĞRULMAK 

Bu dünyada Müslümanlar dertlidir. İnanan insanların işi zordur. Derdi ve zoru samimi olarak üstlenenler yok denecek kadar azdır…

Memleketin kötü idare edildiğini söyleyenler çok, fakat “politika, ekonomi, sanat, edebiyat ve sosyal” açıdan bilgi üretmekte insanlar kısır…

Yine de nankör olmamak lazım. Memleketimizde ve Müslüman Âlemde “kıyam” çiçekleri açmaya başlamıştır. Temennim o ki, Rabbim baharımızı yaza döndürür inşaAllah…

Dünya da mevcudiyetini korumaya çalışan 195 ülkeden biri olan “Türkiye”, 783.562 bin Km. Kare üzerinde, 82 Milyon nüfusla varlık mücadelesi veriyor!

Abbasiler döneminde “Talas Savaşı” sonrası Türklerle Araplar arasındaki savaşlar sona ermiş ve İslamiyet Türkler arasında hızla yayılmıştır.

İslâm’ın Hidâyet Güneşi Karahan, Gazne, Büyük Selçuklu, Anadolu Selçuklu, Osmanlı ve Türkiye’yi aydınlatmıştır.

İslam’la tanıştıktan sonra Türk Milletinin adalet ve ahlak anlayışı gelişince adaletin kılıcı olmuş, dahası Âlemi Adaletle şenlendirmiştir.

Osmanlının doğuş ve bitiş yılları, her Devlet yapısında olduğu gibi sancılı olmuştur. Cumhuriyet’in temeline konulan yanlış bir taşın ve çatısına çakılan yanlış bir çivinin sancısı içimizi hala acıkmaktadır.

Cumhuriyetin yapısında oluşan hasta ve ölü organları temizlemek bir zaruret iken, “Dış Düşman” oyunlarıyla birlikte hareket eden muhalefet, elimizi zayıflatmıştır.

Eli zayıf ve dinde muhafazakâr olan Türk Milleti devletin özünü kavramakta güçlük çekmiş, bazı Saikler sebebiyle kınlarında kılıçlar paslanmış, çareyi; Tasavvuf Halkalarında dönmekte bulmuşlardır.

İman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de gerçekten iman etmiş sayılmazsınız.” Sözleri unutalı yıllar oldu. Düşman unutulmuş, Mülk meseleleri herkesi herkese düşman etmiş, ittifak ettiğimiz zaman güçlü, ihtilaf ettiğimiz zaman zayıf düşmüşüz.

Müslümanlar birbirini sevmiyor. Birbirine selam vermeyen cemaat ve topluluklar olarak yaşıyor. Bugün sayıları onları bulan gerçekte “DİN ŞİRKETLERİNDEN” ibaret olan “DÜŞMAN TARAFINDAN FİNANSE EDİLEN“ sözde tasavvuf gruplarından söz ediyorum. Bu yapıların kıskacına düşenler, sadece hicran yaşanmaktadırlar.

Doğum Kontrolü olmadığı halde nüfusunu artıramayan Osmanlı, Yeni Türkiye’ye döndüğünde, nüfusu her sene alabildiğince artıyor. Birileri nüfus artışının ülke büyümesi için bir ölçü gösterirken, bana göre büyüyen nüfus; asalak ve cahil bırakılırsa “MANKURT” oluyor.

İslam Dünyasının sorunları Endülüs’ün yıkılmasıyla başladı. Halifeliğin ortadan kaldırılmasıyla hız kazandı.

Saltanat Osmanlıda devletin Yönetim biçimiydi. Saltanat, söylenildiği gibi “Mutlak Monarşi” değildir. Toy (meclis), istişare, insanların “dünya/ahiret” dengesi uygunluğu sebebiyle “Şeyh-ül İslam” makamı vardır. Çünkü devlet Halktan ayrı düşünülemezdi. Lakin insan dünyaya daldıkça dini unutuyor!

Bu sebeple Dini ve Devleti birlikte yönetmeye ve “VAHİYLE YENİDEN DOĞRULMAYA”  mecburiyetimiz vardır..!

İslam’ın, Kur’an’ı Kerimin hedefi, insanların dünya ve ahiret dengesini kurmaktır.

Bu dengeyi temin için “Sevgi ve Merhameti Sonsuz Olan Allah’ın” ihsan ettiği kolaylıklara yönelmek lazım gelir. Bunun başında da “Nebiler ve Kitaplar”gelir.

İnsanın diğer varlıklardan ayrı olan kapasitesi (akıl-irade-fıtrat-vicdan) vardır. Bu kapasite sınırlı olmakla birlikte, Allah’ı tanıyacak, Ona kulluk edecek kadar yeterliliğe sahiptir.

Sevgi ve merhameti, sonsuz ve sınırsız olan Rabbimiz bizden, irtibatımızı Hakk ve adalet üzere inşa etmemizi, zorluklara el birlik göğüs germemizi ister. Kur’an’ı anlamakta ve yaşamakta çaba göstermemizi farz kılar.

Dünya ve ahiret dengesi; Öldürme, Çalma, Yalan Söyleme, Zina Etme, Faiz Yeme gibi kişiyi ve insanlığı bozan kötülükleri terk etmekle kurulur.

Allah’ın gücü yarattığı bütün nimetlerde ve eserlerde görülür, ancak Allah’ın zatı görünmez bir güçtür…

Allah, İhlas Suresiyle (dört ayet) insanı canu gönülden, ihlaslı (samimi-içten) olarak İmana, İslam’a inanmaya ve bağlanmaya çağırır. Sure, Allah’ı en kâmil manada anlatır, diğer yandan Kur’an’ın bütününe mündemiçtir.

SEVGİ VE MERHAMETİ SONSUZ ALLAH’IN ADIYLA

1- İLAN ET: Allah birdir!

2- Bölünmez bir bütündür!

3- Doğurmadı ve doğurulmadı

4- Hiçbir şey O’na denk olamaz!

Bunun için İhlas Suresi, inanmak ve bağlanmak için en büyük delildir. “Tevhid Suresi” üzerinde ne kadar düşünülse yeridir. Bir insanın Müslüman olmasının ön şartı, “İhlas Suresinin” içeriğine iman etmektir. Yani yaratılışta, yaratılışın devamında ve yaratılışı sona erdirmede, rızıklandırmada Allah’ın hiçbir ortağı yok dememtir. Allah’ın adına iş yapacak başka bir güç yok demektir. İnsanlar ve âlem Allah’ın sevgi, merhamet ve adaletiyle yaşar demektir!

TEVHİD” kavramının aslı budur!

Allah, görünen (İns) ve görünmeyen (Cin) mahlûkatın da yaratıcısıdır. Yarattığı kötülüğün (gücün) göklerde ki adı “İBLİS”, yerde “ŞEYTAN” dır. Yine Allah’ın Melekleri (Melekesi) insanoğlunda ve evrende doğan iyiliklerdir.

Bu bize Kur’an’ın kavramlarını  hayata yani “VAHİYLE DOĞRULMAYI”  zorunlu kılıyor..!

Allah, hayatı insana zıtlarla anlatır. İyi-Kötü, Zayıf-Kuvvetli, Gece-Gündüz, Sıcak-Soğuk gibi…

Bu zıtlardan olan “İyi-Kötü” kavramlar, insanın yeryüzünde yaptıkları ve yapacaklarıdır. İnsanın hesabı buralardan olacaktır. Sonuç olarak Allah, hal olarak insanın karşısına Cenneti ve ya Cehennemi çıkaracaktır.

O halde Ey İnsan:

  • Haksızlık kimden gelirse gelsin, mazlumdan yana ol, zalime karşı duruşunu göster!
  • İşin ehline verilmesi adalettir. Ehliyet ve liyakat adalettir. Adalet mülkün temelidir.
  • Irkçılık, Kabilecilik, İslamcılık, Mezhepçilik ve Tarikatçılık adaleti yıkan kavramlardır.
  • Allah’a, Resulüne ve kitaba çağıranların yanında dur.
  • Vahdet, istişare ve diriliş zemininde yürüyenlerle birlikte yürü…
  • Adalet, sevgi ve kardeşlik konusunda ciddi zaaflarımız var. Bizi birbirimize düşürmek isteyen Şeytani anlamda müfsit topluluklar var, uyanık ol..!
  • Ey İnsan bu ilkelere bağlı kalarak “VAHİYLE DOĞRULMAYA” çalış…

Mahmut AKYOL

 

 

 

SÖZDE DEĞİL ÖZDE İSLAM VE İBADET

logo5

SÖZDE DEĞİL ÖZDE İSLAM VE İBADET

Göklerin ve Yerin, ikisi arasındakilerin ve Yerin altındakilerin sahibi ve yaratıcısı Cenab-ı Allah’dır.

Bütün bunlarla birlikte Cenab-ı Allah, insanı yarattı. Din (İslam) ve İbadeti de insanın istikamet bulması için yarattı.

İnsan da iki melekeyi bir arada var etti.

  1. İyilik,
  2. Kötülük,

Bunun birisine Melek, diğerine Şeytan denildi. Aslında her iki güç de Allah’ın gücüdür.

İnsana, bu iki güçten birini yahut her ikisini seçme iradesi (tercih etme yetkisi) verildi. İyiliği tercih eden Müslüman (Mü’min) oldu, kötülüğü seçen Kâfir oldu.

İyilik/Kötülük savaşı insanın ölümüne, toplumlar arası savaşı da Kıyamete dek sürecektir.

Anlaşıldığı üzere iyilik ve kötülük mücadelesi, din olgusuyla oluşuyor. Ancak din olgusu, hayatın ayrıntılarına kadar gidebilmesi için Allah, insana kolaylıklar ihsan etti.

Sevgi ve Merhameti Sonsuz Olan Allah’ın ihsan ettiği bu kolaylıkların başında Nebiler ve Kitaplar gelir.

Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim.” (Maide, 5/3) Kasıtta murat, İslam ve Kuran’dır.

Dinin (İslam’ın) ve Kitap’ın hayata uygulanmasına “İbadet” denir. Yani insan hayatta bir şeyi “başlatır, yapar, meydana getirir, icat eder, ortaya çıkarır, çalışır ve üretir.

Demek ki din, “ibadetin tamamıdır”. Din ve İbadet yaşam boyu, kesintisiz yapılır, sadece bir kaç Nusuktan (ritüel) ibaret değildir.

Diğer yandan “Amel (ibadet) imanın bir cüzü değil, bütünüdür.”

Fert ve toplumların siyasi, sosyal ve ekonomik dinamikleri “Kul ve Kamu” haklarından ibarettir. Bazen insan iyilik melekelerini yaşıyorum derken, şeytani yönü ağır basan işler yapar.

Yani insan, “borcunu ödemez, sözünde durmaz, küs yaşar, açları doyurmaz, işçi hakkını işverene karşı korumaz, mağdurun ve zayıfın yanında yer almaz, öldürür, çalar, iftira atar, zina eder, yoksulun dinini sorar, yalan söyler. kenz eder” vs.

Bunlar, “Kul ve Kamu” haklarından telafisi zor olanlarıdır. Bu hakların çoğalması ve toplumu sarması durumunda, sosyal “Kıyametin” kopması an meselesidir.

Demek ki, “Kul ve Kamu” hakları, fert ve toplumların asıl kırılma alanıdır. Bu zaviyeden bakıldığında dinin direği “Kul ve Kamu” Hakları olur. Bunlar, hayatın merkezine, orta yerine dikilen direklerdir. Yeniden söyleyelim ki, “insan hakları, kamu hakları, doğruluk, dürüstlük, adalet ve eşitlik ilkeleri” dinin direğidir.

Doğrudan doğruya Kul ile Allah arasında ilişkiler vardır. Namaz, Oruç, Hacc, gibi Nüsuklar başlıcalarıdır.

Mesela; borçlar ödenmese, sözler tutulmasa, küslerin sayısı artarsa, açlar doyurulmazsa, işçi hakkı işverene karşı korunmazsa, mağdurun ve zayıfın yanında yer alınmazsa, öldüren, çalan, iftira atan, zina eden, yoksulun dinini soranlar, yalan söyleyenler çoğalırsa, toplumun ve insanların Kıyametinin kopması an meselesi demektir!

Ritüeller (Nusuk) yapılmasında belirli gün, miktar ve vakit aranır.

Yani İslam’da en çok bilinen “nüsuk” namazdır. Namaz vaktinde eda edilmesi gereken bir farzdır. (4/103) Asırlardan bu yana Hz. Peygamber’in gösterdiği şekilde kılana gelmiştir. Namaz dinin direği değildir. Çünkü Dinin direği her zaman dikili durmak zorundadır! Harun Ünal; Uydurma Hadisler, c.3, Miraç yay. İst. 2007

Şu hadislerin derununa inildiğinde, konu daha iyi anlaşılacaktır:

  • Müminin keremi dinidir. Mürüvveti aklıdır. Asaleti güzel ahlakıdır.” (Hâkim, Beyhaki)
  • Allah Resulünün yanındaydık. Bizden temiz su istedi, elini suya daldırarak abdest aldı, biz de O’nu gözledik, hemen artan sudan içmeye çalıştık. Bunun üzerine Allah Resulü şöyle dedi: “Bunu size yaptıran nedir?” Allah ve Resulüne olan sevgimiz dedik. Buyurdular ki, “Eğer Allah ve Resulüne olan sevginizi göstermek istiyorsanız emanete ihanet etmeyin, konuştuğunuzda doğru söz söyleyin ve etrafınızda güzel komşuluk yapın.” (Taberani)
  • Biz Mesih’ten, Deccaldan konuşup dururken Peygamber çıkageldi: “Bırakın bunları, Size Deccaldan daha korkuncunu bildireyim mi?” Dedi. Biz de, bildir dedik. Şunları söyledi: “Gizli şirktir. Yani, Namaz kılan adamın, başkasının görmesi için Namazını süslemesidir.” dedi. (İbn-i Mac’e)

Bu ifadeler din, ibadet ve ahlak anlayışımıza uygundur. Hz. Peygamber’in “Sünneti de” budur.

Filibeli Ahmet Hilmi’nin (Tarih-i İslam)da yazdığı gibi:

Türkler gayet mükemmel namaz kılarlar. Fakat onların ibadetlerinde din, çok aranmamalıdır… Onlarda namaz günlük bir vazifedir. Bu vazife elbise giymek, işini yapmak, yemek ve uyumak gibi alışılmış bir şeydir. Ne halde bulunsalar da namaz kılarlar. Mesela bir şahıs az nazik bir hikâye anlatsa, o esnada ezan okunsa, hemen hikâye kesilir ve namaza durulur, namaz bitince, hikâyeye kalınan yerden devam edilir…

Ve ya bir tacir yalan söylese, aldatsa, kalkar namazını kılar, sonra yalan söylemeye ve insanları kandırmaya devam eder…

Yahut bir kişi vahşice bir cinayet işlerken ezanı işitse, gayet huzurlu şekilde seccadesini yayar, sakalını sıvazlayarak namazına başlar, bittikten sonra, işine kaldığı yerden devam eder.

Çünkü namazı ile vicdanı arasında hiçbir alaka ve bağlantı yoktur. Hiç kimse bunda hayret edilecek bir şey görmez, rahatsız olmaz ve kimse bundan arlanmaz. Herkes kılınması gereken namazını zamanında eda etmenin hazzını yaşamaya çalışır.”

ŞİMDİ SORALIM:

  • Nusuklar bizi, adil, eşit, doğru ve dürüst ve insan haklarına götürüyor mu? Götürüyorsa, Nusukları doğru yapıyoruzdur…
  • İbadet ve ahlak hayatın içine ve davranışlarımıza yansıyor, sokağa taşıyor ve sokakta ki sorunları çözebiliyor mu? Çözebiliyorsa, ibadeti doğru yapıyoruzdur…
  • Kaynağı dine dayanmayan fikirler, o dinin taraftarlarını seküler yapar. Asırlardır dindarlık, şekil ve surette kalmış, akletmek ve düşünmek, din dışına düşürülmüştür!
  • Din üzerine düşünmeyi dine akıl karıştırmak olarak anlayanlar bu dine yazık etmişlerdir.
  • Güzel ahlaka ulaşmak, dilimizi kötü sözlerden uzak tutmak, hayâ, cömertlik, haysiyet, şeref ve bütün iyi şeylere sahip olmak, dini gönüllerde parlatacaktır!
  • Peygamber’e sevgi göstermenin yolu, abdest suyunu içmek de değil; sözümüzde durmak, emaneti korumak ve güzel komşuluk yapmak da olduğunu bilmektir!
  • Hâsılı, eğer bu dine bir direk dikilecekse, Kur’an’da emrolunduğu gibi dosdoğru/dürüst olmak, (Hud; 11/112) ve “adaleti ayağa dikmek” olmalıdır.
  • İnsanlar size: “Seni iyilik, güzellik ve doğruluk içinde yaşatan şey nedir?” diye sorsalar, siz deyin ki, “Bunları bana Namazım (nusuk) yaptırıyor.”

Mahmut AKYOL

 

 

 

 

 

İNSAN BAŞIBOŞ BIRAKILACAĞINI MI SANIYOR?

logo5

İNSAN BAŞIBOŞ BIRAKILACAĞINI MI SANIYOR?

26-HAYIR! Ne zaman ki can boğaza dayanır, 27-“Doktor yok mu?” diye bağrışılır, 28-Ayrılık vaktinin geldiği anlaşılır, 29-El ayak birbirine dolanır, 30-İşte o zaman kişi Rabbine gittiğini anlar. 31-Gel gör ki ne söze inandı, ne yöneldi, 32-Bilakis yalan dedi, sırt çevirdi, 33-Hep kibirlendi; tarafı, etrafı kendine yeter sandı, 34-Yazıklar olsun böylesine, 35-Yazıklar olsun! 36-İNSAN başıboş bırakılacağını mı sanıyor? 37-O akıtılan bir meni damlası değil miydi? 38-Sonra bir pıhtı oldu, Allah yarattı, şekil verdi. 39-Ve ondan erkek ve dişi iki eş var etti. 40-Öyleyse düşünün! Bunu yapan ölüleri diriltemez mi? (Kıyamet Suresi 26/40)

Bu ayetler, kulun hayatını özetler…

Ayetleri başa almamın sebebi şudur:

7-“Göklerin ve yerin orduları Allah’ındır. Allah çok güçlüdür, çok bilgedir.” (Fetih Suresi)

Güç ve kudret itibariyle:

O, bölünmez bir bütündür!”

Yani Allah, “Vahid” dir. Bu konuda en büyük delil “Tevhid” suresidir.

Tevhid” üzerinde düşünen bir Müslüman, bu sonuca rahatlıkla ulaşır.

Yaratılışta, yaratılışın devamında ve yaratılışı sona erdirmede, Allah’ın hiçbir ortağı yoktur. Allah’ın adına iş yapacak başka bir kuvveti yoktur. Allah, kendi adına hiçbir şey/güç görevlendirmemiştir.

Yazının ana teması budur. Baştan okuyun, sondan okuyun, nereden okursanız okuyun “TEVHİD” kavramının aslı bundan ibarettir!

Yukarıdaki ayetlerde bahsedilen meselelerden birini “VEFAT” olayını ele alalım.

Görülecektir ki, “vefat/ölüm” olayı insanoğlunun baskın gerçeğidir. Bu gerçek takva sahipleri için, (yani hayatın, doğanın, toplumun yapısın bozmayanlar) için mutluluk ve rahatlıktır. Değilse; “vefat/ölüm” suçlular için mutsuzluk ve işkence içinde kalmaktır.

Demek ki “vefat ” olayı, Allah’ın insanlara, ölecekleri ana kadar ve ondan sonra yaşayacaklarını haber vereceği bir süreç olacaktır.

Lakin unutulmasın ki, her kul kendi asrından sorumludur. Kul kulundan hoşnut ve razı olursa Allah, ikisinden de razı olur. O Allah ki, mülkün sahibidir. Yaratan, yaşatan, koruyandır. Sevgi ve merhameti sonsuz olandır.  Kulunu özgür bırakandır. Kaderini eline tutuşturandır.

Kader önceden yazılmamıştır, oldukça yazılan şeydir, “Şae” bu demektir.

Yazılanları gönüllerle buluşturan O’dur… O, gönülleri genişleten, sıkandır. Sevdiği kullarını iyi, güzel ve doğru işlerle buluşturandır. Zehri şifa, şifayı zehir edendir.

Kulun sosyal sorunları da şunlardır:

Kulun önünde sorunları küme kümedir. Elinde çözeceği aletleri vardır. Fakat bu aletlerin metodunu bilmediğinden, ya da bildiklerini yanlış bildiğinden sorunlarını bir türlü çözemez.

İmanın ve inkârın karakteri insanoğlu için hiç değişmez. Kur’an’da Şirkin temsilcisi sembol isimler, Kıyamet Gününe kadar yaşayacaklardır. Şimdilerde kıtalar arası dolaşmakta, Adaleti, eşitliği, özgülüğü bozmakta, yeryüzünü fitne ve fesada düşürmektedirler.

Kıyamet Suresinin son ayeti ilginç bir şekilde bitiyor. “Bunu yapan ölüleri diriltemez mi?”

Yani, ölü toprağa, serpilmiş tohumları yeniden dirilten Allah, mezarlarda yatan ölüleri diriltemez mi? Denmek istenir!

Toplumlarda adalet ve eşitlik dirilişle olur.

Ayrıca toplumlara ve insana “ölüm, afet ve kıyamet” ansızın gelir. O vakit toplum ve insan her zaman hazırlıklı olmak zorundadır. Hazırlıklı olmayan fert ve toplum, kendilerine yazık etmiş olur…

Vefat” konusunda iki hususa dikkat çekilmektedir:

1-Vefat ettiren mutlak surette Allah’tır.

Buna uygun şekilde Allah, şu ayetlerde vefat olayını açıklar. (Maide/117, Yunus/46, Ra’d/40, Mü’min/77, Zümer/42, En’am/60, Yunus/104, Nahl/70, Al-i Imran/193, A’raf/126, Yusuf/101)

2- Vefat ettiren mutlak surette Allah’tır.

Bazı ayetlerde ise vefatı elçileri veya melekleriyle gerçekleştirdiğini bildirir. (Nisa/97, En’am/61, Muhammed/27, Nahl/28, 32, Enfal/50, Secde/11, A’raf/37)

Aslında karanlıklardan aydınlığa, aydınlıktan karanlığa çıkaran Allah’ın kendisi olmasına rağmen, Rabbimiz bu eylemi, (vefatı) kinayeden mülhem meleklere, elçilere izafe eder. Bu isimlerde Allah’ın gücünün isimleridir.

Yukarıdaki ayeti yeniden okuyalım. 7-“Göklerin ve yerin orduları Allah’ındır. Allah çok güçlüdür, çok bilgedir.” (Fetih Suresi). İşte tevhidi bu ayette arayalım.

Allah, iman edenlerin yardımcı, yol gösterici, koruyucu yakınıdır; onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Kâfirlere; Allah’ın ilâhlığını, rabliğini bilerek reddeden kimselere gelince; onların yardımcı, yol gösterici, koruyucu yakınları tâğûttur ki kendilerini aydınlıktan karanlıklara çıkarır. Bunlar, cehennem ashabıdır. Onlar, orada sürekli kalıcıdırlar.” (Bakara/257)

Ölüm karşısında insanoğlu acizdir. Ölüm karşısında ağzından dökülecek kelimeler bir anda dona kalır, ne ileri ve ne de geri gider.

Ölüm karşısında, “Allah rahmet etsin!” sözünden başka söz yoktur.

Ölülerin ruhlarını çekip alan Allah’tır” (Zümer/42)

Yani ölülerin ruhları Allah’ın kontrolündedir.

Yaptığım çalışmalar beni şu sonuca getirdi:

Bir ayeti tek olarak değil de, üstünü/altını, diğer Surelerde geliş şekilleriyle okuyup kavramak gerekir. O zaman görülecektir ki, ayetler birbirini açıklayacaktır..!

Cenâb-ı Hakk’ın “ol” demesinden maksat, eşyanın yaratılmasında İlâhî kudretin süratle nüfuz ettiğini göstermektir.”

Ölümün gelişi çarpıcı ve sarsıcıdır. Acısı yürekleri sızlatır, gözyaşı olarak dışımıza taşar… Ölüm sahneleri seyrederken başucunda “Yasinler” okunur, “zikirler” çekilir. Hâlbuki Fatır Suresi 22 ayette, “Sen asla ölülere bir şey duyuramazsın (işittiremezsin)” denmiştir.

Acaba; hiç gördünüz mü? “Zenginliğim bana yeter” diyenleri, ölüm karşısında ne kadar da aciz kaldılar… Uğruna ölüp durdukları mallarıyla tek bir nefes, bir tas su satın alamadılar… Mezarlar deşilip göğüsler açıldığında, “ah ben ne yapmışım, Rabbime karşı ne kadar da nankörlük etmişim” diye hayıflandılar… “Şimdi ben ne yapacağım” diye dövündüler…

O halde gelin; o soğuk ve karanlık çukura girmezden önce, insanın elleri ve ayakları birbirine dolaşmadan önce, yoksulla ve yetimle lokmamızı paylaşalım. Ebu Cehil, Ebu Leheb gibi tepeden mazlumlara bakmayalım. Adil olalım. Eşit yaratıldığımızı unutmayalım.

Kibrimiz, Hırsımız ve Hasedimiz bizi birbirimize düşman yapmasın!

Kibrin, Hırsın ve Hasedin sembol ismi Ebu Cehil, Allah Resulünün elini silkip atarak, “Sen kiminle konuştuğunu sanıyorsun. Sen de, Rabbin de bana bir şey yapamazsınız” diyerek, Hz. Nebinin yanından ayrılmış, kendi adamlarının yanına gitmişti.

Güya marifet yaptığını sanmıştır.  Halbuki Ebu Cehil, bir cahildi!

Mahmut AKYOL

 

DAĞLAR SAVRULDUĞU ZAMAN..!

logo5

DAĞLAR SAVRULDUĞU ZAMAN..!

Bugün yine yoğun gündem arasında kaybolan bir hakikatten bahsedeceğim.

Varsın bu ümmet adaletin yanında durmasın, zulme kılıç çekmesin… Varsın insanlık, gücü olanlara sesini çıkartmasın… Ve zalimler yeryüzünde taş üstünde taş, gövde üstünde baş bırakmasın…

Bırakmasın ama mutlak surette bilinsin ki:

“1- Yer o yaman sarsıntı ile sarsıldığı, 2- Yer, içindeki ağırlıkları çıkarıp dışarı attığı, 3- Ve insan: “Ona ne oluyor?” dediği zaman. 4,5- O gün yer, Rabbinin ona vahy etmesiyle haberlerini anlatacaktır. 6- O gün insanlar, amellerinin karşılığı kendilerine gösterilmek üzere bölük bölük çıkacaklardır. 7- Her kim zerre kadar hayır işlemişse onu görecektir. 8- Her kim, zerre kadar şer işlemişse onu görecektir.” (Zilzal /1-8)

Son zamanlarda Müslümanlar (insanlar) rahatlarına aşırı derecede düşkün oldular. Rahatlarını kaçıracak her şeyi dünyalarından sildiler. Sekülerleştiler… Evler, katlar, arabalar ve yatlar aldılar…

Bu arada “var olma” şuurlarını kaybettiler. Cami açtıkça dini, okul açtıkça irfanı unuttular. Kur’an’a dünyevi bir gözle bakamadılar.

Halbuki Kur’an’ı Allah, insanların düzenlerini bozmasınlar diye vahyetti. Buna rağmen düzeni bozma taraftarları, Allah’ın elçilerine acı çektirdiler… Hz. İsa’yı çarmıha gerdiler… Hz. Muhammed’i Mekke’den sürdüler… Onlara tabi olan yol arkadaşlarını sistematik olarak yok ettiler… Bu katliamlarına hala devam etmektedirler!

Zindanların insafına terkedilen binlerce mazlum (Müslüman), sahte sorgularla, yargısız infazlarla yok ediliyor.

Bu zalimlerin ayrı ayrı adını koymaya gerek var mı?

Bence yok!

Adını kirleten, eline kan bulaştıran herkes katildir ve düzen bozucudur! Arz-ı Mev’ud peşinden koşanlar, Haçlı cephesi içinde kendini bulunanlar, çalanlar, yağma edenler katildir ve düzen bozcudurlar! Allah’ın temiz topraklarını kana bulayanlar ve ellerindeki gücü, zenginliği, silahı masumlara çevirenler katildir ve düzen bozcudurlar!

Sudan’dan Suriye’ye, Yemen’den Libya’ya ne kadar kan dökenler varsa, ne kadar “Müslüman iç savaşları” projesi için çalışanlar varsa ve onların havuzuna su taşıyanlar varsa ve Müslümanlığı tekellerine alarak, Kudüs’ü satan, Filistin halkını celladına peşkeş çeken varsa, hepsi katildir ve düzen bozcudurlar!

Darbeleri fonlandıranlar, 15 Temmuzlara davetiye çıkartanlar, manda, vesayet, kölelik, satılmışlık, onursuzluk ruhu taşıyan ne kadar soysuz varsa hepsi katildir ve düzen bozcudurlar!

Harabeye dönmüş vatanlar neden böyle, hiç düşündünüz mü?

Ortak tehdit altındayız. O zaman ortak düşmana, ortak bir mücadele vermenin tam zamanıdır!

İster Kur’an hafızı olalım, ister zeki olalım, Profesör, başkan olalım fark etmez, yeter ki bu mücadele safında yerimizi alalım! İster bir apartman dairesinde yaşayacak kadar mütevazı olalım, pozisyonumuz gereği avantajlarımızı kullanarak zengin olmayalım, sokaklarda aç/açık bırakmayalım fark etmez, yeter ki bu mücadele safında yerimizi alalım!

Asıl olan inanmış, vatansever bir dava adamı olmak, demokrasi oyununa gelmemek, dünyanın çirkinliklerine sırtını dönmek, binlerce yıllık karanlığın zulmüne ışık tutabilmek, Firavun nesline karşı, Allah’ın mesajlarıyla karşı durmak, adalete sahip çıkmak, zulme karşı durmak, İslam Birliğini sağlamak…

Bu nadir karakterli dava adamlarına bugün her zamandan daha çok ihtiyacımız vardır.

Bundan dolayı benim derdim; millet gibi düşünmek, millet gibi yaşamak ve millet gibi inanmak ve aktif olarak insanlar için yararlı olmaktır. Zira kendi çulunu sudan çıkartamayanlar, millet için söz edemezler!

Davranışlarımız boşuna değildir. Yani davranışlarımız test edilmeden, bırakılmayacağız. Yani cennete giremeyeceğiz. Yani sadece inançlıyım, iman ettim demekle iş bitmiyor!

***

Aşağıdaki ayetlerle, yukarıdaki anlatılanlarla ilişki kurmanızı dilerim.

“48- O gün yeryüzü, başka bir yeryüzüne dönüştürülür. Gökler de (başka göklere dönüştürülür.) Hepsi, tek ve egemen olan Allah’ın huzuruna çıkarlar. 49- O gün, suçluları zincire vurulmuş olarak görürsün. 50- Onların gömlekleri katrandandır, yüzlerini de ateş kaplayacaktır. 51- Çünkü Allah, her kişiyi kendi yaptığıyla cezalandıracaktır. Şüphesiz Allah, hesabı çabuk görendir.” (İbrahim/48-51)

***

Yanınızdaki şeyi (Tevrat’ı) tasdik edici olarak indirdiğim şeye (Kur’an’a) iman edin, O’nu, inkâr edenlerin ilki siz olmayın. Benim ayetlerimi çok az bir bedelle satmayın. Ve sadece Bana takvalı davranın.” (Bakara/ 41)

***

Göğü, kitab dürer gibi dürdüğümüz zaman, yaratmaya ilk başladığımız gibi, katımızdan verilmiş bir söz olarak onu tekrar var edeceğiz. Doğrusu biz bunları yaparız.” (Enbiya/ 104)

***

O gün gök, sarsıldıkça sarsılır, dağlar da yürüdükçe yürür. Öyleyse, o gün boş uğraş içinde oynayıp duran yalanlayıcıların vay haline!” (Tur/9-12)

***

Ve sen dağları görürsün; sen onları donuk, durgun sanırsın. Oysa onlar her şeyi sapasağlam yapan Allah’ın yapımı olarak bulutun yürümesi gibi yürümektedirler. Şüphesiz ki O, yaptıklarınızdan tamamıyla haberdardır.” (Neml/88)

***

Hala ne diye insanoğlu böbürlenip durmaktadır. Allah’ın azabından kurtulacağını mı zannetmektedir!..

Mahmut AKYOL