İNSANLIĞIN EZELİ VE EBEDİ SORUNU

logo5

İNSANLIĞIN EZELİ VE EBEDİ SORUNU

Ey kurumuş vicdanlılar…

Ey zulmü alkışlayanlar…

Ey zalime arka çıkanlar…

Bilin ki, aç ve sefil insanların kahredici darbeleri altında ezileceksiniz! Bu ilahi adaletin hükmünden kaçamayaçaksınız!

Kökü insanlık tarihi kadar eski olan şiddet sarmalı karşısında, ülkemi üçüncü sınıf bir ülke durumunda bırakanlar, yurduma nefret tohumları ekenler, haçlı ruhundan beslenenler, açık ve gizli ihanet şebekelerin kazdıkları tuzaklar karşısında çaresizim. İnsani gücüm kifayet etmiyor. Sanmayın ki, ümitsizim. Sadece olaylar karşısında bir gerilim yaşıyorum…

Peygamberler de en büyük ve anlamlı dualarını böyle gerilimli haller içindeyken yapmışlardır.

Gelin biz de acısını vicdanımızın derinliklerinde duyduğumuz insanlığın kanayan yaraları için ayağa kalkalım! Mülteci, soykırım sorununa uygar dünyanın (!) ne kadar şaşı baktığını görelim. Vicdanları kurumuş topluluklarla bir arada olmaktan utanç duyalım…

Düşünebiliyor musunuz, insanlık ve insan onuru yerlerde sürünüyor. İnsanlar yerlerinden/yurtlarından ediliyor.

Niçin?

İnsanları daha çok sömürmek, daha çok köleleştirmek, daha çok ekmeklerini çalmak, daha çok aç bırakmak için…

Bunlar ne için?

İsrail Oğullarının dünya devletini kurmaları için…

Kesinlikle söylüyorum ki başaramayacaklar, sadece Ortadoğu’da işlenen soykırım ve cinayetlerin kanı içinde boğulacaklar… Bu, ilahi bir adalettir…

Çünkü Allah, ”Mazlumun dinini sormaz!”…

21. yy da insanlık açlık, uyuşturucu ve silah üçgeni içinde boğulurken, NATO üyesi ülkeler, “biz dünya çocuklarıyız” şarkısını söylüyor ve mazlumlarla alay ediyor… Fakat emin olun ki, İlahi adalet tecelli edecek, “Keser dönecek sap dönecek, bir gün gelip hesap dönecektir.” Bundan asla şüphem yoktur.

Ancak beni ilgilendiren mazlumun hamiliğine soyunanların hazin durumu…

Eğer mazlumların hamiliğine soyunmuş olanlar; aralarında ki “kibir, hırs ve haset” duygularını kaldırmaz, Yahudi ve Hristiyanlara benzemekten vazgeçmez, yanlışa yanlış, doğruya doğru demezlerse, Allah onları, düşmanlarından daha perişan eder. Çünkü Allah’ın adaletinde bir ayrım yoktur.

İnsan zamanı durduramaz, doğanın evirilmesine hükmedemez lakin sosyal olaylara şekil verebilir.

  • Mesela dünyada sürüp gelen Yezidi zihniyetini durdurabilir…
  • Mesela Lat, Uzza ve Manat’la temsil edilen müşrik sistemlerine son verebilir…
  • Mesela Emperyalist, Kapitalist ve Faşist yapıları yıkabilir…
  • Mesela hac için harcayacağı paraları mazlumlar için harcayabilir…
  • Bu konuda bir ümmet bilinci geliştirebilir.
  • Kendi geleceği adına, mazlumlar adına, adalet adına iyi güzel ve doğru şeyler yapabilir…

Fakat bunlar için Ashab-i bir duruş sergilemek lazım, “Şarktaki bir Müslümanın ayağına diken battığında garptaki bundan acı duymuyorsa, bizden değildir” diyen Peygambere ümmet olmak lazımdır.

Eğer Müslüman Ülkeler, birbirine karşı uyumsuzluklarını ve birbirine karşı tahammülsüzlüklerini, vurdumduymazlıklarını sorun olmaktan çıkarmaz, yönetimlerini “adalet, ehliyet, liyakat, meşveret ve maslahat” üzerine bina etmezlerse, hem kendi sorunlarına, hem mazlumların sorunlarına ve hem de dünya sorunlarına katkı sağlayamazlar.

Bu sebeple Ümmetin asırlardan beri, derin uykusundan uyanması ve yerlerde sürünen izzetine sahip çıkması lazımdır…

Meseleye bir de Kur’an’ı Kerim dünyasından bakalım.

Hiç düşündünüz mü (neden taptığınızı) Lat ve Uzza’ ya? Ve (üçlünün) üçüncüsü olan Menat(a)?” (53/19–20)

Onlar sizin ve atalarınızın içi boş kuruntularından başka bir şey değildir. Allah onlara öyle bir güç vermedi…..” (53/23)

Demek ki “put” denilen şey, insanın iç dünyasındaki kötü heva ve hevesinden başka bir şey değildir. Sadece İnsanlar o “isimlere” anlam yüklüyor ve yüceltiyorlar.

Bakın nasıl:

Lat” kelimesi etimolojik olarak “ilah” kelimesinin bozulmuş hali ve mutlak otoriteyi ifade ediyor. Arapçanın kök dillerinde, kişiyi içeriden yöneten şey “mutlak itaat /otorite” anlamında kullanılıyor. Yani “Lat” isminin bugünkü karşılığı “otorite” demektir.

Uzza” kelimesi, “Aziz” isminin daha değişik söylenişidir. “Güç/kuvvet” anlamına gelir. Yani “Uzza” isminin bugünkü karşılığı da “güç, kuvvet” demektir.

Menat” ise yine çok tanıdık, bildiğiniz “para” demektir.

Yani insanda var olan nefis, (istek ve arzular) “otoriteyi, gücü ve parayı” kendinde toplamak/biriktirmek istiyor. Bunları elde etmek için girmediği kılık, atmadığı takla kalmıyor. Bunlara ulaşınca da onları tapacağı bir nesne haline getiriyor…

  • Otorite: Devlet, saltanat, taht, lider gibi anlamlara,
  • Güç: Silah, petrol, toprak, nüfuz gibi anlamlara ve
  • Para: Sermaye, banka, altın, gümüş gibi anlamlara geliyor…

İnsan ve nefis bunlar için savaşıyor, vuruşuyor, kan döküp fesat çıkarıyor, dünyayı yaşanılmaz hale sokuyor. Yeryüzünde kan bunlar için dökülüyor, fesat bunlar için çıkarılıyor. Savaşlar bunlar için yapılıyor. İnsanlar yerlerinden/yurtlarından bunlar için çıkarılıyor.

Yaşadığımız çağa baktığımızda otorite hırsının Emperyalizmi, güç hırsının Faşizmi, para hırsının Kapitalizmi doğurduğu görülüyor.

Demem o ki, insanlığın ezeli ve ebedi sorunu bu üç kaynaktan çıkıyor!

Allah, bu kaynağı Kur’an’da şöyle açıklıyor:

  • Allah’tan başka otorite yoktur (La ilahe illallah),
  • Güç ve kuvvet yalnızca Allah’a aittir (La havle ve la kuvvete illa billah),
  • Mülk Allah’ındır (Lehül-Mülk).

Bu isimler insanlıkla birlikte kıyamete kadar ölmeyecektir. Bu isimler, yok olup gitmiş taşlar, tahtalar değildir. İnsanlığın nefsinde yaşayan putlardır! İnsan bu çizgi buyunca imtihan edilecektir!!!

Mahmut AKYOL

EĞER DUANIZ OLMASAYDI… 3

logo5

EĞER DUANIZ OLMASAYDI… 3

İnsanlığın öldüğü bir zamanda “DUA”dan bahsetmek zoruma gitse de yazacağım. Belki bu sözler, “ÜMMETİN” acısına duyarsız kalanlara bir uyarı olur!

Gelelim konuya:

Fatiha Suresinin diğer bir adı da “Ümmül Kitap” tır. Fatiha, “açan” anlamına da gelir. Fatiha hem Kur’an-ı açar ve hem de Kur’an’a analık eder. Yani Kur’an Fatiha’dan doğar. Ana (toprak) olması sebebiyle de, insanlığın en temel sorununa çözüm getirir.

Kur’an’da bir şey aramak isteyenler önce; Fatiha’ya gitmelidir. Fatiha’yı anlamayanlar, Kur’an’da bir şey bulamazlar! Bu sebepledir ki Müslümanlar, günde kırk defa Fatiha’yla buluşturulur, günde kırk kez Kur’an’a döndürülür.

Niçin?

  • Yalnız Allah’a kul olmak ve yalnız Ondan istemek için…
  • Bizi doğru yola ilet demek için…
  • Nimet verdiklerinin yoluna ilet ve gazaba uğrayanların yoluna iletme demek için. (1/5–7)

Eğer Müslümanlar, Kur’an’ın başında yer alan bu ilk ayetleri hakkıyla anlasa ve yaşamlarına soksalardı, başlarındaki belaları büyük ölçüde yok etmiş olurlardı.

Şimdi Müslümanlar, Fatiha’yı anlamayı bırakmış Bakara 201, İbrahim 41 ayetleriyle meşgul olmaktadırlar.

Daha önce dua ile kader ilişkisinden, kaderin temelindeki “Adalet, hakkaniyet ve hikmetin” ne anlama geldiğinden söz etmiştim.

Emevi kader anlayışının, Brahman  “kast” sistemi ve Roma “Stoacı kader” anlayışından farksız olduğunu, her üçünün de benzer sonuçlar doğurduğunu, insanların seçme özgürlüklerine hiç tolerans göstermediklerini, itiraz ve inkâr edenleri en şiddetli şekilde cezalandırdıklarını, yaşamlarına son verdiklerini, kimini diri diri yaktıklarını ve kimini de diri diri torağa gömdüklerini anlatmıştım.

Bu düşman anlayışlar, vahşetlerini hala sürdürmektedirler. Myanmar’da Hindular, Suriye’de, Irak’ta İngilizler, ABD, Koalisyon Güçleri, Rusya, İran ve yerli işbirlikçileri, Filistin’de İsrail’ in yaptıkları mezalim kan donduruyor…

Hâlbuki daha yedinci asırda Şam Emevi Devletinin başında bulunan Muaviye’ye Hasan-ı Basri:

İşlediğiniz zulümler kendi ellerinizle yaptıklarınızdır. Bunların kaderimiz olduğu görüşü batıldır. Allah zulmedenleri sevmez…” Demişti.

Kur’an-ı Kerimde buna dayanak şu ayetler gösterilebilir.

  • Kaderiniz kendi elinizdedir.” (36/19).
  • Herkesin kaderi kendi boynuna dolanmıştır” (17/13)
  • Bu böyledir, çünkü Allah, bir topluma bahşettiği nimeti ve esenliği, o toplum kendi gidişini değiştirmedikçe asla değiştirmez ve (bilin ki) Allah her şeyi işiten, her şeyi bilendir.” (8/53)

Buradan çıkardığım sonuç şudur:

Dua, hayatı düzgün yaşamaktır… Dua namazdır, oruçtur, hacdır, zekâttır, sadakadır… Dua doğanın, havanın, suyun, güneşin ve toprağın başkasına ait olan kısımlarını gasp etmemektir… Dua açları doyurmak, mazlumu korumak, zalimin yüzüne hakkı söylemektir… Dua, ahlaksızlığın kol gezdiği yerde ahlaklı kalabilmektir…

Yoksa dua, bir odanın izbe bir yerine çekilerek, tespih çekmek değildir.

İnsanların içinde en güzel duayı peygamberler yapmıştır. Onlar zalimin yüzüne karşı söylemiş, tek oldukları zamanlarda, Allah’ın yardımının hep yanlarında olduğuna inanmışlardır. Bu sebeple kendilerini çok güçlü görmüş, her ortamda düzene, zulme ve zalime adalet içinde meydan okumuşlardır.

Şimdi gelelim bugüne:

Bugün Müslümanlar Allah’a inanıyor görünseler de, hakkıyla güvenmiyorlar.

Nasıl yani diyeceksiniz?

Şöyle:

Müslümanlar Allah’ı emir erleri gibi, işlerini gören bir işçi gibi, hazinelerinin başında duran bir veznedar gibi, hudutları bekleyen bir asker gibi, başları sıkıştığında imdatlarına koşacak bir muhafız gibi, bir hasta bakıcısı, bir şifa dağıtıcısı gibi görüyorlar.

Allah’a böyle inanılmaz! Ona, İhlas Suresinde ve Fatiha’da ki gibi inanılır! Mülk Allah’ın olduğuna göre, sen de mülkün bir parçası olduğuna göre, Ona inanmanın ötesinde güven duyacaksın.

Hâlbuki ırkçı Siyonistler gibi Allah’tan olur-olmaz şeyler istenmez! Allah adaleti gereği, herkese eşit mesafededir. Dünyada muvaffakiyeti Allah akla ve çalışmaya bağlamış, Ahireti de yukarıda ifadeye çalıştığım imana bağlamıştır. Yoksa Dünyada Müslüman olmanın bir avantajı yoktur.

Duaya yeniden dönelim.

Allah’ın bilgisi dışında bir şeyin var olması mümkün değildir. Tevhit inancı budur. Allah’ın katılmadığı hiçbir şey meydana gelmez. Biz Onun yaptıklarına müdahale edemeyiz, fakat yaptıklarımızı biz Onunla birlikte yaparız. Buna rağmen kul, yaptıklarından sorumludur. Allah, kulunu davranışlarında mecbur bırakmadığı gibi, keyfi de bırakmamıştır. Yani kimse başıboş değildir.

Bu bakımdan insana, “Cüz’i İrade” fantezi olsun diye verilmemiştir. Bu irade insanı, dünya işlerinde sorumlu tutmak içindir. Akıl (irade) insana yol gösterir. Akıl dünyada kullanılmak ve tercihini yapmak için verilmiştir.

Eksik taraflarıyla “dua” bahsini burada bitirmiş bulunuyorum.

Öz eleştirime gelince:

Ömrüm boyunca düşüncelerimi kimseye dayatmadım, kimseyi şablonuma uymuyor diye ötekileştirmedim, doğruyu ancak ben bilirim demedim, gök kubbenin altında çok sözün söylendiğine ve daha söylenecek çok sözün olduğuna hep inandım. Dua için söylediğim sözlerden çok daha güzel ve etkili sözlerin olabileceğini peşinen kabul ettim.

Özet olarak bu yazıda söylemeye çalıştığım şudur:

Duayı doğru yapmalı… Uçtu/kaçtı ya boğmamalı… İslam’ın hareket alanını daraltmamalı… İş yapmaktan, üretmekten, paylaşmaktan kopmamalı… Duanın tılsımına kapılmamalı… İslam denilince akla hep gül kokulu Kur’an, tarikatların eline düşmüş peygamber gelmemeli… Din ve dua birilerine geçim temin etmemeli… Peygamberi, insanüstü varlık ve bulutların üstünde gezen bir pir-i fani olarak düşünmemeli…

Gönlümden dilime döküldüğü şekliyle anlatmak istediğim dua, bir yönüyle hep şöyle olmuştur:

Dua, yaratanla yaratılan arasında gidip/gelen metafizik bir gerilimdir.

Buna göre:

İstenecek şeyler O’ndan istenir. Çünkü mülk O’nundur, muhtaç olan kuldur. Gönülleri genişleten ve darlaştıran O’dur. Çünkü güç ve kuvvet O’nundur. Üzerimizde hakkı olanlara rahmet edecek O’dur. Bizi kendisiyle beraber yürüten, saf bir yürek temizliği içinde yaşatan O’dur. Çünkü Ahad (BİR), Samet (BÖLÜNMEZ BİR BÜTÜN), Vedud (SEVGİ VE MERHAMETİ SONSUZ), doğmamış, doğurmamış olan O’dur.

Hamd Ona, Salat Resulüne…

Mahmut AKYOL

EĞER DUANIZ OLMASAYDI… 2

logo5

EĞER DUANIZ OLMASAYDI… 2

Bu satırları yazarken bir dostuma, “Benimki yaptığım havanda su dövmek… Hırs ve cehalet sebebiyle insanlar birbirlerini görmezken, duymazken ve anlamazken benim yazımın ne hükmü olur?

Baksana bir iktidar uğruna nice masumların hakları yeniliyor, Müslüman beldeler viran… Yıkılmış binaların enkazları arasından çocuk cesetleri çıkarılırken, benimki de iş mi san ki?

Batsın bu iktidar hırsı, batsın bu tiranlık, batsın tefecilerin hakimiyet alan savaşı…” Dedim.

Benim ülkemde laiklik adına yaşayan kesimler; “Acaba davranışlarımızla, dindar kesimlerin hayat alanına müdahale ediyor ve dinsizlik görüntüsü mü sergiliyoruz?”

Yahut dini kesimler; “Acaba biz gerçekten din istismarı içinde bulunuyor ve Seküler kesimlerin yaşam alanına müdahale mi ediyoruz?”

Bakıyor ve hayret ediyorum… Bu soruları kimse kendine sormuyor ve kedini sorgulamıyor!

Bazı dini çevreler bilgisizlikleri gereği Cumhuriyete, Atatürk’e, Laikliğe; Seküler Laik çevreler de hala Din, İslam, Şeriat konularında ön yargılı ve şaşı… Hala kimse ciddi bir okuma, anlama, araştırma sürecine girmiş değil…

Görülüyor ki, hala bu ülkede sağırlar diyalogu yaşanıyor. Kimse kimseyi dinlemiyor ve kendisiyle yüzleşme cesareti göstermiyor. Bu tutum ülkeye çok şey kaybettiriyor. Kaybettirmeye de hala devam ediliyor.

Milletin örgütlenmiş basireti ve ortak gücü devletin birçok alanı, mayın dolu bir tarlaya benziyor. Ha patladı ha patlayacak intibası, ülkenin uykuları kaçırtıyor… Bir patlasa diye sevinenler olduğu gibi, patlamasın diye canını dişine takanlar da çok şükür azımsanmayacak kadar…

Daha önce duanın sadece elin semaya açılması olmadığını, gece/gündüz hayatın içinden yapılan davranışlar (ibadet)  olduğunu söylemiştim. Yani dua, kal ile (sözle) değil, hal ile (özle) yapılmalıdır demiştim. Bu söz bana ait değil, ehlivukufa ait.

Şimdi, duadaki bu ince ayarın niçin tutturulamadığı üzerinde durmak istiyorum.

Önce anlaşalım…

Dua, bir günahın itirafı, kişisel bir tedavi ve rahatlama yöntemi değildir. Dua, aklı kullanarak yaşamın atardamarlarına girmektir.

Duanın “kader” anlayışıyla sıkı bir münasebeti vardır.

Fakat dua, bugünlere kadar Emevi kabileci ganimet düzen anlayışı içinde, “cebri” usullere dayalı olarak yapıla gelmiştir.

Bu dua anlayış terk edilmelidir.

Yani Hayatta olup/biten her şey, bizim yazılmış kaderimiz (!) değildir. Bu kaderi bize takdir eden Allah değildir. Allah’ın yazdığı bu kadere (!) karşı gelmek büyük günahtır değildir. Bu yazgı değiştirilemez değildir.

Bu yanlış düşünceden kurtulmak gerekir..! Böyle saçma bir itikat savunulamaz! Allah’a hakaret edilemez ve insan iradesi hiç sayılamaz!

Yazıklar olsun ki, Emeviler döneminden beri Müslümanların, kader anlayışı ve buna dayalı olarak yapılan duası böyle olmuş, böyle devam ettikçe de Müslüman geçinenlerin başları beladan bir türlü kurtulmamıştır!

Kabul edilmelidir ki, Emevi kader anlayışının içi boştur. Bu anlayış içindeki İnsan sorumsuzdur. İnsan bu anlayış içinde işlerini havale ve başka taraflara gönderme yoluyla yapma kolaycılığına girmiştir. Böyle olunca da sorumluluk Allah’a yüklenmiştir. Halbuki Müslümanların “maslahat” yapmak gibi bir sorumluluğu vardır. Sadece “Allah belasını versin!” demekle, işin içinden sıyrılmaya çalışmak İslam inancına terstir.

Mesela İstanbul’un fethi sırasında; “Hünkarım! Allah’ın inayeti ve bizim de dualarımız sayesinde zafer mukadder oldu” diyen Hocasına Fatih, kaftanının altındaki kılıcı göstererek; “Hocam! Bunun hakkını da vermek gerektir.” demiştir.

Yine, cimri birisi şöyle dua etse; “Allah’ım beni cömert kıl.” Sizce bu yeterli mi? Bence değil. Çünkü ortada cömert olmaya ait bir çaba yok. Elindekini paylaşmayan, karşılıksız vermeyen, karşılıksız sevmeyen, karşılıksız merhamet duymayan ve yüzünde ki soğukluğu atmayan biri nasıl cömert olabilir ki?

Bizler dua (talep) ederken öyle bir kapının eşiğinde dururuz ki; O, rızık ve rızık kaynaklarını eşit şekilde takdir eder. Bize merhamet ve adaletiyle hükmeder. Onun hayata müdahale etmediği ve katılmadığı hiçbir an ve alan yoktur! Yaratması kesintisizdir! Yaratmakta yardımcısı yoktur! Ortağı yoktur! Yarattıklarının hiçbiri bir diğerine benzemez! Her şeyin başı da, sonu da Odur! Mutlak hüküm ona aittir! O, kuluna zulümkâr değildir! Zulümkâr olan kulun kendisidir! Kula düşen iş, Onu görüyor muşçasına (ihsan) yaşamaktır.

İnsanoğlu hırsın, yalanın, riyanın ve kıskançlığın esiri olduğu sürece, diğer kardeşine yürekten dua etmeyecektir! Çünkü bu şeytani duygular, kardeşi kardeşinden uzaklaştıracak, birbirini birbirine unutturacak, her ikisi de yalnızlık ve korkuya düşmekten kurtulamayacaktır.

Allah ve melekleri peygambere destek oluyor. Ey iman edenler! Siz de peygambere destek olun, ona yürekten bağlılığınızı ifade edin.” 33/56

Burada ki destek salavat, birinin birine sevgisini bildirmesi anlamındadır.

Peki, durum bu ise 1400 küsur yıldan beri ölmüş birini desteklemek ne demek olur?

Muhakkak ki Allah melekleriyle peygamberini nasıl desteklediyse, sizde peygamberi öyle destekleyin, onun gittiği yoldan gidin, yürüttüğü mücadeleden ayrılmayın, onun tebliğ ettiklerini sizde sonra gelecek olanlara ulaştırın demek olur.

Müslümanlara sorunlarını çözmesi için Allah Kur’an gönderdi mi? Evet…

Kur’an’ı gönderen Allah, getiren Hz. Muhammed değil mi? Evet…

Bu konuda ve her konuda Allah’ın bilgisi, gücü ve iktidarı tartışılır mı? Hayır!

Sorunlarımızın çözümünü bir kul olarak Allah’tan istemek gerekmez mi? Evet…

İşte bunlara verilen pozitif cevaplara din dilinde dua denir.

İslami dünyanın sorunlarının temelleri “İhya” döneminde atılmıştır. Siyasete ve Hünkarın sofrasına yakın duran ulema takımı, halkın önünde biriken sorunları ortadan kaldırmak yerine, yönetimin iktidarını pekiştirmek için çalışmışlardır.

Salat” kavramını ele alalım. Kuran’ın en temel kavramlarından biridir Salat. Bu kavram Kur’an’da 130 yerde geçer. 120 kere yardımlaşma ve dayanışma, destekleşme, 10 yerde de namaz için kullanılmıştır. Fakat bu kavram ve ihtiva ettiği anlamların tamamını ulema, hep namaza çevirmiştir. Böylece namaza gereğinden fazla yük yüklenmiş, Müslümanlar, camilere ve evlere çekmişlerdir.

Sonrasında da sokaklar boşaltılmıştır. Sokaklar hayırsıza, ipsize, hırsıza kalmış, halkın iktidara gelmesi engellenmiştir. İktidar, tefeci, vurguncu, soyguncu ve aristokrat bir zümrenin elinde dönüp durmuştur. Kısaca salat kavramı hayattan koparılmış, diğer taraftan hayatı kuşatan anlamına gelen “ibadet”, sadece “nusuk” olarak akıllara kazınmıştır.

Hiçbir devirde olmasa bile 15 Temmuz milat alınmalı, kimseye zulüm yapmadan, sağcısına-solcusuna, Türk’üne-Kürt’üne, Alevi’sine-Sünni’sine tahakküm ve baskı kurmadan bir arada yaşamayı becermeliyiz.

İşte ben bu beceriye, “DUA” etmek diyorum. Bizim asrımızın duasının bu olduğunu söylüyorum…

Bunun için tapınaklarda küllenmeye terk edilen dini anlayışımız yeniden sokağa, hayatın içine çıkarmalıyız.

Dualarımızı buna göre yeniden düzenlemeye mecburuz. (DEVAM EDECEK)

Mahmut AKYOL

 

 

EĞER DUANIZ OLMASAYDI…

logo5

EĞER DUANIZ OLMASAYDI…

Doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden, hakkı batıldan, zulmü adaletten ayırmak demek olan “Furkan”,  Kur’an’ı Kerimde bir suredir. Kur’an’ı Kerimin birçok suresinde iyi, güzel, doğru, hak, adalet kavramlarına sıkça yer verilir.

Furkan Suresi, Allah’ın birliğini (tevhid), bölünmez bütünlüğünü (samed), insanlıkla dinamik ilişkisini (risalet) ve yeniden dirilişini (kıyamet) anlattır. Aslında Kur’an’ı Kerimin birçok suresinde bu kavramları, sıkça görmek mümkündür. Zaten insanlığın başına gelenler de, bu kavramları yeterince anlamaması sonucdur.

Bakın sosyal hayata Allah, kendi toplumu içinden seçtiği bir insanla (peygamber) müdahale eder. Gönderilen mesajlar, aynı zamanda evrensel boyutludur. Mesela Hz. Muhammed, Kur’an’ı Kerimle hem kendi toplumunun ve hem de insanlığın sorunlarına çözümler getirmiştir.

Anlaşılıyor ki Peygamberler çözüme “mucize” ile değil, sözle başlamışlardır. Zira hiçbir Peygamber, insanların iradesine baskı yapmamış ve onları korkutmamışlardır. İnsanlara teklif etmişler, onları iradi olarak iyiye, güzele ve doğruya çağırmışlardır. Unutulan veya terkedilen “tevhid, samed, risalet ve kıyamet” konuları üzerine yeni bir hayat inşa etmeye çağırmışlardır.

Bu yazıya konu olan Furkan Suresinin son ayetinin meali şöyledir:

[İnananlara] de ki: “Dua ve yönelişiniz O’na olan inancınız için değilse, Rabbim size niçin değer versin?” [Ve inkârcılara da] de ki: “Gerçek şu ki, siz [Allah’ın mesajını] yalanladınız: artık bu [günah] yakanızı bırakmayacaktır!”

Mealin yorumundan anladığım şudur:

İnsanlar, (inananlar) birbirleriyle ilk zamanlarda ki gibi kardeş olmalıdır. Bunun için kardeşler, bir karşılık beklemeksizin birbirlerine dua etmelidir. Yani birbirini sevmelidir. Birbirine vermeli, paylaşmalı, iş ve değer üretmelidir. Eğer yürekler birbirine yakın olsun isteniyorsa, birbirine “karzı hasen” yapmalıdır… Asıl dua işte budur.

Din yoldur, din hayattır, din davranıştır. İslam Dininin diğer bir adı da, barış ve özgürlüktür. Allah katında din İslam’dır. İslam Dinine inanan Müslümandır. İslamı hayata geçirenler de mümindir.

Eğer Müslümanlar, ibadeti dar anlamından kurtarırlarsa, o zaman ibadetin hayatın her alanın kapsayan davranışlar olduğunu göreceklerdir. Değilse; dini ibadet, kitap kutsal, Peygamber dokunulmaz olarak devam edip gidecektir.

İbadet (davranışlar), özgür iradeyle yapılmalıdır. Günah bile özgürce işlenirse, günah olur. Çünkü sorumluluk, iradeyi zorunlu kılar. Aklını kullanmayanlar ise ne Allah’a, ne dine, ne Kur’an’a ve nede hayata ulaşamazlar.

Hayat yaratılmıştır. Yaratan ve idare eden görünmez güç Allah’tır. Yaratılışta herhangi bir değişiklik kıyamete kadar olmayacaktır. Olmuş olsa bile bu bizim işimiz değildir. Sadece biz, davranışlarımızı gözden geçiririz. Sadece insan bilmediği geleceğinin iyi, güzel ve doğru olması için Allah’tan talepte bulunur. Buna rağmen sonucun ne olacağını ve nereye gideceğini bilmeyiz. Bunun için cinciye, falcıya gitmeye gerek yoktur.

Yaratmakta ve yok etmekte Allah’ın ortağı ve yardımcısı yoktur. Gücünü de herhangi biriyle paylaşmış değildir. Ayrı bir varlık olarak düşünülen “Melekler”, aslında Allah’ın melekesidir. Yani Allah’ın gücüdür. Çünkü Allah, bölünmez bir bütündür. Tevhid (birleme) budur.

Bilinmelidir ki, bizi sürekli şekilde gözleyen bir güç vardır. Her şey bu gücün tasarrufundadır. Bu güç Allah’tır. Ancak biz, böyle bir güçten yardım isteriz. Her şeyi olandan istemek, duaların şahıdır! “Duanız ve yönelişiniz O’na olan inancınız için değilse, O size niçin değer versin ki” hükmü budur…

Dua, insanın kendisini bir damla su görüp deryaya karışması, sufi mistisizmden kurtularak varlığı hiçbir deneyle bilinemeyen, inkârı da mümkün olmayan gizli hakikatle vicdan üzerinden buluşmasıdır.

Kâinat kitabının içindekiler akıl ve araştırmayla okunur ve bilinir. Biz buna dua yapmak deriz. Dua, aklı zorlamaktır. Değilse dua, peş peşe dizilmiş birkaç kelimeyi tekrar etmek değildir. Namaz, oruç, hac vs. nüsuklarda bunun gibidir. Yani nusukların yapılması duadır. Bu nusuklar size yeni şeyler yaptırmalıdır. Yoksa yapılanlar sadece bir tekrardır.

Dua insanın bilinç içinde ve anlaşılır şekilde Allah ile konuşması,  “Küçük Ben” in, “Mutlak Ben” le buluşmasıdır. Hz. Peygamber, hiçbir zaman duasında Allah’ta yok olmayı (fena fillah) düşünmemiş, ümmetine de tavsiyede bulunmamıştır.

Mademki Allah insana şah damarından daha yakındır, duyan, gören ve bilendir, o zaman ağdalı laflarla, bağırarak, ısmarlama yollar kullanarak dua yapmasına da gerek yoktur. Vicdanın duyması, vicdanın hissetmesi, vicdanın heyecanlanması, vicdanın coşması yetmez mi?

Kişinin vicdanı rahat olduğunda iyi, güzel ve doğru şeyler, sıkıntı duyduğunda ise yanlış şeyler yaptığı anlaşılmalıdır.

Allah kuluyla vicdanı üzerinden konuşur. İnsanlarda bu yolla Allah ile konuşur. Duayı kul, Allah’la birlikte yapar. Yani biz azmadığımız sürece O, yazmaz. O, bizim kastımıza göre yaratır ve takdir eder. Dua kulun fiilinden sonra olan hallerin takdiridir. Allah kulun yaptığı işin kastına bakarak hükmünü verir. Çok istemek, O’nu usandırmaz. Fakat isterken de haddi aşmamak gerekir.

Duanın kabul edilmemesinde iki büyük engel vardır. “Haram” yemek ve “yalan” söylemek. Dinin geliş amacı, İnsanlığı ıslah etmek, toplumu haram yemekten ve yalan söylemekten kurtarmaktır.

Denilebilir ki “Dua ve ibadet”, ümmetin hala anlamakta güçlük çektiği konuların başında gelmektedir. Dini düşüncenin her alanında olduğu gibi, dua alanında da bir yeniliğe ihtiyaç vardır. Müslümanların düştükleri yerden kalkması için bu yenilikçi evreye girmek şarttır. Yazıdaki asıl kastım da budur.

Sonuç olarak demek isterim ki:

Kişi, Peygamberlere bile verilmemiş yollarla dua etmeye kalkışmamalıdır. Eğer Ümmetin darına ve zoruna dua etmek istiyorsanız, çaresizlik içinde inleyen Müslüman ve diğer mazlum milletlerin yanında olun! Onlarla ekmeğinizi ve aşınızı paylaşın!

Sorumluluktan kaçmayın!

Benim görüşüme göre, Müslümanların sorumluluktan kaçmasının sebebi:

Dünyayı diğerleri gibi çok sevmesinden, ölmek istememesinden, tembellik ve korkaklık sergilemesindendir.

Kaybetmekten korkanların mezara götürdükleri ne ola ki? (Devam edecek)

Mahmut AKLOL

HİRA’DAN İNSANLIĞA GELEN MESAJ

logo5

HİRA’DAN İNSANLIĞA GELEN MESAJ  

Kim ne derse desin, “Üçüncü Dünya Savaşı” başlamıştır. Ortadoğu’da, Türkiye’ye karşı bütün şer güçler birleşmiş, Suriye ve Irak üzerinden amansızca saldırıyor.  Bölgede sanayileşmiş ülkeler, ürettikleri silahları çocuklar ve silahsız masum insanlar üzerinde deniyor. Düşmanın içimizdeki beşinci kolları, Ülkeme savaş açmış düşmanın işini kolaylaştırıyor ve tarih tekerrür ediyor.

Bu durumda dünya, nefes alacak bir ses bekliyor! Bu ses, Allah’a inanmanın ötesinde; Allah’a güven duyanların sesi olmak durumundadır.

Bir önceki yazımla, ilk emrin ne olduğundan, “İgra” kavramının nasıl okunması ve kimi amaç aldığından bahsetmiştim.

Bu yazıyla da, “Hira’dan” insanlığa verilen mesajın kapsamından anladığım kadarıyla bahsetmeye çalışacağım.

Allah, kulu Muhammed’le burada konuşmuştur.  Gerçi Allah, bütün kullarıyla kesintisiz ve hiçbir ayırım gözetmeden konuşur. Bu konuşmayı Allah, kullarının vicdanları üzerinden yapar. Konuşurken de hiçbir aracı kullanmaz. Peygamberler bile buna dâhildir.

Eğer Müslümanlar, muhafazakâr İslam anlayışını sorgulayacak kıvama gelirlerse, eminim ki bu dediğim şeyi daha iyi anlayacaklardır.

Öksüz Muhammed, otuz beş yaşından itibaren Hıra Mağarasını mekân tutmuş, “Ne olacak bu insanların hali” diye sorup durmuştur. Sorduğu sorular aslında on bin kişilik bir Mekke için değil, tüm insanlık içindir. Bu hal, beş yıl sürmüş, öksüz Muhammed ağır ve çileli bir yükün altına bin aydan daha hayırlı bir gecenin şafağında girmiştir. Yüreğinde duymuş olduğu sancı, vicdani bir uyanışın habercisi olmuştur.

Bu bize, yeni bir doğumun ne kadar zor olduğunu göstermek içindir. Yani denilmek istenir ki, acı çekmeden, ıstırabını yaşamadan yeni bir eylem gerçekleşemez. Bedeli ödenmeden bir özgürlük elde edilemez!

Sevgi ve merhameti sonsuz Allah’ın adıyla

Oku! Yaratan Rabbinin adıyla/İnsanı sevgiden ilgi ve alakadan yarattı/Oku! Senin Rabbin çok cömerttir/Kalemi kullanmayı öğretti/İnsana bilmediği şeyleri öğretti.”

Bu ayetlerle Allah, hayatı özetlemiş, insana kendisinin kim olduğunu, Allah neyi/niçin yaptığını ve insana neler verdiğini/vermekte olduğunu anlatmıştır.

Ey insanoğlu yaratan benim! Sevgiyle yarattıklarımı yoğuran benim! Yarattıklarıma merhametli olan benim! Size bilmediklerinizi öğreten benim! Bu güzellikleri fıtratınıza (doğanıza) koyan benim!

Siz, neden hala yaratmamı görmezden geliyorsunuz? Neden hayata ve kendinize sevgisiz, acımasız davranıyorsunuz? Neden bilimi/kalemi atıp, cahilliği tercih ediyorsunuz? Mülkün sahibi ben olduğumu bildiğiniz halde, neden inkâr ediyor, şirke düşüyor ve tağutluk taslıyorsunuz? Bir tebliğci gönderdiğim halde, onun davetine neden kulak vermiyorsunuz? Bunun hesabını nasıl vereceksiniz?

Kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla” kabilinden bakıldığında, bu söylenenler Kur’an bağlamına ters değildir. Bu okuma insanı, toplumu, dünyayı, yaşamı, geçmişi, geleceği, iyiyi, kötüyü, varlığı, oluşu, akışı içine alan ve var oluşun özünden gelen derin bir okumadır.

İşte benim de sık sık söyleyip durduğum yaşayan Kuran okuması budur. Kur’an’ı okumak bundan ibaret bir okumadır. Yoksa bu kitabın ne demek istediği anlaşılmadan, gereği yerine getirilmeden, sadece cenaze merasimlerinde okunup duran Kur’an okunmuş olmayacaktır.

Hz. Peygamberin üzerine yüklenen ne varsa hepsi, Müslümanlara miras olarak bırakılmıştır. Müslümanlar ise miras yedi gibi davranmakta ve mirasa ihanet etmektedirler.

Acaba tarihin akışını değiştiren bu ilk mesajları, Hz. Peygamberin okuduğu gibi okuyabilir miyiz?

Acaba insan hayatı, basit görülen, fakat derinliği çok boyutlu olan bu birkaç ilke üzerine bizler de hayatlarımızı oturtabilir miyiz?

Acaba Hz. Peygamber gibi bizler de, gece ve gündüz uykularımızı kaçırabilir, çektikleri acıları içimizde duyabilir miyiz?

Acaba Müslümanlar olarak bizlerde onun düşündüğü gibi düşünebilir, onun taşıdığı mesuliyet gibi mesuliyet taşıyabilir miyiz?

Acaba onun insanları hak ve adalete çağırdığı gibi bizde çağırabilir, zulme karşı meydan okuyabilir miyiz?

İşte İslam Ümmetinin her bir ferdinin sorunu budur… İslamı anlayıp gereğini yapmamak sorunu

Müslümanlar Hz. Peygamberin yaptıklarını yapmak zorundadır… Zulme karşı durmak, iyilik, güzellik ve doğruluk için yaşamak, adil ve dürüst olmak, yalan söylememek, çalmamak, öldürmemek, zina yapmamak, komşusuyla iyi geçinmek, eline, diline, beline sahip olmak, elindekini paylaşmak, onun insanları uyanışa çağırdığı gibi, İslam Ümmeti olarak aynı yolu izlemek zorundadır…

Yoksa Hz. Peygamberin sakalının tüyü, kullandığı misvakı, kıyafeti, abdestinin artığı, hurma ile tuttuğu/açtığı orucu, ayakları şişinceye kadar kıldığı namazı (!) ile uğraşıp durmak, bunları yaptığında takva sahibi olacağına inanmak değildir. (!) Böyle yapılmaya devam edildiği müddetçe İslama ve insanlığa bir hizmet verilemez!

Burada bir yanlışa daha meydan vermeyelim. Hz. Peygambere “İgra” denildiğinde, “Ben okuma bilmem” sözü doğru söylenmiş bir söz değildir. Onun okuması, yazması vardı. Onun ümmiliği okur/yazar olmamasıyla ilgili değil, halkın içinden çıkmış olması sebebiyle söylenmiş bir sözdü. Araplar aristokrat, zengin bir aileden gelmeyenlere bu deyimi kullanırlardı. Yani bu, Hz. Peygamberin fildişi kulelerinde yaşayan bir insan olmadığını göstermesi bakımından da çok anlamlıdır.

Hz. Peygamber’e denildi ki:

Seni sevgi ve merhameti, insanlığa yayman için gönderdik” (Enbiya; 21/107)

Bu aynı zamanda; Resulün üzerinden Allah’ın bizlerin vicdanlarına bir seslenişidir.

Yani önce, Hz. Peygamber gibi bizler önce kendimizin, geçmişimizin, geleceğimizin üzerinde düşünmemiz, tarih, hayat ve tabiat üzerinde düşünmemiz, Allah’ın üzerimizdeki nimetlerini düşünmemiz, Allah’ın kudreti üzerinde, şehrimiz, ülkemiz, bölgemin ve insanlığın gidişatı üzerinde düşünmemiz gerekir!

Sonrada gözümüzü yıldızların ötesine dikmemiz, varoluş sancıları çekmemiz, vicdanımızın sesini dinlememiz gerekir!

 Aklımızı kullanmamız ve yeni uyanışlar başlatmamız gerekir!

 Toplumsal sorumluluk yüklenmemiz, insanlığı söze, adalete, özgürlüğe, sevgiye, merhamete, doğruluğa ve eşitliğe çağırmamız gerekir!

 Her tür baskıya, zulme ve zorbalığa meydan okumamız, inançlara, düşüncelere ve emeğe saygı duyulması, onlara zincir vurulmayacağına inanmamız ve tüm dünyaya bunu ilan etmemiz gerekir..!

Şimdi ey Müslümanlar!!!

Unutmayın ki Allah, bizleri bunun için yarattı! Peygambere ümmet olmakta bundan ibarettir

Mahmut AKYOL