HAYATIN İÇİNE KUR’AN-I TAŞIMAK

logo5

HAYATIN İÇİNE KUR’AN-I TAŞIMAK

İmkân bulsak ta Kur’an’ı Kerimi sağsak, elimizde ne kalır dersiniz? Üç ayetten ibaret bir sure kalır. “ASR” Suresi. İmam-ı Şafii’, bu sure için şöyle demiştir. “Kur’an’ı Kerim, kitap olarak gelmeseydi de, sadece “ASR” Suresi gelseydi, bu surenin içeriği tüm insanlık için yeterli olurdu.”

Mehmet Akif te diyor ki,  “İbret olmaz bize, her gün okuruz ezberde/Yoksa bir maksat aranmaz mı ayetlerde/Lafzı muhkem yalnız anlaşılan Kuran’ın/Çünkü kaydında değil hiç birimiz mananın“…

Mevdudi Merhum “Tefhimu’l-Kuran”da günün Müslümanlarının Kur’an’ı nasıl okuduğuna dair bir örnek verir. “Kralın biri yanındakilerden bir bardak su ister. Yanındakiler de kendileri getirecekleri yerde, diğerlerine “Kral su istedi, Su getirin, su getirin” derler. Onlarda emri zikir çekercesine tekrar eder dururlar. Güya kralın emrini yerine getirirler. Ama sonunda kimse bir yudum su getirmez.”

İşte bazı dini çevrelerde ve sohbet toplantıları sonunda “ASR” Suresi okunur. Arkasından da “Sahabe Efendilerimiz de öyle yaparlardı…” derler.  Sanırlar ki, Sahabeler “ASR” Suresini ezberden bir solukta okurlar ve dağılırlardı. Bunun böyle olmadığı aşağıda anlatmaya çalışacağım.

Cenab-ı Allah’ın Kur’an’ı Kerimde ne demek istediği anlaşılmadan, gereği yerine getirilmeden, sadece ve özellikle cenaze merasimlerinde okunup duran Kur’an, bizden istenilen Kur’an değildir.

Üzüldüğüm taraf şu ki; İncil ve Tevrat gibi Kur’an’ı kutsallaştırmışız. Kutsala dokunmak yasak ve imkânsız olduğundan, olabildiğince Kur’an’dan uzaklaşmışız. Bize bu anlayış, Tevrat’ı ve İncili tahrif eden Yahudilerden geçmiştir. Buna İsrailiyat sapkınlığı dense yeridir. Diğer yandan Şamanizm’de de kutsamak inancı vardır. İslam’da ise, Allah’tan başka kutsal bir şey yoktur. Bilinmelidir ki, hiçbir edinilmiş tarihsel kimlik, nüfus cüzdanındaki din sözcüğü, kurtulmuş millet anlayışı, seçilmiş kavim, şanlı tarih, mübarek soy avuntuları kutsal değildir.

Hz Peygamber ve arkadaşları, “ALAK” suresinde ki “Oku” emrini ve “ASR” Suresini bizim gibi ne okumuş ve ne de anlamışlardır. Daha geniş anlamda Kur’an’ı bizim okuduğumuz gibi okumamışlardır.

Cenab-ı Hak, Peygamberine “Kitabı oku” dediğinde, Allah’ü Âlem O, hayatı okumayı, yanlış yapanlara meydan okumayı, eyleme geçmeyi, sorumluluğu yüklenmeyi, sorumluluğu taşımayı ve insanları iyiliği, güzelliğe ve doğruluğa çağırmayı anlamış ve böyle de anlatmıştır.

Hz. Peygamber, “Oku” emriyle memur olduktan sonra yaptıklarına baktığımızda, bizim anladığımız gibi, uçtu/kaçtı ile ilgilenmediği görülecektir. Hz Peygamber’in yaptığı işler, Mekke’nin tefeci Bezirgânlarına karşı, yoksulun, yetimin, kölenin, kadınların ve çocukların vs. yanında bir mücadele içinde olduğu anlaşılacaktır.

Hz Peygamber “Asr” Suresini Allah’ü Âlem şöyle okudu ve ümmetine anlattı:

Sevgi ve Merhameti Sonsuz Allah’ın Adıyla,

Çağ dile gelsin!/İnsanoğlu kesinlikle hüsrandadır, kesinlikle!/Bu hüsrandan sadece iman edenler, iyilik, güzellik ve doğruluk için çalışanlar, hak ve adalet için omuz omuza verenler ve güçlüklere omuz omuza göğüs gerip acıları paylaşanlar kurtulmuştur.”(Asr; 1–3)

Asra yemin olsun” diye çevrilen klâsik çeviri, “Asır dile gelsin” manasında anlaşıldığında, mana tam oturuyor. Kuran’ın kendine has edebi bir hitabet üslûbu olmuş oluyor.

Diğer yandan Kur’an’ı Kerim, Kıyamet Günü akıp giden zaman içindeki çağları, güneşi, ayı, yıldızları, yeri, gökleri, dağları, tarihi, zamanı, mekânı, harap olmuş şehirleri, viran olmuş uygarlıkları, insanoğlunun ellerini, gözlerini, kulaklarını dile getirerek konuşmalarını isteyecek, Allah, her şeyi her şeye şahit kılacak, asırları insanlardan, insanları da asırlardan soracaktır. Bu sorgulama mahallin ve halin adına dinde “Ahiret Günü” denir.

Hz Peygamber son kere kendisinden önce gelen Peygamberlerin tebliğ ettiklerini fakat heva ve hevesleri sonucu unuttukları ilkeleri tebliğ için, insanlara “Doğruyol budur” demek için gönderilmiş bir nebi ve resuldü. Bölünmez bir bütün olan (Samet) Allah’ın son elçisidir. Sonrasında da Allah, kullarının vicdanları üzerinden seslenmesini sürdürmüş ve kıyamete kadar da böyle sürdürecektir.  Allah’ın bu sesini duyan kullara müjdeler olsun. Bu aynı zamanda şu anlama gelir. O’ndan başka soru soracak ve hesap görecek kimse yoktur.

Allah, Asr Suresiyle kullarına diyor ki:

Ey bütün çağlar, her biriniz dile gelin de söyleyin; kendi çağını yaşamayanlar hüsrandadır! Kendi çağı zulümle, kötülükle doluyken önceki veya sonraki çağlardan medet umanlar hüsrandadır! Kendi çağında, zamanında ve ortamında iyilik, güzellik ve doğruluk için çalışmayanlar hüsrandadır! Çağının zulümlerine karşı çıkmayanlar, hak ve adalet için bir araya gelmeyenler, zulüm ve kötülüklere direnmeyenler, dayanışma ve yardımlaşma içinde olmayanlar hüsrandadır! Onun için çağınıza müdrik olun, derdi olanın yardımına koşun, bîhaber yaşamayın,  ömrünüzü boşa geçirmeyin…”

Çünkü yüz yıl sonra bugün yaşanılanların hiçbiri olmayacaktır. Bu her yüzyıl böyle devam edip gidecektir. İnsanlık her yüzyılda bir yenilenecektir. Bu sebeple Hz Peygamber diyor ki, “Allah bu ümmet içinden her çağda dinini yenileyecek mücedditler gönderir.” (Ebu Davud)

Asr Suresiyle dört şey yapılmak istenir:

1-İlki “imandır”.  İman, İnsanoğlunu ontolojik yalnızlıktan kurtarır ve ona evrenin bir sahibi olduğu duygusu verir. Bu duygu içinde olan bir insan ölümden ve açlıktan korkmaz. Bilinsin ki iman bir duygudur. Duygu her zaman insanda aynı derecede olmaz. Bazen eksilir, bazen artar ve yürekten taşar. Bu taşmak, kulu Allah ile buluşturur.

2-İkincisi “İyilik, güzellik ve doğruluk için çalışmaktır”:  Çağı yaşanabilir bir dünyaya çevirmektir. Hem zaten Allah bizleri “Darus Selâma” çağırmıyor mu? “Emr-i bil Ma’ruf” bu demek değil mi? Bununla insan, göreve çağrılmıyor mu?

3-Üçüncüsü “Hak ve adalet için omuz omuza vermektir” Yaşadığı çağı ve ortamı bir evrensel adalet ve barış yurdu haline getirmeye çalışmaktır.

4-Dördüncü “Her tür zorluğa ve zorbalığa direnmek, başa gelenlere el birlik olup katlanmak ve dertleri paylaşmaktır.”

Bunlar “Evrensel Kurtuluş” şartlarıdır.

Maalesef Müslümanlar bir Asr suresini bile bu şekliyle anlamamış veya anlamaları işlerine gelmemiştir. Anlaşılmamanın sebebi ve sorumlusu İslam’ın ileri gelenleridir. İslam’ın dağılmasını, Müslümanların sorumluluk almamasına bağlıyorum.

Hz. Peygamber ve arkadaşları bir araya gelince iyilik, güzellik ve doğruluk için neler yapılabileceklerini, hak ve adalet için nasıl mücadele edeceklerini, korkularının esiri olmamak için nasıl çözümler üreteceklerini, birbirlerinin acılarını ve dertlerini nasıl paylaşacaklarını, bir derdi olana birlikte nasıl yardım edeceklerini düşünürlerdi. Sahabeler nerede bir araya gelseler, hemen orada bir “sevgi ve merhamet” yumağı oluştururlar, birbirlerine canlı, diri bir ruh katarlardı. Yüzlerindeki parıltıdan, gözlerindeki ışıltıdan, dudaklarındaki tebessümden, kalplerindeki atışla bir birlerine sevgi ve merhamet yayarlardı.

İşte onlar “ASR” Suresini böyle okudular, anladılar ve anlattılar…

Peki, ya siz?

Mahmut AKYOL

ADI KONULMAYAN ÜÇÜNCÜ DÜNYA SAVAŞI VE PERDE ARKASI

logo5

ADI KONULMAYAN ÜÇÜNCÜ DÜNYA SAVAŞI VE PERDE ARKASI

Bir yanda 22.850.000’dan ibaret Osmanlı, Almanya, Avusturya-Macaristan İmparatorlukları ve Bulgaristan Krallığı kuvvetleri, diğer yanda 42.569.516 askeri güce sahip 16 ülke itilaf devletleri…

Savaşın önceliği, imparatorlukların yıkılması…

Asıl amaç ise, Osmanlı İmparatorluğunun tarihten silinmesi…

Projede amaçlanan:

  1. İmparatorluk topraklarının bölüşülmesi,
  2. Ümmetin başsız bırakılması,
  3. Orta doğu petrollerinin yağmalanması,
  4. Kurulacak İsrail Devletine zemin hazırlanması…

Daha önceden de belirttiğim gibi, Birinci Dünya Savaşı, “Uluslararası Şirketler” tarafından düzenlenen bir plandır. Yoksa bir Sırplının öldürülmesi değildi.

Birinci Dünya Savaşı öncesi, İmparatorluğun gerileme dönemine girmiş olması ve topraklarının büyük olması, devletin işini oldukça zora sokmuştur. Osmanlı zirvedeyken toprakları, 7.173 000 km karedir… 1914 tarihinde 2.171.000 km’den fazla bir toprağa sahiptir.

Şimdilerde dünya, adı konulmamış “Üçüncü Dünya Savaşının” eşiğinde duruyor. Orta doğu toprakları yaşanmaz halde, semalarını barut kokusu ve dumanları sarmış durumda..! Yapılmakta olan savaş, diğerlerinden farklı değil… Yine vurgun, yine soygun, yine talan, yine mazlumlarının kanını üzerine kurulmuş güç gösterileri…

Müslümanı Müslümana kırdırıyorlar, savaş daha kalleş ve daha kahpece yürütülüyor.

Bu ortamda Türkiye, rahat değil…

Dün İttihat Terakki nasıl Abdülhamit’in iktidarına son vererek ülkeyi Birinci Dünya Savaşına soktuysa, bu günde de FETÖ terör hareketiyle iktidar alaşağı edilmek, ülke NATO, ABD, İngiltere ve Siyonizm’in eline bırakılmak istenmiştir.

Temsili demokrasisinin vazgeçilmez unsuru siyasi partiler, Türkiye’de sağlıklı işlemiyor. Ülke yönetimine talip olmak isteyenler, ülke sorunlarını çözmek için geniş görüş içeren programlar hazırlayamıyor. Milletin önüne sorunlara çözümler sunan tekliflerle çıkamıyor… Topluma ahlaken örnek olmaları yerine siyaseti, peşin hükümlere, eleştiri yerine birbirini karalamaya, basma/kalıp sözlerle günlerini geçiriyorlar.

Halbuki Allah insanoğluna akıl verdi ki sorunlarını çöz, düşün, araştır, hayatı zindan etme, kırma, dökme, öldürme, çalma, iftira atma, kavga yapma, orta bir yol bul ve öylece yaşa… Yine Allah insanoğluna akıl verdi ki, dünyadan ve yaşanılan şeylerden ibret al, hinlik yapma, yağma peşinde koşma, açgözlülük yapma, hırsa düşme…

Lakin gördüğümüz şu ki:

Akıl rafa kalkalı çok zaman olmuş, çokları aklını kiraya vermiş, çokları akıl tutulması hastalığına düşmüş, çokları yanlış eğitim ve yanlış beslenme yüzünden akılsız kalmış ve önünü göremez olmuş…

Geçtiğimiz günlerde “Mezhepler Savaşının” sesleri kapımızın önünden duyuluyor demiştim. Eğer bu savaş durdurulmaz ve önü alınmazsa, Ortadoğu’yu ve Müslüman dünyayı yakar demiştim.  Müslümanlar bu savaşın arka planını görmek, deşifre etmek zorunda demiştim. Yemen, Suriye ve Irak savaşlarına sebep petrol ve doğal gaza sahip olmak için Ortadoğu’da cadı kazanı kaynatılıyor demişim.

Mezhep Savaşı İsrail, Batı, İngiltere ve ABD Koalisyonu tarafından sinsice tezgahlanıyor söylemiştim.  Hak ve hakikatten kopmuş, gücünü kuvvetten alan, hiç bir ahlaki sınır tanımayan “Küresel Güç Odakları” dünyayı önce yıkacak, sonra yapmaya kalkacak, bunun içinde kirli ittifaklar kuracaklar demiştim.

Öyle görülüyor ki bu güç odakları, Üçüncü Dünya Savaşını çıkartmak, Orta Doğuyu yeni bir çıkmazın içine sokmak istiyorlar.  Bu kirli işten kim karlı çıkar bilinmez ama bütün dünyanın kaybedeceği kesindir. Doymak bilmez bir hırsın içine düşmüş olan Kapitalizmin sonu geliyor demektir.

Eğer İsrail oğulları kendilerini üstün ırk görmese, Batı/ABD dünyayı sömürme kalkışmasa,  Rusya, Çin, Hindistan, Japonya yaşananlara seyirci kalmasa, eminim tutuşturulan ateş kısa süre içinde söner… O zaman Suudi ve İran Orta Doğudaki hakimiyet alanlarını genişletmek yanlışı içine düşerek Küresel aktörlerin oyunlarına gelmemiş olurlar!

Anlaşılıyor ki İsrail, İngiltere, Batı ve ABD, Ortadoğu’daki ihtilafları çıkarları uğruna bir müddet daha kaşımaya devam edecektir. Selefi Daeş (El Kaide), Şii Hizbullah, Kürt PYD gibi örgütleri bir müddet daha besleyecektir. İslam Dünyası, bir müddet daha İsrail ve Batılı istihbarat örgütleri tarafından karıştırılacaktır.

Daha önce ABD, İngiltere, İsrail tarafında desteklenen ve korunan Selefi Daeş (El Kaide) terör örgütünün işi bitmişe benziyor. Tasfiye edilmesi an meselesi… Yerine İran/Hizbullah kaynaklı yeni bir terör örgütü aynı güçler tarafından devreye sokulmak isteniyor. Bu, DAEŞ gibi, hatta ondan daha vahşi Şii “Haşdi Şabi” terör örgütüdür. Haşdi Şabi, Sünniler için bir cellat olacağa benziyor…

İki/üç yıl önce Irak ordusunun, IŞİD militanlarına tankını, topunu bırakıp Musul’dan kaçmaları bir ABD projesiydi. Şimdi daha iyi anlaşılıyor ki, Haşdi Şabi terör örgütü de bir ABD projesi…

Daha önce IŞİD terör örgütü, Irak Şii Yönetimine karşı Sünnilere dayalı olarak kurulmuştu. IŞİD’in kaynağı “Arap, Kürt, Türkmen” aşiretlerine dayanıyordu. Şii Maliki politikası, Sünni Arap, Kürt, Türkmen aşiretlerini çaresiz bıraktığından, onlarda IŞİD safına geçmişlerdi. Şimdi de İran destekli Şii Haşdi Şabi, IŞİD’İ bahane ederek Sünni avına çıkmaya hazırlanıyor.

Irak’ın Şii dini lideri “Sistani” tarafından kutsal Ehlibeyt türbelerini ve kutsal sayılan mekanları korumak için ‘cihat‘ ilan etti. Bir anda ona bağlı onlarca Şii aşiret sokaklara döküldü. Buna en çok sevinen İran oldu. Ölmeye ve öldürmeye yemin eden, Hz. Hüseyin’e kavuşacağız diyen bu kızgın ve intikam dolu insanları örgütlemek için dini lider “Hamaney” bizzat devrim muhafızlarını görevlendirdi. Tugay usulü örgütlenen bu terör örgütü kendilerine, Haşdi Şabi (Halk gücü) ismini verdi.

Şimdi anlıyor musunuz İran’ın; ABD ve Batı bankalarında bloke edilmiş paraları neye karşılık serbest bırakıldığını… Iraklı dini liderleri Sistaninin kutsadığı, İran’ın eğittiği ve ABD’nin “saygı duyulacak grup” diye dünyada servis ettiği Haşdi Şabi Müslümanların başını çok ağrıtacağa benziyor.

Daha şimdiden Haşdi Şabi korkusu her yanı sarmıştır. Yakaladıkları Sünnilere yaptıkları işkence ve vahşeti yaymaya çalışıyorlar. Haşdi Şabi mensupları, ordusunun %85’i Şiilerden oluşan Irak güçleriyle birlikte Sünni şehirlere giriyor, taş taş üstündü bırakmıyorlar. Sonuçta kaybeden İslam dünyası ve kazananlar Hristiyan Batı dünyası ve Siyonist İsrail olacaktır…

Mahmut AKYOL

 

 

KAHRAMANLARIN MEKANI TOPLUMLARIN VİCDANIDIR!

logo5

KAHRAMANLARIN MEKANI TOPLUMLARIN VİCDANIDIR!

Yine ülkenin ateşi yüksek seyrediyor. Anlaşılan Türkiye’de çıkarı olan dış güçler iş başında, yeni Sevrlerin peşindeler. Üst akıl (Masonlar), ülkelere yeni sınırlar çizmeye çalışıyor. Türkiye’ye Lozan’da giydirilen gömlek artık dar geliyor. Ülke sorumluları güvenlik toplantılarını üst üste yapıyor.

Ülke ve dünya bu sıkıntıları yaşarken:

Sen, nelerle uğraşıyorsun” diyebilirsiniz. Belki haklı da olabilirsiniz. Fakat durumu analiz yaptığımda, karşıma çıkan bunlar oluyor.

Yani her millet, sosyal birçok sancılar geçirerek millet oluyor. Türk Milleti de vasfını böyle kazanmıştır. Fakat yıllar geçmesine rağmen raylar, yanlış zemine döşenmiş olduğundan hala bu sancılardan kurtulamamıştır. Bir taraftan saltanata son verilmiş, diğer taraftan yeni saltanatlara geçilmiştir. Bu mantıklı bir iş değildir. Bizde hala cumhuriyet ve demokrasinin sorunludur. Halk egemenliği (Gayr-ı şahsi egemenlik), hala şahsi egemenlik dönemi yaşıyor.

Bu bakımdan topluma mal olmuş kahramanların paylaşılmasında zorluklar yaşanıyor. Genellikle herkes kendine yakın gördüklerini paylaşıyor. Bazen bu sahip oluş aşırıya kaçıyor, övgüler/yergiler havada uçuşuyor. Kimi ölçü koymadan seviyor, kimi de ölçü koymadan nefret ediyor. Sonuç itibariyle mesele akıl planından çıkarak duygusal bir boyut kazanıyor. Hâlbuki kahramanları kahraman yapan çevreleridir. Kahramanın mekanı, toplumun vicdanıdır. Vicdanlara taht kurmuş bir kahramanın yapmacık övgülere ve korumalara ihtiyacı yoktur.

57 Yıl ömür sürmüş bir fani (Mustafa Kemal Paşa), böyle bir talih/talihsizlik yaşamıştır. Denilebilir ki üzerinde çok söz söylenen bir kahramanımızdır. Hakkında ulusal ve uluslararası çok kitaplar yazılmıştır. Fakat söylenilen ve yazılanların birçoğu taraflıdır. Bunda üst aklın parmağı büyüktür. Yazılanlar sağlıklı ve analitik bir çalışma ürünü değildir. Paşanın etrafında yer alanlara, elinden tutanlara, başımızda dur diyenlere kasıtlı olarak vefasızlık yapılmıştır. O, hep tek adam olsun istenmiştir. Çünkü tek adamı idare etmek, çok adamı idare etmekten daha kolaydır.

Paşa, dönemin kavgaları, hırsları, rekabetleri, politik/ideolojik karışıklıkları içinde yaşamış bizim gibi bir insandır. Kabul edilmelidir ki, her insanın olumlu/olumsuz yönleri vardır. Konuya tarih açısından bakmak, objektif olmak gerekir. Bir kişinin olumlu yönlerinden bahsedildiği kadar, olumsuz yanları da görülmelidir. Paşayı sadece bir döneme, sadece bir zamana ve sadece bir mekâna saplanıp kalınarak anlamaya çalışmak bir eksiklik olur.

Aslında Mustafa Kemal Paşanın daha iyi anlaşılması için, onunla kimlerin daha çok ilgilendiğine bakmak gerekir.

Altı asırlık bir İmparatorluk yalanla, yanlışla idare edilmemiştir. Kabul etmek gerekir ki, Koca Çınara gereken özen gösterilmediği için, yer yer kuruma emareleri göstermiş, üzerinde çok oyunlar oynandığından kurumları yenilenememiştir.

İmparatorluğun çağının gerisine düştüğünü gören pek çok aydın olmuştur. Millet/devlet aklının ortak ürünü “Cumhuriyetin” bir zaruret olduğunu dile getiren o dönemde çok sayıda aydın olmuştur.

1896’lı yıllarda Hoca Muhyiddin Efendi tarafından kaleme alınan Hilafet Risalelesi, medrese talebelerine telkin edilmiş, Mehmet Akif’in rüştiyeden hocası Hoca Kadri Efendi Osmanlı dini çevrelerinde İstinsaf Risalesinde bu görüş savunulduğu sıralarda, Mustafa Kemal Selanik’te henüz çocukluk dönemini yaşamaktaydı.

1923’den önce “Cumhuriyet” fikri kimi medrese hocaları tarafından savunulmuş, Cumhuriyetin İslami bir proje olduğu fikri medreselerde tartışılmıştır. Ancak bu durum, “laik bir kısım çevrelerce” anlaşılmak istenmemiştir.

Türk milletini çağdaş değerlerin üstüne çıkarmak, milletin kendine has değerlerini ıslah ederek olması gerekirken yapılmamış, 1839 den itibaren üstü kapalı/açık cephelerde vuruştuğu hasımlarının kültür ve siyaset anlayışına millet, terk edilmiştir. Hâlbuki bireysel özgürlükler anlamına gelen sivil haklar, inanç özgürlüğü İslam’da mevcutken, Batıya endeksli, aşağılık duyguları kabarık olanlar bu gerçeği görmek istememişlerdir.

Avrupa Parlamentosu İngiliz üyesi Andrew Duff  “Mustafa Kemal’in bütün resimlerini duvardan indirmeden Türkiye demokrasiye geçemez” sözü çok manidardır. Özdem Sanberk “Atatürk’ü yanlış anladık!” (Milliyet)

Kazım Karabekir şöyle anlatıyor:

10 Temmuz 1923 Ankara istasyonundaki kalem-i mahsus binasında Fırka nizamnamesini müzakereden sonra, Gazi ile yalnız kalarak hasbi hallere başlamıştık. Kendisini hilafet ve saltanat makamına layık gören ve bu hususlarda teşebbüslerde de bulunan, din ve namus lehinde türlü sözler söyleyen, hatta hutbe okuyan, benim kapalı yerlerde baş açıklığımala latife eden, fes ve kalpak yerine kumaş başlık teklifimi hoş görmeyen, Mustafa Kemal Paşa, benim hayretle baktığımı görünce, şu izahatı verdi:

Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkûmdurlar! Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek mümkün değildir. Bunun için önce din ve namus anlayışını değiştirmeliyiz. Partiyi bunu kabul edenlerle kuvvetlendirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz!”

Bkz. Kazım Karabekir, Paşaların Kavgası: Atatürk-Karabekir, Yayına hazırlayan: İsmet Bozdağ, Emre Yayınları, Aralık 1991, s.143.

Aynı hatıraları Uğur Mumcu “Kazım Karabekir Anlatıyor” ismiyle neşretmiştir. Oradaki ifade şöyledir:

Bunun için önce din ve namus telakkisini kaldırmalıyız.” İsmet Bozdağ ifadeyi kendine göre yumuşatmış olabilir.

Kazım Karabekir devam ediyor:

19 Ağustos Pazar akşamı, Mustafa Kemal ve İsmet Paşalar-Latife Hanım ile birlikte bana akşam yemeğine geldiler. Keçiören’e giderken sağ tarafta kubbeli köşk denen mevkide, bol suyu ve büyücek havuzu olan bir köşkte kira ile oturuyordum. İsmet Paşa Lozan’da iken Mustafa Kemal Paşa, Latife Hanım’la birlikte, bir kere daha bana akşam yemeğine gelmişlerdi. Münakaşayı İsmet Paşa ile ben yaptım. Mustafa Kemal Paşa sükûnetle bizi dinledi. Mustafa Kemal Paşa, Lozan’dan da aldığı hızla, ne İktisat Kongresi’nin ve ne de heyet-i ilmiye’nin hazırladığı programlara ilgi göstermeyerek müthiş bir inkılap hamlesi teklif etti:

“Hocaları toptan kaldırmadıkça hiç bir iş yapamayız. Bugünkü kudret ve saygınlığımızla bugün bu inkılâbı yapmazsak, başka hiçbir zaman yapamayız.”

(s.165) Kaynak; anti düzen,

Görüldüğü gibi teşhis de, çözüm de yanlış sonuçlanmıştır.

İşte sözün başında anlatmaya çalıştığım hakikat budur.

Eğer o dönemde medya bu kadar gelişmiş olsaydı, İngilizlerin İstanbul’a girişlerini ve Vahdettin’i nasıl esir aldıklarını dünyaya canlı yayında gösterir, bizde işin eğrisini/doğrusunu öğrenmiş olurduk. İkide bir “Vahdettin İngiliz gemisine bindi kaçtı” demezdik… Böylece bu olayın üzerinde kıyametler koparılmazdı…

Mustafa Kemal, bir Osmanlı paşasıydı. Bir fikir adamı veya bir filozof değildi. Tarihin geldiği o noktada “pragmatist” (pratik) özelliklere sahip bir kişilikti. Yeniden doğuşun ateşlenmesi ve örgütlenmesi gerekiyordu. Bu özellikler onda vardı ve tarih onu öne çıkardı. Bu özelliği itibariyle, askeri rütbesi kendisinden yüksek olanlar bile itaat etmişlerdi.

Benim görüşüme göre; Osmanlı Tarihinin 1839 Tanzimat Fermanıyla başlayan ve yakın zamana kadar devam eden İngiliz ayak oyunlarını bilmek gerekir.

Gayr-ı şahsi egemenliğe bağlı kalarak Cumhuriyetin Demokrasinin temel değerleri olan “Hâkimiyet-i milliye, istiklâl-i tam, misak-ı milli, müdafaa-ı hukuk, muasır medeniyete bağlı kalmak gerekirdi. Çünkü hiç kimse, “gayr-ı şahsi egemenlikten” üstün değildir. Milletten daha büyük bir şahıs, kurum, hanedan, silah, sermaye, sınıf vs. yoktu.

Aslında Mustafa Kemal, muktedir olduğu dönemlere yapılamayanlar, zayıf düştüğü zamanda yapılmaya başlıyor. 1936’da Şeref Aykut’un “Kemalizm” diye bir kitabı çıkıyor. Yine aynı yıl Recep Peker “İnkılap tarihi dersleri” kitabını yazıyor.

Daha sonrada İçimizden çıkan biri, aşılmaz ve sorgulanmaz yapılıyor. Bu, ona yapılacak en büyük kötülüktür. Bütün bunlara soğukkanlı bir şekilde bakmalı, herkese hakkını teslim etmeli, dogmatik değil, analitik bakmalıdır… Ancak o şekilde biz, “gerçeğe ve adalete” daha yakın olmuş oluruz.

Ebubekir, Hz. Peygamber’in ölümü sırasında Gayr-i şahsi egemenlik’ in ne olduğunu bize çok iyi öğretti. “Her kim Muhammed’e tapıyorsa bilsin ki Muhammed ölmüştür. Her kim Allah’a tapıyorsa bilsin ki Allah bakidir!”

Mahmut AKYOL

CUMHURİYETİN RUHU…

logo5

CUMHURİYETİN RUHU…

Sözü baştan söyleyeyim ki, yazının anlaşılması kolay olsun.

Avrupa’da 1820 de başlayan devrim ve isyanlar, bize “Modernleşme” olarak yansıtıldı. Aslında bu yansıtılmadaki amaç, İmparatorluğu parçalamaktı. Bu sebeple Osmanlı içindeki isyanlar desteklendi. Bu tarihten itibaren Osmanlı, bindirilmiş olduğu Batı treninden bir daha inemedi.

Mektepli Askerlerin Selanik’ten kalkıp İstanbul’a gelmesiyle başlayan 31 Mart Olayı, hala bu milletin vicdanında tartışma konusudur.

30 yılı aşkın bir süre boyunca, bütün saldırılara karşı duran 2. Abdülhamid’i, İttihat ve Terakki Fırkası ve Hareket Ordusu “Halk seni istemiyor” diyerek tahttan indirdi. Hâlbuki Hareket Ordusu komutanı Mahmut Şevket Paşa, “Padişah Efendimizi İsyancıların elinden kurtarmak ve asilerin ayaklanmasını bastırmak” için İstanbul’a gidiyorum demişti.

Almanya’da modern askeri eğitim görmüş Mahmut Şevket Paşa, senaryo gereği ortaya konulan olayları bahane ederek, Padişahın tahtan indirilmesinde önemli rol oynadı. Zaten asıl amaç da, Padişah’ın tahtan indirilmesiydi. “Padişah hakkında karar vermek, Millet Meclisi’ne aittir!” diyen Mahmut Şevket Paşaya, Siyonist, Alman ve İngiliz bankerlerin İttihatçılara verdiği yarım teneke altından payına düşen kısmını cebine koyduğu bir zamanda bir suikasta kurban edildi.

Osmanlının “istişare” ye dayalı bir siyasi yönetim sistemi vardı. “Divan”, her önüne gelenin katıldığı bir yapı değildi. Bu yönetimin adı Selçuklularda “Toy”, Cumhuriyette “Meclis”, Osmanlı İmparatorluğunda Divan’dı…

Her üç isimde toplanma biçimini anlatan kavramlardı. Amaç, Devlet yöneticilerinin bir araya gelerek yönetimleri altında bulunan teb’alarını iç/dış düşmanlardan korumak, siyasi, sosyal, ekonomik ve askeri tedbirleri almak, Halkın can/mal emniyetini sağlamak ve din özgürlüğünü tesis etmekti…

Amaçlar bunları sağlamak içinse, hangi kavram kullanılırsa kullanılsın fark etmezdi. Lakin Gelin görün ki, bu kısır tartışmalar içine sokulan milletin enerjisi heba oldu. Halen de olmaya devam etmektedir.

23 Nisan 1920 de Meclis açıldığında, Mecliste bulunan vekillerin çoğu, toplantı usullerine yabancı değildi. Çünkü Tanzimat’tan buyana Osmanlı, Batı tipi bir yönetim biçimini tanıyordu. Mustafa Kemal, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde açık ve gizli oturumlarda, Milli Mücadele Hareketinin nasıl başladığını ve manevi yapısının nerelere dayandığını anlatıyor, malumu ilan ediyor, Saltanat ve Hilafete bağlı olduğunu “Padişah ve Halife, yüce Meclis’in düzenleyeceği kanuni esaslar dairesinde yerini alacaktır!” diyordu.

Aslında vekillerin birçoğu Saltanatı savunmuyordu. Bunun için de Paşa’nın siyaseti karşısında sessiz kalıyor, Saltanatın kaldırılmasında da önemli bir tepki göstermiyorlardı. Zira meclis, Saltanat yönetiminden ziyade, Cumhuriyet yönetimine daha yakın insanlardan oluşmaktaydı.

Hoca Kadri, “Yönetime gelmek her ne suretle olursa olsun ümmetin ileri gelenleri ile istişareye mecburdu. Nübüvvet nuru ile eşyanın hakikatlerine muttali olan peygamberimiz bile ashabıyla meşverete memur edilmişti. Bu sebeple, padişahında insanlardan farkı yoktu ve aklen meşverete mecburdu.”

Osmanlı dini çevrelerinde bu görüşler tartışılmaya başladığı zamanlar da Mustafa Kemal, Selanik’te henüz 15 yaşında bir ortaokul öğrenicisiydi.

Bu yıllar ve öncesinde “cumhuriyet” fikri, kimi medrese hocaları tarafından da savunuluyordu. Bu görüşlerin batıda eğitim görmüş kimi İslamcı aydınlar tarafından değil; bizzat medrese çevrelerinden çıkmış olması önemlidir. Ancak ne var ki bu çizgi, laik çevrelerce görmezden gelinmiştir.

Türkiye’de bir kesimin kendini cumhuriyetin sahibi, diğer kesiminde saltanat yanlısı gibi algılaması manasızdır. Biri cumhuriyeti ilan etmişse diğeri onun İstiklal Marşı’nı yazmıştır. Biri bedeni diğeri ruhu olmuştur. Cumhuriyet kesinlikle “ortak irade” ile kurulmuştur. Bu ortak iradede milletin tüm kesimlerinin (askerler, hocalar, Kürtler, İslamcılar ve benzerlerinin katkısı vardır. “1921 ruhu” yani “İlk meclis” bunun en güzel örneğidir!

Bu ortak iradeyi yeniden tesis edilmesi elzemdir.

Fakat ben Abdülhamit’e istibdatçı, Kızıl Sultan diyenlere karşı mesafemi sürdürmeye devam edeceğim.

Cumhuriyetin temelleri diye getirilen, “tebaa” yerine vatandaş, “padişah/emir” yerine milli irade, “divan” yerine seçilmiş Meclis, “intisap” yerine hürriyet, “mertebe” yerine eşitlik gibi kavramlar Tanzimat’la birlikte Batı’dan ithal edilmiş şekil kavramlardır. Laiklik zorlama, Batı hukuku, Milletin özüyle bağdaşmayan şeylerden ibarettir.

1923 de ikame edilen “Ulusçu” devlet anlayışı beraberinde, ırkçılığı ve buna dayalı diktatörlüğü de getirmiştir. Cumhuriyet, kendi kültürünün mahsulü “Adalet, emanet, ehliyet, meşveret ve maslahat” ilkelerinden koparak şekli bir demokrasiye dönüşmüştür.

Dış düşmanların iç uzantıları akıl dışı yollar kullanarak, Milleti, içi boşaltılmış bu kavramla meşgul ederken diğer yandan yok oluşa doğru ve öfke dolu bir siyasi, ekonomik yıkılışa sürüklemekten geri durmamıştır.

Şimdi, kimsenin kimseyi ötekileştirmeden, kendine benzetmeden, herkesin herkesi anlaması, farklılıklarını zenginlik sayması, herkes kendini bir kilimin deseni gibi görmesi gerekir ki, Cumhuriyet ve demokrasi bir anlam kazansın. Değilse düşmanın oyunu tıkır tıkır işlerken bu milletin enerjisi heba olur gider.

Bakın; Kurtuluş savaşında paşalar cepheyi yönetirken, hocalar camilerde halkı düşmana karşı hazırlamıştı. Şimdi yapılan duanın sesini kısmak yerine, beraberce âmin demek 15 Temmuz 2016 ruhunun dağılmasına izin vermemek, düşmanın ipeğine, dolarına ve altınına itibar etmemek zamanıdır!

Bir zamanlar düşman seni sağcı/solcu, laik/dinci, alevi/Sünni, Türk/Kürt diye bölmek, muazzam enerjini tüketmek istedi, ama görüyorsun ki başaramadılar!

İşte benim Türkiye’ye baktığım yer burasıdır. Bana göre 1921 ruhu budur. Bu ruhtan kopanlar, sapanlar, bu ruhu bozanlar, bu ortamda yeni bir yurt bulamazlar!

Dikkatli ol! Uyuma! Kendine gel!

Mahmut AKYOL

 

 

 

İSLAM’IN DİRİLİŞİ, BATININ ÇÖKÜŞÜDÜR!

logo5

İSLAM’IN DİRİLİŞİ, BATININ ÇÖKÜŞÜDÜR!   

Bu yazıda ki maksadım, yaşam tercihlerine dokunmak, onları kin ve nefrete sevk etmek değildir. Dileyen dilediğini yapmakta serbesttir. Fakat benim tercihlerimde dokunulmazdır! Kimse mahallemde destursuz “Salyangoz” satamaz!

Konuya gelelim:

Sosyolojik olarak medeniyetler inişli/çıkışlıdır. Bir medeniyetin arkasında duranlar, yeterince o medeniyete sahip çıkmazlarsa, diğer medeniyete zemin hazırlamış olurlar. Birinin çöküşünün altında yatan olgu, diğerine manivela olmuştur. Birinin haksızlık ve zulmü, diğerinin adalet olgusuyla ve ihtişamla ayağa kalkışına sebep olmuştur.

İslam Medeniyeti varlığını sürdürdüğü zamanlar da, dünya adaletle şenlenmiş, her taraf güllük gülistanlık olmuş, insanlar mallarından, canlarından emin olmuştur. Fakat İslam Medeniyetinin hayattan çekildiğinde ise, yerini dolduran başka bir medeniyet, her şeyi yok etmiştir. Görüntü bu kadar açık ve nettir.

Batı Medeniyeti üretkenliğe dayanmaz! Elindeki malzemeler, İslam’dan intihaldir.

Medeniyetleri yaşatan insandır. İnsanın ikamesi, sevgiye dayanmalıdır. O da Batı’nın muhtaç olduğu şey olmasına rağmen, insanını sevgiden önce, zulüm ve haksızlıkla tanıştırmıştır.

Batı Medeniyeti, zaman zaman İslam Medeniyetinin çocuğu olmuşsa da bunu sonuna kadar sürdürememiştir. İnsanlık adına iyi, güzel ve doğru ne varsa, aldığı kaynak İslam’dır.

Örneğin Batı, gemiciliği ve gemi ticaretini Portekizlilerden değil, Müslümanlardan öğrenmiştir. Bu basit bir şey değildir. Fakat iş kaynak göstermeye gelindiğinde, en kolay yolu, inkarı seçmiştir. Sinüs, Kimya, İlk rasathane, Ekvatorun uzunluğu, İlk dünya haritası, Matematik, (Batı İbnül Heysem’in çözümünü ancak 19. yüzyılda kavrayabilmiş, 11. asrın sonlarında Ömer Hayyam’ın üçüncü dereceden denklemleri sisteme bağlayan kitabının benzeri, Batı’da 17. asırda Rene Descartes tarafından ancak yazılabilmiştir.) Astronomi, Trigonometri, (13. asırda yaşayan Nasirüddin et Tusi olduğunu yine Alman matematik tarihçisi Anton Von Braunmühl ortaya çıkarmıştır.) Coğrafya, Tıp vs. vs. vs.

Şimdilerde bu Batı yoruldu. Kursağına doldurduğu haram lokmalar kanını zehirledi. “Aile” yapısı çökmeye, “Anne” ölmeye başladı! Doğan çocukların büyük bölümü babasını bile tanınmıyor. Zenci, Çinli, melez çocuk olmuş, fark etmiyor.

Birkaç nesil sonra Batı, savaş yüzü görmeden yok olup gideceğe benziyor… Sağa sola saldırmasının, İslam’a, İslami Fobi gözlüğüyle bakmasının, özellikle Türklere ırkçı yaklaşımlar sergilemesinin sebebi bu…

Emperyalist davranışlarının ve mazlumlardan çaldıklarının diyetini çok pahalı şekilde ödeme zamanını yaşıyor. Bunun için Batı çıldırıyor, cinnet geçiriyor.

Batı’nın çöküşü aslında Kapitalizmin çöküşüdür.

Unutulmasın ki, “Dünyada yükselttiği her şeyi geri indirmek Allah’ın bir kanunudur!’”(Buhari, Rikak, 38)

Bu çöküşü gizlemek için, İslam dünyasında algı operasyonları yapan, sömürge düzenini yürütebilmek için dünyayı daha çok ahlaksızlaştırmak yoluna sapan Batı, şimdi kendi çöküşüne ahlaki bir çare arıyor. Bindiği dalları kesmesinin bedelini ödüyor. Bir fosilin canlanması, kül haline gelmiş bir şeklin muhafaza edilmesi ne kadar zorsa, Batıyı ayakta tutmakta, bu saatten sonra o kadar zor gözüküyor…

Son çeyrek yüzyıldan beri, kendisi gibi düşünmeyenleri “ilkellikle” suçlayarak yok etmeye çalışanlar, önce “Aile” kurumlarına el uzattılar. Allah’ın Adaletine bakın ki, şimdi kendi ailelerin çöküşünü durduramıyorlar. Büyük bir yozlaşma, büyük bir dram ve büyük bir çürüme yaşıyorlar.

Batı nüfusu hızla yaşlanıyor ve azalıyor. Açığı kapatmak için insan kaçakçılığı dahil her yolu deniyor. Doğum oranını artırmak için türlü teşvikler uyguluyor, doğan çocukların 3’te biri, evlilik dışı doğumlarla dünyaya geldiğini, boşanma oranları ürkütücü boyutlarda olduğunu gördükleri halde, sadece seyrediyor.

Öyle görülüyor ki, Batı’nın geleceği babasız, ailesiz, kreşlerde büyüyen yeni “Hitler ve Mussolini” tiplere emanet edileceğe benziyor.

Batı’da kadın “Annelik” vasfını kaybetmiş, erkekler erkeklerle, kadınlar kadınlarla yetinir olmuştur. Bir zamanlar Amerikan yerlilerini katletmek için “Lûtîlik” (homoseksüellik) iftirasının arkasına saklanan Batı, bugün hemcins evlilikleri yasallaştırmaya çalışıyor. Bu tür evlilik yapan insanlardan bakan düzeyine gelenler dahi vardır.

İstatistik Kurumu Euro stat tarafından açıklanan son verilere göre Avrupa Birliği üye ülkelerde boşanmalar yüzde 70’lere kadar dayanmıştır. Boşanma ile sonuçlanan evliliklerde nafaka ödenmesin de ciddi bir sorunlar yaşanmaktadır. Örneğin Belçika’da yaşanan boşanmalarda yüzde 70’inde nafaka ödenmemektedir. Bu fırtınanın ortasında kalan kadın, yok oluşunu yaşamaktadır.

İkinci Dünya Savaş’ından sonra varlığı inkar edilemez bir ahlaksız ve sorumsuz hayatını iliklerine kadar yaşayan, “Çocuk kadının ölümüdür“, “Ev kadınlığı hainliktir” gibi klişe sözleri kullanarak ve bunu da “Modernizm”, “Uygarlık” diye dünyaya servis eden Batı, şimdi akrebin kendisini sokması anını yaşıyor.

Para hırsı” uğruna kadını çalışma hayatına çeken, “çok çocuk doğurma geri zekalılığın artmasına sebeptir” diyerek kadını çocuktan soğutan, çocuğun gıdası olan sevgiden yoksun bırakan oyununa ifade etmeliyiz ki, Batılı toplumlarda düşmüştür. Bu oyunu kendilerinin dışında ayrım gözetmeden bütün toplumlara uygulayan Yahudiler, dünyaya hakim olmak için, durumdan azami ölçüde yararlanmış ve ahlaksızlığı yaymışlardır. “Kültür soykırımı” yapmayı, milli bir görev saymışlardır.

Son döneminde Osmanlı, Batı’da ne gördüyse ithal etme hastalığına düştü. İthal ettiği şeyler, Akif’in ifadesiyle evrensel olan ilim ve fenden öte, resim, şiir, edebiyat, felsefe, siyaset oldu. Halbuki bu son sıralananlar, bir toplumun temel taşlarıydı. Yani Osmanlı kendi büyüklüğünü unutarak, Batı’ya benzemeye çalıştı. Osmanlının başına çorap örenler, yine kendisinden olmayanlardı. Bunu da demokrasi ve Modernizm adına getiriyorlardı, bugün olduğu gibi…

Şimdi, Avrupa’nın çöküşüne ortak olmak istenmiyorsa eğer, bir an evvel teyakkuza geçilmeli, evlilik kurumunu yıkıcı faaliyet ve yayınlardan (televizyon, gazete, İnternet) en şiddetli bir şekilde kurtarmalıdır.

Aileyi ve çocukları korumak için bir büyük seferberlik ilan edilmelidir…

Bu, 15 Temmuz olayının üzerinde bir olaydır. 15 Temmuz olayında yıkılınca ayağa kalkmak ihtimali vardır. Fakat ahlaken ve aile yapı itibariyle çürüme olursa, yok olursun!

Mahmut AKYOL