ZAFERLER KORKULARINI YENMİŞ MİLLETLERİN İŞİDİR YAHUT BİR MİLLETİN DİRİLİŞİ…

logo5

 ZAFERLER KORKULARINI YENMİŞ MİLLETLERİN İŞİDİR

YAHUT BİR MİLLETİN DİRİLİŞİ…

15 Temmuz Darbe Kalkışmasının dumanı hala tütüyor. Fırat Kalkanı Operasyonu ile Türk Ordusu DAEŞ, PYD, YPG, PKK gibi terör gruplarıyla amansız bir mücadele içinde. Din, vatan ve bayrak düşmanları, salya akan ağızlarıyla milletimi tehdit etmeye devam ediyor.

TSK’nın mobilize olmuş komuta kademesi, Mehmetçikle aynı sofradan yemek yiyor. İçindeki FETO uzantıları tasfiye oldukça, Ordumuz daha güçleniyor.

Türkiye’yi ABD güdümünde Suriye’ye sokmak için büyük çaba gösteren FETO Terör Örgütü, Türkiye-DAEŞ işbirliği yalanıyla ve Mit Tırlarıyla DAEŞ’e silah gönderiliyor algı operasyonuyla Türkiye’ye darbe üstüne darbe vurmuştur. Şükürler olsun bugün dünden daha güçlüyüz.

Bu gücün sağlanmasında kimin bir katkısı olduysa, Allah ondan razı olsun.

Bu arada Devletin sivil kanadına da kendi adıma teşekkür ederim. Nefes almaksızın oradan oraya koşarak bu oyunları bozmaya çalışanlar samimiyetleri oranında Allah’ın lütfuna nail olacaklarına inanıyorum. Bu destansı işleri ortaya koyanlara ne denir ki: “Yiğidi öldür, hakkını yeme…”

Bakın, birçok ülke ekonomik kriz yaşarken, Türkiye kalkınmasını güçlendiriyor. Büyük açılışlar yapıyor, yeni yatırımların temellerini atıyor. Doğu ve Güney Doğu Anadolu Bölgesine milyarları bulan yatımların müjdesinin veriyor, G20 Zirvesi toplantısından eli boş kalkmıyor. Bütün bunlar, halka moral olarak geri dönüyor.

Şimdi de Milletimin yeniden tarih sahnesine çıkışının ayak seslerini ve Allah’ın bahşettiği konjonktürel yapının lehimize doğru esen rüzgarının sesini duyar gibiyim… Ancak bu dirilişin ve bu rüzgârın Antropolojik, Sosyolojik, dini ve ekonomik sebepleri üzerinde durmak lazım diye düşünüyorum. Eğer bu analizi yapmamış olursam, yazım; bir hikaye olmaktan öteye gitmeyecektir…

Üzerinden yıllar geçtiği halde kıymetinden bir şey kaybetmeyen, ruhu hala tap taze duran fakat birçok şeyde olduğu gibi burada da ne anlama geldiği anlaşılamayan, üzerinde ki külleri kabuk tutmuş İstiklal Marşı ile işe başlamak lazımdır diyen bir iman taşıyorum.

Çünkü İstiklal Marşının üzerinde durmadan,  Türkiye’nin ontolojik ruhu ve 1000 yıllık bir tarihinin özetini anlamadan ülke sorunları içinden asla çıkılamaz!

Eğer milli refleksimizi diri tutmak, her zaman ve zeminde ayakta durmak istiyorsak, İstiklal Marşı ruhuna her zaman ihtiyacımız var demektir.

Birinci Dünya Savaşının sonunu hatırlayın. Her yer işgal altında, imparatorluk yıkılmış, bir avuç insan, varıyla–yoğuyla bir mücadele içinde, bütün cephelerden yorgun, bitkin, yılgın, aç ve perişan çıkmış olduğu dönemi bir hatırlayın… Türk Milletini yeniden ayağa kaldıran İstiklal Marşının ruhu olmuştur. Şimdi bu ruha her zamandan daha çok ihtiyacımız vardır. Zira hasta/öldü sanılan millet, bu ontolojik ruhla yeniden ayağa kalkmıştır.

İstiklal marşında bilinçli olarak söylenen “Korkma!” sözü bizim diriliş “amentümüz” dür.

Zira milletlerin en büyük zaafı korkularıdır. Herkes hayatta bir şekilde korkar ve korkularının esiri olarak yaşar. Bir milleti ileriye atılmaktan, inkişaf etmekten alıkoyan en önemli sebep kendi içinde taşıdığı korkularıdır. Korkularını yenenler muzaffer olurlar. Zaferler, korkularını yenmiş milletlerin işidir.

Bu sebeple, milletimizin üzerinde oynanan oyunlara karşı, dikkatli olmak ve milletin içinde taşıdığı korkuları atmak lazımdır. Özellikle milletimizin birbirinden korkmaması lazımdır. Türk’ü ve Kürt’ü birbirine karşı, devleti millete karşı, milleti devlete karşı, laiki İslamcıya, İslamcıyı laike karşı korkutmamak, böyle yapmaya çalışanların oyunlarını bozmak lazımdır. Ateşin közüne nefesle üfleyip yangın haline getirmemek, korkuları sürekli diri tutmamak ve bu felaketlere benzin taşımamak lazımdır.

Devlete “Milletten korkma!”, millete “Devletten korkma” , dışarıya dönük olarak ta “dünyaya hükmedenlerden korkma” denilmesi lazımdır.

Bana göre korkulacak asıl sosyal felaket/yıkıntı, “ahlâkî çöküntüdür” . Ahlak bir çöktü mü, tarihten silindin demektir…

Saydığımız bunca kavramın içi doldurulduğu müddetçe, yeryüzünde varoluşumuza engel olabilecek hiçbir güç olmayacaktır. Korkuları yendiğimiz sürece bu millet yeryüzünde ebediyen yaşamaya devam edecektir.

Diğer yandan bu topraklar üzerinde yaşayan bütün unsurlar bir araya gelir, var olma azmini sürdürür ve İstiklal marşı ruhuna sahip olursak, kurtuluş ve özgürlüğümüz devam edecektir.

Fakat üzülerek söylemeliyim ki, ne zaman Batı hayranlığına düşmüşsek, o zaman hem düşmandan korkar ve hem de birbirimizden korkar olmuşuz. Çünkü Batı Kültürünün birleştirici bir tarafı yoktur. Orada bireysellik ve çıkarcılık vardır. Bizler de o değersiz değerlere sarıldıkça, kendi değerlerimizi inkar etmişizdir. Kanaatim odur ki, bunu ortadan kaldırmanın tek yolu, İstiklal Marşı ruhuna dönmekten geçer.

Akif, o kadar hassastır ki, İstiklal mücadelesinin Manifestosu diyebileceğimiz şiirinde “Türk” kelimesini bile kullanmaktan imtina eder. Çünkü Türk kelimesi tek başına “millet” kavramını karşılamaz. Millet anlayışı, “İmparatorluk milleti” anlayışıdır. Bundan dolayı millet çok daha geniş bir alanı kapsar.

Bilindiği gibi İmparatorluklarda etnik kökenler birden çoktur,  birbirleriyle kaynaşmıştır ve diğerlerini rahatsız etmemek esastır. Yoksa imparatorluğun birliği bozulur, çatışmalar olur.

Bu sebeple “Millet” tabirinin kullanılması çok daha gereklidir. Çünkü Millet kavramı, 1000 yıllık süreçte oluşmuş bir markadır. Millet denildiğinde bütün unsurlar kendini bu kavramın içinde bulur. “Milletimiz” dediğiniz zaman Kürt, Türk, Çerkez, Laz, Arap vs. bütün etnik unsurlar kendilerini bunun içinde görür.

Bakın, tarih boyu Türk diyenler Türklüğünü, Kürt diyenler Kürtlüğünü, Arap diyenler Araplığını kaybetmişlerdir.

Düşmanın amacı ne Türk, ne Kürt ve ne de Araptır. Onun bir derdi vardır. Kendi yaşam alanını geniş tutmak… O da:

Böl, parçala ve yut” Politikasıdır.

Ey Millet Evladı uyan! Arandaki tefrikayı kaldır! Korkularını gider! Birbirine olan güvenini tazele! Geleceğe bak! Kardeş ol!

Mahmut AKYOL

 

 

UYUYAN VE UYUTULAN İSLAM DÜNYASI

logo5

UYUYAN VE UYUTULAN İSLAM DÜNYASI  

Kur’an’da ayetlerle anlatılan ve Müslümanlar arasında dolaşan peygamberlere ait kıssalar, bir bakıma dinin afyon yüzünü oluşturmuştur. “Ne yani bunları Allah yapamaz mı?” diyerek Allah şahit tutulmuştur.     

Amenna! Allah yapar da, Müslümanlar arasında dolaşan uçtu/kaçtı şeklinde yapmaz.  

Allah herhangi bir şeyi yaparken, gerçeğin ta kendisi olan Kur’an ile diğer gerçeklerden olan tarih, hayat ve tabiatla bir çelişki ortaya koymaz. Kullarını tereddüt ve şüpheye düşürmez.

Allah kullarını şaşırtan değil, bilakis onlara doğru yolu gösterendir. Gelin görün ki, Allah’ın bu hakikatinden Müslümanlar cehaletleri sebebiyle uzaklaşmışlardır. Allah’ın yaptığı ve yarattığı şeylerin hayatta yeniden ve tekrar edilebileceği akıllarına gelmemiştir.      

Salih’in devesi, İbrahim’in ateşe atılması, Süleyman’ın karıncaları, Ashabı Kehf’in üç yüz yıl uyuması, Musa’nın denizi yarması, İsa’nın ölüleri diriltmesi, Peygamberimizin ayı yarması gibi kıssalar, tarihsel olarak olmuş ve bitmiş şeyler olarak görülmüş, bunların sembol olarak peygamberlerin şahsında tecellisini kavrayamamıştır.

Bu kıssalar bugün de bir şekilde yaşamaktadırlar.

Kıssaların ne için geldiği üzerinde düşünülürse, bu rahatlıkla görülecektir. Müslümanlar zamanlarına Nemrut’u, Firavun’u, Ebu-Cehili taşımasını becermişler de Hz. Peygamberin parmağıyla işaret ettiği ayı yardığı safsatasından kurtulamamıştır.

Çünkü Yahudiler ve Hristiyanlar peygamberlere efsane/gizem yakıştırmakta ustadırlar. Müslüman dünyasını da bu tür şeylerle peşlerine takmışlardır.    

O bakımdan Müslümanlar Kur’an’ın ne dediğini anlamak zorundadırlar.

Çünkü dünya her an yeniden kuruluyor. İnsanlar hep aynı şeylerle karşılaşıyor. Âdemden başlayan ve son insana kadar devam edecek olan insanlığın imtihanı aynı şeyler/şartlarla oluyor/olacaktır.

Allah’ın adaletinin gereği budur.    

Hayatın bizzat kendisi olan İslam, bütün insanlığı “söze” muhatap kılmıştır. Bu sözün hiçbir yerinde insanın özgürlüğüne dokunulmamış, hiçbir yerinde baskı altında tutulmamış ve hiçbir yerinde korkutulmamıştır. “İnsan günahını da, sevabını da kendi özgürlüğü içinde yaparsa, taşlar yerine oturur” denmiştir. Dinde zorlama olmayacağı gibi, araştırma, sorgulama, aklın süzgecinden geçirme, aklına yatmıyorsa  onu terk etme özgürlüğü de vardır/verilmiştir.

Bunu şunun için söyledim:

Yahudi ve Hristiyan inancı böyle değildir. Hristiyanlık “Önce iman et sonra düşünürsün!” , Yahudilik “Sana bir haham sol elini göstererek, bu sağ elindir derse inanacaksın!”  demiştir. Bu İncil ve Tevrat’ı tefsir eden Papaz ve Hahamlara aittir sözlerdir.  Papazlar ve Hahamlara Tevrat ve İncil’le, onları getiren Peygamberlerle kedinin fareyle oynadığı gibi oynamışlardır. Böylece Yahudi ve Hristiyanlığı absürt din hale sokmuşlardır.

Aynı oyunu görevleri gereği İslam Dinini tahrif için kullandılar ve halen de kullanmaktadırlar.

Gelelim bu tarafa… İslam dininde aklen bilinmez ve mahiyeti kavranmaz iki gerçek vardır. Bunlardan birisi “Allah”, diğeri “Ahiret Günü” Bu iki gaybi gerçeğe insanların iradeleri doğrultusunda iman etmeleri istenmiştir. İslam’ın özü bundan ibarettir. Geriye kalanlar için akıl ve imkânlar kullanılır. Bu kabiliyet insana verilmiştir. Yeter ki insan aklını kullansın.

İnsan için akıl demek, irade ve sorumluluk demektir.  

İnsan aklının imana kavuşması, vicdanının sızlaması, gönlünün coşması ve taşması demektir.  

İnsan için iman, yürekten gelen heyecan ve duygu demektir.  

İman, kalıplaşmış itikat esaslarına bağlılık değil, hayatın içinde yaşarken duyulan heyecandır.

İman, dindarın gönül dünyasının pınarlarından akan su demektir.

Allah ve Ahiret Gününün tarih, hayat ve tabiatta karşılıkları yoktur. Araştırılsa da bilinemez. Allah ancak yaptıklarıyla bilinir. Allah, dış dünyada görünür bir “nesne” değildir. Müslümana düşen; Allah’ı sanki görüyormuşçasına, ahirete de sanki gidip gelmişçesine iman etmektir. Müslümana taşmayı, coşmayı ve heyecanı işte bu iki şey kazandırır.  

Gönülde mekân tutmuş imanı, Allah’tan başka kimse bilemez.

Görülüyor ki uyuşturulan, tarihe, hayata ve tabiata yabancılaştırılan bir Müslüman ne İslami ve ne de gerçeği bu şekilde bilmemektedir. Sadece kendisine dikte edilen donmuş itikat kavramlarına inanmakla meşgul… Özgürlüğünü kaybetmiş şekilde vur denildiğinde vuran, çal denildiğinde çalan, öl denildiğinde ölen bir robot haline getirilmiştir. İşte Haşhaşilik böyle bir şeydir.

Eğer insanlara bir şey yaptırmak isterseniz, onu önce uyuşturacak ve uyutacaksınız. Sonra her telkini rahatlıkla yapabilirsiniz. O da rahatlıkla inanacak ve yapacaktır. Onun aklını uyuşturur, dondurur ve çalışmaz hale sokarsanız; önüne koyacağınız her planı yaptırırsınız. İşte dinin afyon yüzü böyle bir şeydir ve işte Haşhaşi vb terör örgütleri böyle kurulur. 

Müslümanlar daha fasla afyon olarak algıladıkları Allah, ritüelden ibaret gördükleri din, teberrüken okudukları Kur’an ile bu dünyada varlıklarını daha fazla sürdüremezler!  

Şimdi Müslümanlar:

  • Acı ve ıstıraba başkaldıran, zulme ve haksızlığa isyan eden, haksızlık karşısında susmayan insanlığın soylu sesine kulak vermek durumundadır!
  • Hiçbir ücret istemiyorum” diyen, saf bir yürek temizliği ile ortaya konulan dinin üzerinden çıkar temin etmeme zorundadır!
  • Kölelere özgürlük” diyen din ortada iken, insanları köleleştirmenin vasıtası yapmamalıdır!
  • Aklını kullanmayarak, akıl tutulması yaşayarak pisliğe batanlardan olmamalıdır!
  • Sağlığında müşriklerin bütün mucize isteklerini ısrarla reddeden, “Bende de sizin gibi bir beşerim” diyen peygamberin acısını, heyecanını anlamalıdır!
  • Artık ömrünü “ölü menkıbelere” ağlamakla geçirmemelidir!
  • Peygamberimizin “İyi bakın, ibret alın, işte Allah’ın apaçık ayeti!” diye işaret ederek gösterdiği tepemizdeki ayı tıpkı onun yaptığı gibi işaret edip göstermelidir!

Bakın ve ibret alın:

İlkbaharda açan çiçek, sonbaharda dökülen yaprak, toprağın kokusu, göğün mavisi, suyun sesi, güneşin ışıltısı, ayın parıltısı nicedir bizi etkilemiyor. Doğayı dinlemiyoruz, oradan gelen sesleri duymuyoruz. Oysa Allah oradan her dem insanlıkla konuşuyor.

Oysa akıl ve bilgi ortaya çıktıkça “tapınak dinleri” geriliyor.

Âdem’e bilgiyi veren Allah, Âdem’e (bize) akıl ve vicdan koyan Allah, insana vicdanından her dem seslenen Allah…

Bu Allah afyon olur mu?

Sana şükrediyorum Allah’ım! Beni uyandırdığın için…

Mahmut AKYOL

HARAMIN BİNASI OLUR MU?

logo5

HARAMIN BİNASI OLUR MU?  

Haram para ile ne yapılabilir?

Örneğin Kâbe’ye gidilir mi? Sadaka verilir mi? Himmet verilir ve ya alınır mı?

Binlerce kere diyorum ki:

Hayır!

Haram para ile hiçbir şey yapılamaz!

Birinci Murat Dönemidir. Tarihe şöyle bir not düşülür. Ordu sefere çıkacaktır fakat hazine de akçe yoktur. O senenin vergisi de toplanmıştır. Borç alacak kimse de yoktur. Vezir Padişah’a şöyle der:

Hünkarım; “Tebanızda zengin Gayrı Müslim var, onlardan alalım.”

Padişah, “Olmaz! Der ve devam eder:

Rızasız alınan da haram vardır. Haram yiyen, harami olur. O da zor zaman da sırra kadem basar…”

Gelelim konumuza… Kendisini Mehdiliğe, Kainat İmamlığına hazırlayan biri haram yiyor, bunun yanı sıra namaz kılıyor, oruç tutuyor, kurban kesiyorsa; bunların hepsi göz boyamaktan başka bir şey değildir.

Asıl olan helal rızıktır, helalinden yemektir. Sen bu ülkeden saf insanlardan bin bir desise ve zorla, mafya usulü, vicdanları baskı altına alarak himmet adı altında para topla, Hillary Clinton seçimini destekle…

Olmaz bu! Mehdiye, Kainat İmamına (!) yakışmaz! Allah hayal ettiğin saltanatını yıkar, başına geçirir, altında kalırsın. Nitekim de öyle oldu…

Birisi şöyle dese:

Haram kazansam da, namazımı asla terk etmiyorum. O ayrı, bu ayrı şeydir dese? Yani eşkıya kelimesinin başına “Hz.” sözcüğü getirilse, acaba eşkıya muhterem olur mu?

Bunlar ancak cahil, aklını kullanmayan yığınları ancak hipnoz eder. Tarih boyu bu yöntem, muktedir olmak isteyenlerce kullanılmıştır. Fakat her defasında kurulmak istenen iktidarları Allah başlarına geçirmiştir.

Zorlama yolla himmet, zekat toplamanın asla din de yeri yoktur. Asıl olan hak ve rızadır.

Namaz senin ile Allah arasındadır. Fakat çalınan seninle insanlar arasındadır. İslam’da hırsızlığın hesabı ayrı namazın hesabı ayrı değildir, birbirleriyle bağlantılıdır. Burası asla unutulmamalıdır!

Aslında Namaz çalmamak için kılınır. Namaz çalmayı engellemek içindir. Namaz eğer çalmayı engellemiyorsa, o zaman o kılınan namazda bir şey var demektir.

Şu ince çizgiyi de dikkatten kaçırmayalım, Kimse Papaza kızıp ta orucunu bozmasın. Birisi yanlış yapıyorsa, doğrusunu biz yapalım değil mi?

Ma’un Suresi bunu söylüyor. “Öksüzü, yoksulu doyurmayanların, yetimin yanında yer almayanların Kıldıkları namazları, yaptıkları bütün ibadetleri boştur…” Çoğu kişi bu noktada kendini kandırıyor…

Tasavvufun ve felsefenin derinliklerine gitmeye gerek duymadan en sade insan aklıyla düşünelim ve diyelim ki:

90 bin camide ezan okunuyor da neden bu kadar adam ölüyor? Neden bu kadar hırsızlık oluyor? Neden insanlar doğru dürüst değil? Neden bu kadar sahte çek/senet elden ele dolaşıyor? Neden zengin ile yoksul arasında uçurum var? Ezan okunan bir memlekette bunlar olur mu?

Namaz ve ezanla Müslüman günde beş vakit yardımlaşmaya, dayanışmaya, birbirlerine destek olmaya çağrılıyor. Sonunda da Müslümanın kurtulacağı söyleniyor.

Hani?

O zaman bu ezanlar boşuna mı okunuyor, o namazlar boşuna kılınıyor?

Suç oranlarına bakın. Cezaevleri ağzına kadar dolu… Yeni suçluları koymak için eskiler çıkartılıyor. Hastaneler ağızına kadar dolu, yenilere yer açmak için yatanlar çıkartılıyor. İnsanlar sağlıksız. Psikologlar harıl harıl çalışıyor. İnsanlar kafayı yemek üzere… İnsanlar canlarından, mallarından emin değil… Hırsızlık, gasp, tecavüz dalga dalga yayılıyor…

Görünen o ki, toplum hayatında bir şeyler ters gidiyor. Demek ki insan arzularını düzeltmek için orada arzu edilen din yok, ezan yok, namaz yok, oruç yok…

Bir önceki yazıda belirtmiştim. Bizimkisi şekil Müslümanlığı… Ritüel dindarlığı dediğimiz tam da bu…

Bu noktada zenginlerin suçu çok… Arap ülkeleri zengin… Onlar daha fazla suçlu… Kral öldüğü zaman 62 tane karısı, 25 milyar dolar parası vardı… Allah’ın nimetlerinin üstüne yatmış, çalışmadan günlerini gün ediyorlar. Diğer yandan yoksul Suudi halkı çöllerde sefalet içerisinde yaşıyor. Hâlbuki burası peygamberin yurdu…

DAİŞ, buralarda bu istismar ortamında daha kolay yuvalanıyor. Yaptıklarının İslam ile hiçbir ilgisi yok!  Allah, Resul ve Muhammed bayrağı altında korkunç cinayetler işliyor, Masumları acımadan öldürüyorlar!  Bunların Allah katında makbul insan olması mümkün değil! Onlar cennetin kokusunu alamazlar! Onlar kadınları cariye yapıyor, kan döküyor, fesat çıkarıyor ve insanları mutsuz ediyorlar.

Akıl devre dışı kalınca inanmak kolay oluyor. İmansız, kitapsız ve akılsız insan, her türlü şeye kolay inanıyor.

Allah ve Din adına cihat ettiklerini söyleyenler, şu ayeti nereye koyuyorlar. Ey FETO ve ey DAİŞ:

Kim bir mümini kasten öldürürse onun cezası, içinde ebedi kalmak üzere gireceği cehennemdir. Allah ona gazap etmiş, onu lanetlemiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.” Nisâ, 4/93.

Bilinmelidir ki; kendisiyle birlikte onlarca cana kıyan caniler, “ÜST AKLA” maşalık yapan cinayet şebekeleri, haber verildiği gibi onları hazin bir son bekliyor!

Yazık…

Hepsine acıyorum.

Bu akılsızlık sadece burada mı?

Hayır…

Şehirlerin yapılanmasına bakın. Üst üste yığılan binalar tepemize tepemize geliyor. “ÜST AKLA” maşalık yapan cinayet şebekeleri rant peşinde… Çalan çalana, haram yiyen yiyene… Hiç ölmeyecekmiş gibi para biriktiriyorlar. Tıpkı Siyonistler gibi… Buralarda zorbalık, taciz, tecavüz, haksızlık, çalmak, her türlü haram kol geziyor. FETO, herkesi satın alacağını zannediyordu. Yanıldığını 15 Temmuz itibariyle gördü.

Gördü ki, Müslüman, Vatan, Bayrak satın alınamıyormuş…

Şu hükmü ortaya koyalım:

  • Müslümanlar güçlü olmalıdır.
  • Müslüman bireysel zenginlikten kurtulmalıdır.
  • Müslüman dayanışma, paylaşma, adalet ve eşitlik içinde olmalıdır.
  • Çok mal haramsız, çok laf yalansız olmaz!
  • Faiz geliri olmadan, yanındakini sömürmeden, kamu imtiyazı kullanmadan, bilgi tekeli oluşturmadan bir insan zengin olamaz!

Mahmut AKYOL

 

DİN AFYON MUDUR?

logo5

DİN AFYON MUDUR?  

Hayır, değildir…

Fakat dinin afyon yüzü vardır.

Dinin gerçek yüzü iyilik, güzellik ve doğruluk için çalışmak ve bunlar için yaşamaktır.

İnsanın vicdanındaki çığlığı zulme ve zalime karşı protestoya dönüştürmektir.

Hak yememek, kendisine, doğaya ve çevresine zarar vermemektir.

Komşusuyla iyi geçinmek, yardımsever, paylaşmacı ve güzel ahlaklı olmaktır.

Kur’an’a dayalı bu ilkeler içinde akıl vardır, düşünce vardır, arayış vardır, acı vardır.

Bu din canlıdır, dinamiktir, yaşayandır, hareket halindedir, inip çıkan, artıp eksilendir…

Dinin afyon yüzü, uçtu/kaçtıdır. Gizem ve sır doludur.  Feto Terör Örgütü var olduğu günden bu yana, basın-yayın ve medyasıyla bu şekilde Müslümanlara İslam’ı tanıtmıştır.

Yıllarca salya/sümük kendi yalan gözyaşlarını afyonladığı kimselere döktürtmüştür. Sonra da Allah ve din üzerinden bu insanları soymuştur.

Servet, saltanat, şöhret ve şehvet duygularına yenik düşerek, Firavunlaşmaya kalkmıştır.

Allah, din ve peygamber üzerinden insanların zihni uyuşturulmuş, dondurulmuş ve çalışmaz hale getirilmiştir. Bu kimseleri Stratejik emel istikametinde kullanılmıştır.

Afyon bir uyuşturucudur.  Dinin afyon yüzü, dinin nasıl algılandığıyla alakalıdır. İstenirse Allah kavramı, dindarın zihninde rahatlıkla afyona dönüşebilir. Bu durumla hesaplaşmak, Müslümanlara kalmıştır ve bu andan itibaren Müslümanların işi zora girmiştir.

Son yaşanılan olaylara bakıldığında görülecektir ki, insan bir kere inandırıldı mı, her şeyinden bir anda vaz geçebiliyor, her şeyini bir anda verebiliyor, hem de doğru/yanlış demeden yapabiliyor…

Afyon din elinde azgın ve sapkın insanlar, bir anda dünyanın en tehlikeli silahları olabiliyor. O insanlara Allah üzerinden ne satılırsa, hiç tereddüt etmeden alıyor.

Hâlbuki Kur’an:

Allah’ın adını gereksiz yere anmayın, onun adına yemin etmeyin, onu gereksiz istismar etmeyin ve insanları Allah ile aldatmayın” dediği halde, dinden uzak yaşayanlar, davranışlarını dine uyduramayanlar, hayatlarını yalan ve yemin üzerine kurarlar.

İşe, Vallahi diyerek başlarlar. Bir şey satarken, bir şey alırken ikna için hemen Allah’ın adını kullanırlar. İşte dinin afyon tarafı burasıdır.

Allah adına şunu, Peygamber adına bunu verirsen, sen kurtulanlardan olursun derler… Böyle bir teminata kim yatırım yapmaz ki… İşte dinin afyon yüzü böyle bir şeydir…

Allah ve din üzerinden zengin olanları tarih kaydetmiştir, lakin şimdi yaşamıyorlar. Hani Karunlar? Evet, tarih boyu bu böyle olmuş ve böyle olmaya da devam edecektir.

Yani her nefis ve her nesil bir Ebu Cehil, bir Firavun ve bir Feto ile imtihan olacaktır. Bu, Allah’ın kuluna yazdığı kaderidir. Çünkü her doğan çocuk bir Âdem, her genç bir Yusuf’tur. Onlar nelerle karşılaştılarsa, sonradan gelenler de ayrım gözetilmeden aynı şeylerle karşılaşacaktır. Önemli olan, zamanın içinde olanları savsaklamadan, bilerek, görerek, farkında olarak, bilinçli hareket ederek ve bedel ödeyerek yaşamaktır.

Aşağıda maddeler halinde yazılanları anlamaya çalışın lütfen:

  • Müslümanlar dini inanç yönü itibariyle neden şekilci ve gösterişçi olduklarını gözden geçirmelidirler… Dinin bu kadar ucuz olmadığını idrak etmelidirler…
  • Aslına bakılırsa Müslümanlar, İslamı okumuş, anlaşmış ve özündeki hakikati görmüş değildirler.
  • İnsan. Ahirette ilk olarak kul hakkından sorguya çekilecektir. Cenaze namazında “Hakkınızı helal ediyor musunuz?” diye sorulması bundandır.
  • Bayram ve teravih gibi sünnet namazlarında camiler dolup taşarken farz namazlarında camiler boş kalır… Acaba neden? İnsan davranışları neden dinin dışına itilmiştir de, ritüeller öne alınmıştır?
  • Müslümanlar arasında çalmak, adaletsiz davranmak, hırsızlık, adam öldürmek, yalan söylemek önemli değilmiş gibi bir anlayış yaygınlaşmıştır neden?
  • Türbelere gitmek, oralarda ruhaniyet aramak, ruhanilerin seslerini duymak, mezarların ötesini görmeye çalışmak, rüyalara yatmak, göklerin derinlikleriyle ilişki kurmanın dinde ki yeri nedir?
  • Üzülerek söylemeliyiz ki Adı Müslüman, yaşayışı Hristiyan, düşüncesi Yahudi olan Feto’nun yetiştirdiği Terörist Güruh, daha dün bu cennet vatanı işgal ederek NATO’ya teslim etmek için cinayetler işlemedi mi?
  • Türk Milletinin Evlatları, bu işgale dur demedi mi? Şehitlerimiz ve Gazilerimizle ne kadar gurur duysak, yine de azdır.

Bakın:

İnsanları hoşnut eden Allah’ı da hoşnut etmiş olur. Yararlı iş yapanlar, Allah’ı gerçekten sevenlerdir. Teröre, zulme, öldürmeye bulaşanlar, bu sevgiden mahrum kalırlar!

Allah, birbirimizden çalmamamızı, birbirimizi öldürmememizi, birbirimizin hakkına/hukukuna korumamızı istemektedir.

Buradan hareketle:

Ey Feto, ülkemizde dindarlığın gelişmesine hizmet etmek varken, suç oranlarını, tecavüz oranlarını, hırsızlığı, aşağılara çekmek varken, neden afyon dinin yayılmasında gayret gösterdin?

Düşmana figüran olan katil Feto, Ey tecavüzkâr Feto, bilirim ki, bir tatminsizlik ve cinsel açlık yaşıyorsun! Mesleksizlik, kariyersizlik ve toplumda bir yer edinememiş kişilik yaşadığın için, çareyi bu milletin düşmanlarının piyonu olmakta buldun!

Ruh haline bakıyorum da kesinlikle kişilik bozukluğu içindesin! Niçin Lenin, Stalin, Hitler ve Mussolini’ye özendin?

Neron’un Roma’yı yaktığı gibi, niçin sen de ülkemi yakmaya çalıştın? Allah, tuzağını başına geçireceğini hiç mi düşünmedin?

Mahmut AKYOL

 

DÜŞMANINI BİLEN, YENİLMEZ OLUR!

logo5

DÜŞMANINI BİLEN, YENİLMEZ OLUR!

Atalarımız, “Su uyur, düşman uyumaz“ Demişler. Bu sebeple, asırlar boyu rahat bir nefes alamadık. Düşmanın biri gelmiş, biri gitmiştir… Bizim için ha o olmuş, ha bu olmuş, fark etmemiştir. Hepsinin amacı aynı, “Ya geldiğimiz topraklara sürülmek, ya da Anadolu Topraklarında imha edilmek…” Bunun adı, “Şark Meselesi”dir.

Her ağacın kurdu kendi içinde olduğu gibi, her kuşağın (nesil) düşmanı da kendi içinden çıkar… Düşman bir virüs gibidir. İçten içe kemirmeye başladı mi, yok edinceye kadar işine devam eder. Bu sebeple millet evlatları her saldırıya hazır ve teçhizatlı olmak durumundadır.

Milletler arası ilişkiler, duygusallıkla yürümez. Şehitlerimizin ne dediğine kulak verirsek, onların bize ne söylediklerini duyarız. Bu toprakları vatan yapanlar, bizler; üzerinde hoyratça tepinmek için bırakmadılar. Çünkü Milletimiz, tarihin her döneminde büyük sınavlar vere vere bu günlere geldiler. Osmanlının küllerinden çıkarak Türkiye Cumhuriyetini kurdular.

Şimdi, millet evlatları yeni bir hamleyle üzerindeki ölü toprağını silkeleyip ayağa kalktı. Devletini yeniden imar etmeye çalışıyor. Haydi kolay gelsin.

Elbette bu asil duruşa düşmanlar selam duracak, tebrik edecek ve alkışlayacak değildir. Geri gitsin selamları, tebrikleri… Geri gitsin alkışları… Bize bizim dualarımız, kardeşliğimiz, birlik ve beraberliğimiz yeter…

Şimdi bir öz eleştiriyi yapmak durumundayım.

Mensup olduğumuz İslam Dini, barış ve huzurumuzu tesis için bize, bir kısım tekliflerde bulunmuştur. Lakin bu sese yıllar var ki, kulaklarımız tıkadık. Hiçbir politik endişe bu kulak tıkamayı, sağırlığı ve körlüğü meşru gösteremez.

Yeni inşaya çalıştığımız devletti, Mülkiyet, Adalet ve Velayet ayakları üstüne oturtmamız gerekiyor. Bu kavramlar, millet/devlet olmakta büyük ehemmiyeti vardır.

1- Mülkiyet, insanların sahip olduğu şeylerdir. Vatan, bayrak, dini-devlet ortak mülkiyettir. Eğer tapusu varsa bu herkese aittir. Çünkü orada dökülen alın terini, verilen emek, dökülen kan ortak bir amaç içindir.

Türk Milleti, vatan savunması için çağrıldığı her sefer koşarak gitmiş, bir an olsun tereddüt göstermemiştir. Fakat her defasında mülkiyetten paylarına düşeni alamamıştır.

Allah, mülke sahip olmamız için bizden emek sarf etmemizi, alın teri dökmemizi, risk almamızı istemiştir,  millette gerekeni yapmış, fakat eşit şekilde payını alamamıştır. Ülkede yaşayan herkesin önce bu sorunu çözmesi gerekir. Bir kısmı ağa, bir kısmı maraba olmaması gerekir.

Mülkiyetin paylaşımında, ahlakın, doğruluğun ve dürüstlüğün payı büyüktür. Hayatın amacı ve anlamı da budur. Anlam kaybolduğunda ise, bedeli ağır olur.

Türk Milletinin düşmanları hayatımıza Kapitalizmi soktuklarından bu yana bizi canlı tutan, ahlak, doğruluk ve dürüstlük rafa kalkmıştır.

Bilgi, servet ve iktidar ahlaktan yoksun kullanılmaya başlanırsa, sonunda zulüm doğar. İnsanın insana zulmü cehaleti sebebiyledir. Cehalet ve zulüm insanı şımartır ve tekleştirir.

Diğer bir düzeltmemiz gereken konu, adalettir. Maalesef Müslümanlar, adaletten habersizdirler.

Allah, mülkiyet ile adaleti dengede tutmamız için insanlara akıl/irade ve tercih gücü vermiştir. Fakat Müslümanlar bundan habersiz yaşamışlardır. Vebalden, hak yemekten ve haramdan çekinmediklerinden büyük felaketler yaşamışlardır. Halbuki Allah, bütün kullarını bu noktadan sınava çekeceğini söylemiştir.

Diyebiliriz ki, tüm zamanlar göz önüne alındığında; insanlığın tüm sorunları mülkiyetin adalet ile dengesizliğinden kaynaklanmış, insanların bastıkları her zemin kayıp gitmiştir. Bugün güçlü olduklarını zanneden emperyalistlerin, bastıkları zeminlerin kayması yakındır..!

Bunun için denilebilir ki Müslüman Dünya, İslam düşünce anlayışını yenilemediği müddetçe, zalim dünyaya söyleyeceği bir sözü olmayacaktır. Müslümanların mutsuz olmalarına sebep yine kendileri olmaya devam edecektir. İslam Dini, onun kaynağı Kur’an, Müslümanlara yol göstermiş, lakin din ve Kur’an hayattan koparılmış olduğundan, bu yollar duyulmamış ve görülmemiştir.

İşte Müslümanların hali pür melali bundan ibarettir.

Eğer Müslümanlar ötekiler gibi dünya hırslarına yenik düşmeye devam eder, vermez, bölüşmez, paylaşmaz, kardeş olmaz, birbirini sevmezlerse, eminim geleceğimiz çok parlak olmayacaktır. Bakın, Allah’ın nimeti herkese yeter. Allah, dünyaya gelen her canlı için, yerden bir fazla tohum çıkarır ve gökten fazladan bir damla su indirir.

İşte düşman bu zaafımız üzerinde bizi vurmaktadır…

Diğer bir konuda velayettir.

Aynı dine mensup olanlar, aynı toprakları vatan yapanlar, aynı dili konuşanlar, aynı bayrak altında yaşayanlar, aynı kaderi paylaşanlar, aynı ezanı dinleyen, aynı kıbleye yönelen ve aynı Kur’an’ı okuyanlar; birbirlerinin dostudur, kardeşidir.

Son sözüm de şu olsun:

Bugün her zamankinden daha çok birlik, beraberlik içinde olmaya, kardeş olmaya, birbirimizi sevmeye ihtiyacımız vardır.

Dışımızda düşmanımız çoktur. Yeter ki içimizde düşman olmasın. Çünkü kale dıştan değil, içten işgal oluyor.

Düşmanın işini her aman onlara maşalık/taşeronluk yapanlar kolaylaştırıyor.

O zaman gelin; düşmanımızı bilelim ki yenilmez olalım!

Mahmut AKYOL