EMPERYALİZMİN YENİ OYUNU

logo5

EMPERYALİZMİN YENİ OYUNU

Yaşanılan devleti ele geçirme yahut ortadan kaldırma operasyonu için söylenmedik söz kalmasa da, inanıyorum ki asıl söylenecekler geride…

Olayı kişiselleştirmeden, duygusallaştırmadan tarih, ekonomik, sosyal ve askeri açıdan ve bir sistem sorunu olarak ele almak gerekmektedir.

Başımıza sarılmak istenen bela; “ABD” ve “NATO” kaynaklıdır. Bunu bilmeyen kalmamıştır. Ne kahpeliktir ki, herkesin eli herkesin cebindedir.

Olayı biraz gerilerden başlatmakta yarar var… Batılı emperyalistler, son iki asırdan fazla bir zamandır Müslüman Türk milleti için ayrım gözetmeksizin bir savaş sürdürmektedir.

Kurudukça sula, uzadıkça buda” formülüyle hareket eden ve bunun için içimizde ki artıklarını kullanarak iç savaş başlatan, dolayısıyla Müslüman Türk milletini tarihten silmeye çalışan bu alçaklığa tarih, bir kere daha şahitlik etmiştir.

ABD ve Batı, emperyalist emelleri uğruna yapmadığı kepazelik kalmamıştır.

Ne yazık ki Milletin kahir ekseriyeti masa başı olanlardan habersiz olsa da, meydanlarda kimin ne yaptığını bütün dünyaya göstermiştir. Bazıları ikballeri uğruna gaflet ve delalet uykusuna yatsalar da, bıçak kemiğe dayandığında millet evlatlarının şahlanışına hiçbir güç mani olamamıştır.

Buradan geçmişe uzandığımızda 1699 tarihi, Osmanlı için yok oluşa doğru giden yıkılışın başlangıcıdır. Osmanlı, bu tarihten sonra gerilemeye başlamıştır. Karlofça, Osmanlının “Kutsal İttifak” karşısında ilk yenilgisi ve toprak kaybetmesinin adıdır. Osmanlı ilk borcu 1854 tarihinde, Mısır’dan gelecek vergiler karşılığında İngilizlerden almıştır.

Dolayısıyla Müslüman Türk milleti için 1699 ve 1854 bir kırılma noktalarıdır.

Kutsal İttifakın emperyalist oyunları, en şiddetli şekilde hücumlarını bu tarihlerden itibaren hep üzerimizde patlamış, hep göğsümüzde sönmüştür. Sömürü sistemlerini kolaylaştırmak için milletin kimliğiyle oynamışlardır.

Ortadoğu, Asya ve Afrika’da da aynı yolu takip etmişler, din ve değerlerle oynamışlardır. Mankurtlaştırdıkları insanlarla ülkeleri idare etmişlerdir.  Ta ki, ülkeler pes edinceye, küresel güçlere el açıncaya ve boğazına kadar borç batağına batıncaya, köleliği kabul edinceye kadar bu eylemlerini devam ettirmişlerdir.

Batı’nın sanayileşmiş zenginleri, az gelişmiş sanayileri hep engellemiş, büyük atılımlara imkân vermemişlerdir. Sanayileşmeye çalışan ülkelerin kendilerine ulaşmalarını engellemek için, aradaki tüm merdivenleri kaldırmışlardır. Bunun için o ülkelerin ellerindeki insan potansiyelini kendilerine benzetmişlerdir.

Böylece sanayileşmesi engellenen, kaynakları sömürülen, pazarlarını ele geçirilen ülkelere son olarak, çeşitli ekonomik ve politik ve silahlı müdahalede bulunmuşlardır. Bugün Yurdumun karşı karşıya kaldığı bela bundan ibarettir. Dayatmak, borçlandırmak ve sanayii durdurmaktır. Yabancı sermaye teşviki ve AB projesi buna örnektir.

Ne yazık ki dünya gemisinin dümeni, Derin Merkez’in elinde bulunmaktadır. Bu merkezin bütün gayreti dünya ülkelerini kendi “gizli” hedefi istikametinde kullanmaktır.

Dünya Derin Devletini bir ahtapota benzetirsek eğer, kolları küresel şirketlerdir. Bir yazımda işaret etmiştim. “Osmanlıyı düşmanın silahlı güçleri yıkmadı, onu yıkan küresel şirketleridir.”

Yukarıda değindiğimiz gibi, Milletlerin ayakta durması kimlikleriyle ilgili bir konudur. Kimlik bozulmasının yanında rüşvet, seks, zorbalık, cinayet, suikast gibi hususlarında kullanılmasıyla millet, millet olmaktan çıkarak başka bir şekle döner. Sonrasında da münafıklık ve Makyavelizm başlar. Ve korkaklar himayesiz yaşayamazlar!

Dünya Derin Devletinin elinde ki en güçlü silah açlıktır.  Emperyalizmin milletler üzerinde baskısı buradan gelir. Ya aç kalırsam korkusu insan şuurunu esir alan güçtür. İşte zenginler, dünyada ki üstünlüklerini kaybetmemek için, insanlığı sürekli şekilde açlıkla tehdit etmişlerdir.

Kültür Emperyalizminin başta gelen araçlarından biri, dilde eğitim ve öğretimdir. Hepimiz de biliyoruz ki Türkiye’de bilinçsiz bir Batı hayranlığı vardır. Bu eğilim, milli varlığımıza ve devletimize yönelmiş en büyük tehdittir. Yabancı dilde eğitim ve öğretim, kendi dilini bilmeyenler kölelik getirir.

Yabancı dilde eğitim, kreşlere kadar inmiştir. 4/5 yaşında ki yavrularımıza yabancı bir milletin dilini dayatmak en büyük kölelik değil de nedir?

Bundan daha büyük cinayet olur mu?

Hadi diyelim ki bir Darbeye Kalkışıldı… Peki; ülke de her gün ardı ve arkası kesilmeyen bu darbeleri nereye koyacağız?

Türkçe’nin bilim dili olmasını engelleyenleri ne yapacağız?

Türk dilini, kültürünü ve yapısını yozlaştıranların ihanetlerini ne yapacağız?

Beyin göçüne hizmet etmek, yok bilmem dünyanın şu kadar ülkesinde yabancı dilde okul açmak acaba hangi üst akla hizmettir?

Bu ülkelerin o üst akla bir sömürge alanı açmanın vebali acaba Mehdilikle çözülür mü?

Bir önceki yazımda başlık bölümünde ifade ettiğim gibi, bütün sorunlar dönüp dolaşıp yine iktidarın (servetin) el değiştirmesine geliyor.

Emperyalizmin bir hırsı olabilir, bunu anlarım fakat Müslüman olduğunu söyleyen birilerinin kendilerine hiçbir faydasının olmayacağı, mezara götürse bile ondan öte götüremeyeceği bir “para” hırsına kapılması da neyin nesi?

Hiç öleceğiniz aklınıza gelmiyor mu? Öldükten sonra bedeninizi yılanlar/çıyanlar yemeyecek mi?

Dünyayı yöneten en güçlü bir silah olarak parayı görebilir, peki, siz nasıl oldu da bu güce inandınız?

Para, günümüzde bütün değerleri alıp/satabilir de, siz nasıl olurda kendinizi iki dolara sattınız?

Şerefli, izzetli yaşamak dururken tarihe iktidar uğruna her şeyi yapan diye geçtiniz?

Dünyaya hâkim olmaya çalışan küresel oligarşi (Derin Merkez), para ve güç sahibi olsa bile, bir Müslüman nasıl olur da böyle bir oyuna gelir?

Özgürlükten daha büyük bir değer yoktur!” Buna inanmadığınız için mi vatanınızı terk ettiniz?

Sevindim ve gördüm ki:

Şerden hayır çıkmıştır.

Millet ayağa kalkmış, bu topraklarda yaşayan “Laik-Anti laik, Türk-Kürt, Alevi-Sünni, Asker-Sivil, Zengin-Fakir” kim varsa, iktidarıyla/muhalefetiyle kucaklaşmış, birlik içinde özgürlüğüne sahip çıkmıştır. Herkes aynı gemide olduğun fark etmiş, kulağına sahte ve taklidi iman üfürenleri elinin tersiyle itmiş, tahkiki iman yolunu sokaklara çıkarak göstermiştir. Tarihin yeniden önüne koyduğu kaderi kabul etmiş, birlikte yanlışa, zulme ve zalime karşı dur demiştir.

Yeniden “adalet, emanet, ehliyet, meşveret ve maslahat” devreye sokulmaya çalışılmıştır.

1920 de yoksul, yorgun ve yılgın Türk Milleti, Gazi Meclisiyle makûs talihini döndürmek için Komutanıyla, Hocasıyla, Dedesiyle, Aşiretiyle, Ağasıyla birlik olmuştur. Özgürlük için kol kola girmiştir. İktidar ve muhalefet aynı safta buluşmuştur. Birlik ve beraberlik tabloları göz yaşartmıştır.

Mahmut AKYOL

 

SERVETE TAPMAK VE ZOR KULLANMAK

logo5

SERVETE TAPMAK VE ZOR KULLANMAK 

“Allah’ım dar/dağınık halimize acı!

Benliğimizi ayrık otu gibi sarmış olan

Tembellik ve cehaletimizi yüzümüze vurma!

Bizi birbirimize düşürme!

Allah’ım, Senin katından gelecek her hayra muhtacız!”

Geçtiğimiz hafta Türkiye’m yine çok büyük bir badire atlattı. Bu badire, milletin birlik ve bütünlüğü sayesinde bertaraf edildi. Daha önceden bu olan olayların ayak sesleri duyuluyordu. Fakat kör, sağır ve çıkarcı olanlar, bu ayak seslerini duymazlıktan geldiler.   

Konu üzerinde çok şeyler söylendi, söylenmedik sözler daha geride… Benim sözlerim devede kulak… Fakat kendimce tarihe not düşmek istiyorum…

Yazı yazmaya başladığım günden bu yana hep söyledim:

Yol üstünde bağı olanın başı beladan kurtulmaz!” Diye… Bu topraklarda kalmanın bedeli ağırdır. Bu topraklarda yaşayanlar, rahat yüz göremez! O yüzden bu topraklarda yaşayanların akılları hep canlı, bedenler hep diri ve yürekler hep iri olmak zorundadır. Bu topraklar, rehavet kabul etmez! 

Bu topraklarda yaşayan “Laik-Anti laik, Türk-Kürt, Alevi-Sünni, Asker-Sivil, Zengin-Fakir” olanlar birlik içinde yaşamak zorundadırlar. Tarihin yüklemiş olduğu kaderi kabul etmek zorundadırlar. Birlikte yanlışa, zulme ve zalime karşı ayağa kalkmak, maddi-manevi güçlerini birlikte ortaya koymak zorundadırlar.  

Bu topraklarda yaşayanlar, evrensel nitelikteki ilkeleri, “adalet, emanet, ehliyet, meşveret ve maslahat’ı” devlet yönetimine hakim kılmak zorundadırlar.

Nasıl “Komutanıyla/Hocasıyla/Dedesiyle /Aşiret Ağasıyla” birlikte 1920 de bu Gazi Meclisi kurulduysa, bugün de aynı birlik ve beraberliği göstermek zorundadırlar.  Yoksa gelecekte devlet ve milletin ufkunda bugün olduğu gibi karanlık bulutlar dolaşabilir…

Şimdi sosyolojik gerçeklerden hareketle, Dinimizin kaynağı olan Kur’ ana bir göz atalım.

 Kuran’da üç puttan bahsedilir.

  • Lât: Otorite,
  • Menat, (Mamon): Para,
  • Uzza: Güç…

Her üçü de iktidar olmakla alakalıdır. Yani bir şeye tutkun olmak, düşkünlük göstermek, tapmak/tapınmak vs anlamlara gelmektedir.

Tutkun/tutkulu olmak demek sevmek, âşık olmak demektir.

Farklı, farklı olsa da, en anlamlısı Allah’ı sevmektir. Lakin tarih boyu “Allah Sevgisi” hep azınlıkta kalmıştır. İnsanoğlunun en çok meşgul olduğu sevgi, bilgi, iktidar ve servet olmuştur. Yani Belam, Firavun ve Karun sevdası olmuştur.

Bu bakımdan; iktidarı elde tutmak için insanlık, kökleri tarihin derinliklerine kadar giden şiddete (korku/yıldırmak) hep başvurmuş, bu yüzden insanın dünyasına nefret tohumlarını ekmiş ve bütün düşmanlıklar buradan beslenmiştir. Tabir yerinde ise insanlık, kendi kendini harakiri yapmıştır.

Sadece adaletin iyi ve ya servetin dağılımında ki bozukluğun kötü/felaket olduğunu söylemek yeterli olmaz! Bu iyiliğin ve ya kötülüğün her zaman az ve ya çok bir bedeli olur. Değilse özgürlük, bağımsızlık ve hür yaşamak kimseye altın tepside sunulmamıştır. 

Kur’an’ı anladığımız kadarıyla Şeytan, Âdem’i mülkiyet stoklamakla kandırmıştır. Kabil’in Habil’i öldürme zemininde yatan anlayışta budur.

Benim görüşüme göre servetin kökeninde “zor” vardır. “Servet, siyaset, şöhret ve şehvet” vardır. Bu kavramlar insan bedeninde güç kazandıkça insan azgınlaşır.Yeryüzünde Allah’ın mülkü parçalandıkça, insanlığın mutluluğu kaybolur. Allah’ın mülkünde sınırlar çizmeye, çit çevirmeye, “buralar benim” demeye başlandıkça, insanoğlunun önüne bu “zor” yollar çıkarıldıkça, itirazlar yükselir ve dünyanın düzeni bozulmuş akabinde kılıçlar çekilmiş, yok yere kan dökülmüş ve Allah’ın insanların kullanımına eşit şekilde tahsis ettiği mülküne zorla el konulmuş olur.      

Zorla mülke sahip olanlar, mallarını korumak için ordular, miktarını tespit için maliyeciler, farklı semboller altında devletler kurdular. Aslında İnsanlar için adalete ihtiyaç varken, kendi ellerindeki mallarını/mülklerini meşrulaştırmak ve korumak için kanunlar yaptılar. Aslında devlet millet ve elindeki mülkiyeti korumak/ kollamak için vardır. Dahası devlet “dini, Aklı, nesli, malı ve canı” korumak içindir.

Mülk konusunda ki sorun, bir adaletsizlik sorunudur. Bu sorunu ortadan kaldırmak, “adalet devletinin” işidir. Hal bu iken milletin kendisi demek olan devletin gücü, onu ele geçirenlerin çıkarları için kullanılmaya başlandıktan sonra, bütün işler alt/üst olmuştur.

Gücün, servetin ve muktedir olmanın ifadesi olan devleti elde tutmak, organize olmuş topluluklara hep cazip gelmiştir.

İslam Dini bir devlet yapısı öngörmez. Onun ilkelerinden bahseder. Bunlardan yukarıda bahsettik. Ancak Kur’an’ın ifade etmediği devlet yapısını Müslümanlar, Bizans’tan, İran’dan ve Türklerden öğrendiler. Onların devlet modelleri, güç ve zor üzerine kurulmuştu.  

Hz. Peygamberden sonra Müslümanların ilk devlet denemesini Emevilerle gerçekleştirdiler. 1400 Küsur yıl önce kurulan ve bir asra yakın yaşayan Emevi devleti, İslam için kara bir leke oldu.

Ebu Sufyan’ın oğlu Muaviye’nin oğlu Yezit, devletin gücünü zorla ve bir hırs uğruna kullandı. Emevi Devletinin İslam adına başlıca üç icraatı vardır ki, utanç vericidir.

  • Ker bela Olayı,
  • “Harre” Olayı, (Bu olay, Medine’de evlere zorla girilen, Müslümanların malları ve eşyaları yağma edilen, kadınlarına tecavüz edilen, insanları öldürülen olayın adıdır. Bugün tecavüze maruz kalan kadıların dünyaya getirdikleri bebeklere Medineliler “Harre çocukları” ismiyle adlandırdılar.
  • Mekke’ye yönelen bu çapulcuların Kâbe’yi yıkma/yakma olayı…

Bunu niçin anlattığımı anlamışsınızdır.

Geçtiğimiz hafta Türkiye’m buna benzer bir olay yaşadı. Dün Bizansist Müslümanlar, kendi kardeşlerini katlettiler, bugün Haşhaşiler Müslümanları katletti… Dün Kâbe yakılıp/yıkılmak istenmişti, bugün Müslümanların istişare binası… Dün Kerbela da masumlar katledilmişti, bugün masum insanlar…

Peki, hiç düşündünüz mü, bütün bunlar ne için yapıldı?

Dün ne için yapıldıysa bugün de aynı gerekçe ile yapıldı… Dün Bizansistlerin amacı serveti yığmak ve ona tapmaktı, servetin gücüyle etrafa korku salmaktı, bugünün Haşhaşilerinin de amaçları aynı… Dün Devletin elinde bulunan Servete sahip olmakla yenilmez olmak, egolarını tatmin etmekti, bugün de aynı…

Mahmut AKYOL

IŞİD’İ BESLEYEN HAÇLI RUHUDUR…!

logo5

IŞİD’İ BESLEYEN HAÇLI RUHUDUR…!

Hepiniz topluca Allah ipine sımsıkı tutunun, birbirinizden ayrılmayın ve Allah’ın üzerinizdeki nimetini düşünün; sizler birbirinize düşmanlar iken O, sizin kalplerinizin arasında ülfet meydana getirip yanaştırdı da nimeti sayesinde kardeş oldunuz. Hem sizler ateşten bir çukurun tam kenarında bulunuyordunuz da O, tuttu sizi ondan kurtardı. Şimdi böyle size ayetlerini açıklıyor ki Allah’a doğru gide-bilesiniz.” ((Âl-i İmran, 103. ayet)

Müminler ancak kardeştir. Öyleyse kardeşlerinizin arasını bulun. Allah’a karşı gelmekten sakının ki size merhamet edilsin.”(Hucurat/10)

Birbirinizle üstünlük yarışına girmeyin! Birbirinize haset etmeyin! Birbirinize kin beslemeyin! Birbirinize sırt çevirmeyin, Ey Allah’ın kulları kardeş olun!” Müslim, Birr, 28)

Kardeşlik sevgi ve muhabbettir. Yağmurun toprağa verdiği hayat gibidir. Kardeşlik bir liman gibidir. Kardeşlik gönül almak, tebessüm etmek, huzur ve mutluluğu paylaşmak; hüzün ve kedere ortak olmaktır. Kardeşlik mesafeleri, sınırları, engelleri ortadan kaldırmak; renkleri, dilleri, kökleri farklı olan yürekleri birleştirmektir. Kardeşlik uğranılan zulüm ve şiddete, akan kan ve göz yaşına duyarsız kalamamaktır.

Bir ülkenin temel taşları yerinden oynadığında, akla hemen polisiye tedbirler gelmemeli, kardeşlik bağlarının zedelenmiş olduğu gelmelidir. Çünkü şiddet, şiddetle çözülmez, ateş barutla sönmez. Akla öncelikle “Sosyolojik” tedbirler gelmelidir. Yani deveyi sürüden dışlamadan önce, onu kimin uyuz ettiğine bakılmalıdır. “Sosyal” yapının neden bozulduğu, bozma sebeplerinin neler olduğu üzerinde durulmalıdır. Değilse sorunu halı altına süpürmekle bitirilemez.

Gerileme Dönemi” sürecinde Osmanlı Devlet Yönetimi, Celali İsyanlarını bastırmak ve anarşiye son vermek üzere Kuyucu Murat Paşayı yetkilendirmiş, devlete karşı gelenler binlerce isyancı ortadan kaldırılmıştı. Fakat böyle olmasına rağmen yine de, devletin yıkılışına mani olunamamıştı.

Bana göre “Osmanlı Devleti”, bugün olduğu gibi “Beynelmilel Şirketler” ve “Beynelmilel Sermaye” tarafından yıkılmıştır. Osmanlının “Etnik” yapısı önce tahrik/tahrip edilmiş, sonra da parçalanarak yıkılmıştır. Bu gün de aynı oyunlarla karşı karşıya bulunuyoruz. Emperyalist güçlerin elinde dün “Celali” vardı, bugün PKK, PYD, IŞİD var. Devletimizin bekasına son vermek için tertip edilen her “bozgunun/ihtilalci” arkasında, bu uluslararası şirketler bulunmaktadır…

Tarihin seyri, “İnananla/İnanmayan” arasında değil, “Adaletle/Zulüm” arasında sürmektedir. Dünyanın sonuna kadar da böyle sürecektir. Zulüm adına bakıldığında Batı Tarihi işgal, yakmak, yıkmak, talan etmek ve öldürmekle dolu olduğu görülür.

Çok geçmişe gitmeye gerek yok, hemen yanı başımızda olanlara bakmak yeterlidir. Irak, Afganistan, Suriye işgali, Yemen gibi pek çok İslam ülkesinin mezhep savaşlarının içine sokulması, milyonlarca insanın katli; bu emperyalist projelerin birer ürünüdür…

Batının bilinçaltında yatan psikoloji; “Haçlı” ruhudur. Haçlı ruhundan anladığı da, dünya nimetlerini sömürmektir. Batının meziyeti, geride bıraktığı medeniyeti insanları kılıçtan geçirmek, çarmıha germek, yakmak, boğmak, zehirlemek, giyotine göndermek, işkence ile öldürmek, ölüme terk etmek ve kitle imha yollarını kullanmaktır. İşgal ettiği bölgelerde, soygun ve talan yapmak, toplu tecavüzde bulunmak, kadınları seks kölesi olarak satmak, kafa kesmek, ciğerlerini, yüreklerini söküp yemek, organlarını kaynatıp çorba yapmak, cesetlerle, kesik kafalarla fotoğraf çektirmektir. Batı bu şekliyle tarihi kirletmiştir.

Şimdi sormak gerekir:

Batı bu öfkeyi, akıl almaz düşmanlığı niçin yaptı? Yakın tarihe bakıldığında ABD, İngiltere, İsrail’in insanlık için bu kini niye kustu? Bu Batının “Sosyal Psikolojisiyle” ilgili bir konudur.

Öyle görünüyor ki, mazlum milletlerin ahi vicdanları kuşattıkça, Batı, hiçbir zaman rahat etmeyecektir!

İslam, hiçbir zaman şiddete kaynaklık etmemiştir. Çünkü İslam’da canlıyı, sivili öldürmek yoktur. Kafa kesip top oynamak yoktur. İntihar saldırısı yoktur. Savaşta esir alınana işkence yapmak yoktur. Öldürülene işkence yapmak yoktur. Tapınaklara, ibadethanelere, sivil alanlara, tarlalara, bahçelere, mezarlara saldırmak yoktur. Kadınları çocukları, yaşlıları esir etmek, köle cariye yapmak yoktur. Eğer var olmuş iseler bunlar da Müslüman değildir.

Batı Dünyası, şiddetin kaynağının İslam olduğunu söyleyip durmuş, kendi günah ve kabahatini hep görmezden gelmiştir.

İnsanlığa reva gördükleri bu haksızlıkların/ayıpların altında nasıl kalkacaklarını düşünmemişlerdir. İşledikleri günahlardan nasıl kurtulacaklarını, şurada/burada Müslüman kanının dökmekten zevk alırlarken bu hesabı Allah’a nasıl vereceklerini akıllarına getirmemişlerdir.

Bunu hesabını “Harici-Selefi-Vahab-i kültüründen beslenenler soramaz! “Haçlı Ruha sahip bir Işid” anlayışı üreten sorgulanmamış eski İslam kültürü soramaz! Diğer taraftan, Kuran’ın dediğinin aksine davranarak ucuz/basit yollarla kurtuluş arayanlarla bu işten hesap soramaz! Namaz, Oruç, Hac, Kurban vs yolları işleyerek çalmayı, çırpmayı, kesmeyi, cinayet işlemeyi, kul hakkı yemeyi, aldatmayı, yalan söylemeyi terk etmeden pürü pak olduklarını sananlar soramaz!

Kendi kurtuluşunu Allah’ın dışında başkalarına havale edenler, kendisine bir Şeyh bulup, ona takılan, ondan şefaat dileyenler soramaz! Dünya işlerini rüşvet vererek çözenler, Allah’ın huzurunda da işlerin öyle olduğunu zannedenler, işlerini zenginlerin ve kahramanların himmetine bırakanlar soramaz! Peygamberlerin, Şehitlerin, Salihlerin şefaatlerini bekleyenler soramaz!

İşte IŞİD vb yapılar, sorgulanmayan İslam kültür ortamlarında gelişir. Sorgulanmayan bu kültür halen elinizde iken siz; IŞİD ile mücadele edemezsiniz. Alacağınız onca polisiye tedbir boştur. Binlerce Celalinin dağlara çıkmasının sebebi anlaşılmadıkça, hepsini de ortadan kaldırsanız, sonuç değişmeyecektir. Atalar demiştir ki “Bataklığı kurutmadan sivrisinekle mücadele edilmez.”

Mahmut AKYOL

 

 

 

RAMAZAN AYI, KUR’AN VE DİN ANLAYIŞI

logo5

RAMAZAN AYI, KUR’AN VE DİN ANLAYIŞI

Dinin ana kaynağı Kur’an’dır. Kur’an’ın ruhu ile insanın vicdanı arasında bir çelişki yoktur. Din, ibadettir. İbadet, hayatın içinde yapılan tüm davranışlardır.

“Kur’an insanlara yol göstermek, böylece doğruyu ve yanlışı apaçık ortaya koymak için (Allah) Ramazan ayında indirdi.”

  • Müslümanın, Müslümanla eşitlendiği Ramazan ayında Kur’an’ın indirilmesi sizce ne anlama geliyor? O Kur’an ki, tefekküren okursanız size, yüreğinizin ne dediğini, niye titrediğini, neden coştuğunu, Bedir’de ve Uhud’da ki Sahabenin canhıraş seslerini niçin çıkardığını söyler…
  • Kur’an, bir Ramazan günü Hira’da “Oku” emriyle inmeye başladı. Bir zaman sonra da “mehcür” oldu. Halbuki nice millet, toplum ve insanlık umutlarını canlandırmış, filizlendirmiş, çeşmelerinden akan sularla hayat bulmuştu…
  • Şimdi rahmet yüklü bulutlar misali sayfaları arasında kurumaya yüz tutmuş mesajlarını yeniden yeşertecek, yeniden kadim dağerlerini umuda çevirecek inananları bekliyor. Çünkü ona yönelen felah bulur, yüz çeviren yok olmaya devam eder.
  • Halbuki Kur’an insanlığı tarihsel olayların üzerinden evrensel değerlerle buluşturmuştu. İnsanlığı hakka, adalete, merhamete, ahlak ve fazilete çağırmıştı. İnsanlığı iyi/kötü, doğru/yanlış, güzel/çirkin, hayır/şer ekseninde buluşturmuştu.
  • Kur’an, insan hayatı üzerinde aklı (vicdan/sağduyu) baş tacı yaptı. Nakille aklı tevhid ikliminde buluşturdu. İnsana iyi bir kul olma yolunu öğretti. Ona başıboş yaratılmadığını, sorumluluk sahibi olduğuğunu anlattı. Ona mükerrem bir varlık olduğunu söyledi. Şimdi bu insan hani?

Hz. Peygamberin; “Kalbinde Kur’andan bir eser bulunmayan kimse, harabe ev gibidir” uyarısı oldukça anlamlıdır.

Görülüyor ki Kur’an, teberrüken okunacak bir kitap değildir. O, inanmak isteyene, gayret gösterene doğru yolu gösterir. Gerçekte yolu gösteren, hidayete kavuşturan Allah’tır.

Günümüze gelene kadar bir çok tefsir çalışması yapılmıştır. Ancak çalışmalar, üstekilerin diliyle (mukdedir) yapıldığından, alttakilarin sesi (ezilen) pek duyulmamıştır.

Ebuzer, Kur’an’ı Kerimi aslına dönecek şekilde bir yol takip etmiş, alttakilerin dilini kullanmıştır. Çünkü Kur’an, alttakilerin haklarının yanında durarak inzal olunmuştur.

Bugün bu inzal yolunu devam ettirmek lazımdır diye düşünüyorum.

Modern çağda ortaya çıkan akımların tarihsel kökleri hep dini dünya olmuştur.

Örneğin, Marx’ın ‘Das Kapital’ in ana kavramları ‘meta, mal, emek, sermaye ve para’ dır. Birçok Muhafazakar dini kesimin bundan haberi olmasa da, bunu kabul etmek istemese de bunlar; Kur’an kavramlarıdır. Çünkü bu kavramlar alttakilerin haklarının ifadeleridir. ‘Burjuva-Proleterya’ çatışması olarak ifade edilen bu kavramlar, hayat döngüsünden ibarattir.

İbn Haldun bu konuyu, ‘Hadarî-Bedevî’ açısından ele almıştır. Ayrıca İslam Tarihinde konuyla ilgili bir çok örnekler görmek te mümkündür.

Mesela İhvan-ı Safa hareketi bu konunun başlangıcıdır. O dönemde insanlar çok sorgular, çok tartışırlardı. Aklı ön plana alırlardı. Fakat aklı ilah yerine koymazlardı.

Mesela Karmatîlik, yar yanağının dışında ortak bir anlayışı savunurdu. Birbirlerine ‘refik’ (yoldaş) derlerdi.

İslam tarihinde özel mülkiyeti şirk gören sufîler vardı.

Hristiyanlıkta Komünyon ayini vardı.

İranlı peygamberler Zerdüşt ve Mazdek de ortak yaşamın içindelerdi.

Çünkü bütün toplumsal huzursuzluklar, adil olmayan üretim ilişkileri, eşitsizlikler, sınıfsal ayrımlara karşı felsefi, ideolojik, siyasi, düşüncelerden doğmaktaydı.

Dinler; bu döngü içinde sürüp giden isyan, itiraz ve devrim çağrılarıyla ortaya çıktı. Allah ve din üzerindeinsana yapılan zulme son vermek üzere geldiler. Dinler, yeni sınıfın ideolojisi olan ‘kariyerizm ve konformizm’i yıkmak istedi. Lakin biz hala burjuva dinini savunmak ve Kapitalizme apdest aldırmakla zaman geçiriyoruz.

Şimdi damarları kurutulan, yok edilmek istenen İslam’ın yeniden inşası gerekiyor! Çünkü Hz. Peygamberin vefatından sonra İslamiyet aşama aşama Emevi ve Abbasi imparatorluklarının dini haline getirildi. İslamın iktidar ve mal ile ilgili sinirleri alındı. Kuran, zararsız bir tapınak metni haline getirildi ve gerçek hayatla bağları koparıldı. Arap ırkçılığına dayalı, evrensellikten uzak din, insanlığa asırlar boyu bir çözüm sunamadı…

İslam’ın özündeki saflığı yenide ortaya koymak için, klasik Müslüman zihni tazelemekten, hayatı ve insanı yeniden yapılandırmaktan başka bir çare bulunmamaktadır.

Dinler ve devrimler iktidara gelinceye kadar insanlık vicdanının patlamaları dinmeyecektir. Fakat iktidar olduklarında da sıkı bir hukuk ve halk denetimi şart…

Dinin uhrevi tarafı var, eyvallah… O bir yana… Ekonomik, politik ve günlük hayatla ilgili tarafını asla unutmamak gerekir.

İslam bir tapınak dini değildir, gerçek hayat dinidir. Kuran mezarda ölülere okunan bir kitap değildir, hayatın atardamarı olan siyasi, ekonomik yapıların motoru olmak durumundadır.

Evet, din, hayatın içinde olmayacaksa; Din ve devlet işleri birbirinden ayrı tutulacaksa, o zaman adalet, doğruluk, dürüstlük, hak, özgürlük, eşitlik, kardeşlik’ vb kavramları nereye koyacağız?

Sonuç olarak Din, kaynağı Kur’an ve dinden ayrı düşünülmesi mümkün olmayan Oruç:

Bir tehdit değil, tekliftir. Dileyen inanır, dileyen inkar eder.

Mahmut AKYOL

 

 

İNSANOĞLUNUN “SENLİK-BENLİK” KAVGASI

logo5

İNSANOĞLUNUN “SENLİK-BENLİK” KAVGASI

Siz bu kavramın neresindesiniz bilmiyorum ama hepimizin bir tarafta olduğu kesin…

Dünyanın baş döndürücü gündemleri dışında kalarak, bu kavramı analize çalışacağım.

İnsan yaratıldığı günden beri, yeryüzünde bir “senlik-benlik” kavgası yaşanmaktadır.

Neden?

Çünkü insanın yaratılış mayasında dört unsur bulunmaktadır.

Ateş, su, hava ve toprak… Yani insanın bir yanı ateş, diğer bir yanı toprak…

Ateş, şu anlamda okumalıdır:

İnsan benliğinde ki kıskançlık, bencillik, çekememezlik, kendini beğenme, kibir, üstünlük taslama, öfke, hırs, şer saçma, acı verme, yakıcılık gibi kötülüklerdir. Ateş, insanın şeytan tarafıdır.

Toprak ise sükunet, bağışlama, tevazu, hayır üretme, ayıp örtme, kanaatkarlık gibi iyiliklerdir. Yani toprak insanın akıl, melek, vicdan, sağduyu tarafıdır.

Bu iki dürtü isanda sürekli olarak çatışma halindedir. Çatışmanın ekseni “iyilik/kötülük, güzellik/çirkinlik, doğruluk/yanlışlık, adalet ve zulüm” çelişkisidir.

Çatışma bazen iyiliğin (akıl-melek-vicdan-sağduyu) bazen de kötülüğün (şeytan) galip gelmesiyleve insanın bu dünyadan gitmesiyle son bulur.

Bu savaş, insanın iradesine (tercih/seçme yeteneği) bağlıdır. İnsanın iradesine rağmen, savaş aksine tecelli etmez. Eğer aksine tecelli etmiş olsaydı insan, sorumlu olmazdı.

Bununla birlikte insanın hiçbir özelliği onu, diğerine üstün yapmaz. Ne dili, ne ırkı, ne cinsi, ne bölgesi ve ne de kavmi; hiçbiri… İnsan bunları gerekçe göstererek üstünlük iddiasında bulunamaz. Zaten; dünyanın sorunları, bu üstün olma yanlışından çıkmaktadır.

İnsanoğlu bu kavramları yanlış kullanmakla “hırsın” içine düşmüştür.

Bugün toprağı kendine mekan tutan insanlar rahat değildir. Sebebi de, ateş yanlıların hırslarıdır. Hırs sahipleri, kendileriyle birlikte masum olanları da yakmaktadırlar.

İşte insanlığın yaşadığı sorun, bugün bundan ibarettir.

Sükunet, bağışlama, tevazu, hayır üretme, ayıp örtme, kanaatkarlık ilkelerine bağlı olmak isteyen insan, hep topraktan koparılmak istenmiştir. Özünden kopmamak için direnirken çok bedeller ödamiştir.

Dünyanın bütün sorunları, insanca yaşamak ve adalet istemekten doğmuştur. Fakat zulümden yana olanlar, bu fırsatı diğerlerine vermek istememiştir.

Zulmün temsilcileri dün Nemrutlar, Firavunlar, Ebu Cehil’ler iken, bugün Beynelmilel Masonluktur.

Dünyanın emperyal devletleri içine kök salan, nihai amacı; Siyonizmin “dünya devltini” kurmak olan bu gizli güç, beşinci kolları vasıtasıyla mazlumlar için hayatı zindan etmiştir. Hayatı ayakta tutan “adalet” ve “aile” kavramlarını yok etmekle işe başlamış, teknolojiyi savaşın içine sokarak evleri yıkmış, toprağı yakmıştır. İnsanlığın önüne “servet, siyaset, şöhret ve şehvet” duygularını atmışlardır.

Kapitalizme destek veren Beynelmilel Masonluk, meydana gelen bütün olayları, yerli uşakları eliyle tezgahlamaya devam etmekte, insanlar da hep cambaza bakmaktadırlar.

Durum ne kadar vahim olsa da, bu kader değildir!

Hayat, deniz dalgası gibidir. Hergün dünya yeniden kurulur. Doğan güneş aynı gibi görünse de, bir önceki güneşe asla benzemez. Herkes boynuna asılan kaderini kendi iradesiyle ilmek ilmek dokur. Allah Âdemi kendi başına bırakmış değildir. Onu bilgi, akıl, konuşma ve dil gibi yeteneklerle donatmıştır. Onu ev yapan, ahlak ve hukuk üreten bir konuma kavuşturmuştur. Her doğan çocukla birlikte Âdemin, her gençle birlikte Hz. Yusuf’un serencamı yeniden başlar.

Hz. Ali’nin dediği gibi hayat ve hakikat basittir ve tekdir. Fakat, onu zorlaştıran insanoğlunun hırs duygusudur. Demek ki, yeryüzünü yaşanamaz, hakikati anlaşılmaz yapan insanı saran hırs/kötülük/şeytanın ta kendisidir.

Hayat, aklın alamayacağı kadar çeşitlilik sergiler. Bu farklılıkları bir arada tutmak, akıl sahibi insana aittir. Hayat, ancak bu bilinçle ayakta durur. Birbirini anlamak, birbirini kabul etmek bilinci budur. Toplumlar gelişse de, çeşitlilikler artsa da, düşünceler farklılaşsa da; hoşgörü asla değişmemelidir.

Aynı toprak parçası üzerinde yaşayalar arasında farklılaşma, düşmanlık ve nefret had safhadır.  Tahammül ve rızaya bugün ekmek kadar, su kadar ihtiyaç vardır.

Üzerinde yaşadığımız bu topraklar, iç kavgaları kaldıramaz. Kavga etmeden sürdürülecek bir yaşam, bizi birçok badireden kurtaracaktır.

Artık anlaşılıyor ki, bu kadar nüfus, tek bir fikirle bir arada tutulamıyor. O zaman yeni çözümler gerekiyor. Bunun için Hz. Peygamberin engin  hoşgörüsüne ihtiyaç vardır.

Yeni Medine Sözleşmesi ne ihtiyaç vardır.

Gönüllere tercüman, vicdanlara ses ve birbirini anlayan bir dile ihtiyaç vardır!

Kavga etmeden, kırıp/dökmeden yaşamaya, Allah’ın vadettiği “Darüsselam” ı inşa etmeye her zamandan daha çok ihtiyaç vardır!

 Mahmut AKYOL