TARİH BOYU İSTİSMAR EDİLEN KADINA İSLAMİ BİR BAKIŞ…

logo5

TARİH BOYU İSTİSMAR EDİLEN KADINA İSLAMİ BİR BAKIŞ…

İnsanın yaratılışıyla birlikte insan için iki temel düşünce oluşştu:

Erkek-egemen” ve “Dişi-egemen” düşünce.

İlki Yahudi/Hristiyan, ikincisi bazı uzak doğu din ve mitolojiler tarafından ortaya atılan ve savunulan düşünce.

Yahudi/Hristiyan, görüşe göre Tanrı, güç ve kudretinin (celal) tecellisinin birgerği olarak önce erkeği, sonra da onu yalnızlıtan kurtarmak için kaburga kemiğinden kadını yarattı.

Diğer görüşe göre de Tanrı güzellik ve letafet sıfatlarının (cemal) tecellisi olarak önce kadını, sonra da ondan erkeği döllenmeden üreme yoluyla yarattı.

Denilse de bu, doğru değildir. Bu düşüncelerin tasfiyesi ve reddi İslamın gelişiyle birlikte oldu.

İnsanlığın varoluş misyonu yaratıldığı ilk zamandan itibaren İslam Dini ile sürekli şekilde yenilendi. En son yenileme, Hz. Muhammet’le ve getirdiği Kur’an’la oldu.

“Ey insanlar! Sizi tek bir özden (nefs-i vahide) yaratan, ondan da iki eş (zevc) yaratan, sonra ikisinden birçok erkekler ve kadınlar türetip çoğaltan Rabbinizin bilincinde olun. Adını dilinizden düşürmediğiniz Allah’ın öfkesini çekmekten sakının. Aile bağlarını gözetin. Allah hepinizi görüyor.” (4/Nisa; 1)

Demek ki insan yaratılışının başlangıcı ne “ataerkil”, ne de “anaerkil” değildir.

Erkek ve kadın arasındaki dengesizlik ve eşitsizlik ortaya çıktığı her dönem, iş ve üretim şeklinin kadının aleyhine işlediği her zaman, bu hırs ve gasba karşı  adalet yolunu Allah, peygamber ve kitaplar aracılığıyla gösterdi.

Mesela birçok kereler kadını terbiye maksadıyla dövmek söz konusu olduğunda İslam, dövmeyi reddetti ve şiddeti zulüm saydı. Her kim ki İslamda kadını dövmek vardır derse; İslama büyük iftira atmıştır!

Kurtubi, Şafi, Razi gibi alimler, dövmeyi çeşitli şekillerde anlatmışlarsa da, doğru olan; Hz. Peygamberin uygulamasıdır.

Hz. Peygamber evliliği boyu hanımlarına bir kez olsun el kaldırdığı görülmemiştir. Bir ara hanımlarıyla sorun yaşayınca da önce onlarla konuşmuş, sonra yatağını ayırmış ve anlaşma sağlanınca da tekrar eski yaşama dönülmüştür.

Demek ki şiddetli geçimsizlik yaşandığında eşler önce oturup konuşmalı, olmazsa yataklarını ayrımalı, yine olmazsa bir müddet ayrı yaşamalı, barışılması durmunda ise işi yokuşa sürmemeli. Yücelik ve büyüklük Allah’a mahsus olduğu, bundan hiç şüphe olmaması gerektiği, sadece Müslüman toplumlar için değil, bütün insanlık ailesi için evrensel çözümler olduğu unutulmamalı…

Arap toplumunda kölelik, çok eşlilik, kadını dövme, kadını erkeğin kaburga kemiğinden yaratılmış olması vs saplantılar, İslam Dini tarafından ortadan kaldırılmaya çalışılmıştır.

Hz. Peygamber’in iki tane cariyesi olduğu görüşü de doğru değildir. Köleliğe karşı olan, kölelere özgürlük diyen bir dini insanlığa taşıyan bir insan, nasıl olur da böyle bir yanlışın içinde yer alır!?

Nur; 24/31 Ayetten şunlar anlaşılmalıdır:

Bakışlarınızı sakının, ırz ve namuslarınızı koruyun, görünmesi zaruri olan yerler dışında kalan kısımlarınızı cinsel cazibe adına sergilemeyin, açıp saçmayın, başörtüsünü omuzların üzerinden salın..!

Dikkat edilecek olunursa Ayet, “mümin” kadınlara bir hitaptır. Ayet, başı açıklığın yaygın olduğu bir topluma inmiş değildir. Arap’lar da değil kadınlar, erkekler bile  sıcaktan ve Arap örfünden dolayı zaten başlarını örterlerdi. Yani erkek kadın hemen hiç kimse “başı açık” gezmezdi.

O zaman ayet, sadece baş örtmek için gelmiş değildir. Takılan başörtüyü aşağıya doğru salın ve başınıza toplamayın, boynunuzu, omuzunuzu, göğsünüzü, sırtınızı dekolte şekilde açıkta bırakmayın” İçindir…

Kur’an çok eşliliğe ruhsat vermediği gibi, çoğu aza indirme yönünde bir düzeltmesi vardır.

Cuma namazı kadınlar üzerine de farzdır! Kur’an’da kadınların Cuma namazından muaf tutulduğuna dair bir ayet bulunmamaktadır.

Miras konusunda kadınlara erkeklerden daha çok pay vermek, Kur’an’ın ruhuna ve adaletine daha uygundur. Bundan maksat mağduriyeti ortadan kaldırmak, ezileni koruyup kollamaktır.

Müslüman kadın, devlet başkanlığı yapamaz diye Kur’an’da yasak bir hüküm bulunmamaktadır. Bir göreve gelmek için gereken temel kriter ehliyet ve liyakattir. Onlarda sonradan kazanılan ve kaybedilen şeylerdir.

Kur’an’ın indiği toplumda feodal ve ataerkil toplum olması sebebiyle kadın, bazı haklardan mahrum bırakılmıştır. Bu sebeple kadının mahrumiyeti sosyal bir durumdur. Değilse kadın namaz da kıldırır, cumaya da, bayram namazlarına da katılır, cehren Kur’an da okur…

İslam’ın kadına bakışı, Arapların, Türklerin ve Farsların bakışı gibi değildir. Kadın ile erkeğin neler yapamayacağı Kur’an’da bellidir. Mesela nikahsız ilişki yasaktır. Nikahlı olsa dahi aybaşı halinde cinsel ilişki yasaktır.

Kadın ile erkek, Tanrı önünde ve kanun karşısıda eşittir.  

Ahirette erkeğin sorumlu olup da kadının sorumlu olmadığı bir şey yoktur.

Adam öldürme, hırsızlık, yolsuzluk, yalan, zina, iftira, içki, zulüm, zorbalık vs erkeğe olduğu kadar kadına da haramdır.

Namaz, oruç, hac, zekâttan ikisi de muaf değildir.

Bugün milyonlarca kadını kim kötü yollara düşürüyor? Üzerlerinden kim çalıştırıp zengin oluyor? Kadın bunları kendi kendine isteyerek mi yapıyor?

Bir zalimin elide kadın bir oyuncak değil mi? O zalimler de genellikle erkekler olmuyor mu? Kadın erkek için fitneyse, erkek de kadın için fitne değil mi?

Fitne, bedenimizde kanın dolandığı gibi dolanan şeytandır; o şeytan da içimizdeki kötülük dürtüleridir.

Mahmut AKYOL

 

 

NÜSUKLARIMIZ (ritüel), İBADETE NE ZAMAN DÖNÜŞECEK..?

logo5

NÜSUKLARIMIZ (ritüel), İBADETE NE ZAMAN DÖNÜŞECEK..?

Bu yazıda birbirine karıştırılmış iki kavramdan bahsediecektir.

Hemen belirtelim ki Kur’an’da ritüelin karşılığı nüsuktur. Nüsuklar, ibadete dönüşsün diye yapılır. Yani nüsuk, ibadete başlamanın ilk basamağıdır.

Dinlerin kendilerine özgü belirli hareketleri vardır. Sayı, şekil ve zaman itibariyle tekrarlanan bu hareketlere ritüel denir. Ritüeller insanı hayatın içine taşımak içindir.  Hayatın içinde iş ve değer üreten insan; ibadet yapmış olur. İbadet, insana sorumluluk yükler ve hayatı sorgulattırır.

Her yıl “Ganj” nehrine giren Hindular, her Pazar “kilise de” toplanan Hristıyanlar ve her Cumartesi “havra da” toplanan Yahudiler, her vakıt abdest alan, namaz kılan, rüku ve secde yapan, her Ramazan ayında oruç tutan, Hacda şeytan taşlayan ve Kabe etrafında dönen Müslümanlar ayin, (ritüel/nüsuk) yaparlar.

Arap dilinde nüsuk, daha çok ürün almak için toprağı “gübrelemek” demektir. Demek ki amelin bereketi ve güzelliği, nüsukların niçin yapıldığının anlaşılmasına bağlıdır.

Anlaşılacağı gibi nüsukların amacıibadet, ibadetin amacı da, Müslümanı hayatın içinede iş ve değer üretmesini sağlamaktır.

***

Şimdi içinde Kur’an, namaz, oruç, kurban vb ritüllerin yer aldığı Hacc’dan söz edelim.

Haccın İçinde eve dayalı yaşamı yüceltmek ve yaşatmak vardır. İnsana, insanlığın ve uygarlığın kökeninin ne olduğunu hatırlatılması vardır. İlk evi (beyt) kuran, aileye dayalı yaşamı başlatan, yaşama hukukunu (şeriat) getiren, ilk insanların sembol ismi Adem(Adam) vardır.

Bütün bunlar, insanlığı bir araya toplayan, birbirine karıştıran, birbiriyle kaynaştıran ve birbirine eşitleyen Hacdır.

Görüldüğü gibi Hacc, insanın kendine bir yönelişi” ve “yürüyüş tür.

Şimdi; etrafında dönülen Kabe, bir an için yukarı çekilse, geride ne kalır dersiniz? Geride esas amaç kalır. Yani iki parça beze bürünmüş, birbirine karışmış, kaynaşmış, sınıf ve kastlardan arınmış, eşit hale gelmiş insanlık kalır.

İşte; yeryüzündeki tümyönelişler/yürüyüşler bunun içindir. Hacc boyunca topluca getirilen, yeri göğü inleten telbiye ile, anlatılmak istenen budur.

İşte haccın ibadete dönüşmesi budur…

Haccın diğer bütün nüsukları (Arafat, Müzdelife, Mina, Şeytan taşlama, kurban, bayram) bunun nasıl sağlanacağına yönelik sembolik hareketlerdir. Hacdan dönenlerin ibadeti, bu andan sonra başlar.

Acaba kaç hacı, bunu bilir?

Kaç hacı, şirkle/mülkün bağlantısını kurar?

Kaç hacı kendini rütbeden, kastlardan arındırır, sınıfsız bir toplum hayali kurar?

Kaç hacı eşitlik ilkesine dayalı bir hayat için var gücüyle çalışır?

***

Namaza gelince… Salatla öğretilmek istenen şey, hayatta Allah’tan başka hiç kimsenin önünde eğilmemek (ruku), mütevazi olmak (secde), eşitlik (saf) tutarak bir ömür boyu yaşamaktır.

Peygamberimiz der ki: “Kim birisinin önünde sırf zengin olduğu için eğilirse (ayağa kalkarsa) dininin yarısı gider.” (Beyhakî)…

Bunun gibi kibirli, kendini beğenmiş, kasıntılı, böbürlenerek yürüyenlerin salatı boştur. Namazda safta, önündeki bir yoksulun çorabının dibine secde ettiği halde, dışarı çıkınca kaşanelerine çekilenlerin, topluma üstten bakanların, öksüzü korumayan ve yoksulun yanında olmayanların namazı da boştur.

Görülüyor ki ibadet hayatta olandır, tapınakta değil.

 ***

Abdestin ibadet olması için eline, yüzüne, başına, ayaklarına, gittiği yere ve kişiliğine sahip olmaktır. Su dinî sembolizmde arınmayı ifade eder.  Bunları su ile yıkamak demek, bunlara sahip olmak ve insanların zararına bir şey yapmamak demektir. Aksi halde abdest ibadeti, boşa yapılmış olur.

***

Ezan, kendilerini otorite zannedenlere karşı bir reddiyedir. Allah’a rağmen Mülkü ele geçirerek müstağnileşen ve böylece tuğyan edenlere karşı bir hatırlatma ve ihtardır.

Ezan ile, yeryüzünün kuvvet arçalarını (bilgi, iktidar ve servet) ele geçirip büyüklenmeye kalkanlara “Allahu Ekber , sonra da, insanlar üzerinde otorite tesis etmeye ve hegemonya kurmaya kalkanları ret için; “Lailahe İllallah!” Denilir. Çünkü İslam’ın şiarlarının merkezinde Lehu’l-mülk vardır.

Kur’an’ın tüm ruhuna, Kur’an’ın her sayfasının ortasına sanki Lehu’l-mülk damgası basılıdır. Bütün kıssalar, ahkam, nüsuk ve anlatılar bunu açıklamak içindir.

***

İnsanoğlunun yeme, içme, şehvet, tutku, ihtiras konularında kendini frenleme bilincini kazandıran “Oruç” tur. Oruçta Şeytanın dört büyük saptırma yolunun tıkanması ve onlara karşı insanın kendini tutması vardır. “Servet, şehvet, iktidar, şöhret

Aç kalarak servete ve biriktirmeye, cinsel ilişkiden uzak durarak şehvete, iktidara (iktidarsızlığa) karşı durabilmek için itikafa girmek ve şöhrete karşı insanın kendini tutması vardır. Oruçta açı anlamak vardır. Öksüzü koruma ve yoksulun yanında olma vardır.

***

Kurban” ritüeline gelince; Kurban insanların birbirine yakınlaşma, hediyeleşme, kaynaşma ve kucaklaşmadır. Sınıflaşmaların kaldırılması, herkesin birbirini ziyaret etmesi, öteki için fedakarlık ve onun halini anlaması gerekir. Değilse Kurbanın ibadete dönüşmesi zordur!

Mahmut AKYOL  

 

 

 

 

PEYGAMBERİMİZ KUR’AN’I NASIL OKUDU?

logo5

PEYGAMBERİMİZ KUR’AN’I NASIL OKUDU?

Yedinci yüzyılda Mekke’de (ortadoğu) insanlık, yeni bir sınava çağrıldı. Amansız vahşetten kurtulmaları için Allah, sözlerin en güzeliyle donattığı Hz. Peygamber’i yolladı. Çünkü Allah bütün tebliğcilerini güç üzerinde değil, söz üzerinden gönderirdi.

Hz. Peygamber’e ilk olarak “Alak” suresi verildi.

Alak, semantik olarak “Kan Pıhtısı, toprak, nutfe, meni, cenin” gibi anlamlara gelse de, burada en anlamlı mana, “sonsuz sevgi ve merhametle yaratmak” olarak ele alınmalıdır.

Demem o ki Allah, evreni (herşeyi) sonsuz sevgi ve merhametiyle yarattı.

Peygamber, yaratılışın temelinde ki bu sevgi ve merhameti tüm insanlığa yeniden ve doğru şekilde bildirdi. Bu yoldan sapanların bedelinin “Cehennem” olacağı söylendi.

İnsan aklına şöyle sorular geliyor:

Acaba Allah, insanı varlık sahnesine neden ve niçin çıkardı?

Acaba insanı hayvandan, bitkiden, taş ve topraktan neden ve niçin ayırdı?

Acaba diğerlerini değil de, insanı neden ve niçin sorumlu tuttu? 

Bu soruların cevabı şu olsa gerek:

Madem ki Allah herşeyi sonsuz sevgi ve merhametiyle yarattı, madem ki Hz. Peygamber sevgi ve merhameti yaymak için gönderildi, o zaman insan da hayatın içinde hemcinslerine sevgi ve merhameti yaymalıydı.

İnsan hayata, doğaya, canlılara ve hemcinslerine karşı sevgi ve merhametle bakması, doğal bir yaşam sürmesi, çalmaması, yalan söylememesi, birbirini öldürmemesi, birbinine iftira atmaması gerekirdi… Ancak o şekilde bu iyilik ve güzellikler karşısında, “Cenneti” gibi bir ödüle kavuşabilirdi…

Her Peygambere olduğu gibi Hz. Peygambere de Allah, “Vahiy” gönderdi.

Katiyetle söylemeliyim ki:

İçinde yaşadığımız evreni çekip çeviren, ayakta tutan, başta insan olmak üzere herşeyi varlık sahnesine sonsuz sevgi, ilgi ve alâkayla çıkaran, insana hava, su, toprak, ısı veren; bilgi, akıl, muhakeme bahşeden ve insana kalemi kullanmayı öğreten, varlığı okumayı, anlamayı, derinliklerine nüfuz etmeyi sağlayan Allah’tır.

Buna rağmen Allah, insanları tek bir ümmet yapmadı. Eğer bütün insanlar tek bir ümmet olsaydı; o zaman, kendisine verilen seçme yeteneğini (irade) kullanmasına gerek duymazdı. Bu da Cennet ve Cehennemi anlamsızlaştırırdı.

Allah, insana verdiği meziyetlerin karşılığını görmek istemiş, fakat o çoğu kere umursamaz bir tavırsergilemiş, görmezden gelmiş, kendini bir şey zannetmiş ve aynı sevgi, ilgi ve alakayla hayata bakmamış ve Allah’a karşılık vermemiştir..!

İnsanın bu zaafı sebebiyledir ki Allah, zaman zaman Peygamberler ve kitaplarla uyarılarda bulunmuş, onu vahşet içinde boğulmaktan sevgi ve merhametiyle kurtarmıştır.

Yoksa Allah, bilinmez bir hazine değildi. O’nu tanımak için insan var edilmiş değildi. İnsanın sınavı bu değildi. Sınav sevgi, merhamet, adalet ve doğruluktu…

Bilinen hakikat şu ki:

Her canlı, bir erkek ile bir dişinin birbirine olan ilgi ve alâkasının, aşk ve sevgisinin zirveye çıktığı bir anda rahme düşüyor ve canlıların devamı bu şekilde sağlanıyor.

Yani Alah, insanı bu “oluşa” belirli bir zamandan sonra katıyor. İnsanın çektiği acı, bu varoluş sancısıdır.

Şimdi; Hz. Peygamberin yaptığı gibi bizler de kendimizi, geçmişimizi ve geleceğimizi sorgulamalı, Allah’ın tarih, tabiat ve hayat vesilesiyle üzerimizdeki nimetlerini düşünmeli, O’nun sevgi ve merhametini şehrimize, ülkemize, bölgemize ve insanlığa taşımalı..!

Gaflet uykusundan uyanmalı, ayağa kalkmalı ve başka uyanışları başlatmalı..!

Ebedi mesajları yaşayarak okumalı; söze, adalete, özgürlüğe, sevgiye, merhamete, doğruluğa, kendimizden başlamalı..!

İşte Kur’an’ın ilk emirleri…

Hz. Peygamber’in “Oku” emrini aldıktan sonra ne yaptığına bakacak olursak, O; Kur’an’ı kanaatimce böyle okudu ve anladı…

Biz de Kur’an’ı böyle okumalı ve anlamalı..!

Öyle ki bu okuma, “yazılı bir metni yüzünden okuma” olmamalı..!

Okurken her bir ayetin bizlere sorumluluk yüklediğini, yükünün altında kemiklerimizin çatırdadığını hissetmeli..!

Çünkü Hz. Peygamber, okuduğu her ayette bunu hissederdi…

Mahmut AKYOL

CENNET BİR MAHAL DEĞİL BİR HALDİR!

logo5

CENNET BİR MAHAL DEĞİL BİR HALDİR! 

Yazı, sakin şekilde okunursa ne demek istediğim anlaşılacaktır.

Öncelikle söylemeliyim ki, dinin iki yüzü vardır. Biri afyon yüzü, diğeri de vicdan yüzü.

Biz vicdan yüzü üzerinde duracağız.

Örneğin Ebu Cehil ve Muaviye’nin din anlayışında vicdan yoktur.

Hz. Peygamberin naklettiği din, vicdan yüklüdür. Buna göre din eşitliktir. Din, Köle Bilal’i azat etmektir. Din, kölelerle aynı sofraya oturmaktır. Din, insan haklarını savunmak ve kuruyla yaşı birbirinden ayırmaktır vs…

Dinin afyon yüzü bunları kabul etmeden, insanı hemen cennete koymaktır.

Eğer insan gönlünü hakkıyla Allah’a ve Kur’an’a açabilseydi, Kur’an’ın sosyal adalet ilkelerini görebilse ve İslam’ın vicdan yüzünü tanısaydı; o zaman insanlığın inanma diye bir problemi olmazdı.

Kur’an’ın sosyal ilkelerinden olan ‘mülk/infak/zekat vs’ kavramlar bihakkın hayata taşınabilseydi, adalet dengesi kendiliğinden tesis edilirdi.

Eğer dünya ötesi kurulacağı tasavvur edilen Cennet, öncelikle bu dünyada kurulabilseydi, kurtla-kuzu beraber yaşayabilirdi.

İnsanların inançlarının aynı olmasını düşünmek nafile bir çabadır. İnançlar ve ritüeller üzerinden sorgulama ve yargılama yapmak yanlıştır. Dine dayalı sorunlar, hep bu yanlış sogulama ve yargılamalardan ileri gelmiş ve gelmeye de devam etmektedir.

Dinin inanç ve ritüellerini sorulama yerine, nihai amacının ne olduğu üzerinde düşünülseydi, daha doğru bir iş yapılırdı.

Buna göre din; bozulan sosyal dengeyi yeniden inşa etmek, yanlış bağlanan kabloları söküp yeniden bağlamaktır. Din, kıyamete kadar yoksulu hep yokluğa mahkum kılmamak, insanların eşit şekilde yaratıldığını kabul etmek, rızık ve rızık kaynaklarının dengesini bozmamaktır.

Bu gerçekler kavranmadığı sürece, Müslümanların sorunları hiç bitmeyecektir.

Bu hayat böyle devam edemez!

Sürekli şekilde yoksullar zenginlerin inayetiyle yaşayamaz!

Bu, insan onuruna ters bir durumdur!

Görülüyor ki yaşanılan sorunlar, çok ciddi ve köklüdür.

Bunun için herkes ihtiyacından fazlasını ihtiyaç sahiplerine vermelidir.

İşte din, tam da budur! Yani din, öteki için bir şeyler yapmaktır…

Emevi kader doktrini asırlar boyunca şu yanlışı hep tekrarlayıp durmuştur:

Dünya bir imtihan yeridir. Allah’a olan inancınızı koruyun ki, O sizi; öbür dünyada ödüllendirecektir. Zenginlik de, yoksulluk ta bir kaderdir’…

Bu İslamdan ziyade müşrik bir anlayıştır.

Halbuki Hz. Peygamber öyle demedi:

Fakirlik neredeyse küfür olacaktı. Kimse kardeşini küfürde bırakmasın, elindekini onunla paylaşsın, versin…’

Hz. Peygamberin bu söz ve davranışına karşılık müşrikler Kur’an ifadesiyle dediler ki:

Niye verelim, eğer Allah isteseydi onları doyururdu, doyurmadığına göre demek ki istemiyor. Kimisinin tok kimisinin aç olması, kimisinin zengin kimisinin yoksul olması Allah’ın takdir ettiği bir düzendir. Allah bizi zenginlikle, onları da yoksullukla imtihan ediyor.’

Halbuki iş müşriklerin söylediği gibi değildir. Allah yeryüzündeki rızık ve rızık kaynaklarını eşit şekilde takdir etti ki aç, çıplak, susuz ve güneşin sıcağında yanan kimse kalmasın!

Fakat yeryüzünde insanın aç, çıplak, susuz ve güneşin sıcağında yanmasını bizzat insan kendi kendisine yaptı! Çünkü insan kendisine karşı da, hemcinsine karşı da zalimdir, cahildir!

Allah, insan için hiçbir korkunun olmayacağı yere ‘Cennet’ dedi. Kuran’ın cennet dediği yer, aslında henüz insan eli değmemiş doğal dünya olduğu söylendi. Kur’an buna ‘Darüsselam’ dedi.

Demek ki Ahiret için tasavvur edilen cennet, dünyayı yeniden doğal hale dönüştürmek için çalışanlara vadedilen bir ödüldür.

Cennet gayba inananlar için sonsuz bir umudu ifade eder.

Ebu Zer’e, Bilal’e, dünyayı yeniden doğal haline çevirmek isteyenlere, sana/bana vadedilen cennet budur!

Allah’a inandığını söylediği halde dünyayı doğal hale çevirmekten yoksun olanlara ve cenneti bu dünyada bir ‘hal’ olarak kuramamış olanlara, vadedilen ise Cehennemdir!

Sonuç olarak denilebilir ki:

İslamiyet sosyal içerikli bir dindir. Kuran-ı Kerim baştan sona Müminlere ezilenleri, yoksulları, miskinleri, kimsesizleri, öksüzleri korumayı ve kayırmayı öğütlemiştir. Kur’an takva kavramını aslında hayatı, canlıları ve tabiatı koruyanları anlatmak için kullanmıştır.

İslamı insanlığa tebliğ eden Hz. Peygamberin hayatı ortadadır. O, mülksüz olarak dünyadan gitmiştir. 

Kuran-ı Kerim ‘kenz’ yapmayı, şahsi mal biriktirmeyi haram saymıştır.  

Şimdi; bizim yapacağımız iş, ‘kenz’ yapan Kapitalist Sisteme karşı tavır sergilemektir! 

Bilindiği gibi dünyada tanrısı para, tabusu mülkiyet olan bir düzen hüküm sürmektedir. Bu düzene karşı durmak, buna bir söz söylemek, bununla mücadele etmek, insanlık ve İslam adına bir görevdir! 

Mahmut AKYOL

 

HERŞEY KARMA KARIŞIK…

logo5

HERŞEY KARMA KARIŞIK…  

Endişe, yalnızlık ve korkunun olmadığı ve yaşanmadığı bir dünya istiyorum. Bakıyorum ülkeme, fetret dönemi görüntüsü İstanbul’dan daha net görülüyor.

İstanbul’un Fatih semti sokaklarında Tarikat şeyhleri yürümeye kalksalar, birbirne çarpar.

Görünen o ki, dini tanınmaz hale sokanlar, kendilerini dindar zannedenler olmuş…

‘Din afyondur‘ sözü, kanatimce bunun için söylenmiş olsa gerek… Buna göre din, insanoğlunun acısını ve trajedisini dindiren bir ilaç…

Gerçekte ise din; hayatın içinde yaşanan olgu… Din sözde değil, özde olan şey… Din insanı coşturan, heyacandan heyecana koşturan duygu… Din insanın rızık ve baskı endişesine, ontolojik yalnızlık ve ölüm korkusuna, ne olacağım, nereden gelip, nereye gideceğine ilişkin ruh yapısına bir cevap…

Mülk Allah’ındır’ sözü doğru söylenmiş bir söz…

Lakin burada Allah’ın Mülkünü kullananlar yanlışların içinde…  Eğer mülkün kullanılmasında bu yalan ve yanlış davranışlar olmasaydı, yeryüzünde aç/açık kimse kalmazdı.

İslam Dini’nde küçük mülkiyetlere sahip olmaya izin verilmiş, fakat büyük mülkiyetlere (tek bir kişinin elinde olmasına) izin verilmemiştir. Yani, Müslümanların büyük toprak sahibi olmaları yasaklandığı gibi, devlet dahil kimse,  toprakta hak iddia  edememiştir.

Sadece kişilerin işletim hakkı olmuştur. Devlet yepısı ve çatısı altında yaşayan insanlar, topraktan ürettiklerinden devlete vergilerini vermişlerdir. Ancak Peygamberimizden sonra toprak ağaları yerden mantar biter gibi bitmiştir.

Halbuki rızkı ve rızık kaynaklarını eşit şekilde yaratan Allah’tır. Biz sadece bunlardan yararlanırız. Biz sadece maddeye şekil veririz. O da bizim emeğimizdir. Dünya hayatı gelip geçici bir metadan ibarettir. Buradan sadece emek verdiğiniz kadarını alırız. Bu da bizi, çevremizi doyurup geçindirecek kadar olmalıdır. Daha fazlasına tamah etmemelidir. Kur’an’da bize düzenli şekilde söylenen budur.

Hz. Ali:

Eğer halkın rızası varsa ve onlar toprağı ekip biçiyor ve yoksulun hakkını veriyorsa, orada bulunan topraklar Allah’ın insanlara bir nimetidir’ diyor.

Kişide bulunan mülk fazlalığı toplumun bozulmasına sebeptir. Toplumda ayrılıkları ortaya çıkarır.  Ayrımcılık ise kötülüğun anasıdır.

Kur’an, ‘Allah’a hakkını verin‘ diyor. ‘İçinizden Allah’a borç verecek olan yok mu?’ diyor.

Ne demek ‘Allah’a hakkını vermek‘, ne demek ‘Allah’a borç vermek‘? Düşünmek gerekir…

Bu, bir yoksulu doyurmak, muhtaca vermek, zayıfa, güçsüze el uzatmak demektir. Olmayanla paylaşmak demektir. Çünkü bunlar Allah’ın sesi ve nefesidir.

Kenz‘, yatırıma dönüşmeyen kişisel servet, duran sermaye demektir.

Kur’an kenze izin vermiyor. Kiradan ve ranttan geçim sağlamayı men ediyor.

Kendilerini totem, kast, şah, melik, sultan, kral, padişah görenler ve buların çevresinde olanlar, kenz sebebiyle toplumları parça parça etmişlerdir. Dahası bu  kimseler, kölelerle ve aşağıdakilerle eşit hale gelmek istememişlerdir. Hz. Peygamberin getirdiği yeniliklere karşı çıkışları bundandır.

Ebu Cehil bir ara Hz. Peygambere; ‘Beni köle ile eşit kılan dinine de, sana da lanet olsun‘ demiştir.

Şirk sınıflı toplumu, Tevhid sınıfsız toplumu ifade eder. Tevhid ve şirk göklerde olup biten bir şey değil, bilakis yerde olup biten şeydir. Kuran’ın Cennet anlayışı dünyadadır ve Cennet, sınıfsız toplum demektir. Yani cennette sınıf yoktur, eşitlik vardır.

İnsanlık tarihi Bedevi ile Hadari çatışmasından ibarettir. Bedevi ve Hadari tarihi mülk ve mülkün paylaşımı üzerinden yürümüştür.

Uzak doğudan başlayarak Tao, Konfüçyüs, Buda, Zerdüşt, Mazdek, İbrahim, Musa, İsa, Muhammed ve diğer bütün Peygamberler, bu ilkeli duruşlarıyla dünyayı aydınlatmışlar ve insanları ortaklığa ve paylaşıma çağırmışlardır.

Bu anlamda Hz. Peygamberimiz tarikat, cemaat şeyhleri, devlet adamları, siyasiler ve bizler için ezeli ve ebedi bir örnektir. Bütün herkes onu örnek almalıdır. Çünkü O, evrensel bir örnektir. Bu evrensellik onun bir dinin peygamberi olmasından kaynaklanmıyor. Onun yaşayış ve davranışlarından ileri geliyor. Çünkü O, geride birkaç kap ve bir kitap bırakmıştır. Evrensel örnekliği de budur…

İslam Tarihinde Hicri 250 yılında ortaya çıkmış ‘Karmatiler’ hareketi var. Bu önemli sayılacak bir harekettir. Karmati, (refik/yoldaş) demektir. Sünni tarihçiler bundan yeterice bahsetmişlerdir. Fakat daha sonra bu hareket yoldan çıkmış ve dönemin siyasi baskılarıyla tarih olmuştur.

Osmanlı’nın kuruluşununda etkili olan Ahilîk, Kalenderilik, Vefaîlik, Karmatilerin devamı olan eğilimlerdir. Karmatiler fazla mal biriktirmeye karşıdırlar. Mütevazı ve sade yaşamayı öğütlemişlerdir. Sermayenin gücü ile birisinin diğerine hükmetmesine karşı olmuşlardır.

Bu eğilimler İslam’ın muhalif tarihini, kıyıda kalmış aykırı tarihini oluştururlar. Bu muhalif dili İlahiyat fakültelerinde, İmam Hatip/Ezher ve Kum okullarında görmek mümkün değildir.

Bu görüşten egemen güçler rahatsızdırlar. Bu görüşü ve Hz. Peygamberin örnekliğini tarihin gündemine yeniden taşımak zorundayız..! 

Kur’an’ın imandan sonraki en büyük meselesi olan mülkü ve en büyük emri olan infakı tarihin gündemine yeniden taşımak zorundayız..! 

Mahnut AKYOL