BİR MİLLET UYANIYOR!

logo5

BİR MİLLET UYANIYOR!

“Eğer Rabbin dileseydi, bütün insanlığı inançta tek bir ümmet yapardı; fakat onlar hala farklı görüşler benimsemekteler.” (Hud/118)

Yaratan insanoğlunu böyle ve bunun için yarattı. Eğer insanda gerçekten gören bir göz, duyan bir kulak, hisseden bir kalp olsaydı, hayata bu açıdan rahatlıkla bakabilirdi. Yazık ki körlüğü, sağırlığı ve vicdansızlığı bu bakmaya engel…

Karşı cinslerin birbirlerine karşı nasılda sevgi, ilgi ve tutku ile bağlandığını, toprağın tohuma, meyvenin ağaca, ananın yavrusuna sevgi ve ilgi duyduğunu göremiyor…

Bu İlahi kanuniyeti maalesef anlayamıyor.

Allah’ın doğayı bu kanuna bağlı olarak var ettiğini. İlahi düzenin oluşu ve akışının bu şekilde olduğunu kavrayamıyor.

Evet, hayatın akışı bu şekilde sürüp gidiyor. İnsan, tüm yaratıklardan farklı olarak iradesini kullanıyor. Saklı olan kaderini bu şekilde belirliyor. Ya doğayı inşa ediyor ya da yıkıp geçiyor.

Buradan hareketle şöyle bir tespitte bulunulabilir:

Yurdumda bir kaşık suda fırtına koparan, üst akla piyonluk yapanların ortaya koymaya çalıştıkları felaket senaryolarına bakın, her senaryo yerlerde sürünüyor, milletin basiret ve ferasetiyle günü birlik bozuluyor.

15 Temmuz itibariyle Türk Milleti, küllerinden yeniden doğuyor. İki asırdan bu yana narkoz verilip ameliyat masasında uyutulan Millet yeniden kendine geliyor. Fatihler ve Fatihleri doğuranlar öyle ki, uçaklara karşı duruyor ve tankların önüne vücutlarını siper ediyor. Olaylar, bir milletin “TARİHİYLE BULUŞTUĞUNU” gösteriyor.

Altı asırlık çınarın varisleri, Yüz yıldır sürüp gelen Cumhuriyetin çocukları, tarihine geri dönüyor.

Kitap sayfalarında yazılanları, mekânlarına giderek öğreniyor, o mekânların taşını, toprağını, kazılan siperleri, cenk meydanlarındaki çığlıkları, at kişnemelerini, kılıç şakırtılarıyla dolu sesleri duymaya çalışıyor. Sarıkamış, Çanakkale, Kurtuluş Savaşı Şehitlerinin, hayatlarının baharında kara toprağa kefensiz niçin düştüklerini artık anlıyor.

1683 II. Viyana bozgunu, Avrupa’ya büyük sevinç, bize de büyük acı yaşatmıştır.

Bu tarih; Osmanlının gerileme, bozgun üstüne bozgun yaşama dönemine zemin hazırlamış, sonrasında da Osmanlı her alanda küçülmeye başlamıştır. Yok oluşa doğru giden yıkılış, ancak Sakarya Meydan Muharebesiyle birlikte durdurulmuştur. 20 Milyon Km. kare topraklar elden çıkmış, 880 bin Km. kare toprakla millet baş başa kalmıştır.

Balkan Savaşlarından önce 30 Milyonun üzerinde nüfusu olan Osmanlı,1927sayımında 13 Milyon kalmıştır. Burada özellikle İngiliz oyunlarını, Sevr dayatmasını ve Lozan’ı gözden kaçırmamak gerekir.

Kabul edilmelidir ki Türk İnsanı zorla, Batı Trenine bindirilmiş, Bilgiye ulaşmak, katma değeri yüksek şeyler üretmek şöyle dursun, sadece bir yaşamı maymun gibi taklit etmesi istenmiştir. Bunun adı da “çağdaş, uygar, medeni” olmak olmuştur.

Türk Milleti yenilik adına düşünmeye başladığı her anında, ya içi karıştırılmak istenmiş, ya da borçla, ambargolarla tehdit edilmiştir. Her zaman olduğu gibi milletin karşısına açık ve mertçe çıkamayanlar, taşeron eşkıyalar kullanarak işlerini yürütmüş ve halen de bu yolu kullanmaya devam etmektedirler.

Bu darbelere rağmen Türk milleti akleder, düşüncesini yeniler, araştırır, tarihten ders çıkarır, kendi arasında birliğini sağlar, dürüst ve adil yoldan yürümesini sürdürürse; inanıyorum ki bu badirelerden tez zamanda geçer

Çünkü bu çizgide gidenlere Allah’ın vadi vardır. Sosyolojinin altın kurallarından birisi de şudur. Teşkilatlı (ehliyetle, liyakatli, inançlı) azınlıklar,  teşkilatsız ve dağınık yığınlara (çoğunluklara) her zaman üstün gelmişlerdir.

“Ey Peygamber! Müminleri savaştan korkmamaları ve her tür ölüm korkusunu yenmeleri için yüreklendir. Eğer sizden güçlüklere göğüs germesini bilen yirmi kişi çıkarsa, iki yüzüne galip gelir. Eğer böyle yüz kişi olsa, onların binine galebe çalar. Çünkü kâfirler, sonuçta birer kuru kalabalıktır.” (Enfal/65)

  • Demek ki vicdanlara ve hayatın içine ne kadar çok dinamik sevgi, merhamet ve kardeşlik duygusu taşınır, zayıfa/mazluma ne kadar arka çıkılır, yardımlaşma, dayanışma ve destekleşme ne kadar canlı tutulursa; Allah’ın yardımı da o nispette büyük olacaktır İnşaAllah
  • Demek ki Allah’ın dışında bir güç tanımaz, hakkın ve adaletin yanında saf tutar, kötülüklerden uzak durulursa; başarı o oranda artacaktır İnşaAllah
  • Demek ki din, toplumda olması gereken eşitlik, adalet, servetin dağılımı, dolaşım ve paylaşımı hak edilen biçimde ne kadar düzgün sağlar, dost ve düşman tanımı ne kadar doğru şekilde yapılırsa; bu milleti beşeri hiçbir kuvvet mağlup edemeyecektir İnşaAllah
  • Demek ki Allah’ın varlığı, birliği ve bölünmez bütünlüğü yerine insanlar bir cemaatin, bir hizibin, bir dernek ve bir vâkıfın boş hayalleri peşinde sürüklenmez, yöneticiler çıkar ve menfaat peşinde koşmaz, iktidar sarhoşluğuna düşmez, yalana, talana, harama iltifat etmezlerse; bu milletin önü alınmayacaktır İnşaAllah

Bakın Allah, kullarını ahiret günü hesaba çekecektir. Bu basit ve boş bir söz değildir. Bu bakımdan Allah, dünyanın bütün nimetlerini insanlığın istifadesine sunmuştur. Ve demiştir ki, “Salih’in devesine dokunmayın” İşte insanlık hep buradan ya kaybetmiş yahut kazanmıştır.

Konuyla ilgili şu muhteşem ayete bakar mısınız?

İbrahim: “Siz sadece dünya hayatında aranızdaki sevgi ve dostluk yüzünden Allah’ı bırakıp bir takım putlara tutulmuşsunuz. Fakat kıyamet günüde birbirinizi tanımazdan gelecek ve birbirinize lanetler yağdıracaksınız. Varacağınız yer ateştir ve orada yardım edecek bir kimse de bulamayacaksınız.” (Ankebut 25)

Muhakkak ki, doğruyu söyleyen Allah’tır.

Mahmut AKYOL

 

 

 

KUR’AN’NIN ANAHTAR KAVRAMI: BESMELE…

logo5

KUR’AN’NIN ANAHTAR KAVRAMI: BESMELE…

Kur’an’ı Kerimde, “Tevbe Suresi” hariç her surenin başında besmele bulunur.

Sevgi ve Merhameti Sonsuz Allah’ın Adıyla” …

Kur’an’da değişik şekillerde yüzlerce kere tekrarlanmıştır. Fakat Müslümanlar tarafından çokça tekrarlanmasına rağmen az anlaşılmıştır.

Acaba besmele ile anlatılmak istenen nedir?

Gerçek hayat dini İslam’da her işe “besmele” ile başlamak, sevgi ve merhamet ile yaklaşmak neden bu kadar önemlidir?

Eğer Müslümanlar besmeleyi bir “sır, tılsım, büyü, sihir” gibi anlamamış olsalardı, Allah’ın kendisine neden sevgi ve merhameti kendisine farz kıldığını daha iyi anlayacaklardı.

Sor: “Göklerde ve yerde olan (ne varsa) kimindir?” Cevap ver: “Sevgi ve merhameti (Rahmeti) kendine farz kılmış olan Allah’ındır.” (6/12)

Biz seni tüm insanlığa (alemlere) yalnızca sevgi ve merhamet (Rahmet) için gönderdik.” (21/107

Yani besmeleyle, “Ey insanlar Peygamber; nasıl sevgi ve merhameti yaymak için görevlendirildiyse, sizde onun sünnetini takip edin, sevgi ve merhamet üzere hayatı, iyiyi, güzeli, doğruyu, adaleti sevin, her şeye merhametle yaklaşın ve yaşayın! Yalnız zalimi sevmeyin, zulmü alkışlamayın!” Denilmek istenmektedir…

İslam, bir toplumda yer eden, dine de ters düşmeyen “örf, adet ve geleneklerine” dokunmamıştır. Hatta onları bünyesine almış ve harmanlamıştır. Değiştirmeyi düşündüğü taraflar, dine ters düşenler olmuştur.

Mesela Türk Kültüründe yer eden bir “besmelesiz” kavramı vardır. Bu söz genellikle azgın, ipe/sapa gelmez çocukları nitelemek için kullanılır.

Besmelenin içeriği neydi? “Sevgi ve merhameti Sonsuz Allah’ın adıyla”… Besmeleyle bakmak, başlamak ve yapmak…

Acaba besmelesiz sözünün oluşumunda toplumun, ailenin bir payı, ilgi ve alakası var mıdır, ne kadar vardır?

Bence vardır…

Eğer toplum Sevgi ve merhametle birbirine bakmış olsaydı, aileler aynı şekilde sevgi ve merhamet içinde birbirine dayanmış olsalardı, bazı şeylerin ters gitmesine engel olurlardı.

İlk bakışta bu görüşüme karşı çıkanlar olacaktır. Fakat kendilerini sorgulayanlar, toplumun içinde bulunduğunu gözleyenler bana hak vereceklerdir. Çünkü fıtrata (yaratış kanunu) ters hayat sürenler, mutlaka bedel öderler. Bu ilahi bir adalettir.

Mesela bir çocuk azgın, sapkın, yalancı, hırsız, hayırsız ise kusuru Molla Fenari gibi kendinde aramalıdır. Sulanmayan, bakımı yapılmayan ağacın kurumasını ağaca, gübresi atılmayan toprağın verimsizliğini tohuma yüklenmemelidir. Erzurumlu İbrahim Hakkı “Marifet Name” de bu konuları uzun uzun anlatır… Yine Mukaddimede ki tespitler tekrar, tekrar okunmalıdır.

  • Besmele ile başlanmayan her iş noksandır. (Beyhaki),
  • Eve girerken Besmele çekilirse, şeytan bu eve girmez. (Tibyan),
  • Amel defterinde 700 Besmele bulunanı Allah Teâlâ Cehennemden çıkarır. (Tergibussalat),
  • Besmele ile yazı yazanın haceti kolaylaşır. (Deylemi),
  • Besmele ile işe başlayanın günahları af olur. (İ. Rafii),
  • Yemeğe Besmele ile başlayıp, sonunda Elhamdülillah diyenin, sofra kalkmadan günahları af olur. (Taberani),
  • Besmele ile yenen yemek bereketli olur. (İbn Mac’e) vs…

Bu hadislerde geçen besmeleye “tılsım, sihir, büyü” gibi akıl almaz şeyler yüklenmiştir. Besmelenin telaffuz edilmesinin her şeye yeteceğine, bütün kapıları açacağına, kötülükleri def edeceğine, günahları silip süpüreceğine inanılmıştır.

Oysaki Dinimizde böyle bir besmele yoktur.

Müslümanlar ile Yahudiler ritüel anlayışları bakımından birbirlerine benzerler. Hatim okumak, salavat getirmek, dini kıyafetler giymek, takke örtmek, gül yağı kokusu sürmek, besmele çekmek, Mehdi, Mesih beklemek gibi…

Yahudi din adamları Babil sürgününden sonra “YHVH” (Yahova/Allah) ismi tapınakların dışında kimsenin söylenmesine izin vermediler. Çünkü bu dört sessiz harften oluşan isim, sır ve büyü doluydu ve herkesin anlaması imkansızdı.

Kâhinler İsrail halkını “YHVH” ismimi anarak kutsayacaklar, ben de onları kutsayacağım.” (Sayılar 6/22–27).

İsmi kutsamak demek, zikir yapmaktı. Yahudilikteki zikir yapma Efsanesi şöyle gelişti:

Hz. Davut kendi tapınağının temelini kazarken deniz birden taştı ve etrafı su tehdit etmeye başladı. Bunun üzerine Davut kırık bir çömlek parçası üzerine “YHVH” ismini yazarak denize attı. Bu hal üzere deniz sakinleşir.

Tılsım, efsun, muska denilen şeylerin kökü buralara kadar gider.

Bizde sıkça başvurulan define vb. gizli şeyleri bulmak, kapalı yerleri açmak, bulaşıcı hastalıkların tesirini önlemek, insanların ve hayvanların kötülüklerinden korumak anlayışının kökleri, her ne kadar İsrailiyat olsa da, “Şamanizm“ in de büyük rolü olmuştur.

Şamanizm ve İsrailiyat bu ülkede derinden akan nehirler gibidir. Eğer İslam’ın içinde ki bulanıklığın/karışıklığın boyutlarını görmek istersiniz, dipten akan bu nehirleri yüzeye çıkarmasını sağlayacaksınız. Eğer Dini berraklaştırmak isterseniz, bu nehirleri kurutacaksınız.

Kuran’da “Rahmet” kelimesinin geçtiği yerlere “sevgi ve merhamet” kavramlarını koyarak okuyun. Karşınıza “çok seven” anlamına gelen “Vedud” kelimesi çıkacaktır.

Yani işin başı da, sonu da ‘Vedud’ dur. Yani buzları eriten, sert kayaları çatlatan, kapanmış kapıları aralayan, düşmanlıkları yok eden, gönüllere giren, yürekleri fetheden Kuran’ın anahtarı, “Sevgi ve Merhamet” dir…

Eğer evinize şeytanla birlikte girmek istemiyorsanız, Yaşayan dinin besmelesini çekmeniz gerekir!

Yaşayan dinin besmelesinde, “Şeytan” taş attığınızda gözü kör olacak mücessem bir varlık değildir. Şeytan, insanın içindeki kötülüklerin adıdır. Her insanın bir şeytanı vardır demek, tam da budur.

Besmele burada sembolik bir hatırlatmadır.

Onun için bir insan evine girerken şu davranışta bulunmalıdır. Önce sevgi dilini kullanmalı ki, evine şeytanı (kötülük) girmesin. Eğer evinize sevgi dili kullanarak girmiyorsanız, yüz bin kere besmele de çekseniz, bir işe yaramayacaktır.

Yaşayan dinde ki besmele, bütün kapıları açar. Sadece evde değil,  işyerinde, çarşıda, pazarda, okulda, arkadaş çevresinde, siyasette, bürokraside, devlet/millet ilişkisinde, insan ilişkilerinde oluşan buzları eritir, katı ilişkileri yumuşatır.

İşte bu, “Yaşayan besmele” budur.

Eğer Besmeleyi bir sır/efsun/üfürme olarak anlar, bir kâğıda yazarak suyunu içer, okuyup üfler, muska yapıp boyna asarsanız, o besmele ölüdür.

Ölü bir besmelenin hiçbir fonksiyonu yoktur.

Mahmut AKYOL

 

“ALLAH’IN MÜLKÜ” VE “NİZAM-I ÂLEM” ÜLKÜSÜ

logo5

“ALLAH’IN MÜLKÜ” VE “NİZAM-I ÂLEM” ÜLKÜSÜ

Mülk Allah’ın, o halde bu kavga niye?

Mülk Allah’ın, o halde insanoğlu neden kendini rezil eder?

Bilgi, servet ve iktidara” kavuştuğunda neden şımarır, azgınlaşır, ortaklık taslar ve haddi aşar?

Kâfir olmaktan, küfür işlemekten, şirke düşmekten ve müşirlik olmaktan neden korkmaz? Neyine güvenir.

Mülk Allah’ındır” gerçeğini kabul etmeyenlerin başlarına gelenleri ne çabuk unutur?

Allah’a savaş açanların kazandığı ve “Nifak/münafık” tohumları ekenlerin Abad olduğu nerede görülmüştür?

Soruları çoğaltmak gereksiz…

Bilinmelidir ki her tarih kendi çağında yazılır. Bizden öncekileri eleştirmek büyük haksızlıktır. Önemli olan, biz tarihe ne not düşeceğiz. Zaman gelir, ”sen ne yaptın” diye sorarlar.

Demem o ki, eğer insanlık Mülkün Allah’a ait olduğu düşüncesine hakkıyla iman etmiş olsaydı, haksız yere biriktirmez, fazlalıklarından kurtulurdu. Ama ne gezer… İnsan mülkü görünce hayata niçin gönderildiğini unuttu. Kur’an mülk biriktirmenin, kenz yapmanın doğurduğu sıkıntıları anlatsa da insan, yanlış yapmaya devam etti. Kur’an, başkasına ait olanı zimmetine geçirme dese de insan, kul hakkı yemeyi sürdürdü.

Bir Müslümanın bir Müslümana en güzel iyiliği, “Karz-ı Hasen” olması gerekirken, Kur’an’ın bu kavramı adete gündemden kalktı. Artık insan; Allah’ın müdahalesi olmadan hayatına devam etmek istiyor. Allah ve yarattıkları şahittir ki, insanlık yanılıyor! Unutulmasın ki Allah, emanet ettiklerinin hesabını günü geldiğinde soracaktır.

İnsanla ilgili her işin altında mülk olgusu yatıyor. Bu gerçeği göremeye engel bağnazlık, Müslümanları hayatın dışına itmiş ve Müslümanlar başkalarının peşinde sürüklenerek itibar kaybetmiştir.

Görüldüğü gibi, her kötülüğün kaynağında açlık ve şehvet (hırs) yatıyor. Kötülüğün ortadan kalkması, bu iki kaynağın kurutulmasıyla mümkündür. Fakat dünyanın ekonomik bakımdan güçlü ülkeleri, varlıklarını açlık ve şehvet üzerine kurmuşlardır. Halbuki Kur’an, insan/mülk ilişkilerini düzenlemek için gönderilmiş, bunun içinde  “Adalet Mülkün Temelidir” denilmiştir.

Bunun için Allah’ın dünya hayatında insanların önüne koyduğu hedef, “Dar-us Selam” dır. (Yunus/25)

Demek istenir ki:

Ey insanlar kimsenin hakkını yemeyin, savaşların, katliamların, kıyımların, işgallerin, baskı, zulüm ve zorbalığın içinde yer almayın! Bu kötülüklere taraf olmayın ve bu kötülükleri ortadan kaldırmak için el birlik çaba gösterin! Farklı görüşlerinize, farklı mezhebinize, farklı düşüncelerinize, farklı etnik kökeninize rağmen bir arada yaşamasını bilin! İnsanın en temel hakkı olan “Yaşama Hakkını” ortadan kaldırmayın!”

Bu emirle, Allah insanları doğruluk/dürüstlük yolunda yürümeye, güzel ahlak sahibi olmaya, dünyayı kana bulayan zalimlere inat bir “Adalet ve Barış” yurdu kurmaya çağırmıştır. Gelin görün ki bu İlahi emri, günümüzün Firavunları ezip geçmiştir. Fakat imanım gibi eminim ki, bu Nemrutların kurdukları tuzakları başlarına geçecektir.

Ahlak ve terbiyeden yoksun kalmış insanlık, Allah’ın mülküne hiçbir ölçü tanımadan saldırmakta, hiçbir meşruiyet aramadan gasp etmekte, kötülüğü elinden geldiğince azdırmakta, mazluma hakkını vermemekte ve elinde/avucunda ne varsa yağmalamaktadır!

İşte Allah’ın insanlık için ortaya koyduğu bu insanlık dışı davranışları tasfiye için bir hedef koymuştur. “Nizam-ı Âlem” ülküsü budur. Bu ülkü iyilik, güzellik ve doğruluk için çalışmaktır.

Şimdi sormak gerekiyor:

  • Neden Kur’an sosyal hayatı dengeye çekmek için hep maldan, eşitlikten bahsediyor, döne/döne bu konuyu ele alıyor?
  • Neden Kuran, insan/mülk ilişkisini düzenlemek için geldiğini söylüyor?
  • Neden Kuran vermekten, hep insan özgürlüğünden söz ediyor?
  • Neden Kur’an hep açların, yoksulların yetimlerin ve muhtaçların yanında durun diyor?

Çünkü tarih boyu, aç insanların gösterdiği refleks karşısında hiç bir güç duramamıştır. Açlık insanlığın hep sonu olmuştur. İnsanlığın kıyameti hep buradan kopmuştur. Nice imparatorluklar, aç ve sefil insanların kahredici darbeleri altında ezilmiştir.

Demek ki dinde anlatılmak istenen sosyal hayatın dengede tutulması bunun içindir. Dünyada yaşarken ötekini düşünmek budur. Eğer ilham alınacak ve çağın aklına İslam söyletilecekse, Kur’an’a bu açıdan bakmalıdırlar! Önce insanlık Mamon’ un (para) ve mülkiyetin (kapitalizm) esir olmaktan kurtarılmalıdır.

Hz. Peygamberin söylediği şu söz oldukça manidardır. “İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır”. Bu söze insan, sırtını dönüp gidemez. Giderse bedelini çok ağır öder.

Çünkü son Peygamber Hz. Muhammed’in gönderilişi, insanlara bunu hatırlatmak içindir. Yoksa O, sihirbazlık ve büyücülük yapsınlar diye gönderilmemiştir. Hz. Peygambere Allah “oku” derken, ne için ve ne adına okuması gerektiği söylenmişti, O da söylenildiği şekildi okumuştu:

Yaratan Rabbinin adıyla oku! Kitap yüklü merkep olmak için değil, anlamak, yaşamak, anlatmak ve yaşatmak için,  iyilikleri çoğaltmak, kötülükleri azaltmak için oku” dedi.

Hz. Peygamber hayatı, sorunları, çözümleri, kendini ve kainatı bu şekilde okudu. Kuran, “Fatiha” suresinden “Nas” suresine kadar, her ayetiyle insan sorunlarını çözmek için gelmişti. Buna göre Kur’an böyle okunmalı ve Peygamber böyle anlaşılmalıdır.

O zaman görülecektir ki Peygamberin idrarı değil, idraki günümüzde şifadır. Onu şerefli kılan kanı değil, yoludur. O yolun trafik levhası Kur’an’dır. Kıymetli olan burnundan akan sümüğü değil, yaşadığı ahlakıdır.

Eğer İslam âlemi,  Allah’ın sevgi ve merhametini görmek ve bu doğrultuda son Peygamberi tanımak isterse, doyurduğu fakirin, başını okşadığı yetimin, özgürlüğüne kavuşturduğu kölenin sevincine baksın! Savaşları sonlandırarak gözyaşlarını dindirsin! Ancak o zaman yüreğindeki heyecanı, sevinci ve coşkuyu duyacak ve ancak o zaman yatağında rahat yatacaktır.

Ancak o zaman Allah’ın varlığına, birliğine, bölünmez bütünlüğüne güçlü şekilde inanmış, güçlü, kardeş ve korkusuz olacaktır. Değilse ot gibi gelip, ot gibi gidecektir…

Mahmut AKYOL

 

 

 

DİNİN AMACI İNSANI UYARMAK VE UYANDIRMAKTIR

logo5

DİNİN AMACI İNSANI UYARMAK VE UYANDIRMAKTIR

Semavi dinler, semavi olmayan dinler diye bir ayrımı kabul etmiyorum. Benim görüşüme göre din ya hak olur ya da batıl olur. Yani dinleri hak/batıl diye ayırmak gerekir. Hak gerçektir, gerçeğin ta kendisidir. Batıl yanlıştır, şirktir, küfrün ta kendisidir.

Dinin hak olması için, insan vicdanına uygun olması gerekir. Çünkü bütün dinler aynı vicdani tepki sonucu ortaya çıkmışlardır. Bütün dinler insan vicdanının eseridir. Bütün dinler insan vicdanına seslenmek içindir. Dinlerin birçoğu sonradan bozulmuştur.

Bozulanı düzeltmek ve hakkı vicdanlarla yeniden buluşturmak için Allah, insan hayatına yön verecek yeni sosyal sistemler ortaya koymuştur. Bu döngüyü Allah, kitap ve peygamberlerle yapmıştır. Bunun sebebi de, insanlara bizzat kendi içlerinden ve dilleriyle seslenmek içindir.

Demem o ki hak din adalet, sevgi, merhamet demektir. Bu da bizi hak bir dinin tüm insanlığa ait evrensel değerler olduğunu, başka hiçbir ideolojinin tekelinde olmadığı fikrine götürür.

Allah yaratılışı adalet, sevgi ve merhamet gibi kavramlar üzerine inşa etmiş ve insanlarında bu şekilde yaşamalarını istemiştir. Bunun için insanlara kitap ve peygamberler göndermiştir.

Bu şekilde insanlık hayata tutundukça adalet, sevgi, merhamet de dünyada yayılmıştır. Değilse dünyayı zulüm, semaları karanlık kaplamıştır. Akabinde beşer yırtıcılıkta sırtlanları geçmiştir.

İnsanlar adalet, sevgi ve merhametin istismar edildiğini gördükleri zaman, bağlı bulundukları dini ve ideolojiyi terk etmişlerdir. Bu yaratılış kanuna (fıtrat) uygun bir davranıştır.

Zaman içinde dünya yeni nesillerle tanışır. Yeni nesiller adaleti, sevgiyi, merhameti, dürüstlüğü daha içten, daha samimi ve daha sahici şekilde savunur, pratiğe aktarır, ikiyüzlü işler yapmaktan kaçınırsa; insanlar da bu gelen yeni nesli benimser ve takip eder.

Eğer bu yeni nesiller yeniden kurumsallaşır ve işleri Statükoya  (kalıplaşmış, sorgulanamaz, bağnaz, düzeni koruyan) uygun hale koyarlarsa, her şeye sil baştan yeniden başlar. Bu döngü kıyamete kadar böyle devam edecektir.

İşte bütün dinlerin başına gelenler ve yapmaya çalıştığı şeyler bundan ibarettir.

Yahudilik, Hristiyanlık ve Müslümanlık böyle bir dönem yaşamış, insanlığın taleplerini karşılayarak hızla yayılmışlardır. Sonrasında bunların yerini “Statükocu Yaklaşımlar” (kurumsal kilise, kurumsal sinagog, kurumsal cami) alınca insanlar da bunlardan yavaş yavaş uzaklaşmıştır.

Modern zaman insanları kendi ihtiyaçlarını din dışı yollarda aramaya başladılar. Fakat ölçüsüz akıl ve duyguların peşinden giderken kayboldular. Özlem olarak belki aynı şeyi söylediler ama Allah’ı, peygamberi referans olarak almadılar.

Bu açıdan bakıldığında tarih adaleti, eşitliği, özgürlüğü, sevgiyi, merhameti, doğruluğu, dürüstlüğü esas alacak aramalarla sonlanacaktır.

Dinin esas amacı da budur, dinlerin bütün amacı bundan ibarettir. Kimi insanlar bunu talep edecek, kimi etmeyecektir. Bu da insanın takdirine bırakılmıştır. Sonuçta insan imtihan olmayacak mı?

Bu izahtan hareketle benim üzerinde duracağım asıl konu şudur:

Tevrat üzerinde Hahamlar akıl almaz şekilde oynamışlardır. Yahudiliği bir din olmaktan çıkarmış, bir Siyonist ideolojiye dönüştürmüşlerdir.

Ayak tabanınızın bastığı her yer sizin olacak. Sınırınız çölden Fırat Irmağı’na, Garp Denizine kadar olacak. Önünüzde kimse duramayacak, Rab Yahova, size söylediği gibi dehşetinizi ve korkunuzu ve ayak bastığınız bütün diyarlar üzerine koyacak.” (Tekvin Bölümü, 12/25)

Aslında bu sözleri Rab Yalova’ya söyletenler  Siyonist Hahamlarıdır.

Basel’de düzenlenen Birinci Siyonist Kongresinde Theodor Herzl, Yahudi Devletinin sınırları şöyle çizmiştir:

Kuzey sınırlarımız Kapadokya’daki (Orta Anadolu) dağlara kadar dayanır. Güneyde de Süveyş Kanalı’na kadar.

(The Complete Diaries of Theodor Herzl, Theodor Herzl, cilt 2, sf.711)

Bundan sonra ortamın olgunlaşmasına sıra gelir. Önce Arapların Türklere karşı öfke duymaları sağlanmalıdır. Arap dilini ve geleneklerini çok iyi bilen ünlü İngiliz casusu Albay Lawrence bölgede geniş kapsamlı faaliyetlerde bulunur.

İsrail Devletinin Filistin toprakları, Siyonizm’in ilk hedefi olur. İlk Siyonist Kongresinin yapıldığı dönemde, bu topraklar Osmanlı Devletinin elinde bulunuyordu. Bu nedenle Yahudi liderlerin ilk işi, Filistin’i Osmanlı’dan koparmak istemişlerdir.

Osmanlı Devletinin içinde bulunduğu ekonomik bunalımdan faydalanarak Filistin’i satın almak için Theodor Herzl İstanbul’a birçok defa gelmiş, Sultan II. Abdülhamit’le görüşmüştür. Bütün Osmanlı borçları karşılığında Filistin’de bir yer istemiştir.

Abdülhamit’de:

Bu yerler bana ait değil, milletimindir. Bu yerlerin her karış toprağı için şehit verilmiştir. 93 Harbinde Orduyu Hümayun Filistin Alayı askerleri, bir tanesi dönmemek üzere şehit oldu. Ben canlı vücut üzerinde paylaştırma yapamam. Filistin’e ancak cesetlerimiz üzerinden girilebilir.” Cevabını vermiştir.

(The Sampson’s Option, Seymour M. Hersh, sf.119)

Siyonistler; “Jön Türkler“, daha sonra “İttihat Terakki Hareketiyle” ilgilenmeye başladılar. Osmanlı İmparatorluğu kısa sürede içinde çökertildi.

Birçok Avrupalı yazar, Jön Türk hareketini ve İttihatçıları Yahudi ve dönmelerin elinde bir oyuncak olduklarını anlatır.

(Young Turcs, Freemasons and Jews, Eli Kedourie, sf.89)

1908 Jön Türk İhtilali öncesinde, Avrupalı Siyonist Yahudiler, Osmanlı vatandaşı olan Yahudilerin Siyonizme hizmet etmeleri için uğraşmış, bu iş için üs olarak da, çok sayıda Yahudi’nin yaşadığı Selanik’i seçtiler. Burada çalışmalar yapan Siyonistler kısa zamanda kendilerine birçok Yahudi taraftar buldular.

Fakat en büyük kazanç Jön Türklerin içinde ünlü bir sima ve Osmanlı Parlamentosunda Selanik mebusu olan Emanuel Karasso oldu.”

(Germany, Turkey and Zionism 1897-1918, Isaiah Friedman, sf.143)

Selanik Yahudilerinin görevi, Jön Türklere Siyonizm’i benimsettirmekti. Özellikle Karasso, Mazliyah ve Russo’nun görevi, Türk politikacılarına, “Siyonizm’den çekinmenize gerek yok” yalanına inandırmaktı. Bunu da başardılar. 

(Germany, Turkey and Zionism 1897-1918, Isaiah Friedman)

Bu bakımdan içinde bulunduğumuz zamanı anlayabilmek için Siyonist ideolojinin iç yüzünü iyi bilmek gerekmektedir. Çünkü Siyonist ideolojide başlangıcından bu güne en ufak bir sapma olmamıştır.

BM son aldığı kararın garabetine bakar mısınız? “…Filistin Torakları üzerinde Yahudi Yerleşim Bölgeleri kurmayı durdurun…” Yaptıklarınız yıkın, çıkın, oraları terk edin yok. Bu göstermelik kararın yaptırım bir gücü olmamasına rağmen, İsrail bu karara bile çıldırdı ve sağa/sola saldırmaya başladı. Çünkü İsrail bu gücü, Muharref Tevrattan almaktadır.

Biz yine geçmişe dönerek hafızamızı tazeleyelim.

  • Jön Türk Kongresinde Siyonistlerin niçin bulunduklarını,
  • Orta Doğu’da kimlerin ne tür işler tezgahladıklarını,
  • İsrail’in nasıl kurulduğunu,
  • Bölgedeki istikrarın nasıl bozulduğu,
  • Savaşların arkasındaki silah tüccarlarını,
  • Provokasyonların arkasındaki elleri,
  • Bölgedeki kukla liderleri,
  • Abdülhamit’in devrilmesi için kimlerin çaba gösterdiğini,
  • İttihat ve Terakki üyelerinin en önemli destekçilerinin kimler olduğunu göremez isek; tarihin tekerrüründen, dinin amacından bile haberimiz olmadan yaşayacağız demektir.

Mahmut AKYOL

 

“MİLLETİM NEV-İ BEŞER, VATANIM RUY-İ ZEMİN” DİYENLERE TEK SÖZ: DEFOLUN…

logo5

“MİLLETİM NEV-İ BEŞER, VATANIM RUY-İ ZEMİN” DİYENLERE TEK SÖZ: DEFOLUN…  

Ülkenin gündemi her an değişiyor. İlgili, ilgisiz ağızlar konuşuyor. Düşmanlar, durumumuza seviniyor. Samimi olarak acımıza kimse yanmıyor.

Ey Milletim! Bu şartlar altında dahi umudunu kaybetme!

Çünkü senden önce de, senden çok daha zor şartlar altında olanlar, umutlarını kaybetmemişlerdi.

Şimdi birlik vakti, bir araya gelmek vakti, birliğimizin önündeki engelleri kaldırmak vakti:

  • Gelin aklımızı birleştirelim.
  • Gelin milletimizin bölünmesine, vatanımızı parçalanmasına izin vermeyelim!
  • Gelin Milletin çocuklarını, gençlerini ve ailelerini yozlaştırmak isteyenlere fırsat vermeyelim!
  • Gelin devleti yönetenleri adil olmaya çağıralım!
  • Gelin şimdilerde bize reva görülen yeni ‘Sevr’ prangalarını parçalayalım!
  • Gelin milletten gerçekleri saklamayalım, üç/beş kıçı kırık teröristle değil ABD, NATO, AB, İran, Rusya ve benzeri güçlerle savaştığımızı halka anlatalım!

Söylemeye çalıştığım bu sözler bir çıkar, siyasi ve günübirlik endişeler duyan birinin söylediği sözler değildir. Bu sözler içinden geçtiğimiz sürecin bir tercümesidir. Bakın:

Sokaklar Texas gibi… Türlü tedbirler alınsa bile kadın cinayetleri engellenemiyor. Okul önlerinde mahalle aralarında uyuşturucu satışlarının önüne geçilemiyor. Bazı kesimlerde ahlak dibe vurdu, babası kızına, komşu komşusunun çocuğuna tecavüz ediyor. Çöplüklerde parçalanmış cesetler aranıyor.

Aile ve ahlak yapımızda ciddi çözülmeler yaşanıyor. Boşanmaların ardı arkası gelmiyor. Alkol, sigara, uyuşturucu, fuhuş ve ahlaksızlık bütün kesimleri etkiliyor.  Suç işleme yaşı küçülüyor. TV dizileri ve evlilik programları ahlaki değerlerimizi ve aile yapımızı çökertiyor.

Çarpık sanayileşmeyle birlikte gelen modern yaşamın (!) getirdiği bedeller çok ağır bir şekilde ödeniyor. Bencil, kapitalist, sadece kendini seven, ihtişamlı, gösterişli hayatların peşinden koşuluyor. İhtiyaçlara göre değil, arzulara göre yaşanıyor. Toplum adeta cinnet geçiriyor. İnsanlar öfkeli, her olay, yakıp yıkmakla sonlanıyor. Münferit de olsa bir olay bazı mahfiller, büyüttükçe büyütüyor.

Bu olaylar bize yakışmıyor. Bunlar, geçmişin getirdiği ve önümüze koyduğu ağır faturalardır. Bu faturalar, intikam naraları ve öfke çığlıkları atarak, tamtam davulları çalarak ödenemez!

Unutulmasın ki, sosyal olaylar sabahtan/akşama düzelecek şeyler değildir. İnsanlığa insanlık öğretmiş milletimizin bağrına saplanan paslı demir kazıkları sökmek için el birlik yapmak gerekir. Düşman değirmenine su taşıyan ajanların ihanetlerini devletin durdurması için devletin objektiflik, şeffaf ve adaletli olması gerekir. Devletin devamı için ehliyetli, liyakatli, meşveretten anlayan, maslahatı kendine görev bilen ve ortak akıl kullanmak gerekir… Onun için de milletçe bir olmak, bir arada durmak gerekir…

Milletim nev-i beşer, vatanım ruy-i zemin” diyenlere, her karış toprağı şehit kanlarıyla sulanmış bu vatanda cirit atmalarına fırsat vermemek için onlara defol diyecek bir iradenin oluşması gerekir… Bayrağımın altında yaşayan, ekmeğimi yiyen, ardından da ihanet eden nankörlerden hesap sormak gerekir…  Ayağımızın altındaki zeminin kayıp gitmemesi için, içimizin acımaması için, bu işlerin derhal yapılması gerekir!

Bilimsellikten uzak, ideolojik saplantılarla dolu eğitim/öğretimin kazandırdığı,  öz-güvenden yoksun, pısırık, kişiliksiz, bencil ve egoist yapıdan şiddetle ve en kısa zamanda kurtulmak gerekiyor. “Kapitalist, zengin-fakir arasındaki uçurum, rızık kaynaklarının yağmalanması ve İslamsız lığa son vermek gerekiyor.”

Ülkemizin konumu, her muhterisin iştahını kabartıyor. Zira “Yol üstünde bağı olanın başı beladan kurtulmaz” sözü yerinde söylenmiş sözdür. Silah, altın kaçakçılığı, para aklama, organ ticareti, uyuşturucu trafiği açısından stratejik bir önem arz ediyor…

Şimdi bu olayları çözüme kavuşturmak için bir seferberlik gerekiyor. Sorunda burada düğümleniyor.

Sosyal yapımız param parça, bir birliktelik yok, ortak bir dua yok, kıbleler muhtelif, herkesin rehberi ayrı, Kur’an’ı ayrı, Peygamberi ayrı…

Bunlardan ülke sorunlarına çözümler beklemek saflıktır. Bu insanlar sadece söz dalaşı yapar, sadece ilgili yerlere jurnal ederler… Bu insanlar hem geleceğimizi kararttılar ve hem de düşmanın ekmeğine yağ sürdüler.

Mademki bu ihanet şebekelerinin çanlarına ot tıkamak, mademki çocuklarımıza, ailemizle, komşularımıza, şehrimize, ülkemize ve ülkemizin çevresiyle daha yakından ilgilenmek zamanı geldi, o halde:

  • Gelin; daha fazla kan kaybeden toplumsal barış ve kardeşliğimizi pekiştirelim!
  • Gelin; siyasi ve ekonomik boyutlu sorunlarımız için çözüm ve çareler üretelim.
  • Gelin Kerbela’yı aratmayan davranışlardan uzak duralım.
  • Gelin Sokaktaki insanları germeyelim.
  • Gelin sosyal katmanlardaki farklılaşmalara, ekonomik dengesizliklere, Psikolojik bozukluklara son verelim.

Bakın, din ve Ahlak yozlaşırsa; insan yalanı, aldatmayı, hileyi,  gasp, inkar, sövgü, yergi, tembellik ve başkasının sırtından geçinmeyi normal bir şeymiş gibi görür.  Bundan kaçınmanın farz olduğunu, değilse bunların sosyal yapıda büyük yaraların açılmasına sebep olacağını, eğer eşitlik, kardeşlik, sevgi, merhamet, paylaşmak ve cömertlik duygularından uzaklaşılırsa, toplumun çöküşü mukadder olur.

İnanç eksikliği, otorite boşluğu sorunu çözülmeden başka hiçbir sorunu çözmek imkansızdır! Tarih boyu bunun aksi ispat edilememiştir.

Dünya ve ahiret dengesi, mülk konusu, Allah/ahiret ve otoritenin kime ait olduğu konusu vicdanda, inançtaki bozulma ve samimiyetsizlikle (ikiyüzlülük) bitirilmeden bir şeyi düzeltilemez…

İşte Kur’an bize döne döne bu konuları anlatır. Kur’an bize dünya ve ahiret dengesini sağlamak için mülk konusunda aşırılığa düşmememizi istiyor. Ölü ruhlara nispet, ölü bir din ve ölü bir Kur’an’dan uzak olunmasını istiyor.  Duyguların mekanı olan vicdanı, düşüncelerin mekânı beyini boş bırakmak, insanın korkusunu arttırıyor ve dengesini bozuyor.

Dengesi bozuk olanlarla bir iş yapılamaz..!

Mahmut AKYOL