ZİHNİYET SAVAŞLARI

logo5

ZİHNİYET SAVAŞLARI

Zamanın sözünü söylemeye devam edelim.

Birçok kereler dediğim gibi zihniyet, süt içine karışmış yağ gibidir. Süt görünse de yağ görünmez. Tıpkı davranışların görünüp, niyetin görünmediği gibi…

Zihniyet, insan düşünce ve davranışlarına yön veren bir olgudur.

Dinin zihniyetle sıkı bir ilişkisi vardır. Aynı zamanda insanı ilgilendiren her şeyin mutlak surette dinle de ilgisi vardır. Bu arada dinin içinde “adalet ve ahlakın” yaşanır olması gerekir. Denilebilir ki adalet ve ahlak, zihniyetin temelini teşkil eder. Yani adalet ve ahlak zihniyet içinde yer almıyorsa, o zihniyet gayri – insani, vahşi ve acımasızdır.

Adalet ve ahlak toplumla buluştuğu noktada zihniyet de oluşmaya başlar. Mesela insanın çalışma, girişim, iktisat, barınma, üreme gibi ihtiyaçları vardır. Bunlara teşvik edecek kendilerine özgü bir zihniyet anlayışı olmalıdır. Bu ince çizgi meşruiyettir. Lakin bu anlayıştan insan zamanla sapabilir, hatta insanlıktan çıkabilir.

Tamda burada insan aklına bir soru geliyor!

Acaba insan sapıyor mu, saptırılıyor mu?

Benim görüşüme göre bunun iki tarafı var… İlki insan kendi zaafları sebebiyle sapıyor, ikincisi de yönlendirme, taklitçilik, aşağılık kompleksi ve düşünce tembelliği sebebiyle saptırılıyor.

İnsana ancak çalıştığının karşılığı vardır.” (Necm, 39)

Sözü en doğru sözdür. Çünkü Allah böyle söylemiştir. İnsanın huzur ve mutluluğunu bu küçük cümleye bağlamıştır.

Vahşi Batı”, kendi dışındaki toplumları, içinden çıkılması zor olan bataklığa sürüklerken insana “Kapitalizm”i teklif etmiştir.

Kapitalizm tekelci bir zihniyettir. İnsanlar bu zihniyeti mutlaka sorgulamalıdır!

İnsanlık, “Ortaçağ Skolastik Düşünce” artığı etkisinden kurtulmalıdır. Bu da tahrif edilmemiş “İslam” la mümkündür. Toplumlara; özgür ve girişimci, güven dolu, adalet, ahlâk ve iktisat zihniyeti ancak bu şekilde verilebilir.

Unutulmasın ki akıl, insanoğluna dünya sorunlarını çözmesi için verildi. Yine Unutulmasın ki, aklını kullanmayanların burnu pislikten hiçbir zaman kurtulamaz!

TARİHİN BİZE ÖĞRETTİĞİ ŞUDUR:

Ortaçağ Batıyı engelleyen şey, Skolastik düşüncedir. Batı buradan kurtulmak için “Rönesans ve Reform” hareketlerini yapmak zorunda kalmıştır. Fakat aynı Batı, Rönesans ve Reform hareketleriyle diğer milletlerin buluşmasını engellemek için her türlü oyunu oynamıştır. Nasıl mı? Diğer toplumlara “köle” gözüyle bakmakla, onların mallarını çalmak ve onları öldürmekle yapmıştır. Daha önce kendini karanlıkta bırakan zihniyeti, başkaları için bir kurtuluş simidi gibi göstermiştir.

Şimdi yurdumun insanları iki zihniyetin amansız savaşının ortasında bulunmaktadır!

Yapısı gereği Skolastik düşünce, dar bir düşüncedir. Her şey tek renk, bencil, egoist, tahammülsüz ve yasakçıdır. Cehaletin, tembelliğin hâkim olduğu yerlerde yaşar. Bunu temsil eden yurdumda tümen tümen aydın (!), siyasetçi, basın mensubu, iş çevresi mevcuttur.

Türk Toplumunun bu zihniyeti şiddetle terk etmesi bir zorunluluktur. Yoksa burada kaldığı sürece dibe vurması kaçınılmazdır! 15 Temmuzları bir daha yaşamaması için Türk Milleti kendine gelmek zorundadır!

Görülüyor ki Batı Zihniyeti, İslam düşünce ve zihniyetinin dünyaya iyilik saçmasından oldukça rahatsızdır…

SOSYOLOJİK TESPİTİM ŞUDUR:

Bizdeki “modernleşme” hareketlerinin hiçbiri, halkın istek ve teklifi ile yapılmamıştır. Hepsi de; “yönetici hâkim sınıfın” baskı ve dayatmalarıyla olmuştur.

Batıda gelişen teknolojiye şapka çıkaran, Auguste Comte (pozitivist düşünce) hayranlığını överken sarhoş olan, eşitlik (!), insan halkları (!),hürriyet (!), kavramlarını telaffuz ederken etrafına salya saçan, sıra İslam medeniyeti söz konusu olunca, utancından yüzleri kızaran bu tipleri millet unutmamıştır.

Özetle söylemek gerekirse, Batılılaşma serüvenimiz Tanzimat’ın ilanıyla resmen başlamıştır.

Daha önceden de belirttiğim gibi Osmanlıyı yıkan, aydınların Batı hayranlığı, aklına, zekâsına ve dehasına olan güvensizliğidir. Aydınlar, Yaralara merhem ararken, koca bir imparatorluğun yıkılmasına seyirci olmuştur. Düşmanla iş birliği yapanları saymak, bu yazının sınırlarını zorlar. Maalesef bugün aynı çizgiyi takip edenleri gördükçe, tarih önünde onlar adına utanıyorum.

Bu hayranlığa son verecek yeni nesillerin doğacağı günü umutla, bu görevi taşıyacak adil, ahlaklı ve iktisada düşkün yöneticilerin son kale topraklarda kurulu devletimi yönetecekleri günü bekliyorum!!!

BİR BAŞKA AÇIDAN BAKILDIĞINDA:

Ortaçağ Krallık Rejimleri “Kavimler Göçü” sebebiyle gücünü kaybedince kontrol, Kilise eline geçti. Ortaçağda ilerlemeye mani faktör din, Kilise döneminde de, her gelişmenin önündeki engelin Krallık olduğu söylendi.

Kilise gücü eline geçirince; söylediği her sözün ve yaptığı her işin doğru olduğunu topluma dayatmaya başladı. Kendisi dışında söylenen her doğru söze kapıları kapattı. Muhtemel çıkabilecek her aykırı sesi, büyük cezalara çarptırmak için Kilise Dünyası cadı avına çıktı. Mesela “Güneş Sistemiyle” ilgili görüşleri nedeniyle “dünyanın döndüğünü” söyleyen Galileo bile yanmaktan, bu iddiasını yalan olduğunu söylemek suretiyle kurtuldu. Anlaşıldığı gibi Kilise, dogmatizmin, gericiliğin beşiği oldu.

Bugünkü Batı hayranlarının içine düştükleri en büyük yanlış burada oluştu.

İslam Dinini dinlerden bir din olarak gördü. Kur’an’ı tahrif olmuş Tevrat ve İncil ile bir gördü. Laisizmin ortaya çıkış şartlarını bilgisizlikleri yüzünden bilmediler. Ya da bildikleri halde Allah bilir inkâr ettiler…

Buraya kadar yazılanlara yabancı olmadığınızı düşünüyorum.

Fakat kafasından ve midesinden dışa bağlı olanlar hala Müslümanlara  “Haçlı” gözüyle bakmaya devam ediyor, yeryüzünde hala sürmekte olan “Haç/Hilal” mücadelesini görmezden geliyor!

Buna karşılık Müslümanlar ne yapıyor? Bu gerçekler sürüp giderken, cehennem ateşinden korunmak için yanmayan kefen hangi yerde satılmakta derdine düşmüş, bu zihniyetle ne yapılır?

Bu; siyaset yapmak değil, bir sosyal analizdir… Yaşam, “egoizm” üzerinden sürdüğü sürece sızlanmaların ardı arkası gelmeyecektir!

Bugün sistem sancılı, şikâyetler çok, ayrılıklar, cinayetler, kayırmalar ve kandırmalar yaygın…

Özgürlüğe, gelişim ve girişimciliğe açık bir dünyanın olacağına, bizden öncekilerin ürettiklerini tüketmek yerine, sürekli üreten, paylaşan insanların yaşayacakları bir dünyanın var ve mümkün olacağına umutla inanıyorum.

Bu dünyayı birlikte kurabiliriz diye içimde bir güven taşıyorum.

Mahmut AKYOL

 

 

BATI ZİHNİYETİ İNSANLIĞI YOK ETMEYE ENDEKSLİDİR!

logo5

BATI ZİHNİYETİ İNSANLIĞI YOK ETMEYE ENDEKSLİDİR! 

Önceki yazıda, insan beyninin düşünme, algılama, muhakeme etme, duygu ve davranışlarla ilgili süreçlerin odak yeri “zihin”, toplumda oluşan görüş ve inanışlar etkisiyle beliren prensip, şekil, kural, ölçü, değer, hüküm, tercih, düşünce yolu ve davranış biçimine de “zihniyet” denmişti.

Birbiri içine geçmiş bu kavramları basit bir örekle açıklayalım.

Diyelim ki bir üretici, ürettiği çürük ve bozuk bir malı, tüketiciye sunmuş olsun. Eğer tüketici; “Ne olacak zihniyet bozuk!”, “kimsede iş ahlakı kalmamış!” diyorsa orada bereket, huzur yok demektir. Çünkü orada birileri birilerine karşı sürekli yalan söylüyor ve sürekli aldatıyor demektir.

Demem o ki meydana konulan, yapılan, üretilen bir iş, eğitim ve bilim bir zihniyet sonucu olur. Eğer zihniyet bozuk ve temelsizse, bu sayılanlarda bozuk ve temelsizdir.

Zihniyet, toplumları davranışlar yoluyla etkiler. Zihniyet, yön verici ve güçlü bir olgudur. Bu cümlede gösteriyor ki zihniyet bilgi değil, bir bilinçtir. Kültür, gelenek ve ahlaki değerlerin içinde varlığını sürdüren Zihniyet, bir kereliğine yaşanıp yok olan şey değil, yeni sürümlerle tekrar tekrar yaşanan helezonik düşünce biçimidir.

Zihniyet başlıca iki kategoride ele alınmıştır.

  1. AKILCI ZİHNİYET:

Batı Toplumlarının dayandığı kültür ve zihniyet olgusu akılcılıktır. Batı kendini hep bu eğilim içinde görmüştür. Hâlbuki Batı aklını, “Vahiyle” test edebilmiş olsaydı, aklın her zaman mutlak doğruyu göstermediğini görürdü.

Batı akılcılığının haksız olduğu taraf sadece bundan ibaret değildir. Batı, insanlığın ortak aklı sonucu oluşan gelişmelere hep “ben yaptım, ben ettim” diyerek hırsızlamasına sahip çıkmıştır.

Batı, zihniyetini her ne kadar Aristo mantığı ve “Grek” düşüncesine dayandırsa da eğer, Türk, Arap, Acem ve Endülüs Kültür ve Medeniyetinin dünyaya katmış olduğu değerler olmasaydı, bu şımarık tutumu bugün olmayacaktı.

Çünkü Batı Kapitalist duygular, dünyaya acı ve gözyaşından başka bir şey vermemiştir. Batı o kadar bencilliğin esiri olmuştur ki, aklını dahi İlah görmüş, Yetmemiş kendini ilahlaştırmış, yetmemiş, insanı Tanrı ile kavga ettirmiştir. İnsani hiçbir değerin arkasında durmayan Batı, dünyaya şaşı ve kör bakmıştır.

Bu yaklaşım tarzı siyasi ve ideolojiktir. Bunun sebebi, Batının kendini üstün görmesi, ırkçı ve şizofrenik çabasıdır. Bu çabalar sonunda Batı kendini uygar, medeni, bilim/teknoloji merkezi, aydınlanma, demokrasi, insan hakları beşiği (!) görmüştür.

Yazık ki Osmanlı aydını burada yanılmıştır. Tanzimat’la birlikte gelen Batı hayranlığı, Devletin yıkılmasına sebep olmuştur. Kendi aklına, zekâsına ve dehasına güveni kalmayınca, sadece yıkılışı seyretmiştir. Ne acıdır ki Osmanlı aydınları (!) düşmanla iş birliği yapmıştır.

Bu, Osmanlının Batı lehine uğradığı ilk zihniyet yenilgisidir.

Şimdi yeni neslin ve yeni aydınların önünde tek bir seçenek kalmıştır. “Duygu, düşünce, davranış, akıl ve değerleri ithal etmeye kalkışmadan kökleri üstüne durmaktır.” Değilse umut dolu rüyalar, her gün kâbusa dönüşecektir.

  1. AKILCI OLMAYAN ZİHNİYET:

Batının günümüz hâkim siyasi, sosyal ve ekonomik güçleri, kendilerinin dışında kalan diğer bütün milletleri, sosyal grup ve toplulukları, akılcı olmayan zihniyetle nitelemişlerdir. Bunu da “ilkellik, sadece biçimsel bir mantık, duygusallık ve doğaüstü kategorik yapıyla” izah etmişlerdir.

Batı kendi medeniyeti dışında kalan diğer medeniyetleri bu şekilde nitelese de, kendisinin tatmadığı ve yabancı olduğu bu medeniyetlerin zihni yapılarında ruhi bir mana vardır. O mana barış, dostluk, kardeşlik ve paylaşımdır… İşte Batı bu değerlerden zihniyeti gereği mahrum kalmıştır.

Ancak bu ruhi mana toplumdan topluma değişse de, büyük bir farklılık göstermez. Örneğin, “bir toplumda bulutlu bir havada evlenmek, ömür boyu mutsuzluk olarak algılansa da, başka bir toplumda dua ile yapılan evlilik mutluluk kaynağı sayılmıştır. Bir yerde Allah’ın elçisine serenat yapmak dinin yaşanması olurken, başka bir yerde bu mistik yapının dışına çıkılması hoş görülmemiştir.”

Bu iki kategori dışında yer alan bazı zihniyetlerde bulunmaktadır. Bunlardan iki tanesinden konumuzla yakın ilgisi sebebiyle bahsedilebilir.

  • MİSTİK ZİHNİYET:

Mistik kavram, dini ve profan (dünyevi) hayatı ve varlığı duyumlar yoluyla algılama biçimidir. Mistik Zihniyette varlık, sınırlı bir yapıya sahiptir. Varlığın kavranması içten ve sezgiseldir.

Sezgi, genelde akla, nesneye ve olgulara dayanmadan duyumlar yoluyla elde edilen bir bilgi türüdür.

Mistik Zihniyette bir cisim, fiziksel varlığının ötesinde bir anlam taşır. Burada yargılar yaşantılara baskındır. Yani “tarlasından iyi hasat elde etmek isteyen biri tören yapabilir veya yağmur duasına çıkabilir.” Kimse bunu yadırgayamaz, niye böyle yapıyorsun diyemez. Çünkü zihniyet bunu gerektirir.

  • SKOLASTİK ZİHNİYET:

School, (okul) terim olarak Skolastik bir otoriteye bağlı olan bilgidir. Bu anlayışa göre mutlak bir doğru vardır. Diğer bütün bilgiler bu ekseni referans almak zorundadır. Değilse doğru sayılmaz.

7 ve 15 nci yüzyıllar arası Batı’ya damgasını vuran bu zihniyetin merkezi kilisedir. Diğer bir ifadeyle Hristiyan Skolastik Zihniyetin kaynağını İncil, Azizlerin sözleri değil, Aristo felsefesidir.

Aslında Skolastik düşünce sınırlı ve dar bir düşüncedir. Burada her şey,  siyah/beyazdır. Aradaki diğer renk tonları yok sayılır. Kendi dışında ki düşünceler var olsalar dahi; onların hayat hakları yoktur.

Bu sebeple Skolastik düşünce bencildir, egoist ve tahammülsüzdür. Buna; yasakçı bir düşünce akımı da denilmiştir. Batı zihniyeti tam da budur. Bizde de bu zihniyete sahip kurum ve kuruluşlar bulunmaktadır.

Bir evde bir babanın kendi sesinin dışında çıkan sesleri susturması gibi veya bir kurumda bir amirin kendi düşüncesinin dışındaki bütün düşüncelere kulak tıkaması ve bir ülkede yöneticilerin sadece kendi düşüncelerinin doğru, diğer bütün düşünce ve görüşlerin saçma sapan bulmaları gibi Batı dünyasının da diğer dünya milletlerine tahammülsüzlüğü aynı şeydir…

Mahmut AKYOL

 

SİSTEM SANCISI VE AKIL TUTULMASI

logo5

SİSTEM SANCISI VE AKIL TUTULMASI

Dünyadan kopan, duracağı yeri bilmeyen, dostunu ve düşmanını tanımayan bir akıl, akıl değil akılsızlıktır. Bir hastalık olmadığı sürece herkesin aklı vardır.

Akıl insan için hayati önem taşır ve insana dünyada mesafe aldırır. Akıl bir yol göstericidir. Akıl insanı hayvandan ayırır. Söz gelimi hayvan yalan söyleyemez. Fakat insan sık sık bu yola başvurur.

Akıl insanın hayatını devam ettirmesi, gelebilecek tehlikelere karşı koruması, neyin faydalı, neyin zararlı olduğunu bilmesi için gereklidir.  Mesela ateşe el sokmak, elin yanmasına sebeptir. Bunun gibi çıplak elle elektrik kablosu tutmak çarpılmaya sebeptir.

Akıl tutulmasına, zihniyet bozukluğuna son verilmedikçe, dünyada kavgasız, kansız bir hayat sürdüremez, herkes inandığı gibi yaşayamaz ve dış baskılardan kurtulamaz!

Bir olayı anlamanın, ilişkileri kavramanın, yargılamanın, açıklayarak olayları çözmenin, düşünerek sonuç çıkarmanın adına “zekâ” denir.

Akıl ile zekâ arasındaki en önemli sayılacak taraf, akıl bir başkasından alınabilir de zekâ alınamaz. Zekâ insana mahsus bir özelliktir.

Aklın ve Zekânın zihniyetle ilişkisi vardır. Lakin “zihniyet” akıl ve zekâ değildir. Zihniyetin dinle ilişkisi vardır. Fakat zihniyet, din değildir. Yani zihniyet konusu oldukça girift ve karmaşıktır.

Zihniyet insanı etkisi altında tutarak yönlendirir. Yalan/yanlış kurgulanmış bir zihniyet, insanı robota dönüştürür. Zihniyet bir saplantıdır, algıdır ve bulaşıcıdır.

Günümüzün “hâkim güçleri” zihni yaklaşımları bir silah gibi kullanmaktadır. İstediklerinde milletleri top/tüfek kullanmadan ele geçirebilirler.

Tanzimat’tan bu yana Milletimiz dünyadan koparılmış, sahip olduğu değerleri anlamsız hale sokularak tembelliğe sürüklenmiştir. Bu tespit asla unutulmamalıdır.

Zihniyet; toplumda oluşan bir görüş, inanış ve düşünüş biçimidir. 

Acaba toplumumuzda oluşturulan bu bozuk zihniyet değişir mi?

Elbette… Zor da olsa değişir…

Diyelim ki, bir iş yerinde asgari ücret uygulanıyor. Burada ki sermaye/emek ilişkisi, Kapitalist bir zihniyet uygulamasıdır. İşin içinde sömürü vardır, alın terinden çalma vardır. Yani burada kötü bir zihniyet vardır ve burada huzur yoktur, barış yoktur, gelir dağılımı adaleti yoktur, karşılıklı bir rıza yoktur, ortada bir çaresizlik ve bu çaresizliğin istismarı vardır.

Bir zihniyet ya Hak olur ya Batıl,  ya adil olur ya zulüm, ya doğru olur ya yanlış olur… Devlet, sistem, kurum, parti, mezhep, meşrep, cemaat, aşiret, sendika, fabrika ve buralarda mevcut insanların zihniyetine bunlardan biri hakım olur.

Şimdi çıkan sonuç şudur. Birileri kabul etmese ve terakkiye manidir dese de din, insanları/toplumları idare etmeye devam edecektir… “Yurttu sulh, Cihanda sulh” ilkesi bir ideal olsa bile, “Haç/Hilal” mücadelesi sürecektir.

Muhafazakâr akıl, bunca çıplak gerçekler ortada duruyor iken hala zekâ kullanmayı sevmiyor, akıl kullanmayı “kerih” görüyor, bu ne biçim bir zihniyet… Yenilikçiliği “bidat” sayıyor. Koyma akılla hareket etmekten, taklitçilikten zevk duyuyor. Mevcut yapılarını korumak adına, ezberlerini bozmamak adına şablonlarını değiştirmek istemiyor, “bana değmeyen yılan bin yaşasın” diyor…

Bu cümleden mülhem olarak eğer herkes kendi ezanına “Aziz Allah” der, kendi duasına “Âmin”, kendi peygamberine “Salâvat” getirir,   kendi “İslam anlayışını” yere göğe koymaz, sadece kendi “kıblesini” tanır, “kargadan” başka kuş tanımazsa; ne “Yenilikçi bir zihniyet” anlayışı oluşur ve ne de insanı hayattan koparan zihniyet ortadan kalkar!  Ve ne de Irkçı, terörist, toprak hırsızı Siyonist İsrail Zihniyetinin hâkimiyetine son verilir! Elin adamı Kudüs’te Ezan-ı Muhammedinin okunmasını yasaklıyor! Yazık ki, şartlandırılmış zihniyetler altında ki Müslümanlar, bu olanlar karşısında sessiz ve seyirci kalıyor!

Burada kullandığım “Muhafazakâr” kavram, sadece Müslümanları değil, herkesi kapsıyor!

Muhafazakâr zihniyet anlayışı, insanları ve toplumları dünyadan/hayattan koparıyor, uzaklaştırıyor, işleri yavaşlatıyor. Muhafazakâr zihniyete sahip olanlar hayat yarışında geriye düşüyor.

Doğa her an, an be an kendini yeniliyor. Hayvanlar içgüdüleriyle hareket ediyor. İnsanlar iradi bir yol çiziyor. Bunları var eden, yaşatan güç Allah’tır demek bir zihniyet yaklaşımdır. Zıddını düşünmek de mümkündür, fakat bu ikinci yaklaşım aklen ve ilmen yanlıştır. Burada bir hüküm koymak gerekirse, ”bu muhafazakârlık taassuptur, fanatizmdir.” Yani Materyalizmi ret etmek yeni bir zihniyeti gerekli kılıyor.

Sonuçta muhafazakâr zihniyet yaklaşımlar insanı “Ben zenginim, ben asilim, benim tarikatım, aşiretim, partim güçlüdür” gibi gösterişe kaydırıyor ve insanı güce esir ediyor. Bu (şeytani) zihniyet, insanı helak eder.

Bu durumda, merak ediyorum:

  • Tevhit”, “kardeşlik”, “sevgi” ve “paylaşım” nasıl oluşacak?
  • Kapitalist, çıkar/menfaat zihniyetin ağlarından kurtulmak ne zaman gerçek olacak?
  • Allah’ın rahmeti ümmetin üzerine ne zaman yağacak?
  • İslam Beldeleri toprakları çölleşmekten ne zaman kurtulacak?
  • Akıl kiraya verilmekten ne zaman vazgeçilecek?
  • Müslümanlar hayatlarına uzanan dış güçlerin ellerini ne zaman kıracak?
  • İslam Beldeleri Sokakları viranelikten, barut kokularından ne zaman kurtulacak?
  • Müslümanlar düşman oyununa gelerek birbirini kandırmaktan, birbirini itibarsızlaştırmaktan, birbirinden çalmaktan ne zaman kurtulacak?
  • Müslümanın hayatından iyilik, güzellik ve doğruluğu söküp atan, tembelliği ve geri kalmışlığı pompalayan bu zihniyete ne zaman dur denilecek?

Soruların cevabını ben biliyorum…

Önce hayatta memnun olmadığımız ne varsa, bunların değişmesi için özgür bir akla ve yeni bir zihniyet anlayışına ihtiyacımız var… Bu bizi, köleleşmekten kurtarmanın başlangıcıdır.

Sonra Batı Kültür ve Medeniyet zihniyetinin bize diktiği “elbisenin” dar geldiğini ve bedeli ne olursa olsun çıkartmak gerektiğine karar kılmaktır!

Gayret bizden, Tevfik Allah’tan…

Mahmut AKYOL

 

GİRMEDEN TEFRİKA BİR MİLLETE DÜŞMAN GİREMEZ!

logo5

GİRMEDEN TEFRİKA BİR MİLLETE DÜŞMAN GİREMEZ!

Fetöyü keşfeden ve yetiştiren, örgütünü kuran, dünya ülkelerine Amerika İstihbarat Ajanları aracılığıyla yayan, ABD ve İsrail çıkarları için kullanan, Türkiye’de deşifre olduğunda ABD’ ye kaçıran, ”Dinler arası Diyalog” saçmalığı oyununu onun üzerinden oynayan, yine onun üzerinden “Ilımlı İslam” anlayışını Ortadoğu ülkelerine örnek gösteren, “Arap Baharı” sürecini Dindaşı Soros’ la birlikte sahneleyen günümüzün Lavrens’i Graham Fuller:

“…İslâm dünyasının uyanması, bu dünyanın yerli güçlerine bırakılmayacak kadar önemli bir konudur. Batı bu meseleye el atmalı, yönetmeli ve yönlendirmelidir. Aksi halde olay, hiç de istemediğimiz yönde gelişebilir. Kontrolümüz dışına çıkarsa korkarım ki, önü alınmaz bir İslam yükselişi, Batı Medeniyetinin sonu olur!” Der.

Bu noktadan hareket edildiğinde, İslam Ülkelerine (Ümmete) lider olacak bir ülkenin başına gelenlerin sebebini fazla düşünmeye gerek kalmıyor. Bu bir komplo teorisi değil…

Bu toprakların sahibi Türk Milletinin zımnen de olsa, Ortadoğu ve mazlum Halkların koruyup kollamak gibi tarihi bir görevinin olduğu ortaya çıkıyor. Bu da Fuller ve Soros gibiler tarafından manipüle edilmesine imkân verilmemesi, millet olarak direncinin kırılmamasını ve aklının karışmaması gerektiğini gösteriyor.

Eğer Fuller ve avenesi topraklarımız üzerinde cirit atmasına engel olunmazsa korkarım ki, Türk Milletinin başı sıkıntılardan kurtulmayacaktır!

İbn-i Haldun sosyolojik bir gerçekten bahsederken:

Toplumlar ekseriyetle içerden çürür, dış müdahaleler, iç çürümenin bir ilanından ibarettir. Der.

Akif; “ Girmeden tefrika bir millete düşman giremez, Toplu vurdukça sineler onu top sindiremez!” fikrini de ekleyecek olursak, şu gerçekle yüz yüze geliriz:

Bir millet maddi/manevi açıdan bozulmadıkça, hiçbir dış kuvvet onu yok edemez! Ancak güven ve tefrika bunalımı o Milletin sonunu getirir.

Yüz yüze kaldığımız çıplak gerçek şudur. Eğer Türkiye büyüyecekse, özgür ve bağımsız olacaksa kendi zekâsı, kendi dehası, kendi gücüyle büyüyecek ayakta durmasını bilecektir. Unutulmasın ki, “yardım almaya alışanlar, eninde sonunda buyruk almaya da alışırlar…”

Bunun için bu ülkenin özgür düşünen beyinlere ve siyasetçiye ihtiyacı vardır. Yaşadığı ülke toprağından ayağını kaldırmamış, sorunlarıyla yüzleşmekten çekinmemiş, çözümler ortaya koyabilmiş, toplumun çile ve sancısını yüreğinde taşıyan aydın ve siyasetçiye ihtiyacı bir zorunluktur…

Son iki asrı geçen bir süreden beri bu millet, kendisiyle hiçbir bağı kalmamış sözde aydın tiplerden çok çekmiştir. Gittikleri her yerde milletin kuyusunu kazmış, ülke için yapılacak her milli reform hareketini engellemiş ve düşmanla kol kola gelmiş olanlardan bugün de aynı sıkıntıları çekmekteyiz.

Aydınlardan beklenen zor görev şu olmalıdır:

Uyuyan devi (Türk Milletini) uyandırmak, kuşkuları, korkuları, güvensizliği ve belirsizlikleri ortadan kaldırmak, Emperyalist, Kapitalist Batı Kültür ve Medeniyetinin üzerimizdeki baskıları karşısında yerli ve yenilikçi bir “üçüncü yolu” ortaya koymak olmalıdır.  Bu yol, “adalet” yoludur. Muhtaç olduğumuz yönetim tarzı “Adalet Devlet” modelidir.

Bu aydınlar, küreselci/ulusalcı zenginlerin yanında ve hünkârın sofrasında olmaz da, halkın sofrasından çorba içerlerse, emin olun ki; bu ülke ve bu ümmet tez zamanda ayağa kalkar! Fakat tepeden inme telkinlerle ve dışarıdan ithal fikirlerle, bünyemizde doku uyuşmazlıkları yaratacak düşüncelerle “adalet devleti” kurulamaz. Kurulsa kurulsa, vesayetçi bir sistem olmaktan öteye geçilemez.

Paris sokaklarında yetişerek, Hukuk -u beşer beyannamesini ezberleyerek, Laiklik ve inkılapçılık perdesi arkasına gizlenerek ancak yoksul Anadolu halkının imanı, vicdanı, hak ve hukuku pervasızca çiğnenmiş olur.

Kendilerini yarı ilah sayanların, Firavunlar gibi saltanat sürenlerin, yiyenlerin, içenlerin, kusanların, Millete tepeden bakanların, onu küçümseyenlerin, altta kalanın canı çıksın zihniyetiyle yaşayanların, bu millete verecekleri ne olabilir ki?

İslam Dininin en canlı kısmı “Hukuk” dur. O rafa kaldırılır, asırlar boyu insanlığa adalet nedir öğretmiş bir millet gerici/cahil/yobaz denilip karalanmak istenirse, o zaman uygarlık adına(!) İtalya’dan (Ceza Hukuku), İsviçre’den (Medeni hukuk), Almanya’dan (Yargılama Hukuku), Fransa’dan (İdare Hukuku) alınır.

Sadece İslam hukukuna göre ölüleri gömülen bir millet garabeti ortaya çıkmış olur.

Bu cümleyi dünya ya adalet nedir öğreten bir millet için kullanıyorum. Nasıl olurda bu millet bir anda adalet bilmez olur. Ne adına?

Batı trenine binmek adına…

Hz. Ali, “aklın mekânı kalp, ziyası beyindedir” demiştir.

Kur’an’ı Kerimin hemen hemen her suresinde “akıl” ile ilgili bir ayete rastlamak mümkündür.

Akletmek dünyada düzen kurmak içindir. Müslümanlar bu işi hakkıyla başarıyor iken, kafasından ve midesinden dışarıya bağlı siyaset, ticaret, sözde aydın kesimler, yürüyen arabanın tekerine taş koyarak, milleti düşünmekten, anlamaktan ve kavramaktan geri bırakmışlardır.

Bu hal neyin nesi?” diye soranlar hala aşağılanıyor, bilgisizlikle suçlanıyor ve başlarına gelmedik sıkıntı kalmıyor.

Memleket ilgisiz ve bilgisizlerin elinde kalmış, millet düşünmeyen, okumayan bir topluma dönüşmüştür. Cumhuriyet ve demokrasi anlayışı sorunlu, herkesin kendisine göre bir cumhuriyeti ve demokrasi anlayışı oluşmuştur. Bu çeşitliliğin altında yatan gerçek, “adalet” sizliktir.

Bana göre bu zihniyet anlayışı, bu milleti köleleştirmenin başlangıcıdır. Batıda dikilen bu elbise, “yönetim anlayışı” artık bu millete dar gelmeye başlamıştır.

O halde bütün sıkıntıları gidermenin tek bir yolu kalıyor:

Daha çok çalışmak, daha çok istihdam, daha çok üretim, yine bunlara temel teşkil edecek daha çok adalet…

Mahmut AKYOL

EVET/HAYIR VE İSLAMİ DÜŞÜNCE

logo5

EVET/HAYIR VE İSLAMİ DÜŞÜNCE 

Türk Siyasi hayatı yine hareketli, kazanın altına odun atanların sayısı oldukça fazla…

Dış güçlerin çalışmalarını anlamak kolay, fakat iç fitnecilerle birlikte olmayı, aynı havayı solumayı, aynı suyu birlikte içmeyi ve aynı demokrasi içinde olmayı anlasam da kabul edemiyorum.

Ülke sınırları dışında planlanıp sahnelenen oyunlar, bana pek yabancı gelmiyor. Çünkü Hak ve Adalet için yaşayanların kaderi budur deyip kendimi teselli ediyorum da, fitneyi, ihaneti ve soysuzluğu anlamak istemiyorum.

Parlamento kürsü ve sandalyelerini kıracak kadar gözü dönmüşlüğü, sorunlarını çözmek için bir araya gelmiş seçkinlerin bizzat kendilerinin “sorun” olmalarını, basın ve gizli mahfiller maharetiyle yazılan oyunları,  halkın gözü önünde “rejimi” korumak adına oynanan tiyatroları artık seyretmek istemiyorum.

İktidarın yaptığı her şeyi alkışlamam fakat muhalefet etmeyi de rejime sadakat yeminiyle bağdaştırmak yerine, “kol kırılır, yen içinde kalır” anlayışı içinde görmek isterim. Zira ihanetten daha acı veren başka bir şey düşünemiyorum.

Türk Siyasi hayatında olup/bitenlere bigâne kalmayı uygun bulmuyorum. Daha uzun süre devam edecek bu konuya, İslam’ın sosyal yönü itibariyle bakmaya çalışacağım.

  • Her şeyden önce insanlık (Müslümanlar); Allah’a inanmanın ötesinde Allah’a güvenmeyi, bu imanı ve güveni hayatının başucuna koymaları ve fiillerini buna göre şekillendirmeleri gerekir.
  • İkinci olarak insanlık (Müslümanlar); Allah’ın dışında bağlanacakları her beşeri yolun, kendilerini köleleştireceğini bilmeleri ve
  • Üçüncü olarak da insanlık (Müslümanlar) mülk, servet, şöhret, şehvet, iktidar ve siyasetin cazibesine kapılıp onlara esiri olmaları halinde nasıl sıkıntılar yaşayacaklarını akıl etmeleri gerekir!

Üçüncü sırada sayılanları yok sayarak hayatı sürdürmek imkânsız olsa da, bunları bir “araç”, Allah’a iman etmeyi, güven duymayı da bir “amaç” bilmelidirler.

Yeri gelmişken şu beş kavramı yine tekrarlamak istiyorum. “adalet, ehliyet, liyakat, meşveret, maslahat

Toplumları idare etmek üzere düzenlenen “Sosyal Sistemler”, bu beş ilke üzerine inşa edilmedikçe insanlık, baskı ve zulümden kurtulamayacaktır.

Muhafazakâr (statüko) düşünceye sahip olanlar, sorgulamaz, itiraz etmez ve anlamak istemez, hep mevcudu korumak isterler.

Bu bakımdan “sorgulama, eleştirme ve isyan” hiç de söylenildiği gibi kolay değildir… Ezber bozduğu için insanı canından/malından olmaya kadar götürür. Tarih, sadece itiraz ettikleri için hayatlarını kaybedenlerle doludur…

Bakıyorum da sağımda ve solumda duranlar muhafazakâr..! İki tarafta aynı çizgide! Her iki tarafta hayallerini, rüyalarını itaat üzere görüyor… He iki tarafta değerlerini sorgulamıyor ve kutsallarına kimsenin dokunmasın istemiyor…

Bir zaman önce, akşamdan “ilim/irfan” sahibi olarak yatanlar, ertesi günün sabahı cahil olarak kalktılar. Bu duruma şaşıran milletin evlatları sadece, “Bu hal neyin nesi?” dedikleri için başlarına gelmeyen sıkıntılar kalmamıştır… Sonrasında da Ülke düşünceye, okumaya sıcak bakmayan yığınlarla doldu/taştı. Dahası memleket ilgisiz ve bilgisizlerin elinde kaldı…

Bu zihniyet biçiminin Türkçedeki adı köleliktir.

Bilinmelidir ki, Allan’ın dışında ki her Kült, (heva ve hevese dayalı yaşam anlayışı) insanı köleleştirir. Aklı donduran her hareket, insanın güdülmesini, tembel ve cahil bırakılmasını kolaylaştırır. Çünkü bu anlayış biçimini yöneten, insanın kaderini de yönetir.

İslam toplumlarında itaat kültürünün başlangıcı asırlar öncesine gider. Hele “sorgulanmayan eski İslam kültürü” içinde yaşamak, Müslümanlara istenmeyen bazı kötü alışkanlıklar kazandırmıştır. Hırsızlık, yolsuzluk, cinayet işleme, gasp, yağma, talan, yalan söyleme, haram yeme, ahlaksızlık, kalleşlik, ihanet gibi kötülükler bunlardan bazılarıdır.

Şimdi bir de içinde bulunduğumuz duruma bakalım:

Eğer ülkede hala; “Pantolon paçası katlamayla” enflasyon belirleniyor, emekli üç kuruşluk promosyon için banka kapılarında bekliyor, yüzde kırkını oluşturan genç nüfusa istihdam imkanı açamıyor, cadde ve sokaklar boş kalabalıklardan taşıyor, dünya ölçekleri doğrultusunda genç nüfusla nerede olduğunu bilmiyor, gelir dağılımındaki makas halkın aleyhine açılmaya devam ediyorsa, bana göre ülkede ki “Sistem/Rejim” (adı ne olursa fark etmez), değiştirmeye ve ya muhafaza etmeye kalkışmak bir anlam ifade etmiyor..!

Gençlik nereye gidiyor sözüne cevap veremeyenler, Texas sokaklarına benzer sokakları uyuşturucu, fuhuş, öldürme, kap/kaç mezarlığı olmaktan kurtaramayanlar, 40 Yıla yakın bir zamandan beri ülke parasının milyarları bulan bölümünün nereye gittiğinin (terör) mantıklı izahını yapamayanlar, sistem değiştirseler ve ya rejimi muhafaza etseler ne değişir?

Sistem/Rejim, toplumda oluşan bu ve benzeri sorunlara bir şey mutlaka demelidir. Herkesin ortak kabul edeceği bir “ahlak, eşitlik, adalet, servet dağılımı, hakça paylaşımı gibi ilkeler için mutlaka bir söz söylemelidir. Her iki kesime mensup olanlar bu ve benzeri konulara acilen halkın önüne bir teklif koymuyorlarsa, ikisine de isyan ediyorum. Halk, en aykırı gibi gelen bu soruları Sisteme/Rejime ve yöneticilerine özgürce sorabilmelidir?

Bakın Peygamberler, dinen en aykırı gelen soruları Allah’a sormuşlardır. Buna karşı Allah, Peygamberlerini cezalandırmamıştır. Yine Hz. Peygamber, en yakın arkadaşları tarafından sorgulanmıştır. Peygamber de arkadaşlarına yüz çevirmemiş ve ilişkisini kesmemiştir.

Bir kere daha tekrar etmek istiyorum! Allah’ın dışında hiçbir şey mükemmel değildir!

Zihinleri ve ruhları işgalden kurtarmanın ve insanları mutlu etmenin yolu; Kur’an’ın teklif ettiği “sorun çözme yöntemlerini” samimi şekilde halka teklif etmektir. Başka da yol yoktur!

Sormayan, sorgulamayan, araştırmayan, sorunlara çözüm yolları bulamayan milletler, ilerleyen toplumların gerisinden nal toplamaya mahkûmdurlar.

Sonuç olarak insanı aç bırakmak ister yönetenlerden, ister Sistem ve Rejimden kaynaklansın fark etmez, bir insanlık suçudur. Kim olursa olsun, kimden gelirse gelsin insanı aç, açık, evsiz, yurtsuz bırakanlar, dünyanın en büyük suçunu/günahını işlemişlerdir. Çünkü bu suç insanı ahlaksızlığa götürür.

Eğer yeni bir sistem değişikliği ve ya mevcut rejimi koruma çabası içine 80 Milyon sokulacaksa:

  • Öfkeye, siyasi arzulara, hırsa yenik düşmeden,
  • Sokaklara dökülse bile çevresini yakıp/yıkmadan,
  • Bindiği dalı kesmeden,
  • Birbirine karşı duymak zorunda olduğu sevgi ve kardeşliğinizi yok etmeden bu işi sonlandırmalıdır!
  • Unutulmasın ki bu topraklardan başka bir yere gitmeye kalkmanız durumunda, vizeniz olsa da sokmuyorlar!

Mahmut AKYOL