MÜSLÜMANLAR, “DİNİ DÜŞÜNCE ANLAYIŞLARINDA” YENİLİK YAPMAK ZORUNDADIRLAR!

logo5

MÜSLÜMANLAR, “DİNİ DÜŞÜNCE ANLAYIŞLARINDA” YENİLİK YAPMAK ZORUNDADIRLAR!

Söyleyeceğim sözler, kim bilir kaç kez söylenmiş, yazılmış ve okunmuştur…

Şu gök kubbe altında söylenmedik söz kaldı mı bilmiyorum…

Eğer Allah’ın kullarına söyleyeceği sözü olsaydı, sadece Peygamberlere özgü “Vahiy” kapısı kapamazdı.

Kaldı ki Vahiy kapısı kapanmıştır. Dolayısıyla hiçbir meczup “Bana Vahiy geliyor” demesin. Çünkü Müminler bu hezeyana artık inanmıyor!

Lakin Allah, ayrım gözetmeksizin kullarıyla vicdanları üzerinden konuşur.  Bu konuşma Kıyamet gününe kadar devam edecektir. Aynı şekilde insanlarda Allah ile konuşur.

Siz, insanın vicdanı coştuğu, heyecan duyduğu sevindiği zaman iyi şeyler yaptığını; sıkıldığı, daraldığında ise kötü şeyler yaptığını anlarsınız.

Bu sebeple denilebilir ki, insan iyi ve kötü arasında yaşıyor.

Hayat tekrardan ibarettir. Her şey yenilenerek devam eder. Değişen sadece zaman ve içindekilerdir. Her gün yeni bir gün olarak yeniden başlar! Her doğan çocuk Âdemin seren camını yaşar! Her genç Yusuf’un başına gelenleri çeker!

Dünya var olduğu günden beri yağmur gökten yağar, güneş doğudan doğar. Bu gerçek, kıyamete kadar devam edecek ve Allah insandan “adaleti gereği” yaşadığı asrın hesabını soracaktır…

İster “Tüp bebek” yöntemiyle olsun, ister “hormonlama” ve isterse “klonlanma” ile olsun, dünya gelen her canlı “ana rahminden” gelmeye devam edecektir.

Olan ve olmakta olan hiçbir şey, doğan hiçbir çocuk, hiçbir yaprak bir diğerine benzemiyor! İnsan bu mucizeler karşısında aciz kalıyor!

İnsanın yapısı hava, su, güneş (ateş) ve topraktır. Hayat ve ölüm bu kavramlardan ibarettir. Biri olmadığında, diğerlerinin hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur.

Mesela Bir sabah uykudan kalktığınızda bir de baktınız ki; içmek için bir yudum su kalmamış! Yeryüzünde bütün su damarları kurumuş… Bu durumda ne yaparsınız? Kime koşarsınız? Kimin kapısını çalarsınız? Acaba bu şartlar altında bütün servetinizi dökseniz bir damla su temin edebilir misiniz? Mademki servetiniz bir yudum su etmiyor, o zaman ne diye “KIYAMET” koparılıyor?

Tamda burada bir şey söylemek istiyorum. Örneğin namaz kılmaktan söz etmek istiyorum.

Diyebilirsiniz ki, Müslümanların başında bunca sorun varken, başka işin mi yok, bu konuyu gündeme getiriyorsun?

Eğer Müslümanlar, “namaz dinin direğidir” diyorlarsa, tabii ki işe temelden başlamalıdır. Yani kılınan namaz kılanı iyiliğe, güzelliğe ve doğruluğa götürmüyorsa, bu durumda ne yapılmalıdır? Kılınan namaz Müslümanları adalete, eşitliğe, barışa, sevgiye, merhamete, bölüşmeye, paylaşmaya, çalışmaya ve ümrana götürmüyorsa; sizce de işe nereden başlamalıdır?

Namaz ritüeldir. Yani namaz “SALAT” tır.  Salat’ın asla ihmale gelmez üç unsuru vardır. “YARDIMLAŞMAK, DAYANIŞMAK ve DESTEKLEŞMEK”. Benimde söylemeye çalıştığım kısaca budur.

Yani Hz. Peygamberin anladığı şekilde “SALAT” yapılırsa, Müslümanlar büyük bir yükten kurtulmuş, “YARDIMLAŞMA, DAYANIŞMA ve DESTEKLEŞME” kapısını açmış olurlar.

Kur’an, bu üç kavramdan habersiz olarak yapılan Salata, “YAZIKLAR OLSUN” der.

Allah, mülkün sahibidir. Mülkünü dilediği şekilde kullanma yetkisi O’na aittir. Biz de O’nun mülkünün bir parçasıyızdır.

Yeryüzünde iradesi sebebiyle sorumlu tutulan tek varlık insandır. İnsan irade eder, Allah, bu doğrultuda yaratır. Yani “Kisb” varsa, “Halk” da vardır. Yazıklar olsun ki, birçok insan sorumluluğunun farkında olmadan bu dünyayı terk eder gider.

Buna rağmen fark edilsin/edilmesin, insanın hayattaki arayışı hep sürecektir. İstek ve arzuları hiç bitmeyecek, elde etmek için tüm yolları deneyecektir. Ömrünü son noktaya kadar harcamaktan kaçınmayacaktır. Elde ettikleriyle yetinmeyecek, durmadan edinmek isteyecektir.

Bu, insanın doğasının bir gereğidir. Bencillik, çıkarcılık ve egoistlik içinde boğulmuş olmasına rağmen insan, rahatını kaçıran her görüş ve davranıştan uzak durmak ister. Bu itibarla onu ayıplamak ve kınamak doğru değildir. Fakat gayri meşru halleri mutlaka kınanmalıdır.

Bilgi, iktidar ve servetin Allah’a ait olduğunu bildiği halde insan, her zaman haddini aşmıştır. Bu durumda insana, Din/itikat adına doğru bilinen şeyleri teklif etmek gerekir ki, Peygamberlerin yaptıkları da bundan ibarettir.

Şüphesiz ki mutlak doğru Allah’a aittir. Dinin de, dünyanın da sahibi O’dur. Müslümanlar Allah’ın görünmezliğine inanırlar. Bu akide üzerinde duran Müslümanları Allah mükâfatlandıracaktır. Çünkü Allah, yalan söylemez. Allah büyüktür, Azizdir, Görendir, İşitendir.

Kelime-i Tevhid” işin başıdır.

Bu şiarların ardından “Nüsuklar” gelir. Nüsukların şahı “Namaz/Salat” tır. Fakat dinin direği değildir. Salat, yardım, dayanışma ve destek sağlamanın temelidir.

  • İslam, bütün zamanların ve çağların tek kurtuluşudur.
  • İslam, hayatın tamamını kuşatan bir sosyal sistemdir.
  • İslam, alternatif değil bizatihi tezdir.
  • İslam, değiştirici ve devrimci bir ruha sahiptir.
  • Bu sebeple İslama inananlar galiptir.

Allah, peygamberler ve kitaplarla insanlara Tevhid yolunu göstermiştir. Kur’an, Hz. Peygamberin kavmi üzerinden Arapça olarak gönderilmiştir. Dolayısıyla Kur’an sadece Araplara indirilmiş bir kitap değildir.

Türkiye’de yaşayan Sünni Müslümanlar olarak kullandığımız dil, Türkçedir. Dilin ve lehçelerin kendine göre zorlukları vardır. Türkçe bir kitabı anlamakta bile zorluklar yaşarız. Bazen konuşulan dilin ne anlam ifade ettiğini ancak “sözlük” yoluyla biliriz.

Bir inşaat mühendisinin konuştuğu Teknik terimleri Türkçeye kazandırılmış olsa bile, Hukuk fakültesinden mezun olan bir diğer insanın bunları anlaması mümkün olmayabilir. Aynı şekilde bir Doktor, bir İlahiyatçının okuduklarını, Türkçe olsa bile anlamayabilir.

Bu soruları çoğaltmak mümkündür…

Anlaşılıyor ki, bir dilden bir başka dile geçmek kolay bir şey değildir. Elbette ki, Arapçadan İslami değerleri Türkçeye taşımak kolay olmamıştır. Dini ve Kur’an’ı asırdan asra taşıyanlara, hizmeti geçenlere rahmet diliyorum.

Ezcümle, Müslümanlar dini düşünce anlayışlarında yenilik yapmak zorundadırlar!

Değilse; işimiz zordur!

Mahmut AKYOL  

 

 

KÖR TESLİMİYET VE MUTLU OLMANIN YOLLARI

logo5

KÖR TESLİMİYET VE MUTLU OLMANIN YOLLARI

Binlerce haber kaynağından oluk oluk bilgi akıyor. Kimisi nur, kimisi kir… Şüphesiz ki sözün en doğrusunu söyleyen Allah’tır. Nasibimize düşen doğrularla buluşarak karşınıza çıkmanın mutluluğunu yaşıyorum…

Allah doğru ile yanlışı, güzel ile çirkini, adalet ile zulmü birbirinden ayırmıştır. Bu düzeni bozmaya kimsenin hakkı yoktur. Bozmaya kalkan bilmiş olsun ki, kendi ayağına kurşun sıkıyordur.

İnsanlık bugün her zamandan daha çok barış, kardeşlik ve sevgiye muhtaçtır. Yeryüzü bu değerlerin yokluğu sebebiyle çölleşmiştir. Dünyanın birçok yeri ırkçı, emperyalist güçler eliyle kan gölüne dönmüştür.

Kan dökülmesini istemeyenler zayıf görünüyor olsalar da, aslında Sevgi ve Merhameti sonsuz olan Allah’ın kudretinin yanlarında olduğunun farkında değiller. Hâlbuki bilmiyorlar ki Allah’ın yardımı adaleti gereği daima zayıfların yanında olmuştur… Fakat zayıflar bundan habersizdir… Bu bilgisizliktir ki ırkçı ve emperyalist zulüm durmak bilmiyor!

Açlık, insan hakları ihlalleri dünyayı bunaltmıştır. Hastaneler ve hapishaneler aç ve acılar içinde ki insanlarla dolup taşmakta,  Teknolojik gelişmeler, insanı yok etmeye yönelik gelişmektedir… Silah üreten Firavunlar, kendi soyunu acımasızca yok etmektedir… Dünyanın hiçbir döneminde  “hırs” bu kadar zirve yapmamıştır.

Kandan beslenen Vampirler “Küresel Güçler” inanıyorum ki, son dönemlerini yaşıyor ve son kozlarını oynuyorlar!

  • Eğer istenir ve sorumluluk alınırsa; Hz. Muhammedin davası yeniden ayaklar altından kaldırılarak, her türlü istismardan kurtarılarak vicdanlarda ki layık olduğu yerine konulabilir.
  • Bedenini ve ruhunu terbiye edenler, insanlığın saadet ve mutluluğunu yeniden hayata taşınabilir!
  • Nefesler tükenmeden, ölüm, afet ve kıyamet gelmeden hayır yolunda koşulabilir!
  • İnanıyorum ki zayıflar insanlık tarihinden alacakları güçle, yeni ufuklara yelken açabilir!
  • Dünya ve bütün insanlık dalgalanan adalet bayrağının gölgesi altında kalarak onuruna kavuşabilir!
  • Bu anlamlı ve şerefli işleri yapanlara selam olsun!

Görülüyor ki zafer, sadece silah ve maddi üstünlükle kazanılmıyor! Bunun yanı sıra inanç, aşk ve azim de gerekiyor. Zaten bir milletin gücünü kendi değerleri ve adaleti belirliyor. Yine görülüyor ki, İslam’ın özünden ayrılmanın bedeli çok büyük ve pahalı!

Hâlbuki Kur’an’ı Kerim, “Hepiniz Allah’ın ipine toptan sımsıkı sarılın”, diğer yandan Hz. Peygamber, “Müminler ancak birbirlerine kardeştirler” diye söylüyor. Durum bu iken maalesef Müslümanlar, farklı anlayışlar yüzünden gittikçe küçük guruplara ayrılıyor! Hizipleşmeleri çoğalttıkça çoğaltıyor! Özünden ayrılıyor, İslam’a din diye ne kadar yanlışı varsa yüklüyor,

Dinlerini paramparça eden, her gurubun kendi sahip olduğu ile övündüğü kimseler gibi olmayın.” (30/32) diye söyleyen Kur’an’ı anlamakta Müslümanlar bir cehalet yaşıyor.

Aslında ana sorun, farklı gurupların ortaya çıkması değildir. Bu sosyal yapının bir gereğidir. Hatta bu iyilik, güzellik ve doğruluk yolunda bir yarış olarak da düşünülebilir. Fakat mezhep, tarikat ve cemaatlerin kendi görüşlerinin tek doğru olduğunu iddia etmeleri ve kendilerinin “kurtuluşa eren fırka” olduklarını söylemeleridir. Bu garabet, İslam düşmanlarına Müslümanların yumuşak karnını gösteriyor ve yeryüzünde Müslümanlar lime lime ediliyor.

Sonuçta Müslümanlar birbirlerini anlamaya, medeniyet yolunda ilerlemeleri yerine ezilen, hor görülen, güçsüz bırakılan yığınlar haline getiriliyor, birbirleriyle uğraşmaktan enerjileri tükeniyor ve böylece mutsuzluk yolculuğu başlıyor…

Hazır ekmek, hazır vatan, hazır özgürlükte gibi Müslümanlar önlerinde hazır buldukları İslam’ın bugün kıymetini bilmiyorlar.

Bu arada şunu söylemekten edemeyeceğim.

Çoğu zaman, din, geleneğin gölgesinde kalıyor. Gelenek din haline geldiği zaman da, din işlevini yitiriyor. Din, birleştirmek yerine ayrıştırıcı, özgürleştirmek yerine, köleleştirme aracı oluyor.

Bu konudaki en ciddi açmaz, Kur’an ve Hz. Peygamber’in örnek uygulamaları yerine mezhep, tarikat ve cemaatlerin muhafazakâr kültürü altında insanlar eziliyor. O zaman, ne namaz insanı kötülükten uzak tutuyor, ne oruç sorumluluk yüklüyor ne de zekât bilinç kazandırıyor! Daha da kötüsü din birleştirmek, bütünleştirmek yerine, ayrıştırmaya hizmet ediyor.

Bakın İslam’ın ilk yıllarından bir olay nakledeyim.

Ömer b. Hattap, Hz. Muhammed’i öldürmek üzere yola çıkar. Onun niyetini öğrenen biri, zaman kazanmak ve Hz. Muhammed’i haberdar etmek için Ömer’e kız kardeşinin ve eniştesinin de Müslüman olduğunu söyler.

Öfkelenen Ömer kız kardeşinin evine gider. Onların Kur’an okuduğu görür. Onlar da “Ta-Ha” Suresini okumaktadırlar.

Ey İnsan! Bu Kur’an’ı sana, seni bedbaht etmek için indirmedik. Onu sadece bir öğüt, bir hatırlatma olarak indirdik; fakat bunu anlayacak olanlar, Allah’a karşı gelmekten korkan kimselerdir. Bu kitap, yeri ve gökleri yaratan Allah katından indirilmiştir.” (20/1–4).

Bu ayetler, Ömer’i adeta çarpar.

beni Muhammed’e götürün” der. Hz. Muhammed’i öldürmek için yola çıkan Ömer, Hz. Muhammed’in huzurundan Müslüman olarak çıkar.

Şimdi düşünmek gerekir. Bu kısa sürede değişen nedir? Ömer’i Müslüman yapan kimdir? Vahyin diriltici soluğundan başkası değil…

O zaman haydi Ömer olmaya… Vahyin diriltici soluğunu teneffüs etmeye… Haydi, Tevhid, ahret ve nübüvvet inancında dirilmeye…

Tarikatlar, hicri ikinci asırda ortaya çıkan Tasavvufi arayışların kurumsallaşmasıdır. Tarikatlar, beşeri oluşumlardır. Tarikatı din gibi algılamak, onun beşeri bir oluşum olduğunu görmemek, “kör teslimiyetten” başka bir şey değildir.  

İslami değerlerin içi boşaltılsa da, Müslümanlar görülmemiş şekilde Kapitalistleşse de, dini düşüncemizi yenileyerek yeniden mutlu olmanın yollarını aramaya devam etmek zorundayız!

Mahmut AKYOL

 

DAVALAR VE DEVRİMLER

logo5

DAVALAR VE DEVRİMLER

Orta Doğu yine kan gölü, insan değeri ve Müslüman canı çok ucuz, Türkiye “Referandum” a gidiyor. Vahşi Batının Bizans oyunları karşısında “Yaşasın Cehennem” demek beni güçlendirse de ben; sosyal konuların altında ki gerçekleri yazmayı sürdüreceğim.

Yani insanın başka bir yönünü anlatmaya çalışacağım…

Allah, insana bazı hedefler koymuştur. Koyduğu bu hedefler Emir/Yasak şeklinde anlaşılsa da, aslında hepsi de birer tekliftir.

Tekliflerin unutulması durumunda Allah, sevgi ve merhameti gereği hatırlamaları için insanlara Peygamberler ve kitaplar göndermiştir.

Allah’ın göndermiş olduğu bu yeni düşünceler sıradan düşünceler değildir, hayatı ve kainatı izah eden fikirlerdir. Yani insanın muhatap olduğu her yeni düşünce, “Vahiy” kaynaklıdır.

Vahiy” kaynaklı bu düşünceler insan için “Dava” olmuştur. Yani Dava, insanın dünyaya gelişinde bir amaçtır. Yer yer bu kavram “Devrim” şeklinde anlaşılmıştır. Davalar ve Devrimler insan için birer hedeftir.

Bilge insan, Aliya İzzet Begoviç, “Davalar acılar içinde doğar, refah içinde ölür.” Demiştir.

İnsanoğlunun çektiği bunca acı, refah ve konforla ters yüz olur. Rayından çıkan Dava/Devrim’in etkisi zayıflar, liderlik şahısların çıkar ve hırsıyla yer değişir…

Bu sebepledir ki Tarih, nice liderlerin “servet, şöhret, şehvet ve siyaset” girdabına kapılıp yok olma enkazlarıyla doludur. Daha açık ifade edilecek olursa “bilgi, iktidar, servet, kibir, zulüm ve bencillik” hastalığına yakalanan nice liderler, hem kendi hazin sonlarını ve hem de teb’alarını sonlarını hazırlamışlardır.

Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzünde bulunanların hepsi iman ederdi. Öyle ise sen, iman etmeleri için insanları zorluyor musun?” (10/99)

Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk, sapıklıktan ayırt edilmiştir. Artık her kim tâğutu inkâr edip, Allah’a inanırsa, sağlam bir kulpa yapışmıştır ki, o hiçbir zaman kopmaz. Allah, her şeyi işitir ve bilir.” (2/256)

Tağut azgınlıktır, kötülük ve sapıklıktır, zorbalık, şeytanlık, kahinlik, sihirbazlık, Allah’ın hükümlerine sırt çevirmektir.

Allah, doğruluğu sapıklıktan kesin olarak ayırmış ve insanı bu iki şey arasında özgür bırakmıştır. Yani din, isteğe bağlı fiil ve davranışlardır.

Dinin doğrularına aykırı hareketlerde muhakkak ki bir azabın ortaya çıkmış olması muhakkaktır.

Görülüyor ki Allah, insanları dine girmesi için zorlamamaktadır. Fakat “dinde zorlama yoktur” demekle de, hiç kimse sorumluluktan, cezadan, azaptan kurtuldum demek de doğru değildir.

Dinin hepsi, zorlama olmaksızın, iyi niyet ve rıza ile yapılır. Bu gerçek sadece dinde değil, hayatın her alanında geçerlidir.

İslam’da var olan düşünce ve hareket metodu “Akaid”  kavramıyla anlatılmıştır. İslam’ın kaynağı nazari olarak Kur’an, pratik kaynak, Hz. Muhammed’ in peygamberliğinin başlangıcından vefatlarına kadar devam eden süredir. İslam inkılâbının düşünce ve hareket metodu budur.

Bu tespitler gerçektir. Dünyada var olmuş büyük dava ve devrimler, aynı yolu takip etmişlerdir. İslam ve Sosyalist Devletler hep Kur’an ve Peygamberden ilham almıştır. Selçuklu, Osmanlı, Türkiye Cumhuriyeti, Batıya vücut veren onca felsefe ve sosyolog, Karl Marx’ın tümü Kur’an ve Hz. Muhammed kaynaklıdır.

Ancak, Allah’a ve insanlığa ne zamanki yalan söyleme, ihanet etme ve inkar etme hastalığına düşülmüşse dava da, devrim de yıkılıp gitmiştir.

Bu andan itibaren genel tespitleri özele dönüştürelim. Öyle ki Ülkemde dava ve devrimler ardına düşmüş olanlar, kendilerine buraları çıkar/menfaat kapısına döndürmüşlerdir. Herkes eline geçirdiğini yağmalar olmuştur. İyi bir yere gelmek, köşe kapmak, ihale götürmek, kat-yat, araba markası, daha rahat yaşam, sevdasına tutulmuştur.  

Amaç, metot ve stratejik derinlik kaybolmuş, davalar ve devrimler, sohbet toplantılarının mezesi olmuştur.

Durum sorgulanmaya başlandığında, “Uğruna ter döktüğüm dava ve devrim bu muydu?” şaşkınlığı insanı bir kere daha öldürmüştür. Birde bakmışsınız ki herkes kervana koşuyor…

Davaların ve devrimlerin etrafı çıkar grupları tarafından perdelenmiştir. Dava ve devrim, kariyer ve konfor olmuştur. Statüko, kendi yarattığı asude gölgeliği altında rahatını sürdürmektedir. Kafa konforunu bozacak en küçük bir sese tahammül bile edilmemektedir. Giderek kardeşlik ve özgürlük düşmanlığa, dönüşmüştür.

Aslında ölen davalar ve devrimler değildir. Ölen insanların vicdanları ve ruhlarıdır. Ölen, ruhun ve vicdanın derinliklerinde yatan özdür. Yani ölen Allah’a olan imandır…

Allah’ın kulları üzerinde asıl görmek istediği nimet mal, mülk, servet değil; insandaki ruh, vicdan, iman ve insanın kendisine olan güvenidir.

Asıl bunları kaybetmek, ölmektir. Yeryüzünde işlenen haksızlıkların, toprağa gömülen kız çocuklarının hakkının, insanların niçin aç bırakıldıklarının, mazlumların özgürlükten mahrum edildiklerinin, işgal altındaki ülkelerin bağımsızlıklarının niçin ellerinden alındığının sorulmaması ölmektir.

Dava ve Devrimlerin işi bu olması gerekirken, yazık ki insanlık ve Müslümanlar, bu düşünceden fersah fersah uzaktırlar.

İnsanlık ve Müslümanlar İslam düşünce ve hareket metoduna yeterince yakın olmadıkları için, Makyavelist, Materyalist, aynı şekilde Komünist ve Kapitalistçe hareket etmekten başka bir şey yapmaları ellerinden gelmemektedir.  

Makyavelist Ülkeler, gayr-i ahlaki usulleri çekinmeden kullanan dünyanın teknolojik güçleri ve vahşi Batı karşısında, Müslümanların çaresiz insanı öldürüyor!  

Evet, İslam düşünce ve hareket metodu eksikliğidir ki, Müslümanların oradan oraya savrulmasına sebep oluyor. Müslümanlar ne zamanki bu akla kavuşur, o zaman geri kalmışlıklarını telafi eder, yeryüzünde saygın yerini alır, davalarının sorumluluğuna müdrik olur, Allah’ın hoşnut ve rızasını kazanmış olurlar.

Mahmut AKYOL

 

MERHAMETİ SONSUZ OLAN ALLAH’IN KELAMINI DÜŞÜNE DÜŞÜNE OKUYUN!

logo5

MERHAMETİ SONSUZ OLAN ALLAH’IN KELAMINI DÜŞÜNE DÜŞÜNE OKUYUN!

Sözü başında söyleyeyim ki, Kur’an’ı Kerimi tefekkür ederek okumak farzdır. Tefekkür etmek demek, “Kur’an bana ne diyor” demektir.

Vahyin böyle anlaşılmasını isteyen Cenab-ı Allahtır. Peygamber kendisine vahy’edilen Kur’an’ı bu şekilde okumuştur.

Kur’an vahy edilmeye başladığı andan itibaren Hz. Peygamber, dünyanın “köhnemiş zihniyetlerine” ve “insan tanrı otoritelerine” karşı amansızca isyan bayrağını çekmiştir.

Anlaşılıyor ki din, insanları (toplum) adalete kavuşturmak ve zulme son vermek için gelmiştir. İlk insandan son peygambere kadar gönderilen bütün “tevhidi” dinler, hep aynı şey içindir.

Kur’an’ı Kerimi en iyi anlayan, en iyi yaşamış olan, hayatın içine, insanların gönlüne, sokakların en kuytu yerlerine bayrak gibi dalgalandıran Hz. Peygamber olmuştur. İslam’ı ete kemiğe büründüren ve ahlakıyla bezenen yine o olmuştur…

Genelde insanlar, özelde Müslümanlar dünya sulhuna bir şeyler, hala katabilirler. En azından şu şekilde hareket edebilirler:

  • Peygamber gibi sorunlara bakmalı, çözümleri onun gibi zamanın şartlarına göre çözmelidirler. Bunun adı, din dilinde “sünnet” (Hz. Peygamberin hareket metodu) denir. Yoksa kastım, özel yaşantısı ve kılık/kıyafetini takip etmek değildir.
  • Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını bulup düzeltin ve Allah’tan sakının; umulur ki esirgenirsiniz.” (Hucurat: 10)
  • İman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız.” (Müslim-Ebu Davut)
  • Bu ayet ve hadisin bize söylediği “mutlak hakikat” yani adalet, müsavat (eşitlik) hürriyet (özgürlük/bağımsızlık) üzerinde öldürmeden, çalmadan, zalimlik yapmadan yaşayabilirler.
  • Yeryüzünde Sulh-u salâh ve kardeşlik içinde yaşamak, aile, mahalle, şehir ve toplumun ortasına İslam’ın adalet ve merhamet bayrağını dikmek, kaybolmaya yüz tutmuş insani değerleri yeniden inşa edebilirler.

Bu, insana Allah’ın yaptığı bir tekliftir.

Eğer bu teklife dayalı olarak insan, dünya hayatını yeniden kurarsa, dünyada cennet gibi bir yaşam sürebileceği gibi, ahirette kendisine verileceğine inandığımız cennete de kavuşmuş olur!

Bu noktada, ayete yeniden dönelim…

Kur’an’ı Kerim bütünüyle duadan ibarettir. Bu, yanlış söylenmiş bir söz değildir. Kur’an’ı Kerim hep kardeşlik etrafında döndürülür. Müminlerin birbiriyle kardeşçe kucaklaşması istenir.

Kardeşliğin kök hücresi “paylaşmak” tır. İçinde paylaşım olmayan kardeşlik yalandır.

Ne zaman ki dinde kardeşlik (paylaşmak) yerini “çıkar, menfaat, nemelazımcı” zihniyetine terk ettiyse, o zaman insan insanın kuyusunu kazmaya başladı.

Kur’an’ı Kerim adam akıllı okunduğunda görülecektir ki, din de kardeşlik (paylaşmak) çok önemlidir… Kur’an’ın ön gördüğü kardeşliğin bugün yerlerde sürünüyor olması, Müslümanlar için züldür.

Demem o ki, Kur’an’ın ortaya koyduğu kardeşlik üzerinde Müslümanların bir kere daha düşünmesi gerekir. İslam’ın belirttiği kardeşlikten yoksun kalmış bir dünyanın bugün ki vahim durumu, (çıkar, menfaat, nemelazımcılık) insanlara ne bedeller ödettiği gözler önünde… İzaha gerek var mı?

Yalnız burada bir öz eleştiri yapmamız gerekmektedir.

Yeryüzünün en gerçekçi insanları, en hakka, hukuka, adalete riayet edenleri Müslümanlar olması gerekirken, ne yazık ki yeryüzünün gerçeklerinden en çok kopmuş, uzaklaşmış olanlar da Müslümanlardır.

Bu sebepten olsa gerek ki Allah, Müslüman geçinen kullarını iflah etmiyor!

O halde Kur’an’ı Kerimin ifade ettiği “Müminler ancak birbirinin kardeşidir” cümlesi bir dua gibi dillerde pelesenk edilmelidir ki dua, bildiğimiz duadan başka bir şey olsun. Yani dua; ezberlenmiş sözlerin tekrarı, etliye/sütlüye karışmadan bir köşede oturup rabıta yapmak olmadığı anlaşılsın.

Yani, zalimin yüzüne karşı mazlumun hakkı savunulsun, hayatın içinde eyleme dönüşsün, sözde ve özde samimiyet oluşsun, işin gereği yapılsın, sorumluluk üstlenilsin ki dua, dua olsun.

Hayatın içinde olanları var eden Allah’tır. Ona şükretmek kolay bir yoldur. Önemli olan var edenin insana yüklediği sorumluluğun bilincinde olmaktır.

Bakın, bir yangını söndürmek için sadece yangın var demek, yangını söndürmez. Söndürmek için su lazımdır. Benzin ve körük taşımak, yangını söndürmez. Yangının sönmesi için su lazımdır. Lakin su getiren yok.

Birçok alanda problem var. Elimizde Kur’an… Fakat din ve Kur’an hayatın dışında, onların uygulamalarımızın içine çekilmesi lazım ama hala ölülerin üzerlerine üflenip durulmaktadır.

Gördüğüm o ki, insanoğlu mütemadiyen sorumluluktan kaçıyor.

Sorumluluktan kaçarken de işi kadere, ya da bir başkasının üzerine atarak kurtulacağını zannediyor. En büyük yanlış burada yapılıyor. Allah’ın “Kimse kimsenin yaptığından sorumlu olmayacaktır.” Sözünü görmezden geliniyor. Güya göz kapatmakla hakikatin yok olacağını sanılıyor.

Müslümanların sorunları, Kur’an’ı Kerimin anlaşılmasında yatıyor. Bu sorunların çözüme kavuşması için bazı kavramların yeniden tanımlanması gerekiyor. Örneğin “ibadet” bunlardan biridir.

İbadet sadece namaz, oruç, hac gibi ritüellerden ibaret değildir. Hayatın içinde olan tüm iş ve oluşlardır. Bir iş ve değer üretilirken bu ritüeller insana yol gösterir. Kardeşliği, eşitliği, bölüşmeyi, sevgi ve merhameti, haramı/helali insana ibadet öğretir.

Salat, ”Namaz” bir başka Kur’an kavramıdır.

Salatla Müslümanı cihada çağrılır. Bağışlanmayı, dönüş yapmayı, yalvarmayı, eğilmeyi ve yere kapanmayı salat öğretir. Bir Müslüman, sorunlarını Salat yaparak çözmeye çalışır.

Yazık ki Müslümanların kahir ekseriyeti bunlardan habersiz olarak salat ediyorlar! Salât bir sorumluluk simgesidir. Onda aynı zamanda “yardımlaşma, dayanışma ve destekleşme” vardır.

Görüldüğü gibi dinin direği tek başına namaz değil, beraberinde doğruluk, dürüstlük, paylaşım, kardeşlik, yardımlaşma, dayanışma ve destekleşme olması da gerekir.

Şimdi Allah’ın vahyi, kıyamet sabahına kadar elimizde olacağına, insanoğlunun sorunlarına ışık tutacağına göre, onu dilden dile değil, çağdan çağa yorumlayıp taşımak ve akletmek gerekmektedir.

Mahmut AKYOL

EY MİLLET EVLADI UYAN, KIYAM VAKTİDİR!

logo5

EY MİLLET EVLADI UYAN, KIYAM VAKTİDİR!

Müslüman Türk Milleti tarihinde hiç bu kadar aşağılanmadı… Haçlı ruhunu genlerinde gizleyen Batı Dünyası Sokak ortasında, insanlarımızı atlara/itlere parçalattı. Dostlarımızdan (!) bir Allah’ın kulundan ses çıkmadı. Kör olmuş dünya, insanlık ve insani değerler adına sessiz…

İntikam hırsını Viyana meydanında canlı tutmak adına heykelleştirenler, Hilal’den intikam almak için sabırsızlanıyor…

Fırsat bu fırsat diyerek Haç/Hilal Savaşı başlatmanın derdindeler. Figüran ordular savaşsa da, kazananlar hep Global Güçler olacaktır.

Hırs ve cehalet, aklı tutsak eder.

Dün Çanakkale ve İstiklal Savaşı için dedeleri ayağa kalkanlar, 15 Temmuzda ihanetle karşı karşıya kalanlar, eğer bundan sonra da “Mankurt” olmak istemiyorsalar, yüreklerini diri tutmak, kültürüne, tarihine geri dönmek zorundadırlar!

Bu milli birlik ve bütünlüğü korumak için ne yapmak gerekir?

Önce tevhitte bütünleşmeli…

Allah güçlüdür, hatası olmayandır, varlığı hiçbir varlığa muhtaç değildir. Hiçbir varlığın takdirine, övgüsüne ihtiyacı yoktur. Bütün insanlar inkar etse de, takdir etse de Allah’ın değeri ne artar ve ne de eksilir! İnsan bu sonsuz güce tutunmak, zafiyetini gidermek zorundadır. Tevhidin aslı budur. Hatası ve eksiği olan insandır. İnsanın kurdu kendi hırsıdır. Hırs ve haset duygusu bir an olsun boş durmaz. Sürekli şekilde insanı hataya zorlar. Hata, insan zaafının bir sonucudur.

Aslında “nefis” insanoğlunun kendi çağında kalmayı, ölmemeyi ve elindekilerini hiç kaybetmemeyi ister. Ama bu mümkün değildir.

İşte insanın hatası buradan başlar. İnsan dünyada ebedilik iksirini içtiğini zanneder. Yanıldığı toprağa düşünce anlaşılır.

İnsanın, hayvanın, bitkinin, devletin, iktidarın, iktidara sahip Firavunların bir sonları vardır! Günü geldiğinde herkes her şeyini dünyada bırakacak, hayatı son bulacak, toprak olup gidecektir! Bu hakikatin anlaşılması niye bu kadar zordur!

Allah asırları zaman kavramıyla sürekli şekilde değiştirir. Takdir ettiği zaman, bir gün (kıyamet) tükenecektir. Buna din dilinde, son gün (ahiret) denilmektedir.

Şimdi bu çıplak gerçekler karşısında insan, öyle kârlı (iyi, güzel, doğru) işler yapılmalıdır ki:

Mesela insan yeryüzüne sevgi, barış, kardeşlik yaymalı, yalan, dolan işlerden uzak durulmalı, ahlaklı, vefalı, adaletli olmalı, zulmün ve zalimin karşısına dik durulmalı, her iş ve oluşa Allah’ın sevgi ve merhametini katmalıdır. Bu bizi güçlü kılan değerlerdir. Bu değerlerden Vahşi Batı nasibini almamış ki, atları ve itleriyle silahsız masum insanlara saldırmaktadır. 

Söyleyen ne güzel söylemiş… “Demir tava geldi kömür tükendi, akıl başa geldi ömür tükendi.”

Birçok insanın aklı başına bu tecrübeden sonra gelir ama hatalarını düzeltir mi bilmem? Ne diyelim herkesin kalan ömrü, kaçan ömründen hayırlı olsun!

Milletimiz arasında yaşanan “arkadaşlık, kardeşlik, vefa, sevgi, sözünde durma, doğruluk, dürüstlük” gibi birçok değerler Batı tarafından öldürülmüştür.  Yerine “yalan, dolan, küfür, haksızlık ve hırsızlık” gibi menfiliklerle doldurulmuştur.

Artık akıllar aşk ile buluşmuyor. Kur’an ve Sünnet nehirleri gürül gürül akmıyor. Sadece Hz. Peygamber, örnek insanlar, Yunuslar, Mevlanalar, Hacı Bektaşlar, Pir Sultanlar konferanslarda konuşuluyor. Yeryüzünü ve insanlığın köklerini sulayan İslami değerler kurutulmuş, bu yüzden dünya kasıp kavruluyor.

Eğer bu engelleri aşılmaz, Kur’an “mehcur” olmaktan kurtarılmaz, “teberrüken” okumaktan vazgeçilmez, sadece yüzüne bakmak bir marifet sayılırsa, korkarım ki; geriden gelen nesiller bizi lanetle anacaklardır!

O halde:

  • Düşünmeyi ve okumayı diriltme,
  • Kitabımızı tefekküren okuma,
  • Allah’ın nuruyla birbirimize bakma.
  • Yüz üstü sürünmektense ayağa kalkma,
  • Adaletin ve mazlumun yanında olma,
  • Zulme meydan okuma,
  • Emevi kaderiyle bağlanmış iradeleri çözme zamanıdır!

Ey Millet! Uyan, inan ve ayağa kalk!

İnanarak söylüyorum ki inanmak, düşünmekle başlar. Düşünmeden inanma olmaz. Düşünmek, aklı zorunlu kılar. Düşüncelerimizi ruhsuzluktan kurtarmak, onu aydınlığa çıkarmak zorunluluğumuz vardır.

Neden böyle olundu, neden kelamın aşkı öldü?” Sorularına cevap bulmadan, güne ve yarınlara güven içinde bakmak mümkün olmayacaktır. Kelamın ruhu, muhabbeti ve aşkı yeniden diriltilmesi, “öfke, kin, yalan ve riya”dan vazgeçmekle mümkün olacaktır.

Bunu bir tespit olarak söylüyorum: Gelin birbirimizi anlayalım, anlamak için birbirimizi dinleyelim. Dinlemek için birbirimize tahammül gösterelim. Varsın sözlerimizi kimse alkışlamasın, varsın sözümüze kimse itibar etmesin, varsın sözümüzü beğenen olmasın, yeter ki sağırlar diyaloğunu terk edelim. Batının hile ve oyunlarına gelmeyelim.

Unutulmasın ki toplumlarda fikri, zihni ve ahlaki dava ve değişimler kolay yoldan gerçekleşmez. Davalar, dava insanların işidir. Bir davası olmayanlar hep “kervan” peşinde koşar.

Buna göre acaba tevhid, kardeşlik, sevgi ve paylaşım gibi kavramlar aramızda yaşar mı? Allah’ın rahmeti üzerimize yağar mı? Eğer dava insanları olursa yaşar, Allah’ın istediği gibi bir toplum olunursa rahmet yağar…

Bakın İslam’da Tevhid kavramı çok önemli bir yere sahiptir. Birliğin sağlanması kardeşlikle, kardeşlik sevgiyle, o da vermek/paylaşmakla gerçekleşir. Sevgiye, o sevgiyi doğuran yüreklere,  cesarete, özveriye, emeğe ihtiyaç bir zorunluluktur.

Yeter ki biz bir dere olalım. O dereyi nehirlerle, o nehirleri denizlerle buluşturmak, denizdeki canlılara hayat vermek Allah’tan olacaktır.

Gözlerin yaşı, yüreklerin coşkusu, duyguların taşması Allah’ın rahmetidir…

Sonuç olarak demeliyim ki ahlak bizim için çok önemlidir. Ahlak, davranışlarımıza yön veren doğrularımızdır. Düzgün davranışlar bizi iyi ahlakla, yanlış davranışlar kötü ahlakla buluşturur. Davranışlarımız düzgün oldukça, biz de düzgün oluruz. Batı bizi önce ahlaken yıktı, bu unutulmasın!

Hz. Peygamberin ahlakını soranlara müminlerin annesi Hz. Ayşe:

Siz hiç Kur’an okumuyor musunuz, O’nun ahlakı Kur’an’dı…” Demiştir.

Kur’an’ı ete/kemiğe büründürenlere selam olsun!

Mahmut AKYOL