“KARZ-I HASEN” İN KARŞILIĞI CENNET’TİR!

logo5

“KARZ-I HASEN” İN KARŞILIĞI CENNET’TİR!

Kur’an’ı Kerim son kitap, İslam son din, Hz. Muhammed son peygamberdir.

Din ve Kur’an aklı zorunlu kılar. Yoksa bu iki kavram, akılsızlar için bir mana ifade etmez!

Kur’an yaşayan bir kitaptır. Gereği yapılmaz, ne dediği anlaşılmazsa yalnızlaşır ve mahzun olur.

Teberrüken okumakla, ezberlemekle, ayet ayet yazmakla, yükseklere asmakla, saygı duymakla, hakkında çok konuşmakla, tırlar dolusu dağıtmakla ona hizmet edilemez!

İslam’a ve Kur’an’a aklını kapatanlar, en büyük kötülüğü yapmış olanlardır. Öncekiler Kur’an’dan ne anladılarsa, sonra gelenlerde öyle anlasın diyerek “İçtihat” kapısını kapatanlar İslam’a ve Kur’an’a en büyük kötülüğü yaptılar!

Allah’ın yarattığı her şey bir mucizedir. Mucize insanı aciz bırakır,  korku salmaz, sadece hayrete düşürür. Allah’ın mucizelerinden biri de Kur’an’dır. Güç ise insan aklına korku salar, özgürlüğü yok eder ve vicdanları baskı altına alır. Yani Mucize korku salan güç değildir.

Allah insanları özgür bırakmıştır. Ta ki günah işlemede bile insan hürdür. Eğer böyle olmamış olsaydı, insan sorumlu olmaz, “Cennet/Cehennem” inşa edilmezdi.

Peygamberler “musaytır” değildir. “Sen hatırlat, sen ancak bir hatırlatıcısın. Dayatan bir zorba değilsin.” Buyurulmuştur. (Ğaşiye; 21-22)

Kur’an’da Allah, eğri ve doğru iki yol gösterir. Bu mutlak geçekten habersiz olanlar, “ Biz Kur’an’ı anlamayız!” deyip işin içinden sıyrılmak isteseler de, siyasi, sosyal ve ekonomik yanlışlara düşseler de, dünyanın “sulhu/salahı” ve “haram/helal” için çalışmadan kaçsalar da, sorumluluktan kurtulamazlar.

Miladi 610 tarihinde, Ramazan ayı içinde, Kadir gecesinde, “Levhi Mahfuzdan”, “vahiy” yoluyla 23 yıl boyunca Hz. Muhammed’e Kur’an indirildi.

Kur’an’dan önce de “İncil, Tevrat, Zebur ve Suhuflar” gönderilmiştir. Bu kitapların tamamı “Öldürme, çalma, yalan söyleme, zina yapma” vs. evrenselliğe dayanmaktadır.

Buda’nın, Konfüçyüs’ün, Mani’nin, Zerdüşt’ün amacı da bunlardı. Onlarda hayatı kolaylaştırmak için çalıştılar. Tek farkları onlara vahiy gelmedi.

Bütün Peygamberlerin öğretilerinin ortak yanı; “adaleti tesis etmek, haksızlıklara mani olmak, iyi, güzel ve doğruyu hâkim kılmak, yalan, yanlış ve kötü olanları ortadan kaldırarak, dünyayı yaşanır hale getirmekti.”

Lakin haram ve helal işlemekte özgür bırakılan insan, aklına değil, heveslerine yenik düşünce azmaktan kurtulamadı. Dünyaya duyduğu hırs tavan yapınca, gözü kararınca, doğruyu/yanlışı seçemez olunca, Kur’an’a teslim olacağı yerde Onu teslim aldı ve anlayacağı yerde onu ezberlemekle yetindi.

İslam’ın önceliği insanları zengin yapmak değil, yeryüzünde aç ve yoksul bırakmamak, onların gasp edilen haklarını savunmak, adaletsizliği ortadan kaldırmaktı.

Çünkü Allah, zenginliği (mülk) zenginlere, yoksulluğu da fakirlere vermiş değildi… Allah, paylaşımı eşit şekilde takdir etti. Şayet takdir edilen bu paylaşım istenilen biçimde tahakkuk etmiş olsaydı, dünyada huzursuzluk diye bir şey olmazdı.

İslam’da paylaşım gönüllülük esasına dayanır.  Allah buna “Karz-ı Hasen” demiştir. Bu öyle bir gönüllülüktür ki, “Borç” Allah’a verilir, karşılığını da Allah, “Cennet” olarak verecektir.

İslam’ı ve Kur’an’ı doğru anlayanlar, Hz. Peygamberi ve hayatı da doğru anlamış, dünyanın sorunlarını ve dertlerini bu doğrultuda çözmüş olacaklardı. Bu anlayıştan uzaklaşıldığında da, insanlığın sorunları bitmeyecektir.

Bu bakımdan dini üç/beş şekilden ibaret görenler, dini cami ve vicdan içine hapsedenler, dini ölüm korkusundan ve yalnızlıktan kurtulmak olarak anlayanlar, elbette ki dini hayatın ve sokağın içine çekemeyecek ve insanlığın sorunlarını çözemeyecektir.  

Bir gerçeği bir daha vurgulamakta yarar var!

Kapitalist anlayış içinde boğulan günümüzün Müslümanları, adaletsizliği ortadan kaldıramayacakları gibi, sadakaya muhtaç olmaktan da kurtulamayacaklardır.

Hz. Peygamber, Kur’an’ı ve İslam’ı hayata nasıl taşıdıysa, günümüz Müslümanları da öyle taşımak zorundadır!

  • Din, kemale ermiştir. Lakin günümüzde kemale eren din anlayışımız, Folklorik gösterişe döndürülmüştür. Ramazan ayı TV programları buna örnektir. Her taraf, Tekke zikir ve ayinleriyle dolup taşmakta, buna da din denilmektedir.
  • Dini alanda ki bu yanlış algıları düzeltmeden, “dini düşünceyi” temizlemeden İslam’ı ve Müslüman’ı ayağa kaldırmak mümkün olmayacaktır!
  • Din hayatın çığlığıdır. Onu duymak gerekir.
  • Din evlerin, sokakların ve caddelerin sevincidir. O sevinci yaşamak gerekir.
  • Din, ıssız tapınakların loş havası değildir. O havayı değiştirmek gerekir.
  • Din “adalet, emanet, ehliyet, meşveret, maslahattır.” Bunları devlete taşımak gerekir.
  • Din sevgi ve merhametle dopdolu olmak, sözün namusu ve saf bir yürek temizliği içinde olmaktır. Bunları yaymak gerekir.

Hz. Muhammed bir masal kahramanı, harikalar diyarından gelmiş biri değildir.  O, “Âlemlere rahmettir”. O, insanlığa sevgi ve merhameti yaymak için gönderilendir.

O doğduğunda Kisra’nın yanan ateşi sönmemiş, Sava gölü kurumamış, yıldızlar kaymamış, Kâinat onun yüzü suyu hürmetine var edilmemiştir. O, her defasında: “Hristiyanların İsa’yı aşırı sözlerle övmesi gibi siz de beni aşırı sözlerle övmeyin” demiştir.

Fakat Arap ırkçılığının bir tecellisi olsa gerek, Kur’an’ın uyarıları dikkate alınmamış, peygamberin sözleri kulak/ardı edilmiş, işin kolayına kaçılmış, takip edilecek örnek, rehber bir insan yerine O, bulutların üstüne atılmış ve oralarda aranmıştır.

Eğer bu aşırılıkların ötesinde Hz. Peygamber aranır, derin vicdani gerilimler içinde sorgulanır, “Hira” da ki çektikleri, şehre nasıl bir psikoloji içinde geldiği, büyük hareketi nasıl başlattığı, sözlerinin arkasında dururken neler yaşadığı, Bedir’de, Uhut’ta vuruşarak tarihin meydanına nasıl çıktığı anlaşılmadan O, hiçbir zaman anlaşılmayacaktır!

Bunlar bize çok şey söylüyor…

Mahmut AKYOL

 

 

ALLAH’IN SÖZÜ EN BÜYÜK GÜÇTÜR!

logo5

ALLAH’IN SÖZÜ EN BÜYÜK GÜÇTÜR!

Allah, insandan ilk olarak ne istedi?

La İlahe İllallah”…

Yani ey insan! Baskıcı bütün otoritelere karşı dur, Allah’ın dışında hiçbir güce boyun eğme…

Yine Allah insandan “ Vahdehü La Şerike leh”,

Yine “Lehül-Mülkü ve Lehül hamd”,

Ve hüve ala külli şeyin Kadir” demesini istedi.

Bu cümleleri bir insan canu gönülden söylerse Müslüman olur. O Zaman Müslümanın kendisine şu soruları sorması icap eder:

  1. Yeryüzünün rızık ve rızık kaynakları kişi, sınıf, zümreye mi ait,
  2. Yoksa hiçbir ayırım gözetmeksizin Allah kullarına eşit şekilde mi paylaştırmıştır?

Bu soruların cevabı bulunmadan yeryüzünde açlık çeken milyonlarca insanın hali anlaşılmayacaktır. Eğer ikna edici bir cevap bulunmazsa, dünya aç ve yoksul insanların kahredici darbeleri altında ezilmeye mahkûm olacaktır! “Biri yer, biri bakar, kıyamet ondan kopar.” Sözü tahakkuk etmiş olacaktır. Bu İlahi bir kanundur.

Demek ki “La İlahe İllallah” ve “Lehül Mülk” adaleti ikame eden, tevhidi diken, şirki mahkûm eden kavram cümlelerdir.

Demem o ki, “bilgi (Haman), iktidar (Firavun) ve servet (Karun) elinde dönüp durdukça, “tevhid” anlaşılmayacak ve “şirk” çoğalmaya devam edecektir.

Allah, hayatın kanunlarına uyulması halinde insanı “Şerefli”, değilse “Esfele Safilin” yapacağını söylemiştir.

Buradan bütün insanlığa verilen mesaj şudur:

Ey insanlar! Şirke düşmeyin, tevhitten ayrılmayın, Mülk ilişkilerinizi adalet içinde çözün, tapınağa mahkûm ettiğiniz dininizi ve ölülere okuduğunuz kitabınızı hayatın içine, meydanın ortasına ve sokaklara taşıyın! Aksi halde Allah sizi “aşağılık maymunlara ve domuzlara” benzetir.

Bu mecaz kavramlar, “hırsın, aç gözlülüğün ve pisliğin” sembol figürleridir. Bu varlıkları Allah, Yahudiler için Kur’an’da kullanmış olsa da, hedefte bütün insanlık vardır. Burada denilmektedir ki, “Sakın sizlerde Yahudiler gibi “hırsın, aç gözlülüğün, pisliğin, kibir ve kin” içinde yaşayarak dünyanın dengesini bozmayın…”

Allah insanı yeryüzünün “sulhu/salahı” için düşünmeye/üretmeye çağırır. Düşünmeden inanmanın İslam’da yeri yoktur. Düşünmek aynı zamanda duyguları besleyen lezzetli bir gıdadır. Düşünmek için akıl gereklidir. Bunun için de Aşk ile akıl birlikte olmalıdır. Düşünmek farzdır.

Yazık ki Müslümanlar, farzı terk ettiklerinin hala farkında değildirler. “Ne olacak bu insanlığın hali, bu kız çocukları hangi günahlarından dolayı ölüyor, insanlık cinnet nöbetleri niçin geçiriyor, hapishaneler, hastaneler niçin tıka basa, gelir dağılımındaki makas giderek niçin açılıyor?” Gibi soruları rahatım kaçar diye kendine artık sormaktan kaçıyor!

Bu paragftan da anlaşılıyor ki, insanlık (Müslümanlar dâhil) bir fetret dönemi yaşıyor. Müslümanlar Mekke Dönemi başlarına dönmüş durumda, bir bocalama içinde yaşıyorlar. Şaşkınlık o boyuttaki, Suudi Arabistan’a giden Türk yetkililere Suudiler Kur’an’dan ayetler okuyor, aynı Suudiler ABD Başkanının ayakları altına 350 milyar doları saçmaktan kaçınmıyor! Hâlbuki bu parayla insanlığın açlığına/susuzluğuna son verilebilir ve dünya için büyük bir iyilik yapılmış olur.

Hiçbir şey insan hayatından daha değerli değildir!

ABD, “İslam “NATO” gücü kurmak suretiyle Orta Doğuya oturma planları yaparken, Rusya Suriye üzerinden payını alma çabasında… Kraliçe ve Papa Müslümanların kanlarıyla beslenmesini sürdürürken, Türkiye “FETO, DAİŞ, PKK ve uzantılarının” peşinde koşturup duruyor… Sizce de bu bir oyun değil mi? Bu oyunu halka anlatmanın diplomatik dili yoktur!!

Eğer bizler Kur’an’ı Kerimi Peygamber’in okuduğu gibi okur, anladığı gibi anlamaya çalışırsak, telaş etmeyin galip gelen biz oluruz…

Demem o ki Müslümanlar bugün “La İlahe İllallah” ve   “Lehül Mülk” sorunu yaşıyor!

Demem o ki Müslümanlar bugün Bilgi, İktidar ve Servet dağılımı sorunu yaşıyor.

Müslümanların önünde bu sorunlar büyük bir engel olarak duruyor. Hala ortak bir “akıl” kullanmaktan uzağız. Baskı, otorite ve hegemonya Müslümanların elini/kolunu bağlıyor, rahat bir nefes almalarını engelliyor, Bundan dolayı Müslümanların sorunları bir türlü bitmiyor, zulme galip gelemiyor.

Bir kere daha söylemek istiyorum:

Hz. Peygamber, “din” savaşı yapmadı. Cadı avına çıkmadı. O, hayatın içinde olması gerekenleri yerli yerine koymanın mücadelesini verdi. Bozulan “Adalet” terazisini tamir etmek için geldi. Bu sebeple Kur’an’ı Kerim yukarıda ifade edildiği şekilde okunursa, hem dinin ve hem de Hz. Peygamberin anlaşılması kolaylaşacak ve insan insanca yaşayacaktır.

İslam’ın savaşı bundan ibarettir.

Allah, din anlaşılsın diye kolay kıldı. Dini birçok kere şiar (slogan) ve “sembol” kavramlarla anlattı. Mesela “Kelime-i Tevhid”, “Ezan”,  “Namaz”, “Oruç”, “Hac” bunlardan bazıları… Din, canlı tutulsun diye bunlar sürekli tekrar edildi… İslam’ın birliği sağlanmaya çalışıldı.

Özetleyecek olursak, dinin sahibi Allah’tır. Kur’an Allah’ın sözüdür. Din, vahiyle indirilmiştir. Vahyin teorik kaynağı Kur’an, pratik kaynağı Peygamberdir. Din, aklı olmayan için bir mana ifade etmez. Akıl, hem din için ve hem dünya için gereklidir. Yeryüzünde dinsiz bir millet olmadığı gibi, akılsız bir din de yoktur.

Şeytan, insan içindeki kötü dürtülerin sembol adıdır. Şeytanın aslı ateştir. O da öfke, şehvet, ihtirastır. İnsana verilen akıl, bu ateşi kontrol içindir.

İnsan, aklı sayesinde bir arayış içine girer. Bu arayış sırasında karşısına “haram/helal” çıkar. Akıl burada çaresizdir. Yani insanın elinin uzandığı her şey,  “Bu benimdir”  diyemez. Dinin bu alanı sosyal denge için son derece önemlidir/gereklidir.

Bugün yaşanılan “Sosyal” kıyametin, kin ve nefretin, bitmek bilmez ihtirasın sebebi bu ihlallerdir.

Hz. Peygamber dâhil Bütün peygamberlerin elindeki güç, Allah’ın sözüdür. Hiçbir Peygamber tebliğ metodu olarak başka güç kullanmamıştır.

Sözüm anlayana…

Mahmut AKYOL

 

 

BÜTÜN PEYGAMBERLERİN ORTAK ÇAĞRISI

logo5

BÜTÜN PEYGAMBERLERİN ORTAK ÇAĞRISI

Hangi Toplum olursa olsun, genel geçer kural olan “adalet ve ahlak” ile yaşamak zorundadır.

Çünkü Allah, bir arada yaşamak zorunda olanların ömrünü, dünya sulh ve barışını “adalet ve ahlak” üzerine inşa etmiştir. Yine Allah azgınlaşan insan ve toplumlara “Gem” vuracak evrensel ilkeleri hatırlatacak Peygamberler ve Kitaplar göndermiştir.

En son gönderilen peygamber, Abdullah’ın oğlu öksüz Muhammet’tir.

Hz. Muhammet, insanları zulme karşı birlik yapmaları için ve ölmüş vicdanları “adalet ve ahlak” ile diriltmeye gelmiştir.

Zaten Hz. Muhammet, peygamber olmazdan öncede bu evrensel değerleri taşımaktaydı. Mekke gençlerini bir araya getirmek için “Hilful Fudul” Cemiyetini çok önceleri kurmuştu.

Allah Peygamberini, yürüteceği mücadele içine “Alak”, “Kalem”, “Müzemmil” , “Müddessir“ ve “Fatiha” Sure ve ayetleriyle sıkı bir eğitime tabi tutmuştu. Bu beş surede toplam 164 ayet bulunmaktadır. Bu ayetlerle farklı meseleler ortaya konulmuş olsa da, biz yine de yazımızı ilgilendiren taraflarıyla ilgileneceğiz.

Alak Suresi:

1- Yaratan Rabbinin adıyla oku!

2- O, insanı bir alakadan (embriyodan) yarattı.

3- Oku! Rabbin sonsuz kerem sahibidir.

4- O Rab ki kalemle yazmayı öğretti.

5- İnsana bilmediği şeyleri öğretti.

Burada Allah, kendisinin görünmez bir güç olduğundan bahseder. İnsana şah damarından daha yakın olduğunu söyler.  Göklerin ve yerin nuru, nerede anılırsa anılsın orada hazır ve nazır olduğunu, an be an, bir iş ve oluşta olduğunu ve hiçbir şeye denk ve hiçbir şeyin parçası olmadığını, hiçbir şeye benzemediğini, doğmadığını, doğurulmadığını, hayata her an müdahale ettiğini, etmediğin de ise, hayatın son bulacağını söyler.

Kalem Suresi:

Hz. Peygamberin nelerle karşılaşacağı haberi verilir. Karşılaşacağı sıkıntılara aldırış etmeden yoluna devam etmesi, kendisinin yalnız bırakılmayacağı, zorluklar karşısında güçlü olması gerektiği, kendisine akıl almaz komplolar kurulacağı, Yunus kıssası üzerinde düşünmesi gerektiği anlatılır.

Alak Suresinde anlatılanlar, Kalem Suresinde genişletilerek tekrar edilir. İnsanların hangi noktada “şirke” düştüklerinden bahisle, şirkin oluşumunda “Mülk” meselesinin öneminden bahsedilir.

Müzemmil Suresi:

“Birazı hariç, geceleyin kalk! Tam gece yarısı, biraz erken, biraz geç kalk ve Kur’an’ı ağır ağır oku! Sana sorumluluğu ağır bir söz vahyedeceğiz. Çünkü gecenin değerlendirilmesi daha oturaklıdır ve söz daha etkilidir. Gündüzleri senin için uzun bir meşguliyet olacaktır. Rabbinin adını an, bütün benliğinle kendini O’na ver!” (2-8 Ayetler)

Burada Hz. Peygamberin ne büyük bir sorumluluk üstlendiği anlatılır. Sen, sana söylenen doğru yolda yürü, kimseye aldırış etme, sertliğe karşı yumuşak ol, fakat kendini zengin sayıp şımaranlar karşısında, “Mülk Allah’ındır”, yaptıklarınız zulüm ve haksızlıktır demekten de geri durma! Demesi istenir.

Görüldü gibi her üç surede de konu mülk meselesiydi. Yani “Bilgi, Servet, İktidarın” kullanılma meselesinin “adalete” mi yoksa “zulme” mi hizmet edeceği Peygamberin mücadelesinin esasını oluşturur. Yani azgın, sapkın, insanların zulümlerine son vermek, mazlumların yüzünü güldürmek Peygamberin Mücadelesinin geliş amacını oluşturur.

Müddessir Suresi:

Ortam belirlendikten sonra Peygamber, “Müddessir“ Suresiyle eyleme geçmesi istenir.

Öz benliğini temiz tut!” , “Sen ey yalnızlığa bürünen! Kalk ve uyanışı başlat!” denilir.

Açıkçası Hz. Peygamber, bu sure ile tarihin meydanına atıldı ve 23 yıl sürecek olan bir uyanış hareketini Allah’ın izin vermesiyle başlatmış oldu.

Denilebilir ki Mekkeli müşriklerin ve zenginlerin en sert şekilde eleştirildiği yer, “Müddessir“ Suresidir.

Tamda bu noktadan söylemeliyiz ki, bütün Peygamberler Ümmetlerini “ÖLÜM, AFET VE KIYAMET” gerçeğine, “tevhid ve adalete” çağırmışlardır!  

Peygamberlerin tebliğ ettikleri ilkeler birbirinden farklı değil, aynıydı. Aralarında hiçbir fark yoktu. Hepsi,  insanları “tevhit ve adalete” çağırdılar. Kişilik bakımından zaten birbirinden farklı olmadıklarını Kur’an’ı Kerim söylüyordu.

Bu söylenmelere rağmen, bazı insanlar kendilerini üstün ve farklı görüyordu. Bunların başında Yahudiler geliyordu. Onlar kendi peygamberlerini Hz. Peygamberden üstün görüyorlardı.

Yahudilerin üstünlük hastalığı kendilerinin seçilmiş bir ırk olduğuna inanmalarımdan ileri geliyordu.  Zamanla bu düşünce Müslümanları, özellikle Arapları etkiledi. Peygamberin kendilerinden gelmiş olması, Arapları gururlandırıyor, “Habibim, sen olmasaydın bu âlemi yaratmazdım.” gibi aslı astarı olmayan sözler arkasına sığınıyorlardı.

Benim kanaatime göre Müslümanlar, işledikleri günahların faturasını Peygambere havale etmek kurnazlığı peşindeydi. Hâlbuki Allah; herkesi kendi yaptıklarından bizzat sorumlu tutuyor ve aracı/şefaatçiyi kabul etmiyordu.

Fatiha Suresi:

Kur’an’ı Kerimi açan suredir. Diğer bir adı, “Ümmül Kitap” tır. Bütün mevzuları içinde barındırır. Kur’an’ın her tarafına defalarca serpilmiş olan 12 temel kavramı içinde bulundurur. Fatiha suresinin bilincine ulaşamayanlar, Kur’an’ı anlamakta zorda kalırlar.

1.Rab,  2. Hamd, 3. Rahman/Rahim, 4. Malik/Melik, 5. Din Günü (kıyamet), 6. İbadet (iş ve oluş), 7. İstiane/yardım, 8. Hidayet, 9. Sıratı müstagim, 10. Nimet, 11. Gazap/öfke, 12. Delalet/yoldan çıkmadır.

Hamd” övmek demektir. Övmek ve övünmek Şanı yüce Allah’a mahsustur.

Âlem” herkes, insanlık, halk demektir. Diğer bir deyişle “Rabbil Âlemin”, “İnsanlığın Rabbidir.”

Âlem”, soyut şeylerin ifadesi değildir. Allah’ın dini gizemli değil, apaçık bir beyandır. Allah’ın dini; dinu’l gayyimedir. Yaşayan hayat dini, Kitabı da; Kitabun Gayyimedir. Yani yaşayan hayat kitabıdır.

Rab” bir anlamda “Baba” demektir. Hıristiyanların baba yorumları buradan gelir. “Rab”, rızık veren özelliğe sahip olmak demektir. “Rab”, tüm canlılara ayrım gözetmeksizin verendir.

Kur’an bu kelimeyle neden başlıyor?

İşte insanın, özellikle de Müslüman’ın “tefekkürü” buradan başlamalıdır. Bunun üzerinde Müslüman’ın çokça düşünmesi gerekir.

Burada yeniden denilmelidir ki, “Dini düşüncede” yenilenme olmadıkça; Kuran’dan ve Resulallah’dan uzaklaşma devam edecek, hurafe, masal ve sayısız mevzuu hadislere, din diye inanılmaya devam edip duracaktır!

Mahmut AKYOL

VAHYİN BAŞLANGICI VE İSLAMIN DOĞUŞU

logo5

VAHYİN BAŞLANGICI VE İSLAMIN DOĞUŞU        

İşimiz zor! Bilgiler dilde… Yürek titreten heyecan yok… Kur’an’ın içinde aranması gereken Peygamber uçtu/kaçtı ya boğulmuş… Mitolojik bir kahraman değil…

Hâlbuki Peygamber, “Vahiy” gelmesiyle birlikte, çetin bir mücadeleye ve bu mücadeleye paralel zorlu bir eğitime tabi tutulmuş bir insan…

Bu mücadeleyi ve bu eğitimi başlatan bizzat Allah’ın kendisi…

Aslında bütün Peygamberler verdikleri mücadele için hep eğitilmişlerdir. Çünkü Peygamberler, düzenin ceberut ve şirk yapılarıyla mücadele etmek durumundaydılar. Bu kolay bir iş değildi. Şirkin üstesinden gelmek kuvvetli olmayı gerektiriyordu. O da Allah’ın elindeydi.

Üç yıl, daha sonra “Risalet” boyu devam eden bu zorlu mücadeleye Hz. Peygamber eğitimle hazırlandı ve Allah, Nebisini hiç yalnız bırakmadı.

Bu eğitim sürecinde anlatılan ana konu, bizzat Allah’ın kendisiydi.

Evet, Allah Peygambere kendini anlatmak istedi. Çünkü insanlar ve Peygamberler, eğer bir şey adına, bir şey yapacaklarsa ve hele o şey görünmez bir güç ise, ona inanmak ve güven duymak gerekir… Nitekim de öyle oldu.

Allah;

  • Hayatı yaratanın, Kâinatı idare edenin kendisi olduğunu,
  • Mülkün sahibi olduğunu,
  • Yaratmakta ve yok etmekte ortak ve yardımcı kabul etmediğini,
  • Bütün oluşumların içinde olduğunu ve oluşumlara müdahale ettiğini,
  • Yaratmayı kesintisiz sürdürdüğünü, yaratılan hiçbir varlığın bir diğerine benzemediğini,
  • Her şeyin başının ve sonunun kendisi olduğunu,
  • Her şeyi “sevgi ve merhamet” içinde yarattığını,
  • Gönülleri genişletme ve darlaştırma işini kendisinin yaptığını,
  • Tüm canlıların kendine muhtaç olduğunu,

Bundan dolayı da insanlar Allah’ı görüyormuş gibi ve Kıyamete de gidip gelmiş gibi yaşamaları gerektiği söylendi. Devamında da;

Ey Muhammed! Bir beşer ve bir Peygamber olarak sen, zulmün karşısında dur, adaletin yanında yer al, seni bunun için gönderdik.

Denildi.

Zaten Allah, Hz. Peygamberi, çetin ve zorlu bir mücadelenin beklediğini “Alag”  Suresinde söyledi, devamında da “Ümmi” (halkın içinden gelen) ve “Öksüz” bir vicdan üzerinden insanlığa son mesajını verdi.

Çünkü bu mücadelenin ve seslenişin sonunda tarihin akışı değişecekti. Nitekim de öyle oldu

Hz. Peygamberin eğitiminin en çarpıcı yanı; Allah, Peygamberine “Kella” demesini istemesidir.

Çünkü karşısında “küstah, azgın, sapkın, kendisini dev aynasında gören, mallarıyla böbürlenen, sınıf farkı yaratan, eşitliğe asla yanaşmayan bir topluluk” duruyordu. Bunların işleri/güçleri sabotaj, şantaj ve tehdit doluydu. Bu bakımdan bunlara boyun eğmemenin yolu, “Hayır” demekti…

Hz. Peygamberin ilk aldığı ders “hayır” sözcüğü oldu.

Daha sonra görülecektir ki tefeciler, Hz. Peygamberin önünü kesmek için “Para, kadın ve şöhret” teklif edeceklerdir.

Bu ağır sorumluluk altında ki Peygamber, yalnız bırakılmayacak ve hiç terk edilmeyecektir.

Senin arkanda biz varız!

Denilecektir.

Böylece ilk ders, “Alag” Suresi ve “Kella” sözüyle başlamış oldu.

Peygamberin karşısında Ebu Cehil karakteri vardı. Bu tip, Peygamber için bilinmez biri değildi. Fakat bu, dünyanın gelecekte ki bütün “yalan/dolan ve yanlışının” sembolüydü…

Daha işin başından buraya dikkat çekildi.

Her ne kadar “Alag” Suresinde isim verilmiyorsa da, Ebu Cehil karakteri, yalan/dolan ve yanlışa örnekti. Bu nedenle O, kıyamete kadar unutulmayacaktır. Şimdi bu tipler; Kavimler ve Kıtalar arasında dolaşıp durmakta, dünyanın birçok yerinde fitne ateşi yakmaktadır.

Çünkü bu tiplerin en karakteristik özellikleri, “mallarına güvenerek azgınlaşmaları, mülkün gerçek sahibi Allah ile ortaklığa” kalkışmalarıdır. Bunlar Âdemle birlikte var oldular, dünyanın sonuna kadar da var olmaya devam edeceklerdir.

Hz. Peygamberlerin ne maksatla gönderildiği, kimlerle nasıl ve niçin mücadele edeceği artık anlaşılıyordu.

Yani Peygamberin ilk olarak Mekke Tefecileriyle mücadeleye başlaması oldukça manidardır.

Kalem” suresiyle eğitime devam edildi.

Kalem, mecaz bir kavramdır. “Bilgi, servet ve iktidar” imkânlarının dile gelerek konuşmasıdır. Aslında Mekki Surelerin tamamı “Allah ve Ahiret Günü” etrafında döner.

İnkârcıların ders alması için “Kalem” suresinde “Bahçe Sahipleri Kıssası” anlatıldı. Başka bir ifadeyle, “Alag” Suresinin açılımı “Kalem” Suresi oluyordu.

Her iki Surede de Peygamberin gördüğün tepkilere karşı göğüs germesi, korkuya kapılmaması, kendisiyle alay, hakaret edilesi durumunda üzülmemesi isteniyordu. Kendisinin Mekke Halkının yanında çok daha üstün meziyetlere sahip olduğu, yetim, Kureyş’ten kuru ekmek yiyen bir kadının oğlu iken, bu kavme peygamber olduğu anlatıldı.

Hz. Muhammed, peygamber olduktan sonra, Onun üstün meziyetlerini Mekke’nin tefeciler görmezden geldi. Ona deli, sapkın, karanlık güçlerin adamı vs dediler.  Allah ise;  “-Sakın bunlara aldırış etme, varsın desinler, çünkü sen onların bu dediklerinden berisin” dedi.

Bu iki Sureyle denilmek istenen şuydu:

Allah; “BİLGİ, SERVET VE İKTİDAR” vasıtalarla insanları imtihan edecektir. Her şey bu dünyada olup bitmeyecek, yapılanların bir hesabı mutlak surette sorulacaktır.

Yeryüzünde olan ve olmakta olan bütün sorunların sebebi burada yatıyor!

Yani sebep Allaha güvenmemekte, Ahiret Gününün ve hesap vermenin unutulmasın da yatıyor!

Sonuçta denilebilir ki bilgi, servet ve iktidar imkânları “Adalet” dairesi çerçevesinde kullanılmalı, kimseye zulmedilmemelidir.

Zira “Ahirette” bedeli ağır olacaktır…

Mahmut AKYOL

KUR’AN’I KERİM ve HZ. PEYGAMBERİ ANLAMAK

logo5

KUR’AN’I KERİM ve HZ. PEYGAMBERİ ANLAMAK

Kur’an’ı Kerime canı gönülden inanılırsa gereksiz, lüzumsuz ve anlamsız bir kitap olmadığı görülecektir.

Dinin ve Kur’an’ın daha iyi anlaşılması için, her iki kaynağın ortaya çıktığı demografik, psikolojik ve tarihi şartların iyi bilinmesi gerekir.

Bunun için dil bilgisine ihtiyaç vardır.

Dil canlıdır ve değişkendir. Bugün söylenen bir söz yarın işlevsiz olabilir. Kanunlara bakın… Anayasalara bakın… Beş on yıl içinde anlaşılmaz ve ihtiyaçlara cevap veremez hale geliyor. Allah’ın Kelamı da böyledir demek büyük bir yalandır… Sadece zamanın diline ihtiyaç vardır. Kur’an metin olarak bir tane fakat yorumu sonsuzdur.

Mesela Türkiye Türkçesini ele alalım. Asırlar boyu Etimolojik yapı, kim bilir Türk Diline ne kökler kazandırmıştır.

Şimdi ki Türkçede kullanılan bir kelime, belki kardeş bir ülkenin kullandığı Türkçede (sosyal ve coğrafik şartlar sebebiyle), başka bir anlama gelebilir.

Bizi yakından ilgilendiren husus, Arapça dilinin Tefsir ve yorum yapmaya oldukça müsait olmasıdır. Yani bizce Kur’an’ın anlaşılması önemlidir. Hangi dilin olması değildir…

Kur’an Arapçası, başlı başına edebi bir dildir. En fasih Arapça bilen bile, Kur’an’ın bir cümlesine benzer bir cümleyi bu güne kadar kurabilmiş ve içini doldurabilmiş değildir.

Dinin teorik kaynağı olan Kur’an, evrensel mesajlar içerir. “Ey iman edenler” diye hitap etse de O, “Hüden lilmuttagındır” (2/2)

Yani “Bu Kitap; haksızlık yapmaktan korkanlara, suç ve günah işlemekten sakınanlara, Allah’ın öfkesini çekmek istemeyenlere yoldaş olacak bir kitaptır.

Ey iman edenler” kavramı umuma aittir. Araplar farklı, Türkler farklı, Acemler farklı düşünemezler!

Arap Dünyası üzgünüm ki, Kur’an-ı Kerimi yeterince anlamış değildir. Eğer anlamış olsalardı, Hz. Peygamberin ölümüyle birlikte daha cenazesi ortada iken saltanat peşine düşmezlerdi. Kaldı ki Hz. Peygamber, “Veda Hutbesi” sırasında kendisini binlerce Müslüman gözyaşları içinde dinlemişlerdi.

Eğer anlamış olsalardı, Peygamberin peşi sıra tefrikaya düşmez, kardeşlik hukukunu ifsat etmez, vurgunları başlatmaz, Mürtetlik yarışına girmez, hilafet makamı için şiddet kullanmaz, yalancı peygamberlerin peşine takılmazlardı.

İslam’ı anlamak ve Kuran-ı anlayarak okumak bir mücadele biçimidir. Bu ister Arap, ister Türk, ister Acem olsun fark etmez! Kuran-ı anlamak ve üzerinde düşünmek farzdır. Yoksa hatim yaparak Kur’an’ı anlamak mümkün değildir.

Müslüman için Kur’an’ı anlamak bir “Dava ” işidir. Dava dilde kalan bir dua değil, bir davranış çabasıdır.

Peygamberler ve arkadaşları gönüllerde yaptıkları fetihleri, hiç bir zaman oturdukları yerden, tesbih çekerek, salavat getirerek elde etmiş değillerdir. Bu yolun yolcuları bizzat mallarını ve canlarını ortaya koymuşlardır.

  • İşte Müslümanların bugün eksik olan tarafı burasıdır.

Peygamber ve Arkadaşları Mekke’de, Bedir’de, Hendek’te hep ayakta durdular. Elbette ki duayı ihmal etmediler, ama önce kıyam ettiler.

Musa, Firavuna karşı durduğu için Kızıldeniz ona yol oldu. Fatih, İstanbul surlarını yıkan toplara sahip olduktan sonra fetih gerçekleşti. Peygamberler halkasının sonuncusunun kişilikli, doğru, dürüst, çalışkan, ahlaklı, adaletiyle temayüz etmiş olmasıdır ki, Allah kendisini “Hulk’ul Azim” diye onurlandırdı.

Allah kulu Muhammed’e:  “Kalk, ilan et, haykır, söyle, Mülk Allah’ındır de, artık okumayı kendine değil, topluma ilan et, Mekke’nin sokaklarına in, Tefecilerin zulmünü yüzlerine çarp” dedi, O da bunu yaptı. İşte, “İgra” budur. Allah adına okumak budur.

  • Acaba hangimiz böyle bir okuma içinde olduk?
  • Acaba, içimizde bu sancıyı çekenimiz var mı?
  • Vicdanında kendi toplumunun ve zulme uğramakta olan mazlumların acısını çekenimiz var mı?
  • Acaba, hiç kendi mağaramızda “İgra” hitabının muhatabı ben miyim diyenimiz var mı?
  • Acaba, ortada okunacak bir kitap olmadığı halde, Peygamberden neyi okuması istenmişti, hiç düşündük mü?
  • Hira Dağından Mekke’ye gelen Peygambere ilk tepki Mekke’nin tefecilerinden geldi. Bugünde öyle olmuyor mu? Hak için ayağa kalkan her kişinin karşısına “muktedirler” çıkmıyor mu?
  • Bu kazanç yollarınız meşru değil, yaptıklarınız insanlara bir zulümdür” diyen Muhammed’in karşısına çıkıldığı gibi acımasız bir muhalefetle hiç karşılaştık mı?

Muhammed, Mekke sokaklarında Peygamber olarak dolaşmaya başladığı andan itibaren Allah’ın adını anarak, toplumun kanayan her yarasına, usta bir cerrah gibi, 23 yıl boyunca neşter vurdu.

Hangi peygamberin işi kolay olmuştur ki? Çokları linç edildi, çokları kavmi tarafından öldürüldü, çokları kendi ülkesini terk etmek zorunda bırakıldı.

  • Acaba bu muameleye tabi olmuş kaç kişi varız?
  • Acaba kendi kavmimiz arasında bulunan Ebu Cehil tiplerinin zulmüne son vermek, düşmüş olan adalet sancağını insanlığın burçlarına dikmek için kim ne yaptı/yapıyor?  
  • Acaba kendi kavmimiz arasında bulunan öksüzü hor gören, yoksulu doyurmayan, gösteriş budalası, köle ile kör ve fakirle eşit olmayı kabul etmeyen, kendini müstağni gören tiplerin zulmüne son vermek için kim ne yaptı/yapıyor?

Yanlış anlayanlar olsa da, söylemeye devam edeceğim.

Hz. Peygamberin hareketi müstağni zenginlere, servet sahiplerine karşı bir isyan olarak doğdu. Çünkü onlar bölüşüp paylaşmıyorlar ve kendilerinin dışında herkesi hakir görüyorlardı. Yoksa bu hareket inananla inanmayan, dinlilerle dinsizlerin tasnifi değildi. İslam’ı ve Kur’an’ı böyle okumazsak eğer, din mahiyeti itibariyle anlaşılmayacaktır.

Bu bakımdan Hz. Peygamber’e şu kadar salavat getirilmesi, şu kadar Yasin, Tebareke okunması hatta hatimler indirilmesi şeklinde kampanyalar düzenlenmesi onu anlamak değildir. Zaten Onun bunlara ihtiyacı yoktur.

İyi niyetle de olsa, bu tür gayretler, bizleri yanlış bir din anlayışına sürükler.

Allah’a ve Resulüne olan sevgimiz, İslam davasına sahip çıkmamız, bu tür gayretlerle değil, Allah’ın emrine, Kur’an’ın ve Peygamberin ahlakına uymakla gerçekleşir.

Mahmut Akyol