ALLAH’IN KUDRETİ, KUR’AN’I AZİM VE HZ. PEYGAMBERİN AHLAKI

logo5

ALLAH’IN KUDRETİ, KUR’AN’I AZİM VE HZ. PEYGAMBERİN AHLAKI

Fetö”yü ortadan kaldırmanın birinci ve tek yolu, sapık inanç ve düşüncelerine son vermektir. Bunun için Yurdumun insanları üşenmeden, tembelliğe düşmeden İslam’ı Kur’an’dan ve Sünnetten öğrenmelidir.

Dediler ki: “Yerden bir pınar fışkırtmadıkça, Hurmalıklardan ve üzümlüklerden bir bahçe yapıp aralarından çaylar akıtmadıkça yahut iddia ettiğin gibi göğü üzerimize parça parça düşürmedikçe veya Allah’ı ve melekleri karşımıza açıkça getirmedikçe, altından bir evin olmadıkça ya da gökyüzüne çıkıp oradan bize özel bir mektup getirmedikçe sana inanmayacağız.” Sen de ki: “Rabbimin şanı yücedir. Ben sadece bir beşer, sadece bir elçiyim.” (Isra; 90–93).

Kur’an’da buna benzer onlarca ayet vardır. İslâm, bu tür rivayetlerde bahsi geçen insan tiplerinden temizlenmedikçe, inkişaf ettirmek ve çağın idrakine söyletmek zor görünüyor.

Kur’an-ı Kerim’de mucize kelimesi yerine Ayet kullanılır. Ayet, apaçık ortada olan, olmakta olan demektir.

Yeryüzünde bulunan ağaçlar kalem olsa, deniz(ler) de (mürekkep olsa), arkasından yedi deniz (daha gelip) ona yardım etse de (Allah’ın kelimeleri yazılsa), yine (bunlar tükenir), Allah’ın kelimeleri tükenmez. Allah öyle üstündür, öyle hikmet sâhibidir.” (Lokman 31/27)

Gecenin gündüze, gündüzün geceye çevrilmesinde, ayın dünyayı, dünyanın güneşi takip etmesinde, tüm yıldızların bir emre itaat etmesinde, her birinin bir menzile doğru akıp gitmesinde, gemilerin denizlerde yüzmesinde düşünenler için elbette ki ibretler vardır. İşte Allah’ın ayetleri bunlardır.

Allah, yeryüzünde her defasında bozulan sosyal dengeyi düzeltmek için elçiler ve Kitaplar göndermiştir. Hz. Muhammed’in gelişiyle birlikte Peygamberlik yolu kapanmıştır.

Fakat insanın sorunları bitmiş değildir. “Adaletin zayii, Eşitsizlik, Aşağılanma, Öldürme, Çalma, Yalan söyleme, Zina Yapma, Faiz Yeme, İktidar Hırsı” sorunların başında geliyor. Tarih boyu tüm iktidar savaşlarına bunlar sebep olmuştur denilebilir.

Allah’ın Kelamı kulları üzerine emanettir. Lakin emanetten zaman zaman uzaklaşılmıştır. Mesela; “Kur’an’ı kesinlikle biz indirdik; elbette onu yine biz koruyacağız” (Hicr, 15/9). Ayetin ikinci bölümü, meal farklılığı sebebiyle olsa gerek ki koruma, emanet ve sorumluluk yeniden Allah’a yüklenmiştir.

Aslında Arap Toplumu edebi sanatları en üst düzeyde kullanırdı. Kur’an’da Allah, bu edebi sanatı (Teşbih, Mecaz, Kinaye, İstiare, Terviye, Tasvir, Mesel, Kıssa) gibi kavramları çok kullanmıştır. Ayetlere bu şekilde yaklaşılmadığı takdirde manalara isabet etmek zordur. O bakımdan hangi kelimenin ne anlamda kullanıldığını bilmek erbap işidir.

Yine bunun gibi böyle bir durum Müddessir Suresinin 42-43 ayetlerinde görülür. “Sizi cehenneme sürükleyen sebep nedir? Derler ki: Biz namaz kılanlardan değildik.”

Aslında “cehenneme sürükleyen sebepler” 47 ye kadar okunursa daha açık şekilde anlaşılır. Tek sebebin “namaz kılmamak” olmadığı, “yoksulu doyurmayanlarında, günahkârlarla birlikte günaha dalanlarında, hesap gününe inanmayanlarında” olduğu görülecektir.

Fazla söze gerek yok, Kur’an’ı yaşamdan koparmamalı, “ölü bir metin, hikâye, masal, mucize, keramet, kehanet, şifre” olmaktan kurtarılmalıdır.

Âdem’in Cennetten kovulmadığı, Havva’nın Âdem’in kaburga kemiğinden yaratılmadığı, Nuh’un bin yıl yaşamadığı, İbrahim için ateşin sönüp gül bahçesine döndürülmediği, ölüm gerçeğini göstermek için kuşların kesilmediğini, Salih’in şapkadan tavşan çıkartır gibi kayanın içinden deve çıkarmadığı, Musa’nın denizi yarmadığı, İsa’nın ölüleri diriltmediği, Yunus’un balığın karnında günlerce kalmadığı, Süleyman’ın kuşlar ve karıncalarla konuşmadığı anlatılmalıdır.

Hz. Peygamberin kalbi yarılıp zemzemle yıkanmadığı, parmaklarıyla ayı yarmadığı, gelecekten haberler vermediği, kehanette bulunmadığı, cinlerle konuşmadığı, bir kap hurmaya dokununca binlerce askerin doymadığı, çağırınca ağaç yanına gelmediği… Bütün bunların uydurma olduğu ısrarla tekrarlanmalıdır.

Nasıl bir Kur’an’a dönmeliyiz ki, içinde bunlar olmasın da, insanlığın vicdanı (basâiru li’nnâs), aklı, şeref ve haysiyeti, iyilik, güzellik ve doğruluğu, sevgi ve merhameti olsun!

Kötülük öyle melanet bir şeydir ki, insana (çıkar/menfaat) uğruna her şeyi yaptırır.

Allah ile insan arasında bir (ecir) ilişkisi vardır. Bu interaktif dinamik bir ilişkidir. Bundan dolayı insan, Allah katında değerinin ne olduğunu anlamak ister. Fakat insan önce kendi yanında Allah’ın değerine bakmalıdır. Çünkü O neyse, öteki de odur.

Hz. Muhammed, Allah’ın kulu ve elçisidir. Kuru ekmek yiyen bir kadının oğludur. Yiyen, içen, acıkınca karnına taş bağlayan, uyuyan, evlenen, ticaret yapan fakat içimizde Allah‘tan en çok korkanımızdır.

Söylediklerine en önce kendisi uymuş, kendisi Müslümanlara örnek ve öncülük etmiştir. Ne kâhinlik ve ne de sihirbazlık yapmıştır. Allah’ın isteği doğrultusunda haber getirmiş, tebşir etmiştir. Kötüleri uyarmış, iyileri müjdelemiştir. Olmamış olanı, olağandışı olanı söylememiş, sadece olmakta olanı (ölüm, afet) ve olacak olanı (kıyameti) haber vermiştir.

Hz. Peygamber bu interaktif ilişkiyi, sahip olduğu azim ahlak ve vicdanında yankılanan Kur’an-ı azîm ile başarmıştır. Onun ahlakı Kuran’dır. O bir yürüyen ve yaşayan Kuran’dır. Peygamberin en büyük gücü budur.

O lekesiz, günaha bulaşmamış bir hayat sahibidir. Yaşamı boyunca hiçbir şeyi eğip bükmemiş, emr olunduğu gibi doğru yaşayarak ümmetine örnek olmuştur. O azim ahlakta “sevgi, merhamet, doğruluk, dürüstlük, erdem, yiğitlik, mertlik, hayâ, güven, sadakat, asalet, vefa, dostluk, kardeşlik” vardır.

Bizimde O’ndan almamız gereken taraf burasıdır… Rabbimizin bizden istediği hayat, böyle bir hayattır. Bu hayatın önünde kimse duramaz. Zaten de kimse duramamıştır.

Allah’ın birliği (tevhid), bölünmez bütünlüğü (Samet), sevgi ve merhameti(rahmet), iyilik, güzellik, doğruluğu (salihat), dürüstlük yolu (sırat-ı müstakim), korku ve titreme (huşu), saf bir yürek temizliği lâs), sağduyudan şaşmayan bilgelik (Hanif) den ibarettir. Kur’an’ın özü  ve Müslümanın imanı budur.

Kur’an’da, ezilenlerin (mustazafîn) yeryüzünün önderleri olacağı, zalimlerin, despotların, tiranların, büyüklük taslayanların (müstekbir) kaybedeceği eninde sonunda sözün namusunun (sıdk), iyiliğin ve adaletin galip geleceği vaadi vardır.

Hz. Peygamberin mücadelesi, bu içi dolu kavramları hayata taşıyarak Dünya sulhunu sağlamak olmuştur.

Onun ahlak yapısı insanlığı acze düşürmüştür. Öyle ki kendisine suikast planlayanlar bile, onu hem öldürmek istemişler hem de mallarını ondan başka emanet edecek bir kimse bulamamışlardır.

Selam O’na ve O’nun yolundan gidenlere olsun…

Mahmut AKYOL

MÜSLÜMAN ALLAH’A GÜVENİRSE, ÇOK ŞEYİ DEĞİŞTİREBİLİR!

logo5

MÜSLÜMAN ALLAH’A GÜVENİRSE, ÇOK ŞEYİ DEĞİŞTİREBİLİR!

Allah insanı adaleti kaim, zulmü zail etsin diye var etti. İşte hayatın başı da sonu da bundan ibarettir.

Bu cümleyi yazının sonuna ve hayatımızın nihayetine kadar unutmayalım.

Rotschıld, Soros gibi Uluslararası Şirketlerce, mazlumların kanı üzerine kurulmuş ABD, İngiltere, İsrail gibi Devletlerce kurulan terör örgütlerinin tek amacı, Müslümanları öldürmek, suikast yapmak ve yok etmektir.

Adları ve kökleri “İslam” olan bu örgütlerin hiçbirinden gariptir ki, İsrail’e saldırıları vaki olmamıştır.

Bir şehir düşünün, peygamberlerin çoğu tevhid mücadelesine burada başladı.

Bu şehir Kudüs’tür. Diğer adıyla Beytü’l-Makdis’… Binlerce yıl birçok medeniyete beşiklik yapmıştır. Halife Ömer’in fethi ve Osmanlı Devletinin adaletliyle halkı ayrım gözetilmeden huzur, can, mal ve din özgürlüğü içinde yaşamıştır.

Şimdi Kudüs mahzun… Mescid-i Aksâ yaralı… Huzura hasret…

Müslümanların ilk kıblesinde, Müslümanlar 1967 den beri ilk kez Cuma namazını kılamadılar… Varsın olsun denilemez. Çünkü Cuma Namazını kılmak özgürlüktür, bağımsızlık sembolüdür!

Görülüyor ki Siyonist Teröristler, Müslümanların namaz kılmalarına bile tahammül etmiyorlar. Her türlü tecavüzü yapmaktan geri durmuyorlar.

Bunun için bir an önce Müslümanlar “Ümmet” bilinciyle iman kardeşliğini pekiştirmeli, Kudüs ve Mescidi Aksâ ile gönül bağlarını koparmamalıdır!

Dünyanın ruh dengesini bozan, savaşları “yık/yeniden inşa et” mantığıyla sürdüren İsrail merkezli Terörist Siyonistlere ve Neo-Conlara lanet okumak mazlumların hakkı olsa gerektir!

Allah’ın mescitlerinde Allah’ın adının anılmasını yasak eden ve onların yıkılması için çalışandan daha zalim kim olabilir? Aslında bu zalimlerin, oralara ancak korkarak girmeleri gerekir. Onları dünyada alçaklık, ahirette de büyük azap bekliyor.” 2/114.

İşte Müslümanların düşünce ve hareket metodu budur! Lakin Müslümanların aklı yanlış çalışıyor. “Düşmanın silahıyla silahlanın.” Mantığıyla hareket etme külliyen yanlıştır. Eğer bir din, kendisini koruyacak bir silaha sahip değilse, (yukarıdaki ayette olduğu gibi) o din eksik demektir. Düşman yakıyor, yıkıyor, zulmediyor. Adalet bunun neresinde ki, buna itibar edilsin!

Önceki yazımda İslam Dininin en temel kavramları üzerinde durmuştum. Şimdi de konuya ”güven” kavramını ilave etmek istiyorum.

Müslüman olmak isteyen bir insan laf kalabalığıyla değil önce Allah’a kalpten, içten, deruni dilden ve canı gönülden iman etmeli ki iman, kalpte güvene dönüşsün. Allah’a iman güvene dönüşmediği sürece; hiçbir işe yaramaz! Böylece Müslümanların hiçbir sıkıntısı da bitmez!

Güven nedir?

Allah’a güven duymak, O’na görüyormuşçasına iman etmektir. O’nun güç ve kudretini görüyormuşçasına kabul etmektir. Beşeri hiçbir güçle mukayese etmemektir. Zira O’nun güç ve kudretine güvenen Müslüman yenilmez olur. Değilse, yerlerde sürünmekten kurtulmaz! İşte günümüzün Müslümanlarının çıkmaz sokağı burasıdır!

Düşman düşmandır, düşmanlığını yapacaktır. Önemli olan bizim ne yapıyor olmamızdır. Müslümanlar olarak İslam Dini yerine “Materyalizmi, Deizmi, Ateizmi ve Natüralizmi” tercih etmemek, Yahudi gibi düşünen, Hristiyan gibi yaşayan ve sadece “his” itibariyle Müslüman olmamaktır!

Diyorlar ki Allah niye Müslümanlara yardım etmiyor? Allah adildir, layık olana yardım eder. Allah’ın yardımına layık olan davranışlar içinde olmak lazımdır.

Allah Müslümandan sormasını, sorgulamasını, bulup/yapmasını ister. Çünkü Allah bir kulunu inanmadan önce düşünmeye, sormaya, sorgulamaya çağırır. Akıl melekesiyle dünya sorularını çözmesini ister. Eğer bunları yapmıyorsa, başı beladan kurtulmaz.

Bu şekilde Müslümanın başı belada iken Allah ne diye işimizi görsün. Hazinelerini ayaklarımızın altına sersin. Silahtarımız, hudut bekçimiz olsun. Hastamıza baksın, şifa hazinesinden şifa akıtsın, ırgatımız, lalamız, dadımız, kâhyamız olsun. Bunları önce biz yapmalıyız, gücümüz yetmediği zaman Ondan istemeliyiz.

  • Unutulmasın ki hayatı var eden, karanlık gecede kara mermer üzerinde kara karıncanın ayak seslerini duyan, O’dur. Dünyaya gelen her şeyin sayısını bilen, yazdan sonra kışı getiren, yağmurla kuru toprağı yeşerten, bitkileri bitiren, dünya hayatını sonlandıran, ölüleri dirilten, ahiret gerçeğiyle buluşturan O’dur.
  • En küçük canlıya kalp veren, kan dolaşım sistemini o kalbe bağlayan, sinir sistemi takarak onun hareket etmesini sağlayan Allah’ın şanı ne yücedir.
  • Kuluna verdiği iradeyi özgürce kullanmasını isteyen, insanın kaderini boynuna asan(eline veren), dilediği şekilde inanmasını, dilediği şekilde inkâr etmesini, dilediği şekilde günah işlemesini, dilediği şekilde sevap kazanmasını ve bu yapılanların hesabını soracak olan O’dur.
  • Hayatı ve ölümü ahenk içinde ve adalet üzere var eden, rızık ve rızık kaynaklarını eşit şekilde yaratan, aydınlığı karanlıktan çıkaran, gökleri direksiz tutan, olan ve olmakta olan şeyleri var eden, insan havsalasının anlamakta aciz kaldığı şeylerin hesabını yapan O’dur.
  • Tarih, tabiat ve hayat O’nun yeryüzündeki ayetleridir. O, olmadan bu gerçeklerin olması mümkün değildir. Çünkü O, yaşamın kaynağı, enerjisi ve nurudur.

Sizce bunları beşeri hangi güç yapabilir? Onun dışında hiçbir güç yapamaz. O halde bu güce inanmanın yanında ve ötesinde Ona “GÜVEN” duymak gerektir.

Bu konuda insanlara örnek olması bakımından Kur’an’da Allah’a en aykırı sorular sorulmuştur.

Mesela Melekler: “Ey Rabbimiz, biz seni övüp yüceltiyorken, orada kan dökecek ve fesat çıkaracak birisini mi yaratacaksın?” (Bakara; 30).

Meleklerin bu sorularına İzzet Begoviç, gökteki “PROLOG” diyor. Yani bu, Allah’ın kendisiyle konuşmasıdır, çünkü dünya hayatının kuruluşu böyle başlamıştır. Ben de aynı düşüncedeyim.

İbrahim: “Ey Rabbim! Bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster.”  (Bakara; 260)

Musa: “Rabbim! Bana kendini göster; seni göreyim.” (A’raf; 143)

Meryem oğlu İsa: “Allah’ım! Ey bizim yegâne Rabbimiz! Bize gökten bir sofra indir.” ( Maide; 114)

Bu sorularda murat, Allah’a iman etmenin ötesinde Ona “GÜVEN” duymak içindir. Eğer Müslümanlar, inanmak istediklerini bu şekilde önceden sorgulasalardı, yeryüzünün en gerçekçi, en hakka ve hukuka riayet eden insanları olurlardı. Ne hazin ki olamadılar. Müslümanlar sormadan inanmayı, taklitçiliği ve tembelliği seçtiler. Atalarından tevarüs eden yola saptılar.

Demem o ki din, “Selefi” anlayışa terk edilmemeli, dinin direği “Doğruluk, dürüstlük, hak, adalet, vicdan, merhamet, bölüşüp/paylamak” olarak anlaşılmalı, sokağa, meydana ve toplulukların arasına dikilmelidir. Zira bu kavramlar insanlara büyük sorumluluk yüklemektedir.

Hiçbir şey için geç kalınmış değildir. Yeter ki; Allah’a inanmanın ötesinde, Allah’a güven duyulsun!

Yeter ki Allah’ın gücü sokakta, işte, çarşıda, pazarda, alışverişte, evde, her yerde yaşansın!

O zaman çok şeylerin değiştiği görülecektir!

Mahmut AKYOL

İNSANLIĞIN VE MÜSMANLARIN TEMEL SORUNLARI

logo5

İNSANLIĞIN VE MÜSMANLARIN TEMEL SORUNLARI

Ali Şeriati’nin dediği gibi; “Sizi rahatsız etmek” istiyorum.

Yık ve yeniden yap” Emperyalist bir anlayıştır. Dünyayı ahtapotun kolları gibi saran Makyavelist bir görüştür.

Bu sebeple insanlık, “HELAL/HARAM” artık düşünmüyor!

Açlık, insanı köleleştirdi. Özgürlükten uzaklaştırdı. Uyuşturucu ve Silah Baronları, inşa edilmiş medeniyetlerde taş üstünde taş bırakmadı.

Hırs tutkusuna kapılmış olanlar, bir bedel öder de, ben görür müyüm bilmiyorum.

İnsanlığın ve İslam’ın temel meselesi; var oluşu kati olan “Allah”, var oluşu kati olacak olan “Ahiret Günü” ve “Mülktür”.

Allah’a ve Ahiret Gününe” bilgiyle, deneyle, araştırmayla değil, bilinçle ulaşılır. Bilinç “şuur”, şuur “akıl” dır.

Bu, doğrudan doğruya inancı zorunlu kılar. Neden böyle, niçin böyle denilemez. Dense bile bir sonuç elde edilemez. Ya inanılır, ya da inkâr… İnanmak istemeyenlere Kur’an; “Bekleyin o gün gelecektir” der.

Allah, azgınlığa/sapkınlığa meyilli insanın itirazını engellemek için Peygamberleri kendi içlerinden göndermiştir.

Allah’ın insanla vicdanı üzerinden konuştuğu gibi din de konuşur.

Suyolu anlamına gelen (şeriatı) inşa eden Allah’tır. O’nun dışında din adına hiç kimse, hiçbir şey ortaya koyamaz! “…Bugün dininizi sizin için tamamladım, nimetlerimin tamamını size bahşettim ve sizin için din olarak İslâm’ı uygun gördüm…” Maide/3

Dinin daha açık ve daha doğru anlaşılması için yorum yapmak ve dine ters düşmeyecek örf/adet ve gelenekleri benimsemenin bir mahsuru yoktur. Bu dinin eksik olduğu anlamına gelmez, zaman ve zemin itibariyle “Din Dilini” yenilemektir.

Gazali, İbn-i Teymiyye, Ezher Ekolü, Taliban, Muhafazakâr ve İhya Çağı vs. tarafından ortaya konulan terminolojinin değişim vakti artık gelmiştir. Bu dillerle ortaya konulmuş görüşler, günümüzün meselelerini izah etmekten uzaktır. İslam, bir kabile ve bir asabiyet dini değildir. Bu dönüşümü yapmak, ”içtihat” kapısını açmak, dinde ki yanlışları temizlemek, “İnsanlığı indirilen Dinle buluşturmak” Müslüman Aydınların görevidir.

Mutlak hakikat olan, insan hayatını tanzim eden Din ve Ahlak ilkelerini sokağa taşımak, insana önce “düşünmek” sonra inanmak öğretilmelidir. Zira Yahudi, Hristiyan ve diğer bütün din ve sosyal öğretiler, bu kuralı tahrif etmişlerdir.

Hz. Peygamberin en büyük sünneti, doğruluğudur. Yeryüzününde ki tüm sorunlar bu doğruluğun bozulmasıdır. Eşitsizliğin ve yalanın sebebi budur. İçimizde ki kötülüklerin sembolü şeytanın cesaret bulması bundandır. Din, bu duyguları frenlemek ve doğruluğu inşa içindir. Din olmasaydı insanın hırsına gem vurulamazdı. Hırs bugün kudurduğuna göre, “din” rafta demektir.

Din, Hıristiyanlıkta olduğu gibi acı, sorun, hastalık ve sıkıntı hallerinde hissedilmemelidir.

Din adalet, mülkiyet ve velayettir. Din bu kavramları hayata taşımaktır. Velayet konusunda Hz. Ömer’in sözü şudur:

Bir Müslüman namaz kıla kıla beli kambur olsa, oruç tutarak damarları kurusa, zikir ede ede dili aşınsa; Allah’ın dostlarını dost bilip sevmedikçe, düşmanlarını da düşman bilip gereğini yapmadıkça, o Müslüman kişi dindar sayılmaz!”

Kimse merak etmesin. “Kim bir sözü ve bir fikri içten savunur, pratiğe aktarır, ikiyüzlü davranmaz, dost ve düşmanı bilirse; Allah onu bir sevgi halesine döndürür ve diğer bütün insanlar, bu saf iman etrafında toplanır.” Ben böyle inanırım. Hiçbir fikir gül bahçelerinden geçerek gelmez. Tarihte genellikle doğru sözler taşlanmış, söyleyenler anlaşılmamıştır.

Fakat kendilerini “Layüsel” görenler bilsinler ki, Dine en büyük zarar onlardan gelmiştir. Dinin önüne geçmiş olan topluluk, cemaat ve tarikatlar, İslam’i kardeşliği, İslam’i özgürlüğü yok etmişlerdir! İşte bu fevkalade ciddi mesele halledilmeden hayat normal seyretmeyecek, insanoğlunun siyasi, sosyal, dini ve ekonomik tüm sorunları bitmeyecektir.

Kimse kahramanlık yapmasın! Cehennem için bedenini büyütmeye kalkışmasın! Ne yapılırsa yapılsın, Allah’ın merhameti geçilemez!  Herkes Allah’ın merhametine muhtaçtır!

Hayatı başlatan, düzen veren, zamanı gelince de sonlandıracak olan Allah’tır! O öyle bir güçtür ki; bölünmez (Tevhid) bir bütündür. Doğurmayan ve doğurulmayan,  hiçbir şeye denk olmayan, hiçbir şeye bezemeyen ve hiçbir şeye muhtaç olmayandır.

Hayatın son bulacağı günün sahibidir. O gün, Ondan başkasının sözü ve hükmü yoktur! O gün gelecektir! İnsanı şok eden bir gündür. Geliş zamanı bilgisi O’na aittir.

Mizanın kurulması, ölülerin dirilmesi, irade sahibi olanların hesaba çekilmesi, cennet ve cehennemin halleri, insana kazandıklarının karşılığının verilmesi, kimseye bir ayrımcılık ve bir imtiyaz gösterilmemesi halleri Ogün O’na aittir…

Mizan sırasında insanlar, Allah’ın sevgi ve merhametine ihtiyaç duyacak ve bekleyeceklerdir.

Mülk O’nundur. Sahibi O’dur. Gücün, iktidarın, ilmin sahibi O’dur. Bu bakımdan biz, Allah’ı görüyormuşçasına, Ahirete de gidip gelmişçesine O’na iman ederiz.

Hangi olaya bakarsanız bakın, altında rızasızlık vardır. Savaşlar, işgaller, zulümler, gasplar, çalıp/çırpmalar, öldürmelerin hepsi, insanoğlunun bitmek bilmez sahip olma hırsından kaynaklanır.

Demem o ki bütün insani sorunların kaynağı, Allah’ın taksim ettiği rızık ve rızık kaynaklarının azımsanıp kabul edilmemesidir!

Dinlerin niçin gönderildiğine bakın, görülecektir ki dinler, insanların rızıklarını düzenlemek için gelmişlerdir. Kitaplar, düşülen yanlışları düzeltmek için vardır. Nedir o? “Helal ye, çalma, harama el uzatma, rızasızlık yapma!

Allah, yarattığı her canlı için fazladan gökten bir damla su indirir, her canlı için yerden fazladan bir nebat bitirdiğini söylemesine rağmen, bu hırsa esir olmak, “temerküz” etmek niye?

Maalesef insanlara hayatın içinde istikamet vermek için gönderilen din, bir inanca dönüşmüştür. Hâlbuki İslam Dini bir tapınak dini değildir. Sokakta ki problemleri, adaletsizlikleri ve zulmü çözmek için vardır. Çünkü Dinin özünde isyan, ret, başkaldırı vardır.

Dinin özü vermek, paylaşıp/bölüşmek, yardımlaşmak, dayanıp/destekleşmek, sevmek, güven duymak, adalet, iyi, güzel, doğruluk içinde olmak gibi erdemlerle doludur. Bu anlayıştan uzak olanları dünyada ve ahirette çok acı sonlar beklemektedir!

Mülkün sahibi Allah bu halleri, tek başına yapacaktır. Kimseden bir yardım talep etmeyecektir. Allah’ın hiçbir yardımcıya ve ortağa ihtiyacı yoktur. Bu Tevhidin kendisidir.

Allah sonumuzu hayreylesin.

Mahmut AKYOL

TARİHİN AKIŞINI DEĞİŞTİREN İLK EMİR

logo5

TARİHİN AKIŞINI DEĞİŞTİREN İLK EMİR

Dinleri yaşatan faktörlerin başında Sloganlar gelir. Ezan, Kelimei Şahadet bunlardandır. Yani din tekrardır.

On Dört asırdan beri “Kur’an” tekrar edilip durmaktadır. Tekrar bir zarurettir. “Et-tekraru ahsen velev kane yüz seksen” diye boşa denmemiştir. Lakin tekrar, “Tertil” ve “Tefekkür” üzere olmalıdır.

Kıyamete kadar sürecek olan “SON ÇAĞ”,  Hz. Muhammed’e gelen “Alak” suresinin ilk beş ayetiyle başlamıştır.

Vicdani bir uyanışı başlatmak üzere “Hira” mağarasına çekilip derin düşüncelere dalan Hz. Muhammed, aslında böyle bir olayın (vahyin) geleceğinden habersizdi.

Bin aydan daha hayırlı bir gecenin şafağında vicdanının derinliklerinde yankılanan o sesleri duyunca Hz. Muhammed irkildi!

  1. “Oku! Yaratan Rabbinin adıyla…
  2. İnsanı alâkadan/sevgiden yarattı.
  3. Oku! Senin Rabbin çok cömerttir.
  4. Kalemi öğretti.
  5. İnsana bilmediği şeyleri öğretti.”

Daha sonra bu ayetler, Tarihin akışını değiştirecektir.

Aslında “Kalem” ve “İlim” kavramları her şeyi anlatıyordu. Tarihin sonuna kadar insanın elinde olacak güç bu şekilde belirleniyordu.

Kalem ve İlim”…

Hz. Muhammed, “Oku” emriyle şereflendikten hemen sonra, Mekke’nin Meydanına, sokaklarının içine inerek yüksek sesle “…Bundan böyle zulüm bitmiştir…” demeye başladı. Bu söz, Mekke Çetesini derinden sarstı. Çünkü sonlarının geldiğini daha o anda görmüşlerdi.

Öyle ki varoluşun özünden, vicdanın derinliklerinden gelen bu söz insanı, toplumu, dünyayı, yaşamı, geçmişi, geleceği, iyiyi, kötüyü, varlığı, oluşu, akışı içine alan bir sözdü ve her şey değişmeye adaydı.

Okumadan kasıt buydu. Nitekim öyle oldu. Eşyanın manasını ve yaşamın anlamını gösteren ve örnekleyen bir okuma böyle olmalıydı. Nitekim öyle oldu.

Bu okuma yazılı bir metni yüzünden okuma değil, bir eylem ve isyan çağırısıydı! İslam’ın mahiyeti “Düşünmekten, sorumluluk yüklenmekten, mesajı taşımaktan, adalete çağırmaktan, harekete geçmek ve zulme meydan okumadan” ibaretti.

Eğer Hz. Peygamberin okuduğu gibi Kur’an okunsaydı; onda yaşanan olaylar, yürüyüşler, acılar, çığlıklar, hicret, savaş, barış, sevinç gözyaşları, toz bulutları, at kişnemeleri, kılıç şakırtıları, şehit ve gazi çığlıklarını duyulacaktı!  Şayet duyulmuyorsa, Kur’an okunmuyor demektir…

Peki, bu ilk mesajlar neyi ifade ediyor?

Şunu:

Hz. Peygamber gibi önce kendimiz, geçmişimiz ve geleceğimiz üzerine düşünerek işe başlamalıyız. Tarih, hayat ve tabiat üzerine, üzerimizdeki nimetler ve o nimetleri veren Allah’ın yüceliği üzerine, şehrimiz, ülkemiz, bölgemiz ve insanlığın gidişatı üzerine tefekkür etmeli, gözümüzü yıldızların ötesine dikmeli, varoluş sancıları çekmeli, kendi Hira’mızda vicdanımızın sesini dinlemeliyiz. Bu potansiyel enerjinin içimizde yerleşik olduğunu fark etmeliyiz.

Sonra kozamızdan taşarak Hira’dan şehre inmeli, toplumsal sorumluluk yüklenmeli ve gereğini yerine getirmeliyiz. Üzerimizdeki örtüyü atmalı, kalkmalı ve başka uyanışları başlatmalıyız. Ebedi mesajları yaşayarak okumalıyız. Sözün “adalet, özgürlük, sevgi, merhamet, doğruluk, dürüstlük” olduğunu, her tür baskıya, zulme ve zorbalığa meydan okuyarak, insanoğlunun inancına, düşüncesine ve emeğine zincir vurulamayacağını bilmeliyiz.

Allah bilir Hz. Peygamber ve arkadaşları Kur’an’ı böyle okudular. Eğer böyle okumasalardı, Mekke’de okuma yazma seferberliği başlatır, kitaplar dolusu kütüphaneler inşa ederlerdi.

İgra” ile gelen beş ayetin kendi mantıksal tutarlılığı içinde, Allah’ın beş temel özelliği tanıtıldı.

  1. Rab,2. Yaratma, 3. Alak, 4. Kerem ve 5. İlim/Kalem

Bunlar, insanoğlunun zihnini meşgul eden beş temel soruya cevaptı.

Şöyle ki:

  • İçinde yaşadığımız evreni çekip çeviren, ayakta durmasını sağlayan bir “Rabb” vardır.
  • Bizi “yaratarak” varlık sahnesine çıkarmıştır.
  • Yaratmayı sonsuz “sevgi, ilgi ve alâka” ile yapmıştır.
  • Karşılıksız olarak durmadan ” Merhamet” içinde vermiştir.
  • Diğer varlıklardan ayrı olarak insanoğluna bir “ilim” öğrenme yeteneği ve “Kalemi” kullanabilmeyi, varlığı okuyabilmeyi, anlayabilmeyi, derinliklerine nüfuz edebilmeyi nasip etmiştir.

İnsan var olduğundan beri “Nasıl yaratıldım?” değil , “Neden/Niçin yaratıldım?” sorusuyla ilgilenmiştir. Vahiy, insan zihnini yoran sorulara cevap için gelmiştir.  Yani “Biyolojik” olarak hangi maddeden ve nasıl yaratıldığından ziyade, “Teolojik” olarak hangi manada ve niçin yaratıldığına bir cevap için var olmuştur.

Niçin yaratıldık?” sorusunun cevabı, Kur’an’da şöyle anlatılır:

Rabbin isteseydi bütün insanlığı bir tek ümmet yapardı. Bu yüzden birbirlerine karşı çıkıp duracaklar. Ancak Rabbinin sevgi ve merhameti ile bağışladığı kimseler hariç; zaten Allah onları bunun için yarattı… Böylece Rabbinin “Cehennemi görünür görünmez varlıklarla dolduracağım” sözü yerine gelmiş olacak.” (Hud; 11/118-119).

Yani eğer Allah layık görseydi bütün insanları tek bir ümmet yapardı. Fakat insanlar kendilerine verilen seçme yeteneğini kötü yolda kullandıkları için tek bir ümmet haline gelemediler. Allah insanı taşan sevgi ve merhametinden, varlığa duyduğu ilgi ve alakadan dolayı yarattı.

Fakat insan bu sevgi, ilgi ve alakanın gereğini yapamadı. Bu konuda insanların çoğu umursamaz bir tavır sergiledi, hatta bunu görmezden geldi. Kendisini bir şey zannetti. Sevgi, ilgi ve alakayla Allah’a karşılık vermedi. Bunun için de cehennemi hak etmiş oldular.

Demek ki yaratılışın, insanın ve bütün varlığın kökeninde sevgi, ilgi ve alâka vardır.

Demek ki Evreni saran sonsuz bir şefkat ve derin bir merhamet var!

Nitekim Allah insanları sevgi ve merhametten yarattığını söylemektedir. (Hud; 11/119).

Peygamber sevgi ve merhameti insanlıkta yaymak için gönderilmiştir (Enbiya; 21/107).

Halen Allah bilinen “Rahman” (çok seven, sevgisi taşan) ve “Rahîm” (sevgisi varlığa yayılan, merhametli) karakteriyle yaratmaya devam etmektedir.

Yoksa Allah bilinmez bir hazine idi de, bilinmek için insanı yaratmış değildir.

Her canlı yavrusu bir erkek ile dişinin birbirine olan ilgi ve alâkasının, aşk ve sevgisinin sonucu olmaktadır.

Sürekli Yaratılış” kanunu budur. İnsan, yaratılışın belirli bir zaman ve mekânında bu “oluşa” katılmaktadır. Oluş esnasında çektiği acı, varoluş sancısıdır. Çekirdeğin çatlaması da onun sancısıdır.

Meselâ erkeğin dişiye, dişinin erkeğe ilgi ve alâkası, tohumun toprağa, toprağın tohuma, ağacın suya, ateşin oduna ilgi ve alâkası bundandır. Yeni yaratılışlar birbirinin içinden yarılıp çıkması böyle olmaktadır. Bu ilgi ve alâka yumağı sayesindedir ki “oluş” her daim yenilenerek devam eder.

Kur’an’ın ilk emirleriyle birlikte Tarihin akışı böyle değişti.

Mahmut AKYOL

 

ÖLÜM, AFET VE KIYAMET GERÇEĞİ

logo5

ÖLÜM, AFET VE KIYAMET GERÇEĞİ  

Doğrusu insan bildiği alanda söz söylemeli, iş yapmalı, haddini aşmamalı ve bir diğerinin hakkına tecavüz etmemelidir.

İnsan bildiklerini etki alanına taşımalı, kimseyle tartışmamalı, birisine laf yetiştirmemeli ve birisinin değirmenine su taşımamalı…

Şimdilerde aklımda kalanları, araştırmaya ve yeniliğe açık fikirlerimi “FARKLI BAKIŞ” altında “SOSYAL İSLAM” içerikli yazılara döküp siz dostlarıma http://mahmutakyol.com/ kişisel sitemden ulaştırmaya çalışıyorum.

Umarım kaybedenlerden olmam!

Bugün yine birbirini açan ve birbirini tamamlayan bir yazıyla tanışacaksınız…

İslam’ın “Nüsukları” (Ritüel) “İlmihal” kitaplarında yeterinden fazla yer verilmiştir. İslam’ın “Sosyal” yapısı üzerinde fazla durulmamıştır. Hâlbuki  “Din” ibadet amaçlıdır. Oda insanların ilişkileriyle ilgilidir. Zaman içinde insan ilişkilerinde bozulmalar olur.

Bunun için Allah Vahiy, ona dayalı Kitap ve Peygamber gönderir ki, insanlar akıllarını başlarına alsın. Hz. Peygamber başta olmak üzere bütün Peygamberler ümmetlerini “Ölüm, afet ve kıyamet” gerçeklerle uyarmışlardır.

Bu bakımdan İslam’ı insanlığa taşıyan Hz. Muhammed ve diğer Peygamberlerin yeterince anlaşılmadığı görülecektir.

Eğer Hz. Muhammed’in Mekke Site Devletine yuvalanmış haksız ve hırsız kazanç sahiplerine karşı amansız bir mücadele verdiği görülmezse, ne O, ne de elinde ki Kitap anlaşılmayacaktır.

Eğer “Bilgi, iktidar, servet” sahibi azgın muktedirlerin dünyayı ve insanlığı nasıl perişan ettikleri görmezden gelinir ve bunun için bir mücadele verilmezse, “Kur’an Bülbülleri” yarışmaları düzenlemek ve Hz. Peygamberi “Hümanist” göstererek onu Yunuslara, Mevlanalara ilham kaynağı yapmak vaziyeti kurtarmaz!

Kaldı ki Hz. Peygamber ilk tebliğ işine Hişam’lardan, Muğire’lerden, Vail’lerden, Halef’lerden ve Ebu Leheb’ lerden başlatmıştı. Bunlar Mekke’nin tefecileriydi. Bölge insanlarına zulmediyorlardı. Din, Kur’an ve Peygamber bu zulme son vermek için vardı.

Zaten Hz. Peygamberin karşısına ilk olarak “Mekke Çetesi” çıkmıştı. Korkuları Kur’an’ın Mekke’ye hâkim olmasıydı. Sonuçta korku ecele fayda vermedi, köleler özgürleşti, kadınlar satılmadı, kız çocukları diri diri gömülmedi!

Mekke Çetesi Kur’an’ı Kerimin “Hakk Kelam” olduğunu biliyorlardı. Lakin ticaret yollarını kapayacağı, kurulu düzenlerini bozacağı, hayat tarzlarını, ayrıcalıklı hallerini, makam ve mevkilerini değiştireceği endişesiyle karşı çıkıyorlardı. Köle ile kendilerini bir tutan bir dine lanet okumaları, Kur’an’ı ve Peygamberi tanımak istemeyişleri bundandı. Eğer Allah’ın dini bu “Bezirgân taifesinin” ticaretine ve statüsüne dokunmasaydı, her hangi bir itirazları olmayacaktı.

Bugünde öyle değil mi?

İnsan (Müslüman) hayatına konulan ambargolar ne zaman ki kaldırılmak istense, hemen güç sahiplerinin doymak bilmez ihtirasları devreye giriyor, sosyal krizlerin ardı arkası kesilmiyor ve hayat çekilmez oluyor.

Bugünde öyle değil mi?

Dinler “İman” ve “İnkâr” üzerine kurulmuştur. Buna “Adalet” ve “Zulüm” de denilebilir.

Din” dediğimiz olgu “doğruluk, dürüstlük, Haksızlık etmemek, öldürmemek, çalmamak, aldatmamak, zina yapmamak, yalan söylememek” gibi değerlerdir. Fanatik olmadan, bilimin namusu adına söylemek gerekirse, Din sadece bir düşüncenin kabulü değil, aynı zamanda düşüncenin eyleme dönüşmesidir. Müslümanların ataleti burada yatmaktadır. Yani düşünceyi eyleme dönüştürememesidir.

Allah insanı dünyaya “Zulüm” yapsın, dünyanın başına “Bela” olsun, “dinle, Kur’an’la, Peygamberle” alay etsin diye değil aksine; içinde bulundukları sorunları çözsünler, dünyayı “imar” etsinler, aralarında “adalet, sevgi ve barış” tesis etsinler diye göndermiştir. Fakat gelin görün ki, doğuşundan itibaren temiz olan insan, ihtiraslarına yenik düşerek kirlenmiştir. Şimdi yamyamlara taş çıkartmakta, kendi cinsini yok etmek için akıl almaz yollara başvurmaktadır…

Sadece İstanbul’da bir yıl içinde bir şehir büyüklüğünde çocuk ve insan kaybolmaktadır. Manzara insanın kanını dondurmaktadır. Bu bir vahşettir! İçgüdüsel olarak yaşayan hayvanlar bile bu kadar vahşi değilken, insanın garabetine bakar mısınız? Dünyanın herhangi mazlum bir beldesine giren kan emiciler, ölüm kusan silahlarıyla sayısı milyonları bulan insanı katletmeden çıkmıyorlar.

Şimdi; öküzün boynuzlarına tutunmuş, öküzün kuyruğuna yapışmış olanlarla bir arada yaşıyor olmak, “Liberal Kapitalist Düzenin” hâkim olduğu dünyada “zalim, ahlaksız ve vicdandan yoksun, sağır ve dilsizlerle” bir arada olmak bana acı veriyor, içimi sızlatıyor!

Benim görüşüme göre, Samir’inin “Buzağısı” neyse, Hz. Muhammed’in dünyadan ayrılmasıyla, Müslümanların “Mürtet” olmaları aynı şeydir… Kabil’in Habil’i öldürmesi neyse, Batı’nın yıllarca sürdürdüğü “Din Savaşları” altında yatan gerçek aynı şeydir… Âdemden beri süren “Mülk” paylaşım kavgası neyse, bugünkü dünyanın sancısı da gerçek aynı şeydir…

İşte sizlere bugüne kadar anlatmaya çalıştığım İslam’ın en temel sorunu budur.

Yani “Mülk” (iktidar) sorunudur!

Dünyayı cehenneme çeviren, aileleri, kavimleri ve devletleri birbirine düşüren sorun hep budur. İnsanlığı kasıp kavuran “Açlık” meselesi hep bundan ileri gelmektedir.

Allah’ın Mülkü” nün paylaşılamamasının sebebi, insanoğlunun mülke duyduğu açlığı ve hırsıdır!

Eğer insan Allah’a kalpten, içten, deruni dilden ve canı gönülden inansa, tevhid meselesini kavrasa, O’nu görüyormuşçasına iman etse ve eğer insan “Ahiret Gününe” bihakkın iman etmiş olsa, yukarıda sayılan sıkıntıların hiçbirisi yaşanmazdı!

Allah’a ve Ahiret Gününe” samimi bir şekilde inanıyorum denmesi Müslüman’ın imanıdır, samimiyetidir.

İman, insanın vahşilikten ve bedevilikten kurtulmasının sigortasıdır.

Böyle bir iman ve samimiyet Müslüman’ı “kabından taşırır, içinden coşturur ve yüreğine heyecan katar”.

Bu inanma tarzı insanı dünyada “ok” gibi düzeltir.

Buna rağmen insan hala düzelmiyorsa, o zaman onu ancak “ateş” düzeltir!

Mahmut AKYOL