ADALET VE BARIŞ YURDU

logo5

ADALET VE BARIŞ YURDU

Dünya Firavunlara kaldığı günden bu yana insanoğlu, “adalet ve barış yurduna” hasret kaldı…

Firavunların elinde ki kırbaç (zulüm), insanoğlunun dokusunu, psikolojisini ve sosyal yapısını yıktı gitti…

Öyle ki yeryüzünde iki insan, iki millet, bir araya gelemez oldu… Namaz için bile bir araya gelen Müslümanlar, birbirleriyle temas etmemek için aralarına adeta “Çin Setleri” ördü…

Bir ülke düşünün ki; yolları, sokakları her Allah’ın günü ölü ve yaralı dolu… Yaşam hakkı ucuz, uyuşturucu almış başını gitmiş, gençler yerlerde sere serpe… Kadın ölümleri, çocuk kaçırmaları, adliye ve hastane koridorlarında yaşanan cinayetler, arazi, alacak dava kavgaları ve gelir dağılımında ki makas giderek açılmış…

Bumlar gelecek için kaygı verici… Bir şeyler yanlış gidiyor ama ne?

Gençlik yıllarımda “Siz her taşın altından Yahudi çıkarıyorsunuz! Diye bizimle alay ederlerdi.” Şimdi bakıyorum da biz doğrusunu yapmışız…

Antisemit biri değilim, hiçte olmadım. Lakin mazlum milletlerin ve benim “ÖFKEM”, Siyonist zihniyete ve davranışa… Dünde böyleydi, bugünde böyle…

Bakın Kur’an’da Hz. Musa’nın halkına “ideal yurt“, “ebedi adalet ve barış yurdu” kurmak anlamında bir hedef gösterildiği doğrudur… Fakat Kur’an bu ideali, esasında tutsak edilen halkların özgürlük mücadelesi anlamında kullanır.

Buradaki halk, esas itibariyle Yahudiler değil, Mısırlılardır. Mısır, Firavunluğunun despot idaresi altında ezilen ve “İsrail oğulları” diye bilinen oymağın da içlerinde bulunduğu Mısır halkı kastedilir. Bu ideal yurt anlayışı genel olarak “İsrail oğulları” üzerinden sadece anlatılmıştır, o kadar…

Hz. Musa’dan yıllar sonra İsrail oğulları, dönemin bölge gücü Pers İmparatorluğunun himayesinde bulunduğu sırada, Yahudiler Kudüs’e getirip yerleştirildi. Bir şartla ki Yahudiler imparatorluğa sadik kalacaklardı. Bu takdirde, bölgenin kritik ticari imtiyazların kendilerine verileceği söylendi. Tarihte buna “Pers ulufesi” denmiştir.

“Ezra” (Tevrat’ı düzenleyen haham) başta olmak üzere Yahudi hahamları bunu sanki “Tanrının vaat ettiği kutsal topraklar” olarak Tevrat’a soktular. Yahudi muhayyilesi sonraki çağlarda, Tanrının Arz-ı Mukaddesi diğer milletlerden ayrı olarak kendilerine tahsis ettiği, “ilahi tapu belgeli araziler” olarak algıladılar. Sadece algılamakla kalmadılar, bütün Yahudi tarihini bu istismarın üzerine kurdular.

İşte Siyonizmin dünyanın altını üstüne getirmeye çalışmasının sebebi budur!

Esasında “Arz-ı Mukaddes” pak toprak, temiz ülke demektir.

Bu zamandan itibaren Yahudiler, “Dünyanın adalet ve barış özlemini yok ettiler.” Hâlbuki burada anlatılmak istenen, ezilen veya kendine yurt arayan her halkın gönlünde yatan mutluluk ve özgürlük ilkesi idealinden başka bir şey değildir.

Mesela, tarihin akışı içinde Türkler için arz-i mukaddes, Anadolu toprakları, Avrupa’dan kaçan halklar için arz-i mukaddes, Amerika, Hindistan’dan ayrılan Müslümanlar için arz-i mukaddes, Pakistan’dı… Bunu tutup da, sadece İsrailoğulları’na Tanrının özel muamelesi olarak anlamak abesle iştigaldir.

Kur’an metinleri unutulmamalıdır ki, Araplar ve Yahudiler ile ilgili açılmış her bahis, aynı anda diğer milletler için de açılmış birer bahistir. Araplar ve Yahudiler, Kur’an’ın evrensel mantığı açısından sadece birer Tarihsel figürdürler.

Kur’an sadece, Arz-ı Mukaddes olayını deşifre amacıyla İsrail Oğulları üzerinden anlatmıştır. Demek ki Kuran, Arz-ı Mukaddes idealini gösterirken, özgürlük mücadelesi veren her halkın hakkı olduğunu söylüyor. Sadece Yahudilerin değil,  Firavunların despot idaresi altında ezilenler tüm halkları içine alıyor. Eğer Kur’an’ı evrensel bir kitap kabul edecek olursak, bu; böyledir.

Ruhu’l-Kuds”, kirlilikten uzak hareketlilik, canlılık ve algılamayı anlatır. “Kuds” uzak olmak, pislikten uzaklaşmak, temizlik ve arılıktır. Kuds, ruh yönü itibariyle âlemin hareketi ve canlılığıdır. Ruhu’l-Kuds, insanda idrak ve algı gücünün birleşmesidir. Yani “Kuds” insanda tertemiz vicdan, ruh dinginliği, yürek temizliği dediğimiz şeydir. Keza Ruhu’l-Kuds, “Kuddüs’ün ruhu” manasındadır. Yani Kuddüs olan, pak ve temiz olan Allah’tır.

Kuds, Allah’ın peygamberlerin kalbinde doğurduğu ruh, canlılık/algı kuvveti ve vahyidir. Yoksa “Kutsal ruh” diye ayrıca bir varlıktan bahsediliyor değildir. Yani Kur’an’a, “kutsal kitap” muamelesi yapmak yanlıştı. Bu tür yanlış anlamalara tarih boyu gelen kutsi anlayışlardır.

Yahudilerin Tevrat’a “Kutsal Kitap” demeleri, Talmut’un tefsirlerin bir sonucudur. Bu anlayışa göre; “Tanrı ilk önce Tevrat’ı yarattı, âlemi de, Tevrat’ta geçtiği için Rab Yahova tarafından İsrail oğulları için yarattı.” Bu yaratılmalar (!) sebebiyle Yahudiler kendilerini diğer milletlerden üstün (kutsal) gördüler.

Burada güya Rab Yahova insanlara önce Tevrat’ı verdi, fakat İsrail oğulları dışında kimse kabul etmedi. Böylece, Rab Yahova’nın “kutsal emaneti” Tevrat, İsrailoğulları’na kaldı. Buna karşılık Rab Yahova, dünyayı onların kullanımına verdi. İsrailoğulları’na Teolojik hikâyesi bundan ibaret…

Bu sebepledir ki İsrail oğulları, tarih boyunca yeryüzünün en radikal, en kapitalist, en çıkarcı, en hırslı en ırkçı ve en şeriatçı kavmi oldu ve halen de bu karakterini sürdürmektedir.

Kutsallık meselesi aşağı/yukarı Hristiyanlarda da aynı yolu izlemektedir. Hristiyanlar, İsa’yı “logos” (söz) yerine koydular. Yani İsa, Tanrının sözüdür dediler. Bu yüzden İsa’ya, ezeli ve ebedi kutsallık atfettiler, böylece İsa, Tanrı oldu.

Aynı şeyi Müslümanlar, Kur’an için yaptılar. Ancak Kuran’ın otuza yakın ismi olmasına rağmen, birsisi bile “kutsal” değildir.

Kur’an, “Levh-i mahfuz” da yazıldı, oradan dünya göğüne gönderildi, oradan da Hz. Peygamberin kalbine ilka edildi yaklaşımı da doğru değildir. Hatta Kur’an levh-i mahfuzda Kaf Dağı kadar büyük Arapça harflerle yazıldı, içine ezelin ve ebedin bütün bilgileri, kıyamete kadar olacak olan bütün olaylar konuldu. Bu bilgilere de ancak erbabı olan kimseler “ebcet” hesapları yaparak ulaşabilir denilerek, kitap gizemli bir hale sokulmuş oldu. Bu da sonuna kadar yanlıştır.

Eğer tevhit inancını rafa kaldırılmasaydı, eğer tevhidin ne olduğu anlaşılabilseydi ve eğer tarih, tabiat ve hayata bu açıdan bakılabilseydi; Allah’ın dışında hiçbir kutsal şeyin olmadığı anlaşılmış olurdu.

Sonuç olarak Siyonizm, ABD Derin Devleti “Pentagon” ve sinsi İngiliz himayesinde “Arz-ı Mukaddes” topraklarına (!) Yahudi kökenli unsurlarla sahip olmaya çalışırken, “15Temmuz” olayından uyanarak ve bilenerek çıkan, ordusuyla kıyama kalkan Müslüman Türk milletinin kendi bekası için neler yapabileceğini hesap etmeleri gerekir diye düşünüyorum…

Mahmut AKYOL

DİNU’L GAYYİME/KİTABUN KAYYİMUN

logo5

DİNU’L GAYYİME/KİTABUN KAYYİMUN 

Kaynağı Kur’an olan dine, “Dinu’l Gayyime” (hayat üzerine titreyen, yaşayan hayat dini), dine kaynaklık eden kitaba “Kitabun kayyumun” (hayat üzerine titreyen, yaşayan hayat kitabı) denir.

İnsan aklını ve vicdanını harekete geçiren, sokağa hâkim olmak isteyen din, dinlerden bir din, kitap, kitaplardan bir kitap değildir. İslam’da din ve kitap eylemdir, yaşamdır, insanın amaç ve gayesidir.

Böyle olmasına, Kur’an’ın ilk emri “OKU” denmesine rağmen, yeryüzünde okuma oranı en düşük kesim Müslümanlardır. Aynı zamanda Müslümanlar, Kur’an metinlerini yazılı bir metin olarak anlamış, din denilince tapınak, Kur’an denilince de mezarlık anlamışlardır.

Kur’an Allah’ın insanlığa seslenişi, aklı ve vicdanı harekete geçirmesidir. Zaten Kur’an ve Din, hayatın içine çekilmediği sürece anlaşılmayacaktır.

Her insan kendi çağının sütünü emen çocuğudur.

Yedinci YY. Sami/Arap dil, tarih ve kültür ortamı içine gönderilmiş bir söz; günümüz dil, tarih ve kültür ortamına taşımak bir zorunluluktur.

O dönemin insanları “Tanrı ne dedi” diye sorarak Kur’an’ı anladılar. Şimdi ise “Tanrı ne demek istiyor” diye sormak ve anlamak gerekiyor. Bu soru sorulduğu zaman Kur’an’ın bir cenaze merasim aracı ve bir tapınak kitabı olmadığı rahatlıkla anlaşılacaktır.

20, 21 inci yy gelinceye kadar ki aktörleri görmedik. Meselelerin arka planlarını yeterince bilmiyoruz. Onlar tarih oldular. Biz, o gün olanları ancak yorumlayarak anlayabileceğiz. Böyle yapıldığı takdirde Kur’an’ı yaşayan bir Kur’an’a dönüştürebiliriz. Değilse Kur’an, ölülerin ardından okunmasını sürdürecektir. Eğer Kur’an’ın maksadı yaşayanları uyarmak ise ki öyledir, “Bu Kur’an diri olanları uyarsın ve inkâr edenler üzerine söz (AZAP) hak olsun diye gönderdik” 36/70

Meal”, Kur’an’ın anlaşılmasında önemli bir vasıtadır. Meal, metinde olmayanı görmek, geçmeyeni duyabilmektir. Meal, zamandan zamana metni yorumlamaktır. Mealde yorum olmazsa olmaz. Çünkü Kur’an’ın anlaşılması yorumla olur. Meal, metnin ruh, heyecan ve coşkusunu anlamaktır. Tertil üzerine ağırdan duymak, anlamaya çalışmak, hissederek okumak bu olsa gerektir. Böyle okunduğunda ancak Kur’an’ın feryadı ve Müslümana yapılan zulm duyulabilir.

Kur’an her çağda tekraren yorumlanması gerekir. Zira mezarda okumakla, anlamadan okumak arasında bir fark yoktur. Cenaze evinde okunacak olan Kur’an ölü için değil, diriler için olmalıdır.

Mesela “Gebe develerin salıverildiği zaman” ifadesi dilden dile değil, çağdan çağa okunmalıdır.

Yani o çok sevilen hayat, ekonomik değerler, kıymet biçilemeyen mallar, uğruna her şeyin göze alındığı şeref, haysiyet ve onur Kıyamet günü hiçbir değeri olmayacak, “Ölüm, Afet ve Kıyamet” geldiği zaman artık bunların hiçbir anlamı kalmayacaktır!

Mehmet Akif’in Kur’an için söylediği sözler, Türkçe diye bir dil yaşadıkça yankılanıp duracaktır:

Ya açar bakarız nazm-ı celilin yaprağına,

Ya okur geçeriz bir ölünün toprağına,

İnmemiştir Kur’an bunu hakkıyla bilin,

Ne mezarlıkta okunmak ve ne de fal bakmak için,

Ölüler dini değil sen de bilirsin ki bu din,

Diri doğmuş, duracak dipdiri, durdukça din!”

Bu açıdan bakıldığında Kur’an, epistemolojiden ziyade ontolojidir.

Yani Kur’an, bilgiden ziyade bilinç kaynağıdır. Bilgi bütün bir evrene (varlığa) Allah tarafından saçılmıştır. Tarih, tabiat ve hayata bakıldığında rahatlıkla bu görülecektir. Elde etmek için çaba sarf etmek yeterlidir.

Ancak bilinç böyle değildir. Bilinç şuurdur, tepkidir, duyarlılıktır, sancı çekmek, bölüşmek ve paylaşmaktır. Görmek için gözün açılması, kulağın duyması, sızlamak için yaratılmış vicdanın canlanması, sevmek için yaratılmış kalbin heyecanla doldurulmasıdır. Bütün bunları bizzat insan kendisi yapar.

Kur’an, bilinçli insanı hedef alır. Onu çevresine tepki vermeye çağırır. Bunun için önce insanda “Allah bilinci” uyandırılır. Kur’an’ı görmek istemeyenler bu bilinçten nasipsizlerdir.

Bilinç, şuur, takva gibi kavramların tamamı, farkında olmak demektir. Bu yolculukta insan kesintisiz Allah ile birliktedir. Allah ile birlikte yürümek insanı güçlü yapar. Güçlü olmadan bu hayatın tamamlanması mümkün değildir. Günümüz dünyasında özellikle Müslümanların perişanlığının altında ki hakikat budur…

İnsan daima Allah’ı gücüne muhtaçtır ve insan bu bilinci hiç kaybetmemelidir.

Kur’an, insanlığa hiç duyulmamış şeylerden bahsetmiş değildir. Kur’an, temel insanlık değerleri üzerinde ısrarla durur. Yani Kur’an, bilindiği halde uygulanmayan, oralı olunmayan, görülmek istenmeyen ve savsaklanan şeyleri hep tekrarlamıştır. Bu tekrarlar hep insan fıtratını/vicdanını uyandırmak için yapılır.

Acaba, nedir insanlığın temel değerleri, nedir bilinç haline getirilmek istenen şeyler?

İyilik, güzellik, doğruluk, dürüstlük, sevgi, saygı, söz, namus, adalet, erdem, vefa, dostluk, kardeşlik, cömertlik, yiğitlik, mertlik vs.

İnsan, bireysel sorumluluk taşıyan varlıktır. İnsanı ilgilendiren taraf onun kör, sağır ve dilsiz olmamasıdır. Değilse insan aydınlığa hasret kalacak, zifiri karanlıkta ölecektir.

Din ve Kur’an’ın insan hayatı ve aklının köreltilmesine, kirletilmesine, başkasına kiraya verilmesine tahammülü yoktur. Görmek için yaratılmış gözü körelmiş, duymak için yaratılmış kulağı sağırlaşmış, sızlamak için yaratılmış vicdani kurumuş, sevmek için yaratılmış kalbi bomboş olması durumunda Allah’ın azabı yakındır!!!

Kur’an, bunları insanlık yolu “HABL-UN NAS” olarak belirtir. Yine Kur’an; yaşayanla ölmüşü bir tutmaz! Kur’an dünyada ölmüşe değil, yaşayana değer biçer. Ölmüşten değil, yaşayandan faydalanın der. Çünkü Allah’ın “Hayy” sıfatı yaşayan da tecelli eder…

Sonuç:

Allah vardır. Mülk Onundur. O, her yerdedir. Ona görüyormuşçasına iman edilir. Yaratan, yaşatan, koruyan, kollayan ve yarattıklarına yol gösteren Odur!

Var eden, yok eden, gökleri ve yeri tutan, karanlık ve aydınlığın sahibi, ecelleri, rızıkları belirleyen, evrene düzen veren, canlıların ne yapıp/yapmadığını bilen Odur!

Elçileriyle insanlığın kararan ufkunu aydınlatan O! Her şeyi sevgi ve merhamet üzerine yaratan, her şeyi bilen, duyan, gören O! İnsana zafer ve mağlubiyeti tattıran, ölüleri diriltecek, mahşerde toplayacak ve hesaba çekecek O! 

Sorumluluk taşıyan insan O’na ne kadar da muhtaç!

O’na nihayetsiz şükürler olsun…

Bu bilince sahip olanlara “MÜJDELER” olsun..!

Mahmut AKYOL

HAYATA “TEKViR” SURESİNDEN BAKIŞ

logo5

HAYATA “TEKViR” SURESİNDEN BAKIŞ

“Mekke’de nazil olan bu sure 29 ayettir. İlk ayetinde geçen ve kıyamet günü güneşin dürülmesi/kör edilmesi olayından bahsedildiği için bu ismi almış görünmektedir. Ana teması kıyamet günü ve vahiy olayıdır. Bunların üzerinden ölüm, afet ve kıyameti de içine alır. Yani bunlar geldiği zaman insanın ekonomik gücünün, malının, mülkünün hiç bir işe yaramadığı hatırlatılır. Bunun için önce peygambere inen vahye kulak verilmesi öğütlenir. Diğer yandan Peygamberin kâhin, mecnun, din adamı, sihirbaz vs. olmadığı açıklanır.”

“SEVGİ VE MERHAMETI SONSUZ ALLAH’IN ADIYLA”

  1. GÜNEŞ köreltildiği zaman,1
  2. Yıldızlar döküldüğü zaman,
  3. Dağlar yürütüldüğü zaman,
  4. Gebe develer salıverildiği zaman,2
  5. Vahşi havyanlar toplandığı zaman,3
  6. Denizler kaynatıldığı zaman,
  7. İnsanlar yaptıklarıyla yüzleştirildiği zaman,
  8. Diri diri toprağa gömülen kıza sorulduğu zaman;4
  9. “Hangi suçtan dolayı öldürüldü?”
  10. Amel defterleri açıldığı zaman,
  11. Gökyüzü sıyrılıp soyulduğu zaman,
  12. Cehennem tutuşturulduğu zaman,
  13. Cennet gözler önüne serildiği zaman,
  14. Herkes ne kadar hazırlıklı olduğunu anlayacak!
  15. HAYIR! Dile gelin kaybolan yıldızlar!
  16. Dile gelin akan gezegenler!
  17. Dile gel ey kararan gece!
  18. Dile gel ey ağaran tanyeri!5
  19. “Bu Kur’an şerefli bir peygamberin sözüdür,
  20. Karakteri sağlam, görkem sahibinin katında saygı değer,
  21. Sözü dinlenen, emin birisidir,
  22. Arkadaşınızı cin çarpmış değildir.”6
  23. Olay sudur: Onu apaçık ufukta gördü.7
  24. Aldığı bilgiler onun geçim kaynağı değildir.8
  25. Kur’an da kovulmuş şeytanın sözü değildir.
  26. Öyleyse nereye gidiyorsunuz?
  27. Açın kulağınızı! Kur’an sadece insanlığa kendi özünü hatırlatmadır.
  28. Gerçeğin pesinde yürümek isteyen herkes için…
  29. Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe siz bir şey dileyemezsiniz.9

1.“Tekvir” Top etmek, yuvarlak hale getirmek, yumak etmek, dürmek, demektir… “Güneş kör edildiği zaman” (Razi)

2.  “Gebe develer salıverildiği zaman” O çok sevdiğiniz, hayatınızın yegâne ekonomik değeri olarak gördüğünüz, uğruna her şeyi göze aldığınız, şerefinizi, haysiyetinizi, onurunuzu sırtlarına yüklediğiniz o gebe develer salıverildiği ve hayatta hiçbir anlamının kalmadığı zaman… Demek ki, “gebe develerin salıverilmesi” olayı, insan hayatında çok önemli bir yeri vardır. Ölüm, “Azrail geldi mi zengin-fakir demez!” Afet, deprem, sel felaketi vb. fiziki, tufan, kasırga vb. sosyal patlamalar veya ağır derece bir hastalık, trafik kazası vb. bireysel “azap” geldiği zaman… Kıyamet, koptuğu zaman artık bunların hiçbir anlamı kalmaz…

3.“Vahşi havyanlar toplandığı zaman” Sadece insanlar değil; bütün canlılar, vahşi hayvanlar mahşer meydanında toplandığı zaman, kimsenin hakkının kimsede bırakılmadığı, kılı kırk yaran o adalet terazileri kurulduğu zaman…

4.“Diri diri toprağa gömülen kıza sorulduğu zaman” Mekke’nin tefeci bezirgânlarının eline (ödeyemediği borcuna karşılık) düşmesin diye ailesi tarafından diri diri toprağa gömülen kız çocuğuna:-Konuş ey yavrucak! Seni hangi suçtan dolayı toprağa diri diri gömdüler? -Dile gel ey toprak! Kimler ve neden seni bu yavruların üzerine attı? -Dile gelin ey Mekke’nin batakhaneleri! Ödenemeyen borç karşılığı bu kızları size kim sattı? Görüldüğü gibi “güneşin dürülmesi, dağların yürütülmesi, yıldızların dökülmesi, gebe develerdin salıverilmesi, vahşilerin toplanması, denizlerin kaynaması, defterlerin açılması, cehennemin hazırlanması, cennetin yaklaştırılması…” türünden vurgular bir yıkılışı ve ardından yeniden kuruluşu canlandırmaktadır.

5.“Dile gelin!” Ey yıldızlar, gezegenler, kararan gece ve ağaran tanyeri! Dile gelin, şahitlik edin, sizi tanıklık etmeye çağırıyorum. Dile gelin, çünkü siz nasıl oluş ve akışın bir parçası iseniz, şu öksüzün (Muhammed’in) başlattığı hareket de aynen öyledir. Dile gelin de bunun karşısında durmaya çalışanlar, güneşin balçıkla sıvanamayacağını görsünler. Nasıl kararan geceye, ağaran tanyerine mani olamazlarsa, aynen öyle insanlık tarihinde bir yıldız gibi doğan Muhammed’in getirdiğine de mani olamayacaklar!

6.“Arkadaşınız mecnun değildir” Kırk yıldır aranızda bulunan, kendisiyle arkadaşlık ettiğiniz, düşüp kalktığınız bu öksüz Muhammed’in Allah katında ve aranızda saygıdeğer bir kişiliği vardır. Sağlam karakterli, sözü dinlenen, güvenilir, emin birisidir. Bunu böyle olduğunu siz de çok iyi biliyorsunuz.

7.“Onu apaçık ufukta gördü” Cebrail, normal insanın rüyasında birisini görmesi gibi, Muhammed’e berrak ufukta ve uyanıkken göründü. Onun ruh dinginliği ve saf bir yürek temizliği içindeki “vicdani görümü“, muhayyilesinde Cebrail olarak belirdi. Allah bu tertemiz vicdan üzerinden insanlığa seslendi… Her insan normal rüyasında dış dünyada daha önce gördüğü nesnelerin soyutlanmış formlarını görür. Hafıza, hatıra, imaj, içgüdü, vicdani arayış, idrak, havsala, arzu ve iştiyak gibi iç taleplerde yoğunlaşma olur. Bu, dış taleplerle birleşirse Allah işte buradan seslenir. Burada iç talepler kişi, çevre, tarih, coğrafya ve insanlık gibi fiziki ortamlardan, dış talepler ise bunların dışındaki metafizik ortamlardan gelir. İkisi birden aynı anda (eşzamanlı) olarak dalgalanır. İşte bu, Allah ile âlem (insan) arasındaki dinamik tempodur.

8.“Aldığı bilgiler geçim kaynağı değildir” Muhammed gaybtan bilgiler veriyor, vahiyler alıyor, fakat onu kâhinlerin kendilerine saklamalar gibi kendine saklamıyor. Hepsini açıklıyor ve bu açıklamalarından dolayı kâhinler gibi ücret istemiyor. Bu vahiyleri size geçinmek, kendini zengin etmek için getirmiyor. O bir din tüccarı, iman taciri, umut hırsızı, kâhin, rahip, din adamı veya sihirbaz değildir. Allah’tan aldığı ne varsa onu olduğu gibi söyleyen vicdanın sesi o!

9.“Meşiet”, istemek, dilemek, irade etmek, arzu etmek manalarına gelir. İslam tefekkür tarihinin en tartışılan konusudur. “Dileyen Allah’a şükretsin, dileyen küfretsin” ifadeleri kulun kendi fiillerini kendisinin yarattığına, özgür irade sahibi olduğuna delildir. Diğer görüşe göre de; “Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz” “Allah dilediğini rahmetine kabul eder” Yani insanın fiilleri Allah’ın elinde olduğu, rüzgârın önündeki yaprak gibi insana ait bir şey bulunmadığına delildir. Orta yolu bulmaya çalışan bir başka görüşe göre de dilemenin birazı Allah’a (külli irade), birazı insana (cüzi irade) aittir. Sufi damardan başka bir görüşe göre de dileme hem bütünüyle Allah’a hem de bütünüyle insana aittir. İşte tartışma burasıdır. Aslında Kur’an dilemeyi bazen insana, bazen Allah’a, bazen de her ikisine birden vurgu yaparken dalgalı, gelgitli bir üslup kullanmaktadır. Bu vurgulara paralel olarak Kur’an okuyamayan zihnin dalgalanıp duracağı tahmin edilebilir… Aslında yufkandaki görüşlerin hepsinde de doğruluk payı vardır. Kur’an’dan hepsine de uygun deliller bulunabilir. Aynı zamanda bu, Kur’an’ın esas itibariyle bir kelam, hukuk, teoloji veya tasavvuf kitabi olarak değil, insanoğluna yönelmiş “ilahi hitap” olarak anlamamız gerektiğini gösterir. Demek ki ”Allah’ın dilemesi” kavramı ile aslında “karşılıklılık” anlatılmak istenmektedir. “Kula bela gelmez hak yazmadıkça, hak bela yazmaz kul azmadıkça…” Nasıl ki deniz elvermedikçe (dilemedikçe) içindeki balıkların yaşaması, hareket etmesi, bir şey yapması mümkün değilse, bizim de Allah dilemedikçe bir şey istememiz, yapmamız mümkün değildir. Çünkü Allah her şeyi kuşatmıştır (muhit). Fakat yaptığımızı da yine kendimiz yapıyoruzdur.

Mahmut AKYOL

 

 

KUR’AN’I, DİN’İ VE PEYGAMBER’İ KUTSALLAŞTIRMAK

logo5

KUR’AN’I, DİN’İ VE PEYGAMBER’İ KUTSALLAŞTIRMAK

Yazının başlığına dikkat edin!

Kur’an “kutsal bir kitap” değildir. Allah’ın kelamıdır. İslam “kutsal veya dinlerden bir din”, Hz. Peygamber “insanüstü” bir varlık değildir. Eğer kabul edilirse, o takdirde onlar dokunulmaz olur ve asla ulaşılamaz!

Örnek vermek istenirse eğer:

İsrail oğulları kendilerini Rab Yahova seçilmiş (kutsal) bir kavim olarak ve yeryüzü topraklarını bu seçilmiş kavim için yarattığına inanırlar. Bu ırkçı ve ilahi üstünlük sebebiyle (!) Yahudiler kendilerini diğer milletlerden üstün görmüş ve insanlığın başına bela olmuşlardır!

Yahudilerin bu dokunulamaz olma hezeyanları onları kibir ve gurura düşürmüş, bu kibir ve guruları sebebiyle de lanetlenmişlerdir. Tevrat’ın tefsiri Talmut ve Talmut’a dayalı protokollere bakıldığında, Yahudilerin ne kadar laneti hak ettikleri görülecektir.

Bunun gibi Hristiyanlar İsa’ya “logos” (Tanrının sesi) demek suretiyle Hz. İsa’yı kutsallaştırmışlardır.

Hz. Peygamber için, “Sen olmasaydın dünyayı yaratmazdım” sözü de aynı manaya gelmektedir.

Bunu biraz açalım isterseniz:

Hz. Peygamberin daha mezarının toprağı kurumadan İslam’ın içine bir takım fitneler ve hurafeler sokulmuştur…

Mesela, Kur’an’ı Peygambere cinler getirmemiştir. Hz. Peygamber Şeytanlarla veya cinlerle konuşmamıştır. O, mecnun birisi değildir. Kur’an, Levh-i Mahfuz’dan dünya semasına, oradan da Hz. Peygamberin kalbine ilka edilmemiştir.

Doğrudan doğruya Allah’ın, Peygamberin vicdanı üzerinden insanlığa seslendiği kelamıdır Kur’an. Bir kere “Levh-i Mahfuz” bir mekân değil, Allah’ın iradesidir. Korunmuş levha, sağlam kaynaktır. Bunlar Allah’a ait şeylerdir.

Şayet böyle düşünülmez ise, bir sürü aracıdan bahsetmek zorunda kalınır ki, bu da “Tevhid” anlayışına ters olur. Yani Allah hiçbir işte ve oluşta aracı kullanmamıştır. O, her şeyiyle bölünmez bir bütündür. Olan, olmakta olan ve olacak olan her şey Ondandır. İtikadımızca bunun adı; Tevhid’dir.

Tevhid” inancından kopmuş bir din, siyaset, sosyal, ekonomik, askeri yapılar insanı hayatta çıkmaza düşürür. İstikametini kaybeden insanlık bugün azgınlaşmış ve sapkınlığa düşmüştür. Dünyanın hali iddiamızı doğrulamaktadır. Her taraf kan, barut, kimyasal kokuyor. Çocuklar artık nefes alamıyor. Meşruiyet sınırlarını tanımayan, Helal/haram unutmuş, Yaşam hakkını hiç sayan, zulüm şebekeleri, mazlumlara akıl almaz işkenceleri reva görmektedirler.

Dün yapılan işkenceler karşısında imanlarından bir milim öteye gitmeyen Müslümanlar, bugünde aynı iman kararlılığını göstermektedirler.

Bu durum karşısında zalimler kudurdukça kudurmakta, azgınlıklarının şiddetini artırmaktadırlar.

İslam’da ilk şehidi Sümeyye Hatun ve kocası Yasir içinde bugün yapılandan farklı bir şey yapamamışlardı. Ne yapılırsa yapılsın bu mübarek insanlar şehadet şerbetini içtiler. Hz. Peygamber bu manzarayı çaresiz şekilde görünce; “Sabredin! Size vad edilen yer, Cennet’tir. Allah’ım sizlere rahmet ve mağfiret etsin.” Demişti.

Bugün şehitler kervanına katılan, akıl almaz zulümlerle katledilen Müslümanlar için bende aynı sözleri söylüyorum. “Sabredin! Size vad edilen yer, Cennet’tir. Allah’ım sizlere rahmet ve mağfiret etsin.”

Rabbim bizlerin de ölümünü böyle güzel ve kolay kılsın!…

Eğer Kur’an, hayat yolculuğumuzda “yoldaşımız” olacaksa:

O’nu duvarlardan indirmek, elimize almak, iyi günde kötü günde, savaşta barışta, özelde, kamuda velhasıl hayatın akan bütün alanlarında onunla yürümek” lazım gelir.

Ebabil kuşlarını füze başlıkları, Belkıs’ın tahtının getirme işini ışınlama saydıkça, dünyadaki olup bitenden Müslümanlar bi-haber olacak, aklen dünyayı anlayan diğer milletlerin peşinden gideceklerdir.

Kur’an’ı indiren biziz; onu Biz koruyacağız.” (Hicr; 9)

Bu ayetin içi bugün boştur. Bunun gibi daha birçok ayet bu durumdadır. Aslında Kur’an’ı Allah, kullarına emanet etmiştir. İnsanlık bu emaneti yüklenmekten ve sorumluluktan kaçtıkları için Müslümanlar bu duruma düşmüşlerdir.

Mesela Müslümanlar bir sabah baksalar ki Kur’an, yeryüzünden suların çekildiği gibi çekilmiş… Ne yaparlar dersiniz?

Kimler kaybolanı aramaya koyulur dersiniz?

Tüccarlar mı? Yargıçlar mı? Öğretmenler mi? Öğrenciler mi? Doktorlar mı? Kimler, kimler, kimler…

Daha dün buradaydı, Nerede bu Kur’an? Şimdi onsuz ne yaparız?” Endişesini kimler taşır dersiniz?

Arasa arasa ölüsü olanlar, ölü yıkayanlar, cenaze kaldıranlar, mezar başına toplananlar, taziyeye gidenler, ezber yapanlar, hatim indirenler, mevlit okutan zevatı muhteremler arar!

İşte ölü metin dediğim Kur’an, hayatın dışına itilmiş din ve bulutların üstünde dolaşan peygamber budur…

Demek ki Kur’an’ın ölü bir metin olmasının en önemli sebebi kutsallık kılıfına büründürülmüş olmasıdır.

Hâlbuki Kur’an, Din ve Peygamber yapıları gereği insanların sosyal alanda yani dünya işlerinde ki yanlışlarını düzeltmek için vardırlar.

Eğer Dine ve Kur’an’a saygı duymak isteniyorsa, onlara dokunmak, açmak, okumak, anlamak, yaşamak, gereğini yapmak, ayetlerin üzerinde tefekkür etmek, dini düşünce alanını yenilemek lazım gelir.

Kur’an’a abdestsiz dokunulmaz değildir. Sahabeler böyle yapmış değildir. Sizlerde böyle yapmaktan korkmayın, bir şey olmaz, adamı çarpmaz!…

Din, Kur’an ve Peygamber, toplumsal hastalıklara şifadır. Çözüm bekleyen ülke ve insanlık dertlerine devadır. İnsanları dirilten, toplumları canlandıran, muhtaç olduğumuz içimizi ısıtan ruhturlar…

Bu sebeple; yenilenmiş dini düşünce, ayetlerinin içi doldurulmuş Kur’an, Müslümanların gündemine acilen girmelidir. Yenilikçi Müslüman Aydınlar, İslam Dinini hurafelerden arındırmalı ve dini asli mecrasında akmasına yardımcı olmalıdırlar. Bu kapasite bugün mevcuttur. Yeter ki anlayış ve saygı kuralları içinde aydınlar birbirlerine bakmış olsunlar!

Eğer “Din”, hayatın içine çekilmezse, din sadece diriler için manevi bir tatmin aracı ve ölüler için bir telkinden ibaret kalır.

Dinler tapınaklara hapsedildikçe hayattan çekilir. Kur’an’ın başına aynısı gelmiştir.

Eğer “Peygamber arkadaş” olarak kabul edilmezse,  Peygamber bulutların üzerinden kalmaya ve Hıristiyanvari ruhban anlayışla bakmaya devam edilir. Eğer Peygamber uçtu/kaçtıya bulaştırılırsa, aramızdan sessiz sedasız ayrılır, nitekim de öyle olmuştur.

Nihayetinde İslam dinamik bir dindir. Hayat dinidir. Hayatı düzenler. Kur’an dinamik bir kitaptır. Dinin kaynağıdır. Peygamber dinamik insandır.

Şükür bu ruhu gönderene, selam bu ruhu getirene, tebrikler bu ruhun safında olanlara ve dini yaşayışlarını açığa vuranlara…

Mahmut AKYOL

 

 

ALLAH YOKMUŞ GİBİ YAŞAMAK!

logo5

ALLAH YOKMUŞ GİBİ YAŞAMAK!    

Zaman Allah’ın, zaman emanet, zamanın miktarı bir nefes, tükenen bir ömür, sana doğru gelen mutlak bir kıyamet ve sonunda mukadder olan bir hesap günü…

İnsan için en kıymetli, bir sabun köpüğü gibi sönen, bitmesine mani olunamayan şey zaman…

Geldi geçti ömrüm benim,

Şol yel esip geçmiş gibi

Hele bana şöyle gelir,

Şol göz açıp yummuş gibi” (Yunus)

Tarihçi Michael Hart “En Etkin Yüz” adlı kitabında bilimin namusu adına Hz. Peygamber için, “Dünyanın en etkili insanlar listesinin başına Hz. Muhammed’i koymam bazı okurları şaşırtabilir, bazılarını da kuşkuya düşürebilir, ancak Hz. Muhammed tarihte gelmiş geçmiş en etkin tek insandır” der.

Gerçekten de Hz. Peygamber, dünyaya yön veren kişidir. Öyle işler yapmıştır ki, tüm insanlar unutulsa da O, kıyamete kadar unutulmayacaktır. Bütün insanların nesli kesilse de Onun nesli kesilmeyecektir. Bunun için iki şeyden bahsedebiliriz.

Hz. Peygamber, bizlere iki büyük miras bırakmıştır. Muazzam bir Kitap, bu kitaba dayalı muazzam bir ahlak (Sünnet)!

Bu mirasın varisleri bizleriz. Pay almak için ön sıralarda olanlar, borç ödeme de gerilerde durmaktadırlar. Müslüman olmanın kıyameti bu kadar ucuz olmamalıdır. Bakın Myanmar’daki soykırıma, Mısır’a, Filistin’e, Suriye’ye…

Yoksa siz, sizden öncekilerin başlarına gelen sıkıntılar sizin de başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle sıkıntılar gelip çattı ki, Resulleri ve yanındaki iman edenler “Allah’ın yardımı ne zaman ” dediler. Haberiniz olsun ki Allah’ın yardımı yakındır! (Bakara/214)

Hz. Peygamber’in emaneti ve insanın sorumluluğu Kur’an ayetlerinde açıklanmıştır.

İnsana çalışmasından başkası yoktur.” (Necm, 39)

Herkes kendi kazancına bağlıdır.” (Tûr, 21)

Çağ dile gelsin. İnsanoğlu kesinlikle hüsrandadır, kesinlikle! Bu hüsrandan sadece iman edenler, iyilik, güzellik ve doğruluk için çalışanlar, hak ve adalet için omuz omuza verenler ve güçlüklere omuz omuza göğüs gerip acıları paylaşanlar kurtulmuştur.” (Asr; 1–3)

Bu Sure ve bu ayetler, başlı başına bir hayatın başlangıç ve sonunu anlatmaya kâfidir.

Demek ki, kendi çağının gereklerini yerine getirmeyenler, kendi çağının zulüm ve kötülüklerine seyirci olanlar, kendi çağında iyilik, güzellik ve doğruluk için çalışmayanlar, hak ve adalet için bir araya gelmeyenler, zulüm ve kötülüklere el birlik direnmeyenler, yardımlaşma, dayanışma ve destek içinde olmayanlar hüsrandadırlar!

Hz. Peygamber kendi çağında kan dökmemiş, zulüm yapmamış kendisinden sonrada tavsiyede bulunmamıştır. Gerçeğin, hakkın ve adaletin evrensel sesi olan Kur’an’ın yanında durmak kolay bir iş olmasa gerektir ama O, bunu başarmıştır.

Önceki çağlarda kendilerine kitap verilen sonra unutulan sonra bir sürü günaha dalarak kalpleri kararan ümmetlere kıyasla, gerçeğin ta kendisi olan Kur’an’ı hatırlamak, titreyip kendine gelmek, bunu bir ömür boyu yaşamak, kıyamete kadar Ümmete sorumluluk yüklemek zor olsa da, Ümmet başaracaktır İnşaAllah. Bu şerefte payı olana müjdeler olsun!

Din tarih, insan, hayat ve tabiattan koparsa, “Tapınak Dinine” dönüşür.

Allah bizi Kitabı terk edenlerden, duvara asanlardan, ölü kitabına çevirenlerden, haktan ve adaletten sapanlardan, günaha dalanlardan, inançlarını hurafe çöplüğüne döndürenlerden, Allah yokmuş gibi yaşayanlardan korusun!

Bu bakımdan herkes Allah’ın mağfiretine muhtaçtır.

Allah bağışlamayı kullarının vicdanları üzerinden yürütür. Bu sebeple birbirimize dua etmeliyiz. Gayet basit, “Allah’ım rahmet et”… Bu sözü bile birbirinden kıskanır oldu Müslümanlar.

Hadi, Rahman ve Rahim” olan Allah’tır.

Şimdi Müslümanlar bu din, bu kitap ve bu ümmet için bir şeyler yapmalıdır. Kendi yatağında akan su olmak yerine; etrafını besleyen bir nehir olmalıdır.

Herkesin kedisine göre bir “Hira” sı var, insan orada kendisi ile yüzleşir, kendi kozasını örer ve hayatın çetin mücadeleleri için kendini hazırlar. Bu öz eleştiridir. İnsan kendi vicdanından kaçamaz. Ahiret Günündeki nihai yüzleşme budur.

Yani insan vicdanıyla ve ürettikleriyle yüzleşir, kitabını okur… Kitap okumak budur! Başkasından önce insan kendisini sarsar, kendi içinde büyüttüğü tabuları yıkar, hesaba çekilmeden önce hesaba çeker, bunu yaparken şahidi; iç âlemi, aklı ve vicdanıdır…

Hayatı boyu insan farklılıklara fırsat tanımalı, iştirak etmediği fikirlere saygı duymalı, eleştirilere hakaret etmeden cevaplar bulmalıdır.

Diğer taraftan dini alanda insanlar kendi aralarında konuşup tartışabilmelidir. Çünkü dini alan tartışılmaz değildir, sadece konuşmak zordur. Burada konuşma, tartışma, yenilenme çabası diğerlerine nazaran kutsallık perdesine büründüğü için kolay değildir.

Hava, su, güneş ve toprak iş birliği yaparak doğayı nasıl canlandırıyorsa; bizler de pekâlâ iş birliği yapabilir, hayatı yaşanabilir hale getirebiliriz.

O zaman gelin övgüde, yergide aşırı gitmeyelim, birbirimize kızmayalım, abartmayalım, en önemlisini düşünelim. Her şey zaman içinde doğar, büyür ve ölür. Bu üç kuralın dışına çıkabilecek hiçbir şey yoktur. Hayat, Kâinat, Devlet, Millet ve insan hep bu kanuna tabidir.

Zaman kavramı tüm zıtları içine alır. İnsan kârını, zararını zaman içinde elde eder.  Kâr içinde geçen günlerde bile insan, zarar edip “Belkiler ve Keşkeler” içinde boğuşabilir…

İnsan yaşadığı fenalıkları ve hüsranları zamana bağlasa da, zaman “zaman uğursuz,  zaman bozuk, zaman kötü” değildir. Bozulmuşluk insanın kendisindedir.

Sonuç olarak insan çağına müdrik, kendi ortamı içinde iyi, güzel ve doğrulukla hem hal olup çalışmalı, hak ve adalet uğruna mücadele etmeli, dertlilerin ve acı çekenlerin yardımına koşmalıdır!

Çünkü Allah, her çağın insanını kendi çağından sorumlu tutacaktır!

İman, insanı yalnızlıktan kurtarır, evrenin bir sahibi olduğu fikrine götürür. İman insanı, ölüm ve açlık korkusundan uzak tutar. Ölüm korkusu ve açlık kaygısı çekmeyenler, yaşadıkları çağı yaşanabilir bir çağ, dünyayı da yaşanabilir bir dünya yapabilirler.

Hak ve adalet için omuz omuza verenler, dünyayı evrensel bir adalet ve barış yurduna çevirebilirler. Her tür zorluğa ve zorbalığa direnenler, ortak dertleri paylaşabilirler!

Lakin bu işleri yapmadan, hayata niçin geldiğini bilmeden, korku ve endişeden kurtulmadan, Asr Suresi’nin sırrına ermeden, Allah yokmuş gibi yaşayarak bu dünyayı terk etmek kadar insana acı veren başka bir şey olamaz!

Mahmut AKYOL