DİNSİZ BİR İNSAN DÜŞÜNÜLEMEZ!

logo5

DİNSİZ BİR İNSAN DÜŞÜNÜLEMEZ!

Eğer Müslümanlar birbirlerini kırıp dökmez, birbirlerine karşı asabiyet göstermezse Mülkün Sahibi Allah, onların kalplerini birbirine döndürecek, “Ehl-i Salip” olanlar, Müslümanların ensesinde boza pişiremeyecektir!

İnanıyorum ki Müslümanlar ifrat ve tefritten uzaklaşırsa, Allah’ın Rahmeti Ümmetin üzerine yağacaktır. Bu bakımdan Müslümanların kendilerini gözden geçirmeleri gerekir!

Dinin pratikte bir karşılığının olması gerekir. Erdem, fazilet, adalet, doğruluk ve ahlak, Dinin pratik değerleridir. Bu kavramlar üstüne çok veciz sözler söylemek, kitaplar yazmak mümkündür. Eğer bunların hayatta karşılıkları yoksa kuru bir sözden ibaret demektir.

Mesela bir belde de insan açlık çekiyor, zulme maruz kalıyorsa “adalet”, sadece laf olur. Böyle bir adalet anlayışı hayatta “iz” tutmaz.

Din “Ritüel” olarak anlaşıldığı sürece mabet dışında görülmez. Bu din, (Haham, Papaz, İmam, Gavs, Şeyh…) tarafından anlaşılır, yorumlanır. Bu da dini istismara açık tutar.

Kaldı ki din hayattır. Hayatın belli alanlarında olan değildir. Herkesin anlayabileceği şeydir. Nefes alıp vermek gibidir. Bu bakımdan dinsiz bir insan düşünülemez. Mülkün sahibi Allah, insan fıtratına din duygusunu koymuştur. O duyguyu söküp atmak imkânsızdır.

Bu anlamda inanç özgürlüğüne tecavüz, zorla müdahale etmek yanlıştır. Dünya herkese yetecek kadar geniştir. İnsanları ve inançları tasfiye etmeye gerek yoktur.

Bir Müslümana niye “Mülkün Sahibi Allah’a” inanıyorsun denilemez! İslam’ın gereklerini niye yapıyorsun diye sorulamaz! Bir Hindu’ya niçin “ineğe” tapıyorsun, bir Yezidi’ye niçin “Tavus Kuşuna” tapıyorsun, bir Sataniste niçin “Şeytana” (Kötülüğe) tapıyorsun diye eleştirilemez ve sorulamaz!

Çünkü değerler sorgulanamaz. Bu değerler tabii insan hakkıdır, tercihtir, iradi şeylerdir. Herkes inandığına inanır, kimse kimsenin inancına karışamaz. Allah’ın inanmakta serbest bıraktığı insana siz zor kullanamazsınız! Baskı yapamazsınız! Zor, şiddet ve baskı insan fıtratına aykırıdır.

Zor, şiddet, baskı ve tecavüz, savuma ve karşı saldırıyı meşru kılar.

Din, insan yaşamında ki problemlere çözümdür. Diğer yandan ötekine ait hakları teminat altına almaktır. Mülkün Sahibi Allah, Peygamberleri ve Kitapları bunun için göndermiştir.

Kur’an’ı Kerim baştan aşağı insanlığa (Müslümana) Kur’an’ın özeti anlamına gelen şunları söylemek istemiştir.

Kur’an’ı Kerim mütemadiyen şu ilkeleri tekrar edip durmuştur.

Fakat gerek İslam ve gerekse Kur’an’da bu hususlar görünmez hale getirilmiştir..

Biz sana tekrarlanan yedi ayeti ve büyük Kur’an’ı verdik.” 15/87

Seb´ül-Mesânî” (tekrarlanan yedi ayet) Kur’an’ın özetidir. Bunlar dinin doğru bilgileridir. Bunlar anlaşılmadan din anlaşılmaz.

Seb´ül-Mesânî’ nin “Fatiha suresi” olduğunu söyleyenler olmuştur. Bununla birlikte Seb´ül-Mesânî şunlardır demek yanlış değildir.

  • Lehül Mülk

Bir insan (Müslüman) önce bunu anlamalıdır. Zira sahip olmanın sınırı yoktur. Bunu elde etmek için insan “hırsının” esiri olur. Kaldı ki, insanın alın terinden başka hakkı yoktur.

  • La İlahe İllallah

Mutlak söz söylemek yetkisi Allah’ındır. Sevgiyi, merhameti, şefkati, adaleti kendisine farz kılan O’dur. Allah yapılamayan hiçbir şeye kulunu çağırmaz ve çağırmayacaktır. İkisi birden Müslümanın “Kelime-i tevhididir.”

  • Şirk koşmak

Kişinin Allah’laşması veya Allah’laştırması şirktir. Malım var demek, Göklerin idaresi O’na, yerin idaresi bana denmesi şirktir! Hırs şirktir.

  • Sakınmak

Herhangi bir şeye (insan, hayvan, tabiat), herhangi bir şekilde zarar vermekten çekinmek… İşte “Takva” budur…

  • Allah’a ibadet etmek

Kur’an’da en çok kullanılan kavramlardan biridir. İbadet, hayırlı iş ve değer üretmektir. Lakin günümüze gelindiğinde bu kavramın böyle kullanılmadığı, içinin boşaldığı ve alanının küçüldüğü görülmektedir.

  • Salatı ikame etmek

Ayağa kaldırın demek… Salat, Zekâtla birlikte kullanılır. Yani Zekât vererek insanlığı ayağa kaldırın demek… Bu kırkta bir vererek değil, ihtiyaçtan fazlasını vermek demek… Çünkü Salat yardımlaşma, dayanışma ve destekleşmektir. Sosyal adalet ancak bu şekilde sağlanır.

  • Bu altı şeyi yapanlara “Cennet”, yapmayanlara “Cehennem” vardır. Unutulmasın ki Cennet ve Cehennem halimizle belirecektir. Herkes odununu buradan tedarik edecektir.

Kur’an’a Bakıldığında Tefsirler, İsrailiyat kültür ve din anlayışıyla doldurulmuştur. İnsanın içini acıtan taraf burasıdır.

Diğer bir konu, “Adalet, Mülkiyet, Velayet” yeniden ele alınmalıdır. Bu kavramlar, “Seb´ül-Mesânî” kavramlarının yanına eklenmeli ve “Dini Düşünce” yeniden inşa edilmelidir.

  • Adaletsizliği, toplumdaki eşitsizliği, zengin-yoksul uçurumunu, kadın-erkek ayrımcılığının sebeplerini çözmeden “adalet” anlaşılmayacaktır. Din, bu sorunlar hakkında bir şeyler diyor ancak Kur’an’ı anlamayanların bunlardan haberi yok ki!
  • Mülkiyet, servetin kazanımı, dolaşımı, paylaşımıyla ilgili hususlardır. İnsanın alın terinden başka hakkı yoktur ilkesine bir inanılsa, dünyada sorun diye bir şey kalmayacaktır.
  • Velayet, dost/düşman idrakiyle ilgili önemli bir ilkedir. Dostluk/Kardeşlik “İdeolojiye”, çıkar ve menfaatler ise “İttifaka” dayanır. Bazen dost kavramı ittifakla karıştırılmaktadır, yanlıştır.

Önemine binaen tekrarlamakta fayda var. Din, bir vicdan işi değil, vicdanla başlayan iştir. Eğer din, sadece bir vicdan işidir denirse, o zaman din felsefe olur.

Din sadece vicdan işidir algısı, Fransız Devrimi’nin yaptığı bir tanımdır. Bu tanım, Katolik Hıristiyanlığın zulmüne karşı yapılan bir savunmadır. Vicdani bir din anlayışı, Kilisenin Avrupa’yı mahvetmesi üzerine, Protestanlığın sunduğu bir çıkış ve kurtuluş yoludur, Batı’ya laik/Seküler bir anlayış teklifidir.

Sonuç:

İnsan için Din gereklidir. İnsan dilediği şekilde inanabilir ve yaşayabilmelidir. Kimse kimsenin özgürlük sınırlarını ihlal edemez ve etmemelidir. Öldürmemelidir. Çalmamalıdır. İftira atmamalıdır. Tecavüz etmemelidir. 

Bu arada üzülerek ifade edebilirim ki, Batı’nın oyununa gelmiş, “aşağılık duygusuna” düşmüş, “Laik/Anti-Laik” kavgasına girmiş olanlar, Yurdumun insanına çok acılar çektirmiştir..! 

Mahmut AKYOL

İNSANI YAŞATAN YA DİNDİR YA KİNDİR!

logo5

İNSANI YAŞATAN YA DİNDİR YA KİNDİR!  

Son günlerde vuku bulan siyasi, askeri ve sosyal olaylara bakıldığında, önümüze din/kin yahut adalet/zulüm kavramlarının çıktığı görülür.

Batı var olduğundan beri kinle, düşmanlıkla yaşayan bir kıtadır. İngiltere, İspanya kıtanın diğer ülkelerine, (Amerika dâhil) kini ve düşmanlığı ihraç edenlerin başında gelir. Dünya için bir çıbanbaşı görülen, tüm iyiliklere ihanet eden Siyonizm (korsan İsrail) bunlardan ayrı görmemek gerekir.

Batıda refah var, fert başına düşen gelir yüksek diyenler, yazık ki zulüm batağına saplandığını görmek istemiyorlar!

Neden?

Korkularından…

Güneş ile Dünya arasına ay girince nasıl dünya karanlıkta kalırsa, Allah ile kul arasına dünya girince de kul karanlıkta kalır.

Hâlbuki Kisra’nın saray kapısına dayanan Sahabe yalın ayaktı. O kapılar imkânla zorlanmamıştı. Bu cümleden olarak:

Sosyal hayatta kendilerinden olmayanlara hak ve adalet hakkı tanımayan, her fırsatta ırkçı tutumlar sergileyen, diğer milletlere şaşı bakanlar, ilahi bir tokat yiyeceklerdir.

Bakın nasıl!

Batı bugün “sosyal ahlaksızlık” içinde, “aile” yapıları hızlı bir şekilde çürüyor.

Hayatları haksızlık üzerine kurulduğu için Allah; bedeli hem dünyada hem de ahirette ödettirecektir. Söz gelimi bugün Batının devşirme “nesli” günbegün kuruyor. Nesli taşıyacak olan “anne” ölüyor. Doğan çocukların çoğu babasını tanımıyor. Batı toplumu cinnet çağını yaşıyor. Birkaç nesil sonra Batı’da toplum diye bir şey kalmayacak. Nüfus hızla yaşlanıyor ve azalıyor. Açığı kapatmak için her şeye göz yumuyor.

Doğum oranını artırmak için her türlü teşviki uyguluyor. Bu uğurda bir sürü paralar dökülüyor. Ancak istedikleri neticeleri alamıyor. Üstelik doğan çocukların en az üçte biri evlilik dışı doğumlarla dünyaya geliyor. Hatta bazı ülke ve eyaletlerde bu oran % 50’den daha fazla… Bu korkunç rakamların üzerine boşanma oranlarındaki ürkütücü artışları da eklerseniz, Batı’nın geleceği, babasını bilmeyen, aile ortamında yaşamayan, kreşlerde büyüyen çocukların elinde olacak.

Avrupa’da bugün “hemcins evlilikleri” yasallaştıran ülkeler var. Bu tür evlilik yapan insanlardan bakan düzeyine gelmiş olanlar var. Yönetim kademelerinde bulunanların birçoğu tecavüzden yargılanıyor.

Görüldüğü gibi Batı teknolojiyi elde etti, refahı/konforu elde etti,  fakat Batı “kadını/anneyi/aileyi” kaybetti. Artık bu kavramların karşılığı yok Batıda..!

Tekrarda yarar var:

Batıda aile çöktü! Annelik yıkıldı! Doğan çocukların çoğu babasını tanımıyor. Bundan dolayı Batı toplumu cinnet geçiriyor. Hiçbir harp yaşanmasa bile birkaç nesil sonra “Batı Toplumu” kendi kendine yok olacaktır..! İşte İslam’a ve çok genç nüfuslu toplumlara duyulan öfke bundan..! Sağa sola saldırmalarının, İslâm’ı yok etmeye çalışmalarının sebebi bu..!

Bana göre Yirmi Birinci Yüzyıl çok şeye şahit olacaktır.

Saltanat süren “Mamon” yerlerde sürünecek, açıkçası “Kapitalizm” yıkılacak, buna dayalı varlıklarını sürdürenlerin yanında Ogün (yıkıldıkları gün) kimse olmayacaktır!

Dikkat buyurun, bir milleti ayakta tutan aileden, insandan ve kadından söz ediyorum. Bu öyle bir durum ki “mirasınızı” bırakacağınız kimseniz yok… Acı vermez mi insana…  Batı’nın acısı da işte bu… O bakımdan Batı “Benden sonra tufan” oyununu sahnelemiş oynuyor..! Kendisi çalıyor, kendisi oynuyor..!

Onun için Batı, kendisiyle birlikte dünyayı ateşe atmaktan çekinmiyor..! Dünyaya ahlâksızlık ihraç ediyor, önüne kim çıkara hayat hakkı tanımıyor..!

Buna rağmen Batı çöküşünü durduramayacak, Aile kurumunun çöküşünde âciz kalacak, yozlaşmanın, çürümenin önünü alamayacaktır.

Batı için söylediklerimizi burada sonlandıralım da bir iki sözde bizim için söyleyelim:

Yazık ki bizde aşağılık kompleksine düşmüş olanlar var… Kendi büyüklüklerini unutmuş olanlarımız var… Hala Batının kokuşmuş hayatına sarılanlarımız var… Bizde de büyük şehirlerde yaşayan kadınlarımızdan “Annelik” vasfını kaybedenlerimiz var… Avrupa’da görülen “sosyal yaşantıyı” uygarlık sanıp ithal edenlerimiz var… Bunların sonucu bizde de boşanma oranları artıyor. Çocuk bir külfet sayılıyor. Yerden yere vurulup öldürülüyor. Ahlâksızlık, zina çığ gibi artıyor.

Batının çöküşüne ortak olmak istemiyorsak eğer; bir an önce evlilik kurumunu yıkıcı olan her şeyden korumak devletin görevi olmalı, dahası devlet bu konuda seferberlik ilan etmelidir. Çünkü tehlike gerçekten büyük..!

Geleceğin teminatı çocuklar, gençler ve hatta aileler olduğu bir vakıa. Bu kavramlar devleti ayakta tutan devasa güçlerdir. Eğer çocuklar sağlam olursa gençler, gençler sağlam olursa aileler, aileler sağlam olursa toplum ayakta dik durur!

Görülen o ki, aile yapımızda ciddi çözülmeler yaşanıyor. Evlilik, iki kişinin bir araya gelmesi olarak anlaşılıyor. Bu sebeple boşanmaların ardı arkası gelmiyor. Alkol, sigara, fuhuş ve uyuşturucu bu çözülmeyi hızlandırıyor. Bu ve bir sürü illet, okullara ve sokaklara inmiş durumda… Suç işleme yaşının küçülmüş olması gelecek adına kaygı verici…

Ailenin varlığı, çarpık sanayileşmenin getirdiği site ve apartman hayatı insanlarıma sancılar çektiriyor. Komşuluk ilişkileri sıfır… Bencil, kapitalist, sadece kendini seven insanlar, geleceğimiz adına endişelerimizi artırıyor. Gençlik ihtişamlı, gösterişli hayatların peşinden koşuyor. Gençlik özenti ve karmaşık duygular içinde boğuluyor.

Yurdumun insanları, toplumumuz kan kaybediyor! Bu hal, siyasi ve ekonomik boyutundan daha vahim… İşin çivisi çıkmış gibi… Her geçen gün artarak devam eden sosyal farklılaşmalar, ekonomik dengesizlikler, Psikolojik bozukluklar üstüne Devlet “Adaletle”  gitmiyor… Bu derin yaralar toplumda; yalanı, aldatmayı, hile yapmayı, gaspı, inkârı, sövgünün her çeşidini, tembelliği, başkasının sırtından geçinmeyi öldürmeyi, çalmayı çoğaltıyor…

Sonuç olarak:

Eşitlik, kardeşlik, sevgi, merhamet, paylaşmak, cömertlik duygularından mahrum olan toplumlarda çözülme mukadderdir. İnanç eksikliğini, otorite boşluğunu gidermeden hiçbir sorun çözülemez!

Dünya ve ahiret dengesini, mülk konusunu, Allah, ahiret, otorite dengesini halletmeden hiçbir sorun halledilmez!

Görülen o ki bozulma, inançta ki samimiyetsizlikten başlıyor. Samimiyet erozyonu arttıkça da bozulma hız kazanıyor.

İşte Kur’an bize dönerek bu konuları anlatıp duruyor!!!

Mahmut AKYOL

“ALLAH, MUHAMMED, ALİ”

logo5

“ALLAH, MUHAMMED, ALİ”

Kimseyi ikna etmek gibi bir niyetim yok. Konuyla ilgili fikirlerimi kendimce cerrahi bir titizlik içinde söylemeye çalışacacağım inşaAllah.

Allah, hepimizi dünyevi ve uhrevi sorunlarımızda kullanmak üzere vermiş olduğu “akıl” nimetinden ayırmasın..!

Çeşitlilik gösteren Alevilik, “Ümmet” içinde bir topluluk, bir taraf ve bir mensubiyetciliktir.

Şeyhler, topluluğun manevi önderleridir.

Alevilik diğer Mezhep, Tarikat, Cemaatler gibi “Siyasi” bir yoldur. Onlarca irili/ufaklı devlete sahip olmuşlardır. Halen de devlet yapılar mevcuttur (Suriye gibi)…

Bu yapılar bugün Abdullah İbn Sebe torunlarından olan ABD “Derin Devleti” Pentagon/İsrail ve “Bizans” kalıntıları ”ÜMMETİ” (Türkiye, Suriye, İran, Yemen Filistin gibi ülkeleri) parçalamaya ve yıkmaya çalışmaktadırlar. İnşaAllah başaramayacaklardır. “Sünni ve Alevi Birliği” güçlü bir şekilde sürecek ve devam edecektir. Çünkü tarih ve Kader bizlerden bunu istemektedir!

Yanlış bilgi vermemek için Türkiye’de ki Alevi nüfusu konusunda bir şey söylemek istemiyorum. Ülkede ki bu topluluk Bazen iktidarın, bazen de muhalefetin yanında yer almışlardır.

İnanç ve itikat itibariyle aralarında “Hz. Ali Allah’tır” (Nisa, 4/116)  ve 112/1-2-3-4 ayetleriyle konuya açıklık getirilmiş olmasına rağmen) diyenler olduğu gibi, Kur’an eksik diyenler, Kur’an değiştirildi diyenler, Kuran Batındır onu ancak (Alevi-Nusayri inancında olduğu gibi) Şıh ve Şeyhler anlar diyenler, Kuran değiştirilmemiştir ama eksiltilmiştir diyenler, Kuran hem değişmiş hem de eksiltilmiştir diyenler de vardır. Bunun gibi daha birçok inanç gruplar vardır…

Alevilikte “Mehdilik” inancı kuvvetli bir inançtır.

Ali Bin Ebu Talip; zahirde imam, bâtında İlahtır.” konusu Abdullah İbn Sebe isimli bir Yahudi tarafından Aleviliğe eklenmiştir. Daha sonra bu görüş Alevi-Nusayriliğinin temeli olmuştur. Daha o zamanlar Yahudiler İslam’ı parçalamış, bunda da başarılı olmuşlardır.

Aslında ”Aleviliğin İslam ile bir ilgisi yok” fikri doğru değildir. Alevilik, Sünni düşünceye dayanmaktadır. Evvela şunu belirtmek gereklidir. Sünnilik bir din değil, bir mezheptir. Mezhepler Hz. Muhammed’in vefatından sonra ortaya çıkmıştır. Ortaya çıkış nedenleri de siyasidir.

Muaviye/Emevi hanedanlığının kaygıları, dinin ilkelerinden vaz geçmeleri ve mezhep kolaycılığına sığınmalarıdır.

Hâlbuki İslam anlayışı sadece Emevi Sünni saltanat ideolojisinden ibaret değildir.

Allah, Muhammed, Ali”; Alevilikte en başta gelen bir değerdir. İslam’a bu bakış açısıyla bakmak, yadsınamayacak kadar önemlidir. Bu kavramların her birini burada anlatmaya kalkmak, yazının hacmini aşar.

Şu kadarıyla yetinelim. İslam barış, Hakka teslim olmaktır. Müslüman barışa teslim olandır. Nübüvvet ve Velayet aynı nurun yansımasıdır. Hâk Âdem de, insan-ı kâmilde tecelli etmektir. Rıza şehrini hedefleyerek cümle toplumun kemalat mertebesine ulaştırmaktır. Zaten İslam’ın özü de bunlardır.

Diğer bir açıdan Aleviliği, iki şekilde anlamalıdır. Birincisi Alev’e mensup olanlar, ikincisi Ali’ye mensup olanlar. Yine de tarafların hangi gruba mensup olduklarını anlamak için, kendilerine sormak daha doğru olacaktır.

Ali’ye mensup olanlar, İslam’ın parçası, Alev’e mensup olanları da, dinler tarihinin bir parçası olarak görmek gerekir.

Evrensel değerler açısından bakıldığında Alev’e mensup Alevilik, eski Şaman, Hıristiyan, Müslüman kültürü, Anadolu ve Asya mitolojisi karışımı sonucu ortaya çıkmış bir din olmuştur. Böylece Alev’e mensup olanların İslamiyet ile bir alakası kalmamıştır.

Fakat tek tanrılı din anlayışları, İslam’a uzak değildir. Bir yerde yollar, İslam ile kesişir. Tıpkı herkesin atasının Âdem olduğu gibi…

Ali’ye mensup olanlar ise, İslam tarihi içinde bir anlayışı temsil ettiği ve İslam’ın tarihsel tecrübesi içinde İslam’ın kalbi olması icap eder. Tıpkı Sünniliğin İslam’ın klasik aklı olması gibi…

Ali’ye mensup Alevilikte önemli olan Kâbe değil, insan gönlüdür. Kâbe yıkıldığında yapılabileceği, fakat gönül kırıldığın da yapılmayacağı ifade edilmiştir. Yani Alevilikte önemli olan namaz kılmak değil, insan gönlü kazanmaktır denilmiştir. Hatta “Bir kez gönül kırdın ise bu kıldığın namaz, namaz değildir” söylenmiştir. Ali’ye mensup Alevilikte sürekli kalp, gönül ve ruh vurgusu yapılmıştır.

Yazık ki Ali taraftarı aleviler, Ali’nin namaz üzerinde şehit edilmesini yanlış anlamışlardır. Hâlbuki Ali’nin, Hüseyin’in yası böyle tutulmamalıydı.

Buna karşılık Sünnilikte ritüellerin sadece sosyolojik gücünden yararlanılmıştır. Çünkü Ritüelin insan kitlelerini sürükleyen bir tarafı vardır. Sünnilik te ritüellerin sadece bu gücünden yararlanılmıştır.

Sünnilikte asıl olan iktidardır. Yani devlet, halife ve imparatorluk gücüne sahip olmaktır. Bunun için birliğe, dirliğe ve düzene ihtiyaç vardır. Namaza, hacca aşırı derece önem verilmesinin sebebi de budur.  Onların taşıyıcı, toplayıcı, sürükleyici gücünü kullanmaktı, onlar da bunu yapmışlardır.

Sünnilikte ritüeller korunurken, ruh ihmal edilmiştir. Dahası, ritüellerin ruhu yok olmuştur. Buna karşılık Alevilikte ritüeller buhar olup uçmuştur. Birinin aklı, diğerinin kalbi İslam’ın fiili kaynağı olan Hz. Peygamber’de buluşamadan bölünüp gitmişlerdir.

Öyle ki, tarafların bir birlerini suçlamaları asırlar sürmüştür.  Bu yersiz suçlama ve tükenme hala devam etmektedir.

Hz. Peygamber: “Kim bir kimsenin önünde sırf zengin olduğu için eğilirse, dininin yarısı gitmiş olur” derken, bu meselenin İslam’da çok anlamlı bir şey olduğunu söylemek istemiştir. Yani başkasının önünde eğilenin Müslüman izzetinin, şerefinin, namusunun ve bağımsızlığının yok olacağını söylemiştir.

Meselenin aslı bundan ibaret olmuş olmasına rağmen üzülerek söylemeyiz ki; taraflar bunu görmemektedirler..!

Kibirli olmak, yalan söylemek, haksız yere bir cana kıymak, muhteris olmak, komşusu açken tok yatmak, hakkı olmadığı bir şeyi çalmak, sevgisiz, merhametsiz, şefkatsiz olmak, ötekileştirmek anlayışı İslam Dininde çok önemli yer tutar.

Çünkü bu anlatılanlar, dinin kendisidir.

Eğer siz dindar bir insan ararsanız:

Namaz, oruç, hac, başörtüsü, cüppe, sakal vs. düşkün olanları değil, BUNLARIN ruhunu kaybetmeyenleri arayın. Yani iyilik, güzellik, doğruluk yolunda (sırat-ı müstakim) yürüyene takılın. Sevgi ve merhametle (rahmet) dopdolu olun, sözün namusu için yaşayana bakın. Bunlar sizi umduğunuza, kurtuluşa kavuşturacaktır.

Mahmut AKYOL

NUR SURESİ VE BAŞÖRTÜ

logo5

NUR SURESİ VE BAŞÖRTÜ

Denilebilir ki insanoğlunun yeryüzünde bunca sorunu varken, yamyamların doymak bilmez iştahları uğruna dünya yeniden parsellenirken, azgınlık, sapkınlık, korkak ve güvensizlik sebebiyle akıl almaz bir silahlanma yarışına girilmişken, kala kala bir “Başörtüsü” meselesi mi kaldı ki, temcit pilavı gibi ısıtılıp ısıtılıp önümüze getiriliyor.

Evet, durum zannedilenden farklı… Eğer “başörtü meselesi” yerli yerine oturtulabilmiş olsaydı, hayat bu kadar zebun olmazdı! Yani Allah’a iman eden kadınlar ve erkekler bir başkasına karşı namuslarını hakkıyla koruyup kollasalardı, fitneye sebebiyet vermeselerdi, sosyal denge ve nesepler bozulmazdı…

Bayan birçok arkadaşımın düşünce dünyasında “başörtü meselesi” bilinmezliğini hala koruyor. Bu cümleden olarak imkân ölçüsünde konuyu ele alacağız.

NUR SURESİ:

Sure Medine’de inmiştir, 64 ayettir. Medine’ye hicretten sonra Müslümanlar, birlikte yaşamaya dayalı yeni bir “kent kültürü” oluşturmaya başlayınca kadın/erkek ilişkileri etrafında her toplumda olduğu gibi sorunlar yaşanmaya başlandı.

Örtünme, açık saçık giyinme, tahrik, zina, zina iftirası vs. tipik kadın/erkek sorunlarının toplumu rahatsız etmeye başlaması üzerine peş peşe ayetler geldi. Nur suresi daha çok bu tür ayetlerden oluşuyor ve kadın/erkek ilişkilerine, “sevgi, saygı, iyilik, güzellik, iffet, dostluk, söz, namus, güven” temel değerleri etrafında düzenlemeler getiriyor.

Surenin adı, Allah’ın nurunun ışık saçan bir kandile benzetildiği 35. ayetteki nur (aydınlık, ışık) kelimesinden gelmektedir.

Şimdi konuyla ilgili iki ayete bakalım:

  1. MÜMİN erkeklere söyle, bakışlarını sakınsınlar. Irzlarını ve namuslarını korusunlar. Temiz ve erdemli davranış budur. Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır; bundan hiç şüpheniz olmasın.” (Nur; 24/30)

Yani, İman iddiasında bulunan erkeklere söyle gözlerini bakılması yasak olandan sakınsınlar, ırz ve namuslarını korusunlar.

Yani “ferclerini muhafaza etmek” demek, “cinsel organlarını korusunlar” demektir. Türkçedeki “eline, beline, diline sahip ol” veya “harama uçkur çözme” deyişleri ile aynı manayı çağrıştırır. Yani ırzını, namusunu korumak, kendini topluma arz ettiği bedensel ve ilkesel kişiliğinin arkasında durmak demektir. Anlaşılması gereken taraf budur.

Kişi nikâh kıymak suretiyle bir söz vermektedir. Yani topluma sadece sözleştiği kişi ile cinsel ilişki kuracağına, cinsel hayatını onunla paylaşacağına dair sözleşmesini yayınlamış olmaktadır.

İşte verdiği bu sözü tutmasına, topluma ilan ettiği şeye sahip çıkmasına, verdiği söze aykırı hareket etmemesine, bunun arkasında durmasına “ırzını ve namusunu korumak” demektir.

  1. Mümin kadınlara da söyle, bakışlarını sakınsınlar, ırzlarını ve namuslarını korusunlar. Görünmesi zarurî olan yerler dışında cinsel cazibelerini sergilemek için açılıp saçılmasınlar. Başörtülerini yakalarının üzerine salsınlar…ila ahiri ayet..” (Nur; 24/31)

Yani: İman iddiasında bulunan kadınlara söyle, gözlerini bakılması yasak olandan sakınsın, ırz ve namuslarını korusunlar.

Ziynet tabirinin ne manaya geldiği konusunda iki görüş bulunuyor:

  • Kadının vücut güzelliği, cinselliği,
  • Kadının süs takıları.

Ayette geçen “ziynetlerini açığa vurmasınlar” ifadesinin “vücut güzelliklerini sergilemesinler, cinselliklerini ön plana çıkarmak için açılıp saçılacak (dekolte) elbiseler giyinmesinler” manasında olduğu anlaşılıyor. Zira kadının görünmesi zaruri olan el ve yüzündeki süsleri saklayabilmesi pratikte imkânsızdır (Razi).

Öte yandan doğrudan “süslenmeyin” değil de “süslerinizi açığa vurmayın” demektir. Yoksa görünmesi zaruri olan el, yüz ve dış elbiselerde tertipli, düzenli, bakımlı olması, güzel koku sürünmesi, kendine yakışanı seçmesi gibi şeyler değildir. Bu konuda dinin söyledikleri bundan ibarettir. Dileyen yapar, dileyen yapmaz!

Aslına bakılırsa 31. Ayette başörtüsünden mi, omuz örtüsünden mi, atkıdan mı, şaldan mı bahsediliyor? Burada bir belirsizlik vardır. Eğer başörtüsünden bahsediliyorsa onun, başla beraber omuzlardan aşağıya örtülmesi gerekir.

Yukarıda söylendiği gibi bu konu her zaman tartışma konusu olmuştur. Öyle olmaya da devam edeceğe benziyor. Görüşüme göre burada kadının fıtratında ki beğenilme arzusu yatmaktadır. Diğer taraftan konuyla ilgili ayetin tek olması, diğer ayetlerle desteklenmemesi sebebiyle ihtilaf bitmeyecektir.

Şu gerekçeyle bitmeyecektir. Ayetin “mecaz” olduğu unutularak anlaşılmaya çalışılmaktadır. Yani mesele sadece saçı/başı örtmek değildir. Saç/baş sembolden ibarettir. Bu şekilde düşünüldüğünde konu hafif kalır. İstenen şey, saçı/başı örtmenin yanında kendisine ait olan şeyleri bir başkasına karşı korumak, fitneye sebebiyet vermemek, sosyal dengeyi bozmamaktır.

Ayette “başörtülerini” diye çevrilen kelime “hamr” kökünden gelir ve tam anlamıyla “başörtüsü” manasındadır. Yani başı döndürüp karıştıran, aklı örten, şarap, içki (hamr), başı döndürme, aklı örtme yeri, şaraphane (hammâre), içkinin verdiği baş ağrısı (hımâr), denir… Demek ki (hımâr) kelimesinin en önemli özelliği “baş” ile ilgili olmasıdır.

Bu ayet, başı açıklığın yaygın olduğu bir topluma inmiş değildir. O günkü toplumda değil kadınlar erkekler bile, kimisi sıcaktan, kimisi Arap örfünden zaten başlarını bir şekilde örtmektedirler. Yani erkek kadın hemen hiç kimse “başı açık” dolaşmamaktaydı. Sarık, kaftan, tül, renkli bez vs. başlarına bir şeyler dolayıp sararak veya alarak dışarı çıkmaktaydılar.

On bin nüfuslu Medine’de yaşayan Yahudi, Evs, Hazreç ve Muhacirlerden ibaret olan insanlara dışarıdan bakıldığında bu insanların üstlerinde başlarında bir takım örtüler vardı. Fakat özellikle kadınlarda bu örtü, örtünmek amacıyla değil, daha çekici ve egzotik olmak amacıylaydı.

Peki, öyleyse ayet burada bize ne demektedir?

Dikkat edilirse “Başörtüsü takın, başınızı örtün” denmiyor da “Başınıza aldığınız o örtüleri boyunlarınıza, omuzlarınızdan aşağıya da salın” deniyor. Yani o dönem kadınları başörtülerini arkadan bağlarlar, omuzlarını ve göğüslerini ve boyunlarını açıkta bırakırlardı. Böyle daha çekici olacaklarını düşünüyor olmalarıydı…

Bu düşünce biçimi kadının kötülüğe (Şeytan’a) esir olmasından başka bir şey değildi…

Mahmut AKYOL

TEVBE SURESİ, DÜNYA VE AHİRET DENGESİ

logo5

TEVBE SURESİ, DÜNYA VE AHİRET DENGESİ

Tevbe Suresi” 129 ayet olarak Medine’de, “Tebük Seferi” sırasında ve sonrasında inmiştir.

Sure, ziyadesiyle münafıklar hakkındadır. Münafıklar Surede en ağır şekilde eleştirilmiş, nasıl bir sonuçla karşılaşacakları anlatılmış, tabiri caizse adeta münafıklığın ve korkaklığın genetiği çıkarılmıştır.

Sure, “Hac” bildirisiyle başlamış, savaş, infak, velâyet, Tevbe, Münafıkların durumu, Tebük seferi öncesi ve sonrası meseleler, sözün namusu, cesaret, erdem, dürüstlük, sabır, ihanet gibi konularla devam etmiştir.

Yine Surede, Hz. Muhammed’in daha ilk günden itibaren Mekke’deki en azılı düşmanı rahip Ebu Amir, Kâbe çetesini sürekli şekilde suikasta kışkırtan, “Mescid-i Nevbevi”nin karşısına “Mescid-i Dırar’ı” yaptıran, dönemin güçlü devleti Bizans’ı, Medine’yi işgal etmesi için çağıran rahip “Ebu Amir’di.

Bu durumda Bizans’a karşı meydan okuyacak büyük bir yürüyüş başlatılmalıydı. Nitekim bunun için “Tebük Seferi” başlatılmıştır.

Surenin son bölümde, münafıkların ve infak etmeyenlerin telkinlerine kapılarak seferden geri duran birkaç sahabenin vicdan azabı çektikleri, yaptıkları yanlıştan pişman olmaları  (Tevbe) konusu işlenmiştir.

Surenin başına “Besmele” konmamıştır. Çünkü besmele bir “Rahmet” simgesidir. Rahmet, bir emandır. Münafıklar içinse “eman” yoktur!

Dünya “yakın”, Ahiret, “sonradan olacak olan yer” demektir. Biri hâlihazırda mevcut, diğeri gelecekte muhakkak olacak olandır. Yani “Ahiret” gerçek, “Dünya” hayal değildir. Biri olmadan diğeri olmaz gerçeklerdir. Yukarısı “Cennet” temiz, aşağısı “Dünya” pis değildir. Kur’an’ı Kerim, bu iki kavramın birisini kutsal, diğerini kutsal dışı saymamıştır! Birini diğerine tercih etmemiştir! Her ikisi de Allah’ındır. Her ikisi de Allah’ın güç ve görkem gösterisidir.

Allah insana, dört boyuttan (el-evvel), (el-ahir), (ez-zahir), (el-batın) hitap eder ve her şeyi buna göre yaratır. (Hadid; 57/3).

Allah, dört boyutun görünen (ez-zahir) kısmıyla insanı dünyada (bahçe/cennet) yaratmış ve oradan da yeryüzüne dağıtmıştır. İnsanoğlunun çektiği acı, bu nedenle bir sürgün cezası değil; oluş ve varoluş sancısıdır. Onun için her insanın doğumu sancılıdır.

Hristiyanlara göre, “cennet” telakkisi yukarıdadır ve “kutsal bir yerdir.” Âdem, Tanrı bir günahı sebebiyle yukarıdan temiz olan yerden, aşağıya pis olan yere (dünyaya) sürgün (!) etmiştir. Bu anlayışa göre yukarısı “nur/ ışık, mana âlemi”, aşağısı “karanlık, zulmet ve madde âlemi” olarak görülür. Bundan dolayı da yukarıdan gelen her şeye kutsal, aşağıda olan her şey pistir.

İsrailiyat görüş ve düşünceleri de aynen böyledir.

İslam, böyle bir şeyi kabul etmez.

Mülk, (yeryüzü) Allah’ındır. İnsanlar Allah’ın yeryüzünde ki misafirleridir. Yeryüzü sadece bir milletin tapulu malı değildir. Allah, gökten birilerine tapu falan indirmemiştir. Üzerinde kim yaşıyorsa onundur. Yaşayanı oradan çıkarmaya kimsenin hakkı yoktur. Çıkarmaya yeltenen büyük zulüm işlemiş olur.

Kimsenin endişesi olmasın ki, Allah yarattığı her canlı için gökten bir damla su fazladan indirir, yerden bir tohum fazladan bitirir.

O halde bu gösteriş, bu kavga, bu hırs, yeryüzünü yaşanmaz hale koymak niye? Bakın hırsın, gösterişin, kavganın sonu felakettir! Üstelik Hristiyan ve Yahudi düşüncesi yeryüzünü pis saydığı halde, elde etmek için akıl almaz yollara başvuruyor! Ben; bu gidişin gelecek için son derece kaygı verici olduğu kanaatini taşıyorum!

“O gün o biriktirip yığdıkları, cehennem ateşinde kızartılacak ve alınları, böğürleri ve sırtları onlarla dağlanacak. “iste bu, kendiniz için biriktirip yığdıklarınız; tadın biriktirip yığdıklarınızı!” denilecek.” TEVBE/35

Benim görüşüme göre dünyayı yaşanmaz hale getirenler, münafık karakterli insanlardır! Dünyanın dengesini bozanlar bunlardır!

  • Bu yok oluşa dur demenin yolu, tarihi geçmişi bir olanların birbirlerine tahammül etmeleri ve aynı kaderi paylaşmaları,
  • Kalpsiz dünya için kalp, ezilenler için çığlık, egemenler için protesto, ruhsuzlar için ruh olmaları,
  • Müslümanlar aralarına setler örmemeleri,
  • Ülke sorunları çıkarlara kurban etmemeleri,
  • Ülkenin uygarlık mücadelesi birlikte inşa etmeleri,
  • Sorunlar ortaklaşa, ortak iyinin iktidarı (adalet) ile çözülmeleri ve
  • İnsan hakları ihlallerine birlikte karşı durmaları lazım gelir..!

Bu insani çabanın ötesinde Allah, “Rahmeti” kendine farz kılmıştır. Yani “Rahmet”, Allah’ın zatının olmazsa olmazıdır. Bu yönüyle Allah’ın yarattığı ahiret temiz, dünya pis değildir. O, parçalanmaz bir bütündür. O bakımdan Allah pak ve temizdir.

Eğer temizin zıddı olan bir pislikten bahsedilecekse bu, insanların işlediği bütün çirkin ve kötülüklerdir.

Geçtiğimiz bir yazımda; Kur’an, “kutsal bir kitap” değildir. O sadece Allah’ın kelamıdır. İslam, “kutsal bir din” değildir. İnsanoğlu için hayata çizilen doğru yolun adıdır. Hz. Peygamber, “insanüstü” bir varlık değildir. Demiştim.

Bu görüşüme ezberlerini bozmak istemeyenler anlamadan, tepki gösterdiler. Ben de “eğer böyle kabul edilmezse, onlar dokunulmaz olur ve onlara asla ulaşılamaz!” Demiştim. Yani, kutsallık Allah’a aittir. Yarattığı hiçbir şey kutsal değildir.

İlle de Allah’ın yarattıklarına insan olarak bir anlam yüklenecekse bu, “Mübarek” kavramı olmalıdır.

Mübarek sürekli, kalıcı, çoğalma, yayılma, birikme, verimli, bereketli, saygı duyulan, beğenilen, sevilen şeyler anlamındadır.

Mesela Kuran “mübarek” bir kitaptır denmesi, insanların kalbinde kalıcı olması, insanlık vicdanında çağlar boyu yankılanması, insanlığı sarıp sarmalaması, onlar tarafından benimsenmesi ve giderek ona inananların, ona gönül verenlerinin çoğalmasıdır.

Mesela bir yere mübarek belde demek de böyledir. Yani insanların kalbinde yankısı çağlar boyu süren, kalıcı ve sürekli olan yer demektir. Yoksa Tanrı’nın (Kut’un) dokunduğu yerler demek değildir.

Görüldüğü gibi bölünmez bütünlüğü parçalayarak, “gök kutsal”, “yer pis” diye bir ayrım yapmak ve düşünmek, İslam’ın “tevhid” ilkesine aykırıdır.

İslam’la Müslümanlar arasında ihtilafi mevzular üretmek hiçbir zaman Müslümanların işine gelmez..! Parçalanmışlık, düşman işidir.

Bunu birkaç örnekle açıklamaya çalışalım…

  • İslâm’a giren sünnet olmak zorundadır!
  • İslâm’dan çıkan mürtettir, öldürülmelidir!
  • Namaz dinin direğidir!
  • İslâm’ın şartı beştir!
  • Din bir vicdan işidir!
  • Kuran’da kölelik ve cariyelik vardır!
  • Kadın erkeğin kaburga kemiğinden yaratılmıştır!
  • Kuran, çok eşliliği tavsiye etmiştir!
  • Zekât, kırkta birdir!
  • Peygamberimiz ve diğer bütün peygamberler zengindi, dolayısıyla biz de zengin olmalıyız!
  • Demokrasi küfürdür!
  • Laiklik dinsizliktir!
  • Peygamberler mucizeler göstermiştir,
  • Ölüleri diriltmiş,
  • Denizleri yarmış,
  • Ateşlerde yanmamış,
  • Ateş gül bahçesine dönmüş,
  • Kayadan deve çıkarmış,
  • Ay’ı yarmış…

Gibi iddiaların tamamı yanlış ve İsrailiyat düzmeleridir..!

İslam, bu fikirlere dayandıkça zayıflamakta, sıradan bir din olmasını sürdürmektedir..!

Mahmut AKYOL