TEK DİŞİ KALMIŞ CANAVARIN SONU

logo5

TEK DİŞİ KALMIŞ CANAVARIN SONU

Yazının bu başlığı bir “peşin hüküm” değildir. Kabul etmek gerekir ki, bu tarihi bir vakıadır. Bu gerçek ışığı altında kalmanızı istirham ederim.

Nietzsche’ye göre “Batı tanrıyı öldürmüştür” Bana göre de Batı “insanlığı, dini, adaleti, şefkati ve merhameti” öldürmüştür.

Batı bilim, sanat, ekonomi ve teknoloji gibi maddi alanlarda kalmakla sadece kendine kötülük yapmamış, aynı zamanda insanlığın vicdanına büyük ihanet etmiştir. İnsanlığın inanç, kültür, değer ve çevresini de tahrip etmiştir.

Seküler hayat, bireysel hayatın sahneye çıkmasını kolaylaştırır. Seküler/laik bir yapı, toplumları dinden soyutlayınca, insanların tek dertleri yemek/içmek olunca,  sömürülmeleri daha kolay olur.

Batı modern/çağdaş bir yapıya kavuşmasını İslam’a, İslam Âlemine ve Türk/İslam Âlimlerinin ortaya koyduğu çalışmalara borçludur. Fakat bu hakikati, hırsına yenik düşmesi sebebiyle kabul edememektedir.

Batı, dinin yerine üçüncü dünya ülkelerine kültürü, onun yerine ulusçuluğu, seküler/laik anlayışı dikte etmiştir. Bunun sebebi; kendisinden olmayanlara yaşamı yaşanmaz hale getirmek, insanlığı sömürmek, ırkçı tutum sergileyerek diğer milletlere “jenosit” uygulamak istemesindendir…

Bakın Amerika’da Kızılderili, Afrika’da Zenci/Müslüman, Asya’da Müslüman/Türk bırakmadılar. Anadolu Müslüman Türk’ü yok etmek için “Şark Meselesi” imha planını asırlardan beri hayata geçirmeye çalışmaktadırlar. Bugün ülkemizi saran ve sinsi şekilde ortaya konulan ihanet planları, “Şark Meselesi’nin” birer parçasından ibarettir.

Bugün Batı (ABD/NATO) nasıl FETÖ maharetiyle insanlığı/Müslümanları “mankurtlaştırmaya” kalkıştıysa, dün de yine aynı oyunları oynamıştır. Gittiği her yere kültürüyle gitmiş, her yere önce “ahlaksızlık” taşımıştır.

Bugün Batı “ahlaksızlık” içinde boğulmaktadır. Refah ve konforunu kan ve gözyaşı üzerine kurarken hiçbir ahlaki sınır tanımamaktadır. “Zulm ile abad” olunmayacağını yakında göreceklerdir. Hakk karşısında kâğıttan bu kaplanlar teker teker Hâk ile yeksan olacaklardır.

İnanıyorum ki, çok sürmez İlahi bir tokat yiyeceklerdir. Zaten bu tokat “Aile” yapısından vurulmaya başlamıştır. Aile yapıları hızlı bir şekilde erimektedir. Bütün ilişkileri “yalan”, “hile” ve “haksızlık” üzerine kurulmuş olduğundan, İlahi tokatın gelmesi fazla sürmez çok yakındır…

Benim inandığım Allah’ın sözü bu doğrultudadır. Bu hayat içinde olanları hem dünyada ve hem de ahirette acı ve sıkıntı beklemektedir.

Bugün Batı toplumu cinnet çağını yaşıyor. Birkaç nesil sonra Batı’da toplum diye bir şey kalmayacak, nüfusları hızlı şekilde tükenecektir.

Batı’da vuku bulan siyasi, askeri ve sosyal olaylar hep kin üzerinedir. Zaten Batı var olduğundan beri kinle, yıkmakla uğraşmış ve yaşamıştır. Bunun başında İngiltere, İspanya, Hollanda, Katolik ve Ortodoks Devletler, bilahare ABD ve Siyonizm gelmektedir.

Hâlbuki tarihi kayıtlar gösteriyor ki, İslam orduları 8. asrın başlarında Avrupa’ya geçtiklerinde sadece büyük bir medeniyet kurmuş bu medeniyetin ışığı sayesinde Batı “ortaçağ” karanlığından, kilisenin tahakkümünden, Skolastik Düşünceden kurtulmuşlardır.

Batı bilim adamları, Sosyologları, sözün namusu adına bu hakikati itiraf etmişlerdir.

Mesela buraya gelmezden önce Batı tarihi genelde “bilim/din” çatışması içinde geçmiştir. Ona göre din bilimi ezmiştir. Batı Ortaçağda Kilise zulmünden “Laik” düşünce sayesinde kurtulmuştur. Bunda İslam Düşünce Sisteminin büyük payı vardır. Batı nispeten kendi aralarında laiklikle bir düzen sağlamıştır. Kilisenin tahakkümü durdurulmaya, Kilisenin dayatmaları bilim ve akılla değiştirilmeye çalışılmıştır.

Bizde ise, Batı Düşüncesine saplanmış köle ruhlu aydınlar, çeyrek asırdan beri “Yurdumda” Yurdumun insanına ayni sözü tekrarlayıp durmaktadırlar. Hâlbuki Cennetin anahtarını satan kiliseyi görmüş olsalardı, İslam’ın kurtuluş vadeden sesini duyarlardı.

Osmanlı Devletinde din ve mezheplerin mücadelesi olmamıştır. Bunun için ne katliam olmuş ve ne de toplumda dışlamalar olmuştur.  Mesela Hıristiyan ve Yahudi cemaat toplum hayatında ileri derecede kendi etkinliklerine sahip olmuş ve aynı şekilde yaşamışlardır. Bu cemaatler zamanında batıda görülmeyen özgürlüğü Osmanlı da bulmuşlardır. Kaldı ki, Osmanlı bunlara herhangi bir baskı yapmayı yasaklamıştır.

Doğunun sekülerleşmesi için iki yol sürekli şekilde devrede tutulmuştur. Birisi askeri kanal, diğeri uluslararası hukuk! Bu iki yol kullanılarak darbeler yapılmış, devletin yüksek mevkileri batıya hizmet edenler tarafından elde tutulmuştur.

Modernleşme yanlısı, aslında Batıya uşak aydın ve yöneticiler dış tazyiklerle yönetimde tutulmuş, bu çalışmalar da meyvesini vermiştir. Çekilen sıkıntılarımız bu çalışmaların sonucudur.

Fakat “Alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste.”

Görünen o ki, “Batı” bu zulümleri sebebiyle yok olacak ve bu yok oluşunu durduramayacaktır. Bu yok oluştan dolayı Batı, İslam’a ve Müslümanlara öfke duyuyor. Sağa sola saldırıyor. Kendisiyle birlikte dünyayı ateşe atıyor. Dünyaya ahlâksızlığı yayıyor. Önüne çıkan kim varsa ona hayat hakkı tanımıyor.

Ey Millet Evladı!

Tarihe, sosyal döngüye bak!

Aç kulağını dinle!

YİRMİ BİRİNCİ YÜZYIL ÇOK ŞEYE GEBE… İNŞA ALLAH YİRMİ BİRİNCİ YÜZYIL “İSLAM’IN DİRİLİŞ ÇAĞI” OLACAKTIR..!

Sen buna inan!

Varsın aşağılık kompleksine kapılmış olanlar, kendi büyüklüklerini unutmuş olanlar, Batının kokuşmuş hayatına sarılanlar, Ahlâksızlığı marifet sayanlar inanmasın!

Sen geleceğinin teminatı çocuklarını, gençlerini, aileni düşman eline bırakma..!

Sana sunulan alkol, sigara, fuhuş ve uyuşturucu tuzağını elinin tersiyle it!

Onları da, Kapitalist sistemi de, sadece kendini seven insan profilini de, tarihin çöp sepetine at..!

Ey Yurdumun insanları!

Unutma ki, toplumların çivisi çıktığında kan kaybettiklerini görürsün!

Unutma ki, toplumlarda sosyal farklılaşmalar, ekonomik dengesizlikler, Psikolojik bozukluklar arttığında kıyameti yaklaşır!

Unutma ki, toplumda eşitlik, kardeşlik, sevgi, merhamet, paylaşmak, cömertlik ve barış duyguları aranır olduğunda, çözülme mukadder olur!

Unutma ki, İnanç eksikliğini, otorite boşluğu giderilmediğinde toplumların sorunları çözülemez!

İşte Kur’an Kerim bize döne döne bunları anlatıp duruyor!

Düşün ve karar ver; “Lehül Mülk, La İlahe İllallah” de..!

Mahmut AKYOL

DİNLER VE TİRANLAR

logo5

DİNLER VE TİRANLAR

Allah katında din İslam’dır. Ancak, Kitap verilenler, kendilerine ilim geldikten sonra, aralarındaki ihtiras yüzünden ayrılığa düştüler. Allah’ın ayetlerine kim karşı gelirse bilsin ki, Allah hesabı çabuk görendir.” 3/19

Kim İslam’dan başka bir din ararsa, bilsin ki ondan kabul edilmez ve o, ahirette kaybedenlerden olur.” 3/85

Mutlak hakikat bu iken zamanımızda sanki her milletin, kavmin, kabile ve ailenin ayrı bir dini varmış gibi görülmekte…

Önceki bir yazımda “…yeryüzününde vuku bulan sorunların sebebi İslamsızlık ve buna dayalı sosyal eşitsizliktir…”, devamında da “eşitsizliğin sebebi de sahip olma hırsıdır” demiştim.

İnsan Rabbine karşı nankördür. Kendisi de buna şahittir. Mal sevgisi gözünü bürümüştür. Bilmez mi ki mezarlar deşildiği zaman, göğüsler açıldığı zaman, işte o gün her hallerinden haberdar olduğunu Rableri onlara gösterecektir.” 100/6-11).

Bu İlahi kelamdan da anlaşılıyor ki, “Hırs” insanlığa yapılabilecek en büyük kötülüktür. Kötülük, içimizde resmedilen “Şeytandır.” Şeytan, uyulduğunda felaketten felakete sürükleyen “ene”, (nefs) dir. Bu durum gösteriyor ki, yeryüzü şeytanların cirit attığı bir mekâna dönüşmüştür.

Hâlbuki Din, bu duyguları frenlemek için indirilmiştir. “Din” denilince hayatta karşılaşılan “acı ve sıkıntılar” hemen akla gelmemeli, insanlığın ufkunu aydınlatacak olan “adalet, iyilik, güzellik ve doğruluk vs.” kavramların hayata taşınmak gelmelidir.  İnsanlık Budizm’in Yogasından, Hıristiyan tütsüsünden, Büyüden, Sihirden, Mucizeden kurtarılmalıdır.

Aslına bakılacak olunursa Peygamberimiz ve diğer peygamberler, insanlık karşısına “Emredildikleri gibi dosdoğru çıktılar”. Bu ilkenin dışına asla çıkmadılar. Gönül ferahlığıyla söyleyebilirim ki, doğruluğun yeşerdiği bir ortamda (gönülde) hiçbir zaman eğrilik bitmez ve bitmemiştir… Söylenilen doğru bir söz, yaşanılan doğru bir hayat, ufku kararmış dünyaya ışık olmaya devam edecektir.

Hz. Peygamber kokuşmuş hayat içinden nasıl silkinip çıkılacağını, değişim/dönüşüm nasıl yapılacağı yollarını göstermiştir. Bu iş bilgiden ziyade bilinç işi olduğunu davranışlarıyla örneklemiştir. Yani fert ve Milletler değişim/dönüşüm süreçlerinden başarılı şekilde çıktıkları vakit hayatta kalabileceği formülünü vermiştir.

Bu demektir ki, insan dünyada kendine yakışan şekilde örnek bir hayat sürdüğü vakit, yaşama gayesini yerine getiriyor.

Fakat cehalet, tembellik ve muhafazakârlık çoğu kere örnek yaşamaya engeldir. Muhafazakârlık, cehalet ve tembellik “Dini Düşüncede Yeniliğe” kapalıdır. Ebu Cehil’in muhafazakârlığı böyle bir şeydir. Öyle ki,  Ebu Cehil, Hz. Peygambere Sâbiî diyecek kadar gericidir… Yani ona göre Peygamber dinden çıkmış başka bir dine girmiştir…

Geçmişin her çağında Ebu Cehil gibi diktatörler,  tiranlar, despotlar olmuştur, bundan sonrada olacaktır. Çağlarını etkileyen ve çağlarını cehenneme çevirenler olmuştur, bundan sonrada olacaktır. Her sistem, rejim, kurum ve inanç sistemleri kendi diktatörünü, tiranını, despotunu üretmiştir, bundan sonrada üretecektir.

Diktatör; kimseye danışmadan keyfince hareket eder…

Despot; fren tutmaz ve kabul etmeden hareket eder…

Tiran; gücü (iktidar) ele geçirdikten sonra Firavunlaşan kimsedir. Tiran; mutlak kudret sahibine değil, iktidara tapan, din tanımayan, iktidarlarına gölge olabilecek her şeyi tasfiye eden kişidir. Lenin, Stalin, Mao, Hitler ve Mussolini gibi tipler, Tirana birer örnektir.

Yalancılık” Tiranın en karakteristik özelliğidir. Yalancılık iktidarda gerçekleri örtmek ve gizlemek için kullanır.

Kötülük” yapmakta ustadır.

Makyavelist” İktidarda kalmak adına yapmayacağı şey yoktur.

Kapitalisttir.” Özellikle din üzerinden sömürücüdür.

Yiyicidir.” Yeme konusunda hiçbir ölçüsü yoktur.

Provokatör” Kalabalıkları manipüle etmekte, ortamı bulandırmakta, çatışma zeminleri hazırlamakta, kardeşkanı dökmekte mahirdir.

Layüsel” Yaptığı şeyde kendini haklı görür. İsrail (Siyonizm), ABD, İngiltere, Rusya ve onların izinden gidenler, devletleşmiş TİRANLARDIR

Bu ülke Yöneticilerine; “Diktatörleşmeyin/Tiranlaşmayın” demek demokratik bir haktır. Lakin bu hakkı kullanmak için Maddi/Manevi farkındalık gerektirir. Bu hakkı kullanmak öncelikle Ülke aydınlarına düşer. Silah tutanlar burada en son konuşmalıdır. Ancak görünen o ki, ülke aydınlarının bir kesimi dün olduğu gibi bugünde düşman yanında saf tutmuşlardır.

Bu iki satırlık analizin tahliliden çıkabilecek sonuç:

Herkes hesabını kendisi yapar. Hesap soracak tek otorite Allah’tır. Tevekkül ancak onadır. İslam, sosyal hayat için önem verdiği “zenginlik ve yoksulluk” dengesin korumak adına “ADALETTEN” ayrılmamak ve Hak’tan kopmamak lazımdır.

İnsanın dünyada kalacağı zamanı bellidir. Zaman azaldıkça insan hep bir yerlere geç kaldığını düşünür. Bu geç kalmışlık hissi bedene hapsolmuş ruhu sıkar ve ruh özgürlüğünü arar. Fakat tükenmek bilmez “bencillik”  insanı yer bitirir. Zaafların kölesi olduğunu geç vakit anlar da, artık iş işten geçmiş olur.

Vakit azaldıkça sancılar dayanılmaz olur. Yaşamla ölümün arasında belli belirsiz bir çizgi vardır. O çizgi “Kıyamettir”. Okunmamış kitaplar, giyilmemiş ayakkabılar, gidilmemiş memleketler, söylenmemiş sözler, yarım kalmış hayaller son bulan hayatın ardından acıyarak sahibine bakar. Zira onlar ona tanıklık edecektir. Geride kalan tek miras, kaç gönülde sevgiyle kalıştan ibarettir. Asıl zenginlik de budur.

O halde ey Diktatörler, Tiranlar, Kapitalistler, Makyavelistler, Provokatörler, kendini Layüsel görenler, ey İsrail (Siyonizm), ABD, İngiltere, Rusya ve onların izinden gidenler boşuna çalışmayın!

Mülke, güce, mazlumlara sırça köşklerinizden bakmaya ne gerek var! Hayatın, tabiatın ve insanın genleriyle uğraşmaya, kavram kargaşası çıkartarak insanların akıllarıyla oynamaya ne gerek var! Eninde sonunda öleceksiniz! Hayatın ve Mülkün sahibi Allah’a hesap vereceksiniz!

Ve Siz ey Müslüman Ümmeti, her şey için çok geç olmadan, özünüze dönün, zulüm yapanları örnek almayın, “adalet, iyilik, güzellik ve doğruluk” adına ne varsa hayata taşıyın!

Hayatı Kur’an istikametinde yeniden anlayın, o istikamette yolculuk yapın!

Yoksa Allah kimseyi başıboş bırakmamıştır! Eninde sonunda herkes varı var eden Allah’ın önünde hesap verecektir!

Mahmut AKYOL

 

İBADET VE NÜSUK KAVRAMLARINA YENİ BİR BAKIŞ

logo5

İBADET VE NÜSUK KAVRAMLARINA YENİ BİR BAKIŞ 

Ordumuz, Güvenlik Güçlerimiz, Korucularımız, ÖSO Birlikleri Ülkemizin düşmanlarını birer ikişer temizliyor. Millet kıyamda, Devletinin yanında saf tutmuş. Ümmet duada… Kâğıttan Kaplanlar, savrulacakları günlerini bekliyorlar…

Sosyal Psikoloji, Sosyoloji ve Teoloji açısından benim de bir katkım olsun istiyorum. “Savaş meydanında nasihat edilmezmiş” Bu hakikate rağmen, yine de din, ibadet ve Nüsuk anlayışımızda zuhur etmiş bazı kavram kargaşalarını düzeltmek gerekir diye düşünüyorum. Çünkü bu kavramlardan zuhur etmiş yanlışlar temizlendikçe, ayaklarımızın yere daha sağlam basacaktır.

İBADET, iş ve değer üretmektir. İbadet, hayatın içinde yapılanlardır. İbadet, bütün insani davranışların adıdır. “Zeytin Dalı” Harekâtıyla Milletimiz, farklı desenleriyle bir kilim dokuyor. Bu dokuma çok anlamlı bir ibadettir…

NÜSUK zamanı, mekânı belli olan ve tekrarlanan şeylerdir… “Namaz, Oruç, Hac, Kurban” vs. her biri birer Nüsuk… İslam Ümmeti Nüsuklarını huzur içine yapsınlar diye Türk Milleti yediden yetmişe kıyamda, ibadete dalmanın hazzını yaşıyor…

Görülüyor ki Nüsuk için kıyama, kıyam için ibadete gerek varmış…

Mesela Namaz bilinçli şekilde yapılırsa bir anlam ifade eder. Değilse; Ebu Cehil’ de namaz kılardı. Havra, Kilise, Cami ve Cem Evinde yapılan Ritüellerin mabet dışına çıkması, taşması, iş ve değer üretmesi gerekir. Aksi halde ibadet zannıyla yapılan zikir ve Ritüeller sadece bir kültür olarak kalır.

İbadet ile Nüsuk kavramları bugün için bir birine karıştırılmış ve İslam’ın şartları olarak kabul edilen Ritüellere isim olmuştur. Diğer taraftan Kur’an’da geçen “Nüsuk” kavramı sadece “hac içindir” diye bir anlayışa sapılmıştır. Hâlbuki din adına tekrarlanan bütün hareketler Nüsuktur.

Diğer adıyla İbadet, (Muamelat) insan davranışları ile ilgilidir. Bu davranışlar yapılırken mutlaka “Adalet” aranmalıdır. Üretilen iş ve değer insanlar için bir fayda sağlıyorsa, adalet üretiliyor demektir. Değilse insan için “Zulüm” makinası çalışıyordur.

Hz. Peygamber, “Sizin en hayırlınız, insanlara en faydalı olanınızdır.” Der. Bu adaletli ve güzel ahlaklı olmak demektir.

Din imge, simge, Ritüel ve sembolik hareketlerle yaşar ve yürür. Eğer Din de Namaz, Oruç, Hacc, Zekât ve Cihat yok derseniz, dinin içi boşaltılmış olur. Dinde ki bu sembollere belli anlamlar yüklenmiştir. Mesela Hac’ da “Tavaf” vardır. Ortada bir ev vardır. Evin etrafında yedi defa dönülür. “Safa/Merve” arasında gidilir gelinir. “Mina’da” bir direk vardır, ora da şeytan taşlanır. Gündelik elbiseler çıkarılır. İhram giyilir. “Arafat’ta” beklenilir. Bunların hepsi sembolik işlerdir, asıl yapılması gereken ibadete zemin hazırlamak içindir.

Ortada duran ev hicaptır/hayâdır. Tavaf sabırdır. Safa/Merve arasında gidip gelmek cihattır. Mina’da şeytan (kötülük) taşlamak arınmaktır. Elbiselerin çıkarılması, ihram giyilmesi, Arafat’ta beklenilmesi ölümün ve Ahiretin hatırlatılmasıdır.

Nihayetinde o yerler Allah’ın dağıdır, taşıdır. Mekke olmasından dolayı bir kutsallığı yoktur. Sadece Hz. Peygamberin verdiği mücadele izleri ve anıları vardır.

Peki, öyle ise; İslam’ın beş şartı nedir? Kur’an’da “İslam’ın şartları ve ya imanın şartları şunlardır” denmemiştir.  Allah’ın bütün emirleri İslam’ın şartları, bütün uzak durulması gerekenler yasaklarıdır. Kolaylık olsun diye âlimler tarafından sıralanmışlardır.

Esasında İslam denilince akla önce; “doğruluk, dürüstlük, ahlak, adalet, yalan söylememek, öldürmemek, çalmamak, iftira atmamak, zina etmemek, kul hakkı yememek, alın teriyle geçinmek” gelmelidir. Çünkü Ritüellerin “sosyal” sorumluluğu yoktur…

Aslında Din, Hırsı (kötülük), içimizde ki Şeytanı frenlemek içindir. Fakat İslam Dünyası dini, Hıristiyanlıkta olduğu gibi “Acıları, hastalıkları, sıkıntıları dindirmek” olarak anlamıştır.

Müslümanlar Camiden çıktıktan ve Hacdan döndükten sonra da Dini hayatın kesintisiz bir şekilde devam ettiğinden habersizler.

Misal; Camide secde/rükû edilir. İkisi de eğilmektir. Kendi başına yapıldığı zaman kimseye bir faydası olmadığı gibi kimseye bir zararı da yoktur. Ha keza Allah’ın önünde eğilmenize Allah’ın ihtiyacı da yoktur. Allah sizin bu yaptığınızdan zevk alıyor da değildir. Biz onu kendimiz için yaparız.

Kulluğumuz hatırlatılır. Yani burada “Mescitten” (cami) çıktıktan sonra bizden insanların önünde eğilmememiz, kibirlenmememiz istenir. İşte burada kuldan beklenen ibadet budur. Rükû ve secde, işin Ritüel kısmıdır.

Ramazan Ayında otuz gün aç kalmak işin Ritüel kısmıdır.  Asıl istenen şey, Oruç bittikten sonra yeryüzüne dağılmamız, açları gidip bulmamız, onları açlıktan kurtarmaya çalışmamız istenir ki, işin ibadet kısmı burasıdır.

Hacda Kâbe’nin etrafında dönmek işin Ritüel kısmıdır. Fakat ülkeye döndükten sonra, aile değerlerine önem vermek, komşuluk ilişkilerine önem vermek, edep ve adaba riayet etmek, o değerleri yüceltmek işin ibadet kısmıdır.

Dünyada yaşamak, sabahtan kalkıp akşama yatmak işin Ritüel kısmıdır, Fakat Allah’ın yarattığı su, toprak ve canlıları aslına uygun şekilde kullanırken haddi aşmamak işin takva ve ibadet kısmıdır.

Bugün Din, yaşam biçimi, ibadet ise hayatın içinde yaptığımız işler anlamında kullanılmıyor. Bu ayrım ne dini çevrelerce, ne ilahiyat ve ne de diyanetçe yapılmıyor. Din adeta bir kültür olarak algılanıyor ve yaşatılmaya çalışılıyor.

Namaz kılmak, oruç tutmak gibi Ritüeller yapıldığı zaman Allah’ın sevap vereceği akla geliyor da, nedense adam öldürmek, hırsızlık yapmak, zina etmek, iftira atmak gibi işler yapıldığında, Allah’ın ceza vereceği akla gelmiyor, kulak ardı ediliyor!

Müslüman cennet ve cehennemi önce bu dünyada aramalıdır. Çünkü daha çok cennet ve cehennem dünya işleriyle şekillenecektir. Yani siz iyi hareketlerde bulunursanız yeriniz cennete, kötü hareketlerde bulunursanız yeriniz cehenneme dönecektir.

İtikadım odur ki, Allah kullarını her iki dünyada da yalnız ve başıboş bırakmayacaktır! O zaman gelin; yaşadığımız dünyayı düzeltelim ve insanlığı zalimin azabından kurtaralım!

Kim İslam’ın gereklerini içten yerine getirir, pratiğe aktarır, ikiyüzlü davranmazsa; Allah onun etrafında bir sevgi halesi oluşturur. Diğer insanların bu saf imanın etrafına toplanmasını sağlar.” Ben bunu bilir, bunu söylerim…

İşte Müslümanın Kızılelma’sı (Dar-u Selam’ı) budur!

Mahmut AKYOL

 

“İSLAM’DA DİNİ DÜŞÜNCENİN YENİDEN İNŞASI”

logo5

“İSLAM’DA DİNİ DÜŞÜNCENİN YENİDEN İNŞASI”

Başlık, Muhammed İkbal’e aittir. O, son “600” yıldır İslam Medeniyetinin donma dönemi yaşadığını söyler.

İkbal, bu sözünde yerden göğe haklıdır. Özellikle Osmanlı’nın son döneminden başlayarak Cumhuriyet boyunca Devletle (Siyaset) ve Millet bir arada yaşamamıştır. Bu; dış dinamiklerin eseri olsa gerektir.

Kabul etmek gerekir ki, “dini düşünceyi yeniden inşa” vakti gelmiş, hatta geçmektedir. 21. Asır Müslüman Aydınlarını bu “inşa” görevi beklemektedir. Dine bulaştırılmış “saçma” düşüncelerden ayıklamak, dini “Müsteşriklerin” oyuncağı olmaktan kurtararak tabii mecrasında akmasını sağlamak görevi aydımlarındır.

Dini değerler “Asrın” şartlarına göre yeniden gözden geçirmek, içi boşaltılmış kavramları yeniden doldurmak, dini ciddiye alınacak hale getirmek; ancak bu şekilde mümkün olacaktır.

O halde; dini değerler üzerinde yapılan yanlışlarla Müslüman Aydınlar yüzleşmelidirler. Zira bir yanlışı söküp atmadıkça, bir doğruyu inşa etmek mümkün olmayacaktır.

Din ve Teorik kaynağı olan Kur’an’ı Kerim insana dünyada yol göstermek için vardır. Yol üzerindeki zararlı halleri kaldırmak, boynumuza borçtur. Hayat veren bu değerlerin damarlarda kanın akması gibi, insan hayatında akması gerekir. Bunun için dinin anlaşılması lazımdır.

Dinin anlaşılmaması Müslümanların en büyük sorunudur. Yapılan, ortaya çıkan bütün yanlışların kaynağı burasıdır…

Devlet/Millet” arası bağı sağlam hale getirmek için, sıraladığımız hususların yeniden gözden geçirilmesinde zaruret vardır.

1. Bu değerleri hayata geçirmek için işe önce:

Cenab-ı Hakk” kavramını ele almakla işe başlamak gerekir. Gerçeği, (Allah) görüyormuşçasına canı gönülden inanmak, hiçbir şeyin O’nsuz olmayacağını bilmek işin başıdır. Hayatı düzenleyen, gökleri ve yeri idare eden O’dur. Göklerin ve yerin ruhu/nuru, ikisi arasında olanların sahibi O’dur. Geceyi ve gündüzü elinde döndüren, bizden çok uzaklarda bir yerde değil, andığımız anda ve yerde olan O’dur.

İşte O’na inanarak yaşamak budur!

İnsan için en temel kavram Cenab-ı Hakk olmasına rağmen, en çok istismar edilen kavram yine O’dur. Bu sebeple sadece “inandık” demek yetmez. İnanmanın gerekleri de yerine getirilmesi gerekir. Cenab-ı Hakk’a inandıklarını söyleyen ve gereklerini yerine getirmeyenler münafıklardır. Münafık, gerçekten kopuk yaşamaktır. Münafık, tarla faresine benzer. Kaçacak bir sürü deliğe sahiptir.

2. Ğaybın ve Kıyametin anahtarları O’nun elindedir. Yani ğaybi ondan başka kimse bilemez. Bu sebeple cinciler, falcılar ve onlara itibar edenler “şirk” içindedirler.

3. İslam Dinini İsrailiyat ve İncil tasallutundan ve diğer bütün yanlışlardan arındırmak bir zorunluluktur.

4. Dini kendi asli hüviyetine döndürmek, yeni bir dini anlayışa kavuşturmak gerekir. Cenab-ı Hakkın ifadelendirdiği, Hz. Peygamberin uyguladığı gibi insanı; din, tarih, hayat ve tabiatla buluşturmak asıl olmalıdır. İnsanı duyarsız,  kör, sağır ve dilsiz olmaktan kurtarmalıdır.

5. Öyle bir din anlayışı ortaya konulmalı ki, insana ve inananlara sorumluluk yüklensin. Sorumluluğu Mehdiye, imama, şeyhe bırakmasın… İşte O’na inanarak yaşamak bu demektir!

6. Dinde zorlama yoktur! Girerken, devam ederken, çıkarken de yoktur. İnsanın “özgürlüğü” budur. Din gönül işidir, gönüllülüktür, duyguyla başlayan bir iştir. Folklorik, ara sıra yapılacak bir iş değildir. Hayat, tarih ve tabiat içinde her zaman olunması gereken şeydir…

Felsefe yönünden bakıldığın da din, metafiziktir. Görünmez gücün varlığına, birliğine ve kudretine duyulan bir inançtır. Bu güce yaklaşmak kalbi, ibadet ve Ritüellerle olur. Ritüeller sizi hayatın içine çeker. İyilik, güzellik ve doğruluk yaparak hayatın içine girmenizi sağlar. Vicdanınızda ki inanç, hayata taşınmadığı zaman, sadece sinenizde yük olarak kalır…

7. Namaz, oruç, hacla “ifa” edilen Nüsukların insanı yardımlaşma, dayanışma ve destekleşmeye (İyilik, Güzelli, Doğruluk) sevk etmeyi sağlıyorsa, Nüsuklar doğru anlaşılıyor ve doğru yapılıyor demektir. Müminin Nüsuk bilinci bu olmalıdır.

8. Allah, Mülk itibariyle inananların üzerinizde bulunan fazlalıkları dökmek suretiyle eşitliği sağlamak ister. Fakat görülüyor ki, tarihsel olarak Hz. Peygamberden beri, kendisini Müslüman kabul eden “zenginler” Mürted olmuşlardır.  

9. Sosyal hayat ve dinin mantığı güç üzerinden değil, hak üzerinden yürür.” Yani haksızlığa uğramış olan kimse mazlumdur. Böyle olmakla birlikte mazlumun en güçlü yönü de burasıdır. Denilmiştir ki, “mazlumun ahı cihanı yıkar!” Onun içindir ki, “mazlumun dini sorulmaz!” Mazlum her yerde mazlumdur. Fakat demek değil ki, insan hep bu kader üzere yaşar.

Hayır!

Hayatın damarlarından akan değerler bunlardır! İslam’ın ilk farzları bunlardır. İman etmezden önce bunların üzerinde “düşünmek” gerekir.

Eğer bu dokuz ilke “dile gelse” eminim ki Müslümanlar dünyayı yeniden “Adaletle” şenlendirebilir. Çünkü Müslümanlarda hayata, tabiata, insanlığa karşı bir düşmanlık yoktur. Çünkü İslam’ın içinde akıl, düşünce, merhamet vardır. Şüphe duyma vardır. Soru sorma vardır. Arayış vardır. Sadece donmuş kuralları tekrar eden bir “Fıkıh” algısı yoktur.

Müslümanın gönlünde “İman” canlı, dinamik, duygu yüklüdür. Çünkü İman hayattan, tabiattan, tarihten, akıldan, vicdanın uyanışından fışkıran muharrik bir yapıdır. İmanın kökü ‘’Allah’’ ve ‘’Ahiret günü’’ ne imana dayanır. İnsan bu imanla taşar, coşar ve heyecan duyar! Aklın sorgulaması, vicdanın sızlaması ve taşması budur.

Bu olmadan ‘’iman’’ olmaz! Bu yön itibariyle iman artar da eksilir de… Fakat itikat böyle değildir.

Son önemli bir konu:

Eğer insan olup biten şeylerden, mağduriyet üreten bir düzenden  rahatız olmuyor, yani hala düzenin devamından menfaat temin ediyorsa; o kimse; “dini, kitabı. Tarihi, hayatı ve tabiatı” anlamamış demektir.

Hâlbuki böyle olmamak lazımdır!

Yapılan bir iyiliğin de, bir kötülüğün de farkında olmak lazımdır! Salat etmek, kıyam etmek, nereden, niçin geldiğini unutmamak lazımdır!

Kaygısı Allah ve Ahiret Günü olanın dünyada ki yolu Kur’an ve Peygamber olur..!

Mahmut AKYOL

 

KİTAP YÜKLÜ EŞEKLER

logo5

KİTAP YÜKLÜ EŞEKLER

Cuma suresi, on bir ayet olarak Medine’de inmiştir. Medine’nin ilk yıllarında bir Cuma Namazı toplantısı sırasında, Hz. Peygamberin Cuma hutbesi okuduğu bir sırada, dışarıdan bazı şamataların duyulması üzerine sahabeler, hutbe irad eden Hz. Peygamberi yalnız bıraktılar. Yani sure, “Ashap” üzerinden kıyamete kadar Müslümanları uyarılmak içindir.

Diğer önemli bir husus, Hz. Peygamberi okuma bilmeyen değil, “din adamları sınıfından olmayan, halkın bağrından çıkan” manasına gelen “ümmi” vasfıyla alakalıdır.

Son olarak da, din adamları sınıfı oluşturan Yahudi hahamlar, sert bir dille eleştirilmiş, ciltler dolusu kitap taşıyan merkebin durumuna benzetilmiştir.

Bazı ayet mealleri verdikten şonra, devamında da anladığımız kadarıyla yorumlarla meseleyi zenginleştirmeye çalışalım inşaAllah.

SEVGİ VE MERHAMETİ SONSUZ ALLAH’IN ADIYLA

Ayet: GÖKLERDE ve yerde ne varsa hepsi, mülkün sahibi, her tür kirlilikten uzak tertemiz olan, gücün ve bilgeliğin kaynağı Allah’ı anıp yüceltiyor. (62/1)

Yani göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ı anıp yüceltiyor deniliyor. Bu ayet, Müslümanların dilinde “pelesenk” olur inşaAllah!

Ayet: Ayetleri okuyarak onları arındırıp temizleyen, onlara kitap ve bilgelik öğreten halkın bağrından çıkmış Peygamberi seçip gönderen O’dur. Oysa bundan önce açık bir sapıklık içindeydiler. (62/2)

Yani kişi bilinçli, kasten yaptığı şeylerin sorumlusudur. Ahirette herkes yaptığı davranışların karşılığını görecektir. Ayrıca arkasından gittiği, önder kabul ettiği kişilerle beraber olacak ve hesaba çekileceklerdir.

Ümmet“, bilinçli bir kasta, bir amaca yönelik bir araya gelmiş topluluktur. Bu manada bugün bir ümmet birlikteliğinden bahsedilemez. Esasında Ümmet, “sosyo-politik” bir birlikteliktir. Hiçbir bilinç ve kasıt olmadan, hasbelkader bir arada duran topluluklara ümmet değil, “kalabalık” denir. Bugünkü Müslümanların durumu bundan ibarettir.

Keza aynı kökten gelen “Ümmi” kavramı da Hz. Peygamber için “okur-yazar” olmayan değil, her hangi bir sınıfa, kasta, hanedana, oligarşiye mensup olmayan, doğrudan doğruya “halkın bağrından çıkan” demektir. Kur’an’ın ısrarla “ümmi nebi” demesi bundandır.

Ümmi Nebi kavramı, Yahudilerin şahsında eski dünya dinlerinin uydurdukları dini-oligarşik kastları dağıtmak ve dini genele yaymak için kullanmıştır.

Ayet: Tevrat’ın yükünü üstlenip de sonra onu taşımayanların durumu, sırtına ciltlerle kitap yüklenmiş eşeğin durumuna benzer. Allah’ın ayetlerini yalanlayanların durumu ne acıdır! Allah zalimleri doğru yolda yürütmez. (63/5)

Ayet: Söyle onlara: “Ey Yahudiler! Siz diğer insanların değil de yalnız kendinizin Allah’ın dostları olduğunuzu iddia ediyorsanız, haydi ölümü isteyin bakalım eğer sözünüzün eriyseniz. (62/6)

Yani Önceki çağlarda Tevrat’ın sorumluluğunu üzerlerine ve tekellerine alanlar, etrafında din adamları sınıfı oluşturup sektör haline getirdiler. Kendilerinden başka herkesten dinin uygulanış biçimini sakladılar. Peygamberliğin Allah’ın layık gördüğü herkese açık bir lütfu olduğunu unutup, sadece kendi uydurup düzdükleri din adamları sınıfına ait olduğunu söylediler. Bu görüşleri dışında kalanları da ne acı ki “ümmi” (cahil) diye aşağıladılar.

Bu arada “halkın bağırdan çıkmış” anlamına gelen (ümmi) peygambere vahy edilenleri duyar duymaz Yahudiler inkâr ettiler, Peygamberi küçük gördüler. Böylece Tevrat’ı boşu boşuna taşımaları sebebiyle Allah onları sırtına kitaplar yüklenmiş eşeğin haline benzetti. Çünkü Yahudiler, üstlendikleri şeyden habersizdiler. İçinde ne yazdığına, ne söylediğine aldırış etmediler. Sadece üzerinden para kazanmak ve çıkar temin etmek için taşıdılar. Ellerinden gelse kaldırıp atacaklardı ama iyi para getirdiği için, din ve peygamberlik ticaretine devam ettiler, bir kene gibi yapıştılar, kendi peygamberi dışlarında kalanları reddettiler.

Ayet: EY iMAN EDENLER! Cuma günü namaz için çağırıldığınızda alışverişi bırakıp Allah’ı anmaya koşun. Eğer bilirseniz, sizi kurtaracak olan budur. (62/9)

Ayet: Namaz kılındıktan sonra da yeryüzüne dağılın. Allah’ın nimetinden nasibinizi arayın. Allah’ı çokça anın ki gerçek mutluluğa erişebilesiniz. (62/10)

Ayet: Durum buyken, bir ticaret veya şamata görünce çekip gittiler ve seni ayakta yalnız bıraktılar. Söyle onlara: “Allah’ın katındaki, şamatadan da ticaretten de daha hayırlıdır. Allah rızık verenlerin en hayırlısıdır.” (62/11)

Yani Kur’an’da bir sureye isim olacak kadar öne çıkarılan “Cuma namazı toplantısının” anlaşılması, Müslümanlar için oldukça önemlidir. Tabi anlaşılırsa…

Surenin indiği dönemde şöyle bir sorun zuhur etti:

Cuma suresi inmeden önce zaten Müslümanlar Cuma günü toplanıyorlardı. Bunu Medine’ye daha önce gelen Mus’ab bin Umeyr tebliğ faaliyetlerinde ortam oluşturmak için başlatmıştı. Medine’ye Hz. Peygamber geldiğinde durumu tasvip etmiş, devam etmesini istemiştir. Sonrada bu güzel uygulama sürdürülmüştür.

Hz. Peygamberin hutbe okuduğu bir gün cemaatin gelen bir kervana koşmaları üzerine bu ayetler geldi.

Zaten gelen ayetlerde “Cuma namazı kılın, cuma diye bir namaz başlatın” değil de Cuma günü çağrıldığınızda destekleşme, dayanışma ve salat için alışverişinizi bırakın, denmesi bu toplantının daha önceden zaten yapıldığını gösteriyor. Yani ayetler bir olayı başlatmak için değil, başlatılmış bir olaya çekidüzen vermek ve uyarılarda bulunmak için nazil olmuştur.

Rivayete göre Medineliler alış veriş için şehre bir ticaret kervanı geldiğinde davul zurna çalarak karşılama yaparlardı. Kervanın başına üşüşürler ve pazarlıklar yaparak mallarını alır-satarlardı. Bu arada davul-zurna sesleri arasında bağırıp çağrışmalar olur, şamata çıkarırlardı.

İşte böyle bir kervanın geldiği sırada Hz. Peygamber mescitte hutbe irad ediyordu. Mescittekilerin tamamına yakın kısmı, davul-zurna ile bağırıp çağrışmaları duyunca hutbeyi yarıda bırakarak çekip gittiler. Hz. Peygamber’i ayakta yalnız bıraktılar. (Razi, Ibni Kesir, Kurtubi).

Görülüyor ki mal/mülk sevdası bazen birçok şeyin önüne geçebiliyor.  Değerleri yaralayıp yıkabiliyor. Allah ile insan arasına dünya girdiği zaman insan, hak ve hakikati göremeyecek kadar hafazanallah kör oluyor!

Mahmut AKYOL