KUR’AN, RAMAZAN AYI VE ORUÇ

logo5

KUR’AN, RAMAZAN AYI VE ORUÇ

Bir milyarı aşan 57 İslam ülkesi bir Ramazan ayına daha girmiş bulunuyor.

Hayırlı olsun…

Fakat bu iklimin hüküm sürdüğü coğrafyalar fazlasıyla kanlı, fazlasıyla kavgalı, fazlasıyla yoksul, fazlasıyla umutsuz…

Dünyanın orta yeri, adaletsizlik içinde, sırtlanların işgali altında, Diktatörlerin elinde… Açlık, yoksulluk, ırkçılık ve cehaletin girdabında. Yeryüzünün bütün kadim sorunları bu coğrafyada…

Şimdi bu dünya bilgili, vicdanlı, dürüst, cesur ve güvenilir yöneticiler bekliyor…

Şu bir hakikat ki, “Oruç bizden öncekilere farz kılındığı gibi bize de farz kılınmıştır.”

Bu hakikat radyo, televizyon ve gazete köşelerinde Ramazan Ayı boyunca İsrailiyat hikâyelerine boğulacaktır.

Dinin Teorikte kaynağı Kur’an, pratikte kaynağı sahih Sünnettir. Bu Kur’an’ın ve bu Sünnetin ruhu ile insanın vicdanı arasında herhangi bir çelişki yoktur.

Ramazan ayını bereketlendiren Kur’an, Ramazan Ayı içinde gönderilmeye başlanmış, kararan vicdanlar aydınlatmış, yolunu kaybetmişlere yol göstermiştir.

Yazık ki Kur’an’ı Kerim şimdi “mahcur” dur.

Hâlbuki bu Kur’an nice millet, toplum ve insanlığın umutlarını yeşertmiştir.

Dini ve Kur’an-ı Kerimi anlamak ibadettir.

İbadet, hayatın içinde yapılanlardır.

Oruç tutmak Müslümanın Müslümanla eşitlenmesidir.

İslam, sömürüyü ret eden bir yaşam düzenidir.

Kur’an-ı Kerim hayattır.

Anlamaya çalışmak farzdır.

Bunun üzerinde düşünmek gerekir.

Eğer bir beldede sömürü varsa, o beldede İslam bir kenara atılmış, yaşayan ve yol gösteren Kur’an ölü hale getirilmiş, yüreklerin titremesi, coşması son bulmuş, rahmet yüklü bulutlar kurumuş demektir.

KUR’AN; insanlığı tarihsel olayların üzerinden evrensel değerlerle buluşturur. İnsanlığı hakka, adalete, merhamete, ahlak ve fazilete çağırır. İnsanlığı iyi/kötü, doğru/yanlış, güzel/çirkin, hayır/şer ekseninde, aklı (vicdan/sağduyu), nakille tevhit noktasında buluşturur.

Bununla birlikte din insanı başıboş bırakmamış, insan sorumluluktan ayrı tutmamıştır!!!

Hz. Peygamber; kalbinde Kur’an’dan bir eser bulunmayanı “harabe eve” benzetmiştir. Zira Kur’an, teberrüken değil, tefekküren okunacak bir kitaptır.

Gerçek şu ki, dünyada aç/tok milyarlarca insan gelip gitmiştir. Halen de bu acıyı tüm çıplaklığıyla yaşayan milyonlarca insan bulunmaktadır. Allah, ilk insandan bu yana sosyal kıyametin kopuşunu “açlık/tokluk” dengesine bağlamıştır.

İşte Oruca bu açıdan bakılmalıdır.

İftar ve Sahur” sofraları herkese açık tutulmalı, sofralar gösterişe, ziyafete boğulmamalıdır. Unutulmasın ki açlık ve tokluk dengesizliği yeryüzünü cehenneme çevirmektedir. Dünyayı yönetenler, hayatın bu gerçeği karşısında kaderci bir anlayış sergilemekten öte bir şey yapmamaktadır.

Benim itirazım işte bunadır..!

Yoksa Allah’ın bizim aç kalmamıza ihtiyacı yoktur. Mülkünden tasarruf etmek gibi bir derdi yoktur. Tıpkı Allah’ın bizim namazımıza ihtiyacı olmadığı gibi… Yoksa Allah, kulunun aç kalmasından ve sıkıntı çekmesinden (haşa) bir zevk alır tarafı mı vardır?

Açlık günleri” demek olan Oruç, vicdanlarda tutulmalıdır.

Allah, Kefaretin karşılığı olarak bize “namaz kılın, tespih çekin” demez de, “verin, paylaşın, açları doyurun” der. Yani demek istenmiştir ki Oruç, sadece Ramazan ayı ile sınırlı değildir. Çünkü açlık, insanlığın kadim sorundur. Orucun bizden önceki ümmetlere farz kılınması bu kadim sorunun sürekliliği sebebiyledir.

Bundan dolayıdır ki; “ruhaniyet ve maneviyat aç ve yoksul insanların yüzündedir” denmesi bundandır. (Dehr “İnsan” 8,9)

Yani Allah’a yaklaşmak, Allah’ın Cemali’ni ve Allah’ın sıfatlarıyla tecelli ettiğini görmek isteyen, “fakirin yüzündeki tebessüme” baksın denilmiştir.

Bizim dindarlığımız biçimsel olmasaydı, Oruç bizi tutardı. Hikmetine bakılmadan tutulan Oruç, gösteriş kokar… Aynı şekilde İnfakta öyle… Bu sebepledir ki, insan içindeki kötülüklerin (şeytan) kudurması, kavgaların, savaşların ve sağlık problemlerinin çoğalıyor olması bundan olsa gerektir.

Bir ömür boyu farklı aylara rast gelen oruç tutmanın hikmeti bu yüzden büyüktür. Yaz orucu, duygudaşlık kurmamız için büyük bir fırsattır. Dahası, orucun her yıl farklı günlere denk gelmesi, yoksulların hem yaz hem kış günlerini nasıl geçirdiklerini anlamamıza sebeptir.

Oruç tutmak, bütün ibadetler gibi bir bilinç işi ve bir irade eğitimidir. Eğer bir ömür boyu uyursanız (Müslümanın/İnsanlığın) derdine dert katar, oruçtan kaçmış olursunuz. Yani uyursanız Orucun toplumsal etkileşimine dair anlamı kaybedersiniz. Açıkçası, orucu uykuya tutturmak, namazı uykuya kıldırmak gibidir.

İslam’da infakın anlamı, kişinin kendi zenginliğini paylaşıma açmasıdır. Sadaka bir yoksulun gönlünü almaktır. Zekâta kırkta bir demek, Zekâtla dalga geçmektir.

Kur’an’da “İsar” vardır. Yani İsar karşısındaki kişiyi kendine tercih etmektir..! Bu dünyanın hala erişemediği bir insanlık düzeyidir.

Gördüğüm hakikat şudur:

İslam, iyilikte sınır tanımaz!

İslam’ın kapsamını daraltmaya kimsenin hakkı yoktur.

Ramazan Ayının en önemli hususu kardeşliği, eşitliği ve sosyal barışı sağlamaktır.

Eğer insan yeryüzünde Allah’ın yüzünü görmek istiyorsa, açların ve yoksulların yüzüne ve haline baksın ve onların gülümsemesine yardım etsin. Yoksa bilin ki; sesiniz yükseklere çıkmayacaktır!

Müslümanların Bayramı Cuma günüdür.

Cuma günü Müslümanlar bir araya geldiklerinde sadece namaz kılıp dağılmazlar, olanlar olmayanlara verir, kardeşlik tesis ederler…

Şimdi orucun da Cumanın da anlamları kaydı gitti.

  1. Yahudilikte “Cumartesi Günü Yasağı” var. Yani Yahudilere Cumartesi günü mülkiyet edinmeme ve o gün çalışmama yasağı getirilmiş. Altı gün boyunca elde ettikleri malları “kenz” etmemekle emredilmişlerdi. Yedinci günü de “infak” etmeleri istenmişti. Fakat Yahudiler her ikisini de yapmadılar. Allah’ın emrini tahrif ettiler. Yani hem “Sept” günü çalıştılar, hem de o gün kazandıklarını kenz ettiler.
  2. Hıristiyanlıkta “Komünyon Ayini” vardı. Hz. İsa, sürekli ve toplu halde yemek yer, ekmeği bölüşür, suyu paylaşır, hiç ayrı yemek yemezdi. İnsanlara da sürekli olarak böyle yapmalarını söylerdi. Onun bu davranışı ritüele dönüştü. Yani yemeğin bölüşülmesi bir parça ekmeğe, suyun paylaşılması da bir yudum şarap içmeye dönüştü.
  3. Hz. Peygamber her kıldığı namazdan sonra cemaate dönerek tespih çektirmiş değildir… Derdi olanı dinlemiş, ihtiyacı olana vermiş, bölüşmüş ve paylaşmıştır… Kardeşlik Böyle tesis edilmiş, böylece kaynaşma sağlanmıştır…

Ta ki Emevi dönemine gelindi. İmamlar cemaate doğru dönerek onlara zikir yaptırdılar. Tespih tanelerinin aktığı gibi kişinin günahlarının akacağını söylediler.

Görüldüğü gibi her üç halde de iş rayından ve amacından çıkarılmıştır. Dinin hayattan koparılması işte böyledir.

Sonuç olarak DİN, bir “vicdan” işi, bir “Religion” (ölü, ruh ve ayin) dini değildir.

Ne yazık ki “Batı” tarafından ortaya konulmuş olan bu din anlayışı, her alanda olduğu gibi bize de sirayet etmiştir. Dinin tapınaklar, kandil geceleri ve mezarlıklar da aranması bundandır.

Maalesef bugün Türkiye’de yaşatılmak istenen din, Şaman karışımı bir “Türk tipi Religion” dur.

Tarih tabiat, hayat, akıl ve vicdandan kopartılmış bir din anlayışı, sosyal hayata ve hayatın getirdiği sorunlara pek bir şey söylemiyor. Orucu bile bir ibadet olarak anlıyor ve kendi kendimize Müslüman olup gidiyoruz.

Söylemeye çalıştığım bu sözlerim, derdi olanlar içindir. Hak, adalet, eşitlik, kardeşlik, özgürlük, dürüstlük, yetimi, yoksulu, alttakini korumak isteyenler içindir.

Bu sözlerim, mazlumun yanında olanlar, zayıfı güçlüye ezdirmeyenler, kamu malını temerküz etmeyenler içindir.

Söylemeye çalıştığım bu sözlerim, ülke kaynaklarının zenginler arasında dönüp dolaşan bir tahakküm aracı olmasını düşünmeyenler, içindir.

Şimdi yeryüzünde Allah’ın yüzü görmek isteniyorsa, açların ve yoksulların yüzüne ve haline bakmak kâfidir.

Maalesef bu güzellikler Emevi yönetiminin başından itibaren bitmiştir. Yaşayan din, ölü bir dine döndürülmüştür.

Son sözüm şudur,

Din ve kaynağı Kur’an inanmak isteyenler için bir tehdit değil, tekliftir.

Dileyen inanır, dileyen inkâr eder.

Mahmut AKYOL

DİNİN İKİ YÜZÜ

logo5

DİNİN İKİ YÜZÜ

  1. Biri inananı (Mümin) dünyada sorumlu tutan, zayıfların çığlığı, kalpsiz dünyanın kalbi gerçek yüz…
  2. Diğeri güçlünün, egemenin elinde şekli, içi boş, hiçbir sorumluluğu olmayan afyon yüz…

İnsan bir kere inandırılmaya görsün, ona her şeyi yaptırabilir ve ondan her şeyini alabilirsiniz. Bir kere inandı mı, ona her şey satabilirsiniz. Çünkü burada insanlar Man kurtlaşmıştır. Man Kurtlar düşünemezler. Man Kurtlar ortamında “orman kanunları” geçerli olur.

Tarih boyunca bu hep böyle olmuştur. Şu an da böyledir.

Tüm kutsal kitaplarda Allah’ın adını gereksiz yere istismar etmeyiniz ve insanları Allah ile aldatmayınız, onun adına yemin etmeyiniz ve onun adına insanları sömürmeyiniz denilmiştir.

Dürüst insan gerçek din anlayışında kimsenin hakkını yemez. Kendisine, doğaya ve çevresine zarar vermez. Komşusu açken tok yatmaz. Paylaşmayı sever, ekmeği bölüşür. Sonuçta güzel ahlak sahibidir.

Şekilcilikte kültür ağır bastığı için, Ritüeller din haline gelir, davranışlar ikinci planda kalır… Yani namaz kılmak, oruç tutmak, başını örtmek ilk planda, çalmak, hırsızlık yapmak, adam öldürmek geriden gelir. Hâlbuki durum tam tersi olması lazımdır…

Dinde asıl olan davranıştır. Ritüeller kişi ile Allah arasındadır. Davranışlar ise toplumsal ve sosyal olaylar olduğu için insanların arasında ki hukuktur.

Ahirette ilk sorulacak Namaz değil, kul hakkıdır.

Garip olan taraf, bayram ve teravih gibi sünnetlerde camiler dolar taşar da, aynı camiler farz namazlarda boş kalır. İşte kültür budur.

Genelde toplumlar İslam’ı okuyarak, anlayarak, özündeki hakikati kavrayarak Müslüman olmuş değildir. Böyle olunca da halk dini türbelere gitmek, Ritüelleri ihya etmek olarak, cenazeden sonra ölüye yedisi, kırkı, elli ikisi gibi günler tertip etmek olarak anlar. Hâlbuki bunlar Şaman kültür ritüelidir. Şamanizm de cenaze sahiplerini sadece hayata döndürmek için onlara verilen moral ve dayanışmadır.

Kanaatim odur ki asıl mevzu eşitliğin, adalet, dürüstlük ve doğruluğun tesis edilmemesidir.

Müslüman bir ülkede dindarlığının ölçüsü; suç oranlarının azlığı olmasıdır.  Suç oranı fazlası orada dini ve dindarlığı tartışmalı hale getirir. İsterse camiler dolsun, hacca gitme oranı yüksek, kadınları örtülü, çarşaflı olsun… Eğer bir ülkede zengin yoksul uçurumu ve insanlar arası bir sınıf oluşuyorsa; orada İslam var mı yok mu tartışılır.

Bakın! Yeryüzüne gelmiş hiçbir Peygamber yoktur ki, getirdiği din ters yüz edilmemiş olsun. Hz. Peygamber de buna dâhildir. Yani din hayattan çekildiğinde yerini kültüre ve şekilciliğe bırakır.

Hasani Basri der ki:

Her ümmetin bir putu vardır. Bu ümmetin putu da paradır.”

Hz. Muhammed’in vefatından sonra Kâbe’nin içine bir put dikilmiştir. Bu put, Kâbe’nin üzerindeki 120 kilo ağırlığında ki altın örtüdür. Hem de bu örtü onun soyundan geldiğini iddia eden krallar tarafından örtülmüştür. Yani Araplar eski cahiliye kültürüne dönmüşlerdir.

Bu söylenilenler elan Hz. Peygamber’in yurdunda olmaktadır. İmanları taşarak Hacca giden Milyonlarca insan, kutsal saydıkları altın işlemeli örtüye dokunmak için birbirini ezerler.(!)

Bana göre Allah’ın dini Hz. Peygamberle bitmiş, Kerbela ‘da toprağa gömülmüştür. Sonra yeniden saltanata, mal hırsına ve dünya kavgasına dönülmüştür!

Yani Müslüman birisi hem namaz kılacak, hem haram yiyecek, hem de yalan söyleyecek… Olamaz böyle şey… Bu haliyle yeryüzünde İslam yaşanmaz..!

Allah, bizim kendisi önünde eğilip kalkmamızdan değil, birbirimize iyi davranmamızdan, birbirimize karşı Hak ihlali yapmamamızdan daha razı ve hoşnuttur. Yine de hesap soracak ve en iyisini bilecek olan Allah’tır.

Kul hakkı ile Ritüeller arasında bir ilişki vardır. Ritüeller yerine getirilmemesi belki affedilir; fakat kul hakkını asla! Allah, “kul hakkı ile karşıma gelmeyin” diyor! “Kimin hakkını yediysen ona tazminat öde, iade et” diyor! Yoksa “Cennete giremezsin” diyor!”

Kul hakkı ihlallerinin başında “tecavüz” gelir.

Tecavüz bir tatminsizlik ve cinsel açlıktır. Dost hayatı yaşamak doğru değildir. Kur’an-ı Kerim’de dört eşlilik diye bir şey yok. İkinci, üçüncü kadın olacak diye bir şey yoktur. Bunlar çok eşliliği azaltmak için tedrici yapılanmalardır. Kur’an’da tek eşlilik tavsiye edilmiştir.

Hz. Ali’nin bir sözü var: ‘’Seven asla aldatmaz.‘’ demiştir. Allah bir erkek ile bir kadını birbirini maddi, fiziki ve bedeni mutlu olsunlar diye yaratmıştır. Diğer durumlar insanı ruhen parçalar. Buna dikkat edilmelidir.

Hz. Muhammet 25 yaşında evlenmiş, 50’li yıllara kadar tek eşli kalmış, 53-55 arası Hz. Ayşe ile evlenmiş, 59 yaşına kadar 4 sene diğer kadınların birçoğuyla himaye evlilikler yapmıştır. 59 yaşından itibaren de onun için tüm evlilik ve boşamaları yasaklanmıştır. 63 yaşında da vefat etmiştir. O evliliklerin çoğu bizim bildiğimiz anlamda evlilik değildir.

Araplar arasında böyle kadını koruma anlayışı vardı. Bu anlayış o devirde kadınlar için büyük bir şanstı. Değilse; kadınlar köle gibi alınıp satılıyordu. Aslında kadın erdemli, dürüst, kendisine güvenilir olmalıydı. İşte, İslam kadına bu payeleri verdi.

Durum buyken İslam tersyüz edilmiştir. Mesela Peygamber soyundan geldiklerini iddia eden en son ölen Suudi Kralının onlarca karısı, milyarlarca dolar parası, binlerce hanedan mensubu vardı…

Şimdi bu hanedan mensupları dünyanın bilmem nerelerinde kahvaltı yapıyor, otellerde konaklıyor, har vurup harman savuruyor. Yoksul Arabistan halkı da çöllerde ser sefil yaşıyor..!

Son söz olarak söylemek gerekirse:

Haram mal ile ibadet olmaz ve bir Müslüman haram ekmek yemez. İşte bundan dolayıdır ki, yapılan ritüeller boştur..! Ve Müslüman bir türlü Müslüman olamıyor. Herkesin gözü aç, kimse kimsenin iyi olmasını istemiyor…

Mesela Ritüeller (Namaz gibi) çalmamak, öldürmemek, yalan söylememek, insanlar arasında farklılaşmaları gidermek, dil, din, ırk, renk, mülkiyet, cinsiyet, kavmiyet üstünlüğüne ve eşitsizliklere son vermek içindir.

Çünkü bu haller insanları ve Müslümanları ayakta tutan temel direklerdir.

Eğer Ritüeller (Namaz gibi) insanı dünyada yapacağı güzel işlere teşvik etmiyorsa, Maun Suresinde söylenildiği gibi boştur. Öksüzü doyurmayan, yoksulu doyurmaya teşvik etmeyen, yetimin yanında yer almayan bir insanın kıldığı namazlar, yaptığı ibadetler boştur…

Görülen o ki, çoğu kişi kendini kandırıyor..!

Yani 90 bin camide ezan okunmasıyla değil, ne kadar az adam öldürülüyor, ne kadar az hırsızlık oluyor, ne kadar az piyasada sahte çek dolaşıyor, kadınlara ve çocuklara ne kadar az tecavüz oluyor onlarla öğünülmelidir..!

Hasılı ne kadar çok öksüz, yoksul, yetim doyuruluyor ona bakılmalı ve öğünülmelidir..!

Suç oranlarına bakın. Cezaevleri ağzına kadar dolu… Hastaneler ağızına kadar dolu… İnsanlar sağlıksız… Psikologlar insan akıl sağlığıyla ilgili harıl harıl çalışıyor… Bir ülkede bunlar varsa orada dindarlık yok, aksine orada şekli dindarlık vardır. Yani orada dinin afyon yüzü karabasan gibi dolaşıyor diyebilirsiniz.

Mahmut AKYOL

 

İSLAM DÜNYASI VE YAPRAK DÖKÜMÜ

logo5

İSLAM DÜNYASI VE YAPRAK DÖKÜMÜ

Dünyanın çeşitli halleri sebebiyle insanlar arasında farklılaşmalar olur. Dil, din, ırk, renk, mülkiyet, cinsiyet, kavmiyet ve milliyet temelinde yaşanan farklılaşmalar gibi.  Ama bu farklılaşmalar hiçbir zaman eşitsizlik değildir.

Kanaatim o ki, Müslüman dünyanın dökülme sebeplerinin başında “adalet, ehliyet, liyakat, meşveret, maslahat” kavramlarının içlerinin boşaltılması ve hayattan çekilmesi gelir. Çünkü bu haller insanları ve Müslümanları ayakta tutan temel direklerdir.

Diğer yandan ne kadar İslam Düşmanı varsa bunların açık ve gizli oyunlarını fark etmeden iktidarlarını sürdüren yöneticilerdir.

Müslüman dünyanın gündemine bakın:

Muhafazakâr anlamda üç ayları ihya ediyor. İslam’ın varoluşunun tarihselliği bile terk edilmiş, “kandiller” kutluyor. Buna karşılık Kudüs, Mescid-i Aksa, Mescid-i Haram, Bağdat, Şam, zalim çizmeleri altında, mazlum hale getirilmiş halklarıyla birlikte eziliyor. Ama Müslümanlar iman tazelemek adına “UMRE” ziyaretine gidiyor.

Bilinçli bir Ümmet anlayışından yoksun, bir amaç için bir araya gelememiş Müslüman Topluluklar, her geçen gün kan kaybediyor. “Sosyo-Politik” bir birliktelik yok.

Aslında “Hacer-ül Esved” taşı yerinden düşmüş de yerine koymak için bir “ortak” akıl aranması gerekirken, herkes kendi bildiğine iman ediyor, ondan başka hak ve hakikat kabul etmiyor.

Bugüne kadar İslam Âlemi bulabildiği iki akılla yaşadı geldi.

  1. Şii İmamet Mitolojisi,
  2. Sünni Saltanat İdeolojisi.

Bu iki akıl harbi konuşulursa hiçbir zaman sadra şifa olmamıştır. Yenilikçi akılda kerih görüldüğünden (İbn Teymiyye, İmam-ı Gazali Ekolü gibi kimselerce) itibar edilmemiştir. Aslında bu iki yol, hem İslam’ı taassuba sokmuş ve hem de dondurmuştur. Akabinde de Müslümanlar geri kalmıştır.

Şimdi Müslümanlar:

İçtenlikle İslam’ın gereklerini yerine getirmek, hayata taşımak, ikiyüzlü olmaktan uzak durmak zorundadır. Bunun için herkes Ömer’i beklemek yerine Ömer olmak zorundadır… Ancak böyle olunduğu takdirde Allah bu topluluğu muzaffer ve üstün kılacaktır. Böyle bir topluluğun etrafında bir sevgi çemberi oluşturacak, bu saf imanın etrafında diğer insanlar, boylar, kavimler toplayacaktır.

Yeter ki Müslümanlar bölünmesinler, cellatlarına âşık olup esarete düşmesinler…

Yeter ki hedefsiz, idealsiz, iradesiz olmasınlar…

Yeter ki yaşarken adaletten ayrılmasınlar…

Yeter ki öldürmesin, çalmasın, iftira atmasın, tecavüz etmesin ve kamu hakkını ihlal etmesinler…

Yeter ki tarikat, cemaat ve Tasavvuf kültürüyle devasa İslam’ın ve mensubu Müslümanların sorunları buradan çözülür diye inanmasınlar…

Dünya şartları her gün değişiyor. Hatta akşamdan sabaha insan değişiyor.  Bu değişikliği görmek ve kabul etmek gerekmez mi? Bunu inceden inceye düşünmek gerekir…

Allah insanlık tarihi boyu insan başıboş bırakılmamıştır. Bu bakımdan bireysel manada her insanın, genel anlamda her milletin kendisine göre vicdanında yaşattığı bir hedef ve sorumluluğu vardır. Bu hedef Âdemden beri Müslümanlar için “Darü’s-Selâm” dır. Yani yeryüzünü cennete çevirmek hedefi… Bu hedef dünya için dinamik ve yenilikçi bir yaklaşım olmasına rağmen başarılamamıştır. Fakat bu hedef başarılamadı diye asla vazgeçilmez!

ÇünküDarü’s-Selâm” mazluma bir sığınak, zalime bir ateştir.

Eğer bir milletin Darü’s-Selâmını yıkmak isterseniz, onun içinde bir sır gibi sakladığı ideallerini yıkmakla işe başlarsınız. Bunun için önce kullanılmaya müsait uşaklara (ajanlar) vaatlerde bulursunuz. Söz gelimi iktidar sözü verirsiniz. Ayakları altıma dolarlar saçarsınız. Mesela Rum’ları, Ermeni’leri ve Kürt’leri İngiliz’ler, İran’lı bir Yahudi ananın (Rabin) çocuğu Fetö”yü ABD böyle kullanmıştır.

Bakın İngilizlerin 3,5 milyonu bulan askeri gücü bulunmaktadır. Yarıdan fazla bölümü İngiliz değildir. Bunun 600 Bini Müslümandır. Bunlar sömürgeci, mezhepçi, ırkçı ve terör anlayışla İngilizler böyle elde tutmaktadır!

Bunun gibi eğer Rothshild ailesinin gücü ABD üzerinden kaldırılmış olsa, İsrail’in önündeki engelleri kaldırmak için ABD kılını bile kıpırdatmaz. Bakmayın siz ABD kâğıttan kaplan olduğuna…

Atılan bombaların dumanları kalkmamış iken Suriye’nin haline bakın! Dünyanın gözü önünde Rusya, Deli Petro’dan bu yana “Sıcak denizlere inmek” ve ABD, İngiltere İsrail/Ermenistan koridoru açmak için var güçleriyle çalışıyor. Savaş baltalarını çıkarmış, güç mücadelesi yapıyor, dünyaya korku salıyorlar!

Hani, inkârcılar seni bağlayıp bir yere hapsetmek ya da öldürmek veya seni yurdundan çıkarmak için tuzak kuruyorlardı. Onlar tuzak kurarken, Allah da karşı tuzak kuruyordu. Allah tuzağı boşa çıkaranların en güçlüsüdür. ENFAL-30

“Onlar tuzak kurdular, Allah da tuzak kurdu. Ve Allah, tuzak kuranların en hayırlısıdır.” ALİ İMRAN-54

Abdülhamid hal edilirken de aynı güçlerin öncelikli derdi petroldü.  Bugünde dertleri aynı…

Türkiye-Suriye, Türkiye-Irak sınırında uydu verilerine göre Güneydoğu petrol denizi…

Cudi Dağı’ndaki petrolümüz Irak’a doğru akıyor ve bunu İngiliz ve ABD biliyor! Silopi’nin altında petrol denizi var… Sadece petrol değil, çok zengin uranyum ve nikel madenleri var! ABD bağlantılı şirketler Güneydoğu petrol denizi ve Uranyumu üzerine çullanmak istiyor.

Bunun için yukarıda değinildiği gibi düşman adına bürokrasi ve hortumcu çeteler, milletin hak ve hukukunu talan ediyor. İngilizler ve ABD’nin maşaları dün “ASALA”, bugün “FETÖ, DAİŞ, PKK, YPG, PYD” gibi terör şebekeleriyle ülkem meşgul ediliyor.

Ah keşke şu ön kabullerimiz ve peşin hükümlerimiz olmasa, düşman tarafından dinin afyon yüzü gerçek din gibi gösterilmese, Kur’an mahcur bırakılmasa, Cemaat ve tarikatlarca Peygamberimiz insan olarak görülse, binlerce uydurulmuş hadisin peşine gidilmese, İsrailiyat hikâyelerinin etkisinde kalınmasa, Müslümanlar sağa sola savrulmaz, insanlık onuru bu kadar küçülmese, yeryüzünde çok şey değişir..!

İslam Dini yayılmaya başladığı andan itibaren Emevi Saltanat, siyaset ve doktrin anlayışıyla Allah’ın Dini İslam’a Arap Milliyetçiliği, toprak ağalığı,  İran’ın Mecusiliği, Anadolu Şamanizm’i, Hint Brahmanizm’i, Arap Cahiliye kültürü, Bizans/Hıristiyan ve Yahudi din anlayışı karıştırıldı. Müslümanlar bu karışmaya mani olamadı. Din adına çekilen sıkıntılarımızın kaynağı burası…

Eğer Hz. Peygamber Veda Hutbesinde, “Burada bulunanlar bulunmayanlara bu sözlerimi taşısınlar. Ola ki bu sözlerimi duyanlar sizden daha çok bunu anlar ve gereğini yaparlar.” Demesine uyulsaydı, Müslüman Sorumluluktan kaçınmasaydı, Müslüman fazlasını verseydi, paylaşsaydı, yaratılanları sevseydi, aralarında adaletle hükmetseydi, düşeni kaldırsaydı, zayıfı tutsaydı, öksüzü korusa, yalanan kaçsa, ölçerken, tartarken dürüst ve kul hakkına bağlı olsaydı, yeryüzünde çok şey değişirdi..!

Şimdi;

KUR’AN PENCERESİNDEN BAKIYORUM!

İLAHİ ADALET TECELLİ EDİYOR!

İnsan sahip olma arzusuna kapıldıkça kaybediyor. İnsan yaşamla, İktisadi, siyasi ve ontolojik ve ölüm korkusu arasında gidip geliyor. Açlık korkusu, yarın endişesi, ölünce ne olacağım korkusu İnsan benliğini esir alıyor.

İçimden bir ses:

Allah’a iman et diyor, O’ndan başka vefalısı yok… O’ndan başka sevgili yok… O’ndan başka yetimin arkasında duran yok… O’ndan başka kimsesizin kimsesi yok… O’ndan başka kalpleri elinde tutan yok… O’ndan başka Hesap gününü bilen yok… O’ndan başka Sevgi ve Merhamet duyan yok..!

Mülkün sahibi O, alan O, veren O, yağdıran O, yeşerten O, kurutan O, donduran O, öldüren O, dirilten O, yerin-göklerin ikisi arasındakilerin Halikı O..!

Evet, Ona iman ettim, Ona hamd ediyor ve Ona şükür ediyorum…

Mahmut AKYOL

EVRENİN YARATILIŞ NEDENİ

logo5

EVRENİN YARATILIŞ NEDENİ

Açık konuşmakta yarar var. Yalanın faydası yok. Acı gerçekler ilaç gibidir.

Hakikat o ki, İslam’ı içselleştirmek en iyisi.

Kur’an’ı Kerim emrediyor ama iyi, güzel ve doğru işleri yapmak insana zor geliyor.

Adaletin yolu yokuştur, tırmanmak ancak “er” kişiye nasiptir.

Şimdi şu sözlerim benim için önemli, sevdiklerimle paylaşmak istiyorum.

Ayaklarım önüne değil, Gökyüzüne bakıyorum. Görülen şeylerin mantığı anlamaya çalışıyorum. Evrenin neden var olduğu düşünüyorum.

O, güneşi ışık kaynağı ve ayı aydınlık yaptı; yılların sayısını ve vakitlerin hesabını bilesiniz diye, ay için farklı doğuş noktaları belirledi. Allah bunları mutlaka bir gerçeğe, bir sebebe dayalı olarak yarattı. O bilen kimselere ayetlerini ayrıntılı biçimde anlatır.” (10/5)

Yaratanın, canlı/cansız bütün varlıkların tek sahibinin Allah olduğu görüyor, biliyor ve iman ediyorum. Her şeyin Allah ile irtibatlı olduğunu (ibadet) biliyor canu gönülden inanıyor ve anlıyorum.

Evrenin yaşı, başlangıcı nereye ulaşırsa ulaşsın, madde ve enerji sahibinin (mülk) Allah olduğunu kabul ediyorum.

Anlaşılan o ki, Allah evreni, herhangi bir şey için değil, kendisinin bilinmesi, kendi sayısız sıfatlarının etkinliği için yaratmıştır. Allah yaşatandır, öldürendir, yeniden yaratandır, rızk verendir, bilendir, hükümdardır, hükmünü yürütendir.

Rızık verilenler olmadıkça rızık verenin, bilinen olmadıkça bilenin, yaşayanlar olmadıkça yaşatanın ne anlamı var?

Demek ki, Allah’ın bu sıfatlarının etkinleşmesi için yaratıkların var olması gerekir. Işığı olmayan güneşin düşünülemeyeceği gibi, yaratığı olmayan yaratıcının varlığı da bilinemez.

Ben insanları ve cinleri (görünen ve görünmeyen her şey) bana tapmaları için yarattım” buyurulmuştur. İbn Abbas “tapma” fiilini bilme şeklinde açıklamıştır. Çünkü tapma, bilmenin en ileri boyutudur. Yani bilmeden tapınma olmaz demektir.

Burada bir yanlışa değinmek lazım:

Allah âlemi, “Hz. Muhammed’in yüzü suyu hürmetine yarattı” ifadesi doğru değildir.

Rab Yahova evreni, Yakup soyundan gelen İsrail oğulları için yarattı, tanrı evreni İsa’nın yaratılış sebebi yaptı veya evren Muhammed için yaratıldı yorumları doğru değildir.

İslam dini Yahudi ve Hristiyanlıkta olduğu gibi gizemli, esrarlı bir din değildir. Buna rağmen Hz. Muhammed’in hayatı öyle anlatıldı ki, Müslümanlar için bu hayatın örnek alınması ve yaşanması mümkün olmamıştır. Yani İslam Dini, Kur’an ve elçi Muhammed, uçtu/kaçtıya çevrilmiştir.

Bu sebeple gönderilen Peygamberlerin birçoğu putlaştırılmıştır. Bu dinin tevhid anlayışına ters bir durumdur. Bütün yaratıklar ve bütün insanlar Allah’ın mülküdür. Allah sadece yarattıklarına kendisiyle irtibat sağlamaları için istikamet gösterdi ve özgür bıraktı. Bu istikameti de Allah elçileri eliyle yaptı.

Müslümanların elinde ki Mushaf’ın kronolojik sırası, başlangıcından bu yana tertip edildiği gün ki gibidir. Ancak Sahabeler arasında tertip konusunda (İbn Mes’ud, Osman, İbn Abbas, Ali, Ubeyy b. Ka’b gibi) farklılık olmuştur. Benimde kanaatim;  Nüzul Sırası daha mantıklıdır. Çünkü nüzul sırasına göre diziliş, ayetlerin anlaşılmasında bir kolaylıktır.

Mesela “Beyan” Tefsircilerinden Hakkı YILMAZ Hoca,  nüzul sırasına göre beşinci sırada olan “Fatiha” Suresinin açık şekilde anlaşılması için, daha önce indirilmiş olan dört Surenin (Alak, Kalem, Müzzemmil, Müddessir) Surelerinin, yani “147” Ayetin anlaşılması gerekir demiştir…

Benimde görüşüm budur. Çünkü bir önce inmiş olan bir ayetin anlamı, bir sonrakinin açıklaması şeklindedir. Nüzul sırasına göre inişin edebi üslubu budur denilebilir.

Bazı arkadaşın ellerine almış oldukları ayetleri Facebook’a yazarak “Kur’an’a dönmekten” bahsetmeleri beni şaşırtmıyor, fakat hemen söyleyelim ki, yöntem yanlıştır.

Kur’an’a (din) dönmek demek kadın hakkı, insan hakkı, çevre bilinci, bilgi üretimi, sosyal adalet, hukuk, özgürlük, düşünce, bilgi, yararlı iş, temizlik, haklının ve mağdurun yanında olmak, iyiliği desteklemek, kötülüğü önlemek, insanı insan olduğu için sevmek gibi daha bir sürü temel değerleri hayata geçirmek ve onları yaşanıyor kılmak demektir!

Bu anlamda bakıldığında bizim din anlayışımız sığ. Dindarlık dar bir alana hapis…

Din sadece menkıbe, sadece gözyaşı, sadece ötekileştirme ve sadece öfke demek değildir.

Bakıyorum da bu anlamda Kuran’ı Kerim ile aramız açık… Kuran’ı Kerim’in bize verdiği öğütlere kulaklar tıkalı… Evrensel din olan İslam’ın dünyaya sunduğu eşitlik ve adalet buhar olmuş… Güç ve egemenlik yarışı insanlar arasında doludizgin uzaklaşıyor… Hakkın sesi kısık… Her türlü ayırımcılık tavan yapıyor… İnsanlık, Âdem’in çocukları olduğu unutuyor!

Dini ve Kur’an’ı serbest pazar mantığıyla arayanlar tümen tümen… Kişileri sorumluluktan uzaklaştıran, müşteri memnuniyetine göre fetva verenler köşe başlarını tutmuş… İslam âlimlerinin hayatla bağları kopuk… Üçüncü, beşinci asırda yazılan kitaplardaki bilgileri tekrar ederek gün geçiriyor!

Şimdilik yeryüzünde 50 küsur İslam ülke var, fakat hepsi de paramparça… Bu konuda Batı iyi çalışıyor, hala da çalışmaya devam ediyor.

Zavallı, ne yaptığının farkında olmayan, sözde Müslüman bazı  “cemaat” ve “tarikata” dış finansmana açık halde… Eğer mücadele “imkân” değil, “iman” işi deselerdi, duru farklı olurdu.

İslam barış dinidir.” Söyleyenler gerçekten buna inanmış olsalardı, eminim ki, Müslümanlar birbirinin boğazını sıkıyor olmazdı. Birbirinin Müslümanlığını beğenmemezlik yapmazlardı. Müslümanlar birbirini suçlamaz ve tekfir etmezlerdi. Her şey altüst olmaz, işgaller altında umutlar tükenmezdi.

Kaldı ki İslam dini ahirette değil dünyada yaşansın diye gönderilmişti. Yani din sadece ahiret mesajı vermekten ibaret değildi. İslam dini Müslümanlara dünya/ahiret dengesini kurmayı emreder. Lakin günümüz Müslümanları bu ilkeden uzaklaşalı çok oldu. Bu sebeple İslam’ın yanında yer alan Müslüman Aydınların işi çok zor!

Adaletin, eşitliğin ve katılımın olmadığı bir yerde sadece din anlatılarak insanları mutlu etmek mümkün değildir.

Şimdi; Evreni, O’nun katından inen gerçeğin ta kendisi İslam’ı, hakkın ve adaletin evrensel sesi Kur’an’ı bilmek icap eder.

Gelin!  Allah yokmuş gibi yaşayanlar ve sanki Kur’an bize seslenmiyor gibi davrananlardan olmayalım.

Gelin! Tepeden tırnağa Cenab-ı Hakk’a, gerçeğin ta kendisi, imanın mihveri Kur’an’a, elçisi Peygambere yeni baştan iman edelim.

Mahmut AKYOL

 

 

HAİNE MERHAMET, VATANA İHANETTİR!

logo5

HAİNE MERHAMET, VATANA İHANETTİR!

“…Onlar tuzak kurarken, Allah da karşı tuzak kuruyordu. Allah tuzağı boşa çıkaranların en güçlüsüdür.” 8/30

Akıl sorun çözmek içindir. Eğer kırmadan, dökmeden, hakaret etmeden, iftira atmadan, kavga yapmadan, ilmi çerçevede bir yerde bir sorun çözülüyorsa; orada akıl işliyordur.

Yine de bu nezaket her zaman mümkün olmamakta, bazı kereler duygular akla galip gelerek insan hırsının esiri olmaktadır.

Bugün dünyada kendini Müslüman olarak tanımlayan iki milyara yakın bir insan bulunmaktadır. Bu insan kitlesi emperyalist, sömürücü ve tefeci bezirgânlarının saldırılarından kurtulmalarının tek bir çözümü yolu vardır. O da Kur’an’ı hayata taşımak, hayatın getirdiği sorunları çözmek için aklı kullanmak… Yani bilimi ve fenni kullanacak beyinler yetiştirmek ve dini düşünce anlayışını değiştirmek…

Bu girizgâhtan sonra sadede gelelim.

15 Temmuz darbe girişimini durdurmak muhakkak ki bir kahramanlıktır. 15 Temmuz hırsa yenik düşmüşlerin zavallılığıdır. Büyük İsrail’i kurmak isteyenlerin bir projesi, Türk Milletinin başına açılmış büyük bir beladır.

Bu ne demekti ve neden böyle bir bela bu Millete reva görüldü?

Çünkü 15 Temmuzda Milletimizin hayatına kastedilmişti. Milletimizin yaşamına son verilmek için planlanmıştı. Tarih boyu Siyonistler, dünya devletini kurmaktaki en büyük engelin Müslüman Türkler olduğunu biliyorlardı.

Devleti ve Milleti yok edecek olanları içimizden bulmuşlardı. Senden/benden tek farkları muhteris münafık oluşlarıydı. Namluyu sana döndüren eller senin içinden geliyordu. Acıtan taraf burasıydı. Yine de Milletim vatanına, bayrağına, namusuna canı pahasına sahip çıktı.

Selçuklunun küllerinden Osmanlı Devleti, onun küllerinden Türkiye Cumhuriyeti doğmuştu. O da çok görülmüştü.

Unuttukları şey, Müslüman Türk Milleti çok badirelerden geçmişti. Moğol, Haçlı, Safavi, Bizans ve Rus saldırıları yaşamıştı. Vatikan ve Ortodoks ihanetlerini görmüştü. Çanakkale ve İstiklal Savaşını yaşamıştı da, hiçbiri bu kadar ihanet kokmamıştı.

Millet, üstüne düşeni yaptı. Öldü zannedilen bu millet, bir destan yazdı. Tarihinde eşine az rastlanan bir ihaneti, yediden yetmişe kıyama kalkarak durdurdu.

Şimdi Millet adına karar verenler üstüne düşeni yapmalıdır. Sadece “Olağanüstü Hali” ilan etmek değil, gereğini de yapmalıdır. Unutulmasın ki HAİNE MERHAMET, VATANA İHANETTİR!

Sınırlarımız yolgeçen hanına dönmemeli, Pensilvanya’ya, Londra’ya, Berlin’e, Atina’ya kaçanlar ölü ve ya diri getirilmelidir. Türk Yargısı önüne adilane çıkarılmalı… Olağanüstü Hal yasası, milletin dediği gibi olmalı ve uygulanmalıdır. Türk Milleti bu hainlerin önüne “idam” ipini atarak zaten cezayı kesmişti. Bundan geri dönülmemelidir.

İnkâr edenlerle savaşta karşılaştığınızda, hemen boyunlarını vurun! Onları yendiğinizde de sıkıca bağlayınız. Savaş sona erdiğinde ya bir lütuf olarak karşılıksız ya da fidye alarak salıveriniz. Allah dileseydi onları cezalandırabilirdi. Fakat kiminizi kiminizle denemek için imtihan ediyor. Allah yolunda öldürülenlerin yaptıkları hiçbir ameli Allah asla boşa çıkarmayacaktır.” 47/4

Ey Millet Evladı!

İfade edildiği gibi Ayetin hükmü açıktır. Varlığına kastedenleri sakın affetmeyesin! Varlık ve Beka Davası ihmale gelmez, uyanık olasın!

Tarihin sesine kulak veresin!

Yirmi birinci yüzyıl “Türk Asrı” ve “İslam’ın Çağı” olacaktır. Çağ diriliş çağı, çağ mazlumların çağı, çağ yitikleri bulma çağı, çağ rüzgâr bekleyen bayrağın dalgalanma çağı, çağ dondurulmuş medeniyetimizin rahmet olarak akma çağı olacaktır unutmayasın!

Buna inanmalısın!

Varsın haklılıklarını unutanlar, ecdadıyla bağlarını kesenler inanmasınlar. Senin ıstırap taşıyan omuz üstünde başın, namusun şerefin, dalgalanan mübarek sancağın olsun yeter!

Bunun için önce “Türkiye’nin dost (!) ve müttefikleri, bunlara tanınan imtiyazlar, Avrupa Birliği, NATO, Askeri Darbeler” sorgulanmalıdır. Çünkü Türkiye’ye göre dünya 15 Temmuz itibariyle yeniden kurulmuştur. Türkiye dünyaya tuzak üstüne tuzak kuran “ırkçı, soykırımcı İngiliz, Amerikan ve Siyonist siyasetin çirkinliğini” yüzlerine söylemelidir.

Görünen o ki, bilgi ve komplo teorileriyle kirlenen hafızalar duruldukça, 15 Temmuz daha iyi anlaşılacaktır.

İnsanımı lime lime etmeye çalışan, Dinimi, Dilimi bozmak isteyen, büyük bir maharetle kendilerini gizleyen, Baronların (Masonlar), bir kene gibi milletimin sırtına yapışmış Kapitalistlerin, haksız kazanca saplanan sermaye çevrelerinin, kendilerini küresel güç diye tarif edenlerin, heveslerinin kursaklarında kalması için; 15 Temmuz ruhunun canlı tutulması lazım!

Bakın terörist başı Fetö’yü Graham Fuller, ABD gücü haline nasıl getirdi? Nasıl Siyonist, Neocon, İsrail çıkarları için kullandı? Fetö okulları üzerinden CIA, dünya milletlerine nasıl “operasyonlar” yaptı? Diğer yandan Türkiye’de bir iç savaşın fitilini nasıl tutuşturdu? Ayrıca Fetö’yü kullanarak İslam’ın yükselişini nasıl engellemeye çalıştı? Bunları unutmayasın!

Türkiye’nin başına belalar açan son dönemin Lavrens’lerini unutmayın!

Hayatı boyu İslamsız bir dünya özlemiyle yanıp tutuşan, “İslam, Müslümanlara bırakılmayacak kadar önemli bir iştir. Gelişmesi ve uyanışı Müslümanların elinde olmamalıdır!” diyen, yeryüzünde İslam’ın yayılmasından endişe duyan, Fetö teşkilatını kuran Siyonist Fulleri unutmayın!

1964 yılından itibaren Türkiye’ye gelerek 1969’da İzmir’de Fetullah Gülen cemaatini kuran, 28 Şubat bahane edilerek geçici izinle ABD ye kaçıran, daha sonra da bu izni kalıcıya çeviren, Fetö’ nün kullanılma süresi bitirmediği için Türkiye’ye teslime yanaşmayan CIA operasyonunu unutmayasın!

O yüzden kimse, devletin yeniden yapılanmasına karşı olmamalıdır!

Unutulması ki “Siz nasılsanız, öyle idare edilirsiniz!”

Eğer Memleketin idarecileri, Meclis bombalanırken dahi, toplantısını ara vermeden sürdürdüyse ve sağa/sola çekmeden Gazi Meclisin yıkıkları arasından Millete ümit verdiyse; o zaman sokaktaki insanlarda tankların altına yatar, kurşunlara göğsünü siper eder ve uçaklara meydan okur..!

Mahmut AKYOL