İBADET BİTTİĞİ ANDA YENİDEN BAŞLAR!

logo5

İBADET BİTTİĞİ ANDA YENİDEN BAŞLAR!

Gün doğar, hayat başlar… Gün batar, hayat uykuya dalar…

İnsanoğlu diğer canlılar gibi doğar, yaşar ve ölür. Lakin insan başıboş bırakılmış değildir. İnsan Allah’a karşı inanmak yahut inkâr etmek gibi bir sorumluluk içinde olur. İnsan yaşadığı asırda, yaptıklarından hesaba çekilecektir.

Bu demektir ki, ibadet, bittiği an yeniden başlayacaktır!

Yeter ki, Müslümanların dünyasında içi boşaltılmış, anlamları kaydırılmış ibadetler olmasın!

Müslümanların davranışlarına yön veren iş ve oluşlar (ibadet) düzeltilmedikçe, onlara doğruları anlatmak zor olacaktır… Atomu parçalamak kolay olacak da, insanların tabularını yıkmak kolay olmayacaktır.

İnşaAllah aşağıda konuyla ilgili faydalı olacağına inandığım bir çalışma bulacaksınız…

Kur’an’ı Kerimde ritüel kavramı yerine “nüsuk/menasik” kullanılmıştır. Arapçada Nüsuk, toprağı verimli hale getirmekte kullanılan bir kavramdır. Yani Nüsuk, toprağı gübrelemek demektir.

Anlaşıldığı üzere toprak misali Nüsuk, insanı ibadete hazırlar ve verimli hale getirir. İbadet, bir şeyi hayatın içinde yapmak, iş ve değer üretmek, ortaya çıkarmak demektir.

Ganj nehrine giren bir Hindu’nun, Kiliseye giden bir Hristiyan’ın, Havradaki bir Yahudi’nin, oruç tutan, namaz ve hac için bir araya gelen bir Müslümanın, yaptıkları şeyler sayı, tekrar, zaman ve mekân itibariyle birbiriyle benzeşirler.

Fakat konu bizi ilgilendirdiği için buraya yoğunlaşmak gerekir.

Amacını kaybetmiş, manasız tekrarlardan ibaret, hayatın içinde bir amacı kalmamış, sadece bir tekrardan öteye geçmeyen ritüeller, şekilcilikten başka bir şey değildir. Yani nüsuklar “aynı şeyleri tekrar” edip durma değil, ibadete giriş için yapılan iş ve oluşlardır.

Bu mutlak hakikati unutmamanızı dilerim…

Bütün nüsukların özü, insanları “eşitlemek”, safta tutturmak için yapılır. Buda gösteriyor ki nüsuk, İbadete kapı açmaktır. Yani ibadet insanı adalet, merhamet, ahlak ve hal ehli yapmak için yapılır. İbadet, Kur’an’da önemine binaen yüzlerce kere tekrarlanmıştır.

Şimdi bir “Ritüel/Nüsuk” kavramı “ibadete” nasıl dönüşür, ona mütevazi şekilde bakabiliriz…

Oruç, “Ramazan ayında bir ay boyunca yemeden, içmeden ve cinsel ilişkiden” uzak durmaktır. Orucun ilmihal yönü budur. İbadetin aklımız oranında asıl anlamamız gereken tarafına baktığımızda şunlar görülecektir:

Hayatta “Şeytanın” dört büyük saptırma yolu vardır. “Servet, şehvet, iktidar, şöhret”…

Orucun asıl hikmeti bu saptırmalara düşmemektir… Oruç aç bırakarak servete ve biriktirmeye, cinsel ilişkiden uzak durarak şehvet ve iktidara, itikâfa girerek şöhrete karşı kendimizi tutmak talimi yaptırtır.

Yani oruç ritüelden ibadete evrildiğinde servet, cinsellik, iktidar ve şöhret tutkusu ortadan kalkar. Çünkü her tür şehvetin panzehiri açlıktır. Bu itibarla, yeryüzünde milyonlarca aç dururken, orucu zenginlerin iftar gösterişine çevirenler oruç tutmuş (ibadet) sayılmazlar!

Kanaatime göre Oruç insan hayatında hiç bitmez. Bitti zannedildiği andan itibaren yeniden başlar!

Namaz, günün belirli vakitlerinde kıyam, rükû ve secde yapmaktır. Hac, cuma ve bayram vakitlerinde toplu halde yapılan bir eylemdir.

Namaz demek, hayatta hiç kimsenin önünde el bağlamamak (kıyam), eğilmemek (rükû), mütevazı (secde) olmamak demektir.

Eğer ömrümüz kıyam, rükû ve secdede Allah için değil de, “rütbe, tabaka ve kast” sahiplerine karşı yapıldı ise, bir ömür boş geçmiş demektir!

Hz. Peygamber: “Kim birisinin önünde sırf zengin olduğu için eğilirse (ayağa kalkarsa) dininin yarısı gider.” (Beyhakî)…

Keza kibirli, kendini beğenmiş, kasıntılı, böbürlenerek yürüyenlerin namazı boştur!

Yine musalli saftan çıktıktan sonra büyük, süslü ve gösterişli evine çekilir, topluma üstten bakar, sınıf oluşturur, öksüzü korumaz ve yoksulun yanında olmaz ise, yine namazı boştur.

Saf halinde diziliş eşitliktir. Eşitlikse hayatın içinde olur, tapınaklarda değil…

Kanaatime göre Namaz hiç bitmez. Bitti zannedildiği andan itibaren yeniden başlar!

Eline, yüzüne, başına, ayaklarına sahip olmak; yani (gözünü, kulağını, ağzını, kişiliğini ve gittiği yeri) bilmek ve korumak ibadettir. Aynı zamanda ibadet, “Eline, beline, diline” sahip olmaktır.

Su dinî sembolizmde arınmayı ifade eder. Arınmak, insanların zararına bir şey yapmamaktır.

Allahuekber” ve “La ilahe illallah” sözleri bilinen anlamıyla “büyük ilan ve çağrıdır.” Ezan genellikle günde beş (Sünnîler) ve bazen de üç kez (Şiîler) camilerden yüksek sesle okunur. Bu bir duyuru ve ilandır.

Allah’tan daha büyük olduklarını sananlara, otorite tesis edenlere bir reddiyedir. Ezan, Mülkü ele geçirerek müstağnileşen ve tuğyan edenlere karşı bir hatırlatma ve ihtardır.

İslam’ın şiarlarının merkezinde “Lehül-mülk” vardır. Öyle ki Kur’an’ın her sayfasının ortasına adeta Lehül-mülk damgası basılıdır. Bütün kıssalar, ahkâm, Nüsuk ve anlatılar bunu açıklamak içindir.

Kim yeryüzünün kuvvet araçlarını (bilgi, iktidar ve servet) ele geçirip büyüklenmeye kalkarsa, onu ret etmek için “Allahuekber!” Denmelidir!

Kanaatim odur ki yeryüzünde ezanın bittiği bir an yoktur. Bitti zannedildiği andan itibaren yeniden başlatmak bizim görevimizdir!

Hacc, eve (beyt) dayalı yaşamı yüceltmeyi ifade eder. İnsana insanlığın ve uygarlığın kökenini hatırlatır. Kâbe’yi Âdem yapmıştır. Âdem/Adam ilk evi (beyt) kuran, aileye dayalı yaşamı başlatan, bir arada yaşama hukuku (şeriat) getiren bir semboldür.

Bu durumda Hacc, insanlığın toplaşma, karışma, kaynaşma ve eşitlik menasikidir. Haccın verdiği mesaj, Allahuekber’in yere indiğinde nasıl anlaşılması gerektiğinin tatbikatıdır. Yani Allah’tan daha büyük değilsin! Ona dön! Denilmektedir.

Hacc “yöneliş” ve “yürüyüş” demek olduğundan, etrafında dönülen Kâbe bir an için yukarıya çekilip alınsa ortada esas amaç kalır.  O da; geriye iki parça beze bürünmüş, karışmış, kaynaşmış, sınıf, tabaka ve kastlardan arınmış, “eşit” hale gelmiş insanlık (en-Nas) kalır. Aslında tüm yeryüzünde ki “yürüyüşler” Allah’a doğrudur.

Hacc boyunca yapılan telbiye, yeri göğü inleterek mülkün Allah’a ait olduğunun ve şirkin esasında mülk ile ilgili olduğunun apaçık ilanıdır.

Buyur Allah’ım buyur! Senin ortağın yoktur buyur! Hiç şüphesiz övgü sanadır, nimet ve mülk (zenginlik, mal ve egemenlik) senindir; kimse sana ortak olamaz, buyur!”

İhram, Tavaf, Arafat, Müzdelife, Mina, Şeytan taşlama, kurban hepsi ritüel/menâsiktir.

Haccın bize öğretmek istediği taraf; “rütbe, tabaka ve kast” olmadığıdır. Asıl ibadet budur.

Bilinmesi gereken ve hiç akıldan çıkarılmaması gereken şey, bütün Nüsuklar bitti denildiği andan itibaren yeniden başlar… Hayatın devamı ve ibadetin akışı bunu gerektirir.

Kanaatime göre Hacc bittiğinde Haccın yeniden başlamış olmasıdır! Yani asıl ibadet Hacc’dan döndükten sonra yapılanlardır.

Kurban, hediye olarak kesilen hayvanlardır. Bazı İslam toplumlarında hacc dışında da kurban kesmek büyük eşitlik hacc Ritüeline katılım sağlamaktır.

Kurban aslında Müslümanların birbirine yakınlaşması, hediyeleşmesi, kaynaşması ve kucaklaşmasıdır.

Diğer bir deyişle, oluşmuş tabakalaşmaların, sınıflaşmaların ortadan kaldırılması, herkesin birbirini ziyaret etmesi, öteki için fedakarlık yapması, onun halini anlamak için empati kurmasıdır!

Kurban, Bilgi, iktidar ve servet nimetlerinin paylaşılması, temerküz (kenz) yapılmamasıdır…

Kanaatime göre kurban/bayram bitmez, yeniden yeniden devam eder!

Mahmut AKYOL

İSLAM’IN ÖZÜ

logo5

İSLAM’IN ÖZÜ

Bu yazı, yaşamın anlamına, (İslam’ın özüne) dikkat çekmek için yazıldı…  Bu cümleden mülhem sizi rahatsız ettiğimin farkındayım. Çünkü muhafazakâr düşünce, ezber bozulmasına karşıdır. Bu sebeple ona yeni şeyleri söyletmek zordur.

Önce belirtelim ki:

Bir Müslüman, düşüncesini Kur’an’la test etmek zorundadır. Değilse Kur’an anlaşılmaz, sadece teberrüken okunmuş olur.

Benim görüşüme göre İslam’ın özü, “Salihattır.” Salihat iyilik, güzellik ve doğruluktur. Müslüman, düşüncesini Kur’an’la test ettiği vakit görecektir ki,  İslam’ın özü Adalettir.

Adalet Tevhid kavramından ayrı düşünülemez. Fakat alışılmışın dışında Tevhid kavramına bakıldığında görülecektir ki,  Hz. Peygamber, Arap Yarımadasının kavurucu sıcağı altındaki kölelere ve ezilmişlere ilk kez, “La İlahe İllallah”, “Allah’tan başka ilah yoktur” sözünü söylediğinde,  köle pazarları sarsıldı… Çünkü köleler ve ezilmişler, bu sözün kendileri için bir kurtuluş olduğunu anlamışlardı… Bu sözler aynı zamanda köle ve ezilmişlerin “siyasi ve ekonomik” haklarının teminatıydı…

Bu hakların başında “özgürlük, toprak ve tabiî kaynakların kullanılması” gelmekteydi. Yani kaynaklar, kimsenin şahsi malı değildi. Pekâlâ, köleler ve ezilmişler de bu hakları kullanmalıydı…

Bununla birlikte acaba; insana Tevhidin hatırlatılması ne anlama gelmekte ve insan ihtiyacı demek olan (sermaye, para, altın, mülk) meşru şekilde karşılanmadığı takdirde, nasıl bir sonuç ortaya çıkacaktı?

Eğer sermaye sahipleri aşırı güçlenirlerse,  toplumun dengesi bozulacak, insanlar zor durumda kalacak, barış içinde yaşamak mümkün olmayacak, her yeni bir gün doğduğunda insanlar, kıyameti beklemekten uykuları kaçacaktı.

Bu konuda Kur’an’da, Kapitalizm, faiz ve tefecilik aleyhine ayetler vazedilmişti. Bununla ilgili (Tevbe/34, Tekasür/1, Hümeze/1-2) gibi ayetleri sayabiliriz. Kur’an’da bunca hakikat dururken, Dindar Zihin, mülkiyet meselesini örtbas etmeye çalışarak İslam’ı özünden uzaklaştırmıştır.

İslam, zenginliği asla üstünlük olarak kabul etmemiştir. Mülkün zenginler arasında dolaşmasına izin vermemiştir. Fakirler hep fakir, zenginlerde hep zengin olur düşüncesi “Hind Kast Sistem” veya “Kaderci” bir anlayıştır. Bu anlamdaki bir zenginleşmeyi Kur’an, toplumu yıkacağı, toplumu sınıflaştıracağı adalet ve huzuru ortadan kaldıracağı için bir pislik olarak görmüştür.

Toplumların huzurunu yok eden dünyaperest mal sahipleri, “az şeyle doymaz ve çok şeyle de kanaat etmezler!” Denmiştir. Onların bütün gayreti bu dünyadır. Onlar dünyaya tapar, her şeyi dünya için yaparlar. Bu da onların şirkidir. Onların bir dünyaları olsa, bir dünya daha isterler.

Günümüz dünyasında, Müslüman toplumlarda ve Yurdumda gezip duran siyasi ve ekonomik yapılar,  dünya hâkimiyeti efendiliği için koşmaktadırlar.

Sen yine de, “Her zaman fakirlerden yana ol, çünkü Allah onların yanındadır, asla sömürücü zenginin yanında olma, çünkü Şeytan onların yanındadır…” (Nehcu’l-Beleğa)

İktidar, sermaye ve din” işbirliği Kur’an’da, “Firavun, Karun ve Haman” la temsil edilmiştir.

Sen yine de, bu güçleri ret etmeye çalış…

Bu simalar, “Refah ve nimet ehli, büyük servet, zenginlik ve güç sahipleri, azıp şımarmış, Allah’a ve insanlara karşı sorumsuzlaşmış, maddi kaynakları, haksız yere elde ettikleri serveti saçıp savurmuş, taşkın, zorba önderler, başkanlar, zalim kesimler” dir. Kur’an bunları, “üsttekiler” diye adlandırdı. Onlar her şeye tepeden bakarlardı…

Kur’an’da belirtilen bu kavramları tasfiye edebilmenin tek yolu, İslam’ın özünü davranışa dönüştürmektir.

Sen yine de, bunun için çalış.

Çünkü eninde sonunda Müslümanın inandığı “Kıyamet” vardır. Ardından da Allah’ın “Zalim ve Müşriklerden” soracağı bir hesabı vardır.

Sen yine de, bu hesaba hazırlan..!

Kur’an’dan ayetler, Hz. Peygamberden hadisler, Sünni ve Şiî kaynaklardan rivayetler alınmak suretiyle, İslam’ın kendine özgü bir “sosyal adalet” dili oluşturulabilir. Bu dil, çağımızda ki Anti-Kapitalist dile bir cevap, ayrıca bu dil, İslam’ın adalet, eşitlik, kardeşlik ve paylaşımcı dili olabilir.

Dikkat edin bu, boş sözler değildir..!

Şimdi sıkı durun!

Denilebilir ki insanlık, dinin afyon yüzünden çektiği kadar hiçbir şeyden çekmemiştir. Afyon Yüzlü Din, tarih boyu insanları köleleştirmiş, uyuşturmuş ve özgürlüğünü yok etmiştir.

Dinin afyon yüzünden onurunu, gururunu kaybeden insan yine de “dirhem ve dinar” biriktirmekten vaz geçmemiştir. Bundan dolayıdır ki, insanoğlu telaş ve acele içindedir. Liberal, Kapitalist ve İslam’ın özünden yoksun olarak bir uçuruma sürüklenmektedir.

18 yy da İngiliz sömürgesinden kurtulmuş, kapitalist yöntemler uğruna içeride milyonlarca Kızılderili’nin, dışarıda milyonlarca masumun kanını dökmüş, ABD ye kafa tutmanın bedeli günümüzde ağır olsa da, Allah bir çıkış yolu göstermiştir:

Ey insanlar, size ne oldu ki “Allah yolunda topluca savaşa çıkın!” denildiği zaman olduğunuz yere çakılıp kalıyorsunuz? Ahiret yerine dünya hayatına mı razı oldunuz? Ama dünya hayatının malı ahiretin yanında pek azdır.“ Tevbe Suresi/38

Eğer gerektiğinde topluca savaşa çıkmazsanız, Allah size acı bir şekilde azap eder ve yerinize sizden başka bir topluluk getirir; sizler bu hususta Allah’a engel olamazsınız. Allah, her şeye gücü yetendir.” Tevbe Suresi/39

Sonu:

Dışarıdan “Haçlı Ruhu” ile beslenen Türk/İslam karşıtı olayların üzerine benzin dökenleri şimdiden lanetliyorum.

Mazlumun dini sorulmaz!” ilkesi, insanlığın en büyük değeridir. Hal bu iken zalim ne yapıyor?

Silah üretimine ara verilmeden Barış adına güya dünya bir araya geliyor(!) Diğer yandan insanlık açlık, eroin, silah üçgeni içinde ölüyor. NATO toplantısında “üsttekilerin” çıkarlarıı korunmaya devam ediliyor. Ben hala orada kalmak isteyen akla şaşıyorum..!

Evet, bizde “dünya çocuklarıyız”, ama eşit şartlarda… Bir tarafın kanı ve gözyaşı dökülürken, diğer tarafın alkışladığı bir dünya da çocuk olmak utanç veriyor bana…

Eğer insanlığın rehberi Kur’an’a, bu açıdan ve bu gözle bakılacak olursa, hem Onun niçin gönderildiğini daha kolay anlaşılacak ve hem de O, yaşayan bir kitaba dönüşecektir.

Şimdi Kur’an’da ki sembol, imge ve simgeye kısa bir göz atalım.

Âdem: Biz insanlar demektir.

Ateş: Hırs, şehvet ve haseti ifade eder.

Şeytan: İçimizdeki ve Allah’tan bizi uzaklaştıran tüm kötülük dürtülerdir. Şeytanın insana soldan, sağdan, arkadan, önden yaklaşması, içimizdeki “servet, siyaset, şöhret ve şehvet” tutkularının bizi hırsa ve hasede sürüklemesi demek…  Bakar mısınız biz Âdemler, imtihanı hep buralardan kaybediyoruz!

İblis: Allah’a güvenemeyen yanımızdır. Allah’a güvenmeyen bir “iblis”, sürekli olarak Allah’tan ümit kesip durdukça biz, nasıl mutlu olabiliriz ki?

Mülk-i la yeblâ: Yıkılmayacağı zannedilen “servet ve iktidar” hırsımızdır.

Şecere-i huld: Sonsuzluk ağacıdır. Yani, son sınırına kadar bilgiyi ve serveti toplamak, biriktirmektir. Bu da “iktidar olmak ve orasını terk etmemek” demek…

Ağaca yaklaşma: Toplamayın, biriktirmeyin, Allah’a güvenin, O’ndan ümidinizi kesmeyin, O’ndan uzaklaşmayın, İblis ve Şeytan olmayın demek…

Demek ki yasak ağaç, “mülk/mülkiyet” olmuş oluyor.

İfadeye çalıştığımız bu kavramlar çok iyi anlaşılmalı ki, diğer konular kolaylıkla çözülsün.

Şimdi biz,

  • İçimizdeki güvensizliği ve tatminsizliği gidermek için son sınıra kadar her şeyi “servet, siyaset, şehvet, şöhret” kendimizde toplandıkça, nasıl huzur bulabiliriz ki?
  • Yıkılmayacağını zannettiğimiz bir mülke kavuşmak için insanlara tepeden bakmayı sürdürdükçe, nasıl rahat edebiliriz ki?
  • Barış, kardeşlik, adalet, esenlik, sevgi, merhamet ve paylaşım” içinde bir arada yaşamadıkça, nasıl açlıktan, çıplaklıktan, susuzluktan kurtula biliriz ki?

Mahmut AKYOL

HARRE OLAYLARI

logo5

HARRE OLAYLARI

İslam Dünyası için “Kara” bir leke olarak duran:

Kerbela Olayı, Harre Savaşı, Medine Sahabe Katliamı, Mekke üzerine yürünerek Kâbe’nin ateşe verilmesi” Gibi olayların üzerinde kısaca durmak istiyorum.

Belki bunlarda durup dururken nereden çıktı, diyenleriniz olabilir. Fakat İslam’ın geçmişiyle yüzleşmek, Müslüman için artık bir görevdir.

Kendisini Müslüman görenler, Müslümanların başına gelen bu ve bunun gibi olayları bilmedikleri ve sebeplerini anlamadıkları müddetçe; dünyada ne yaparsa yapsınlar, bu ve benzeri olayları yaşamaya devam edeceklerdir.

Belki de bazı okurlarım bu konuları ilk defa duyuyor olabilirler. Fakat kabul etmek lazım ki, bu sorunlara aklın ve ilmin ışığında bir daha tekerrür etmemesi içi Müslüman Aydınlar bir cevap bulmak ve vermek zorundadırlar. Değilse korkarım ki, Müslümanlar Kıyamete kadar uykularından uyanamayacaklardır.

Tarihi ve sosyolojik hakikat şudur:

İlim Erbabı, düşüncenin namusunu kaybetmediği, muktedirin sofrasına oturmayı bir marifet saymadığı müddetçe, kendisi dâhil olmak üzere, mensubu olduğu toplumu esir olmaktan kurtaracaktır!

Tarih boyu aklını (vicdan) kullanmakta yetersiz insanlar, bu sıkıntılardan kurtulamadılar. Bunun tipik örneği siyaset arenasıdır. Aslına bakılacak olursa siyaset, insana “hırstan” başka bir şey yüklemez.

Hz. Peygamber, “Ashabım! Dikkat edin, Sakın benden sonra eski sapıklıklara dönmeyin ve birbirinizin boynunu vurmayın! Cahiliye devrinde güdülen kan davaları tamamen kaldırılmıştır.” Demesine rağmen siyaset, her değeri kökünden sallamıştır.

İslam’ın birlik ve bütünlüğünü yıkan olayların başında “kavmiyetçilik” gelir. Bu dünde böyleydi, bugünde böyledir…

Bu sebeple Allah, “Hakk” Kavramı içinde mündemiç ilkeleri zaman zaman göndermiştir.

Niçin?

İnsan doğasında var olan kavmiyetçilik ve iktidar olma hırsını terbiye etmek için…

Ancak Hz. Peygamberin vefatından hemen sonra, kavmiyetçilik ve iktidar olma hırsı Arabistan’ı kan gölüne çevirdi, adalet ve barış yurdunu bir anda yaşanmaz hale getirdi.

Siyaset hırsına kapılmış Müslümanlar, kardeşkanı dökmekten çekinmedi.

İktidar ve servet uğruna verilen Mücadele’de değişen sadece ZAMAN, MEKÂN VE İNSANLAR olmuştur… Yoksa dünün deve üstündeki Ebu Cehilleri bugün uçaklarla kıtaları dolaşıyor…

Eğer bir devlet var olacaksa, adı ne olursa olsun mutlaka bir yönetim biçimini benimsemek zorundadır. Benim değişmez devlet anlayışım; “ADALET” devletidir. Adalet, aklın ve vicdanın dumura uğradığı ortamlarda yaşamaz.

Halifelik, siyasi ve merkezi İslam birliği ve liderliğidir. Mezhep, aynı anlama gelen ve devlete vücut veren siyasi yapıdır.

Bizde Mezhep daha ziyade dini ihtilafları çözme ağırlıklı olarak anlaşılmıştır. Bu sebeple mezhepler, birbirlerinin içinden çıkarlar. Sadece isimleri ve öncülük edenleri değişiktir. Hiçbiri ne tam doğru, ne tam yanlıştır. Hepsi de devletin ve halkın sorularını çözmek için kullanılmıştır.

Mutlak doğru olan Allah’ın sözüdür. O sözler, Allah’ın kitaplarında ve bu kitapları taşıyan peygamberlerin davranışlarındadır. İnsanlığın yapması gereken şey, o sözlerde ve davranışlarda bütünleşmektir.   

İslam’ın küllendirmeye çalıştırdığı kavmiyetçiliği yeniden hortlatan Yahudi ve Bizans Yönetiminin etkisinde kalmış olan Emevi’ler dir.

YEZİD”, idarî olarak babası Muaviye’nin politikalarını devam ettirmiş, zamanın çocuğu, oyun ve eğlence meclislerinin müdavimi, içkili, sarhoş lakaplı, muhteris, dini kurallara kayıtsız kalan halifesidir.

Yezid Kerbela, Harre Savaşı, Medine Sahabe Katliamı ve Mekke kuşatmasıyla Kâbe’nin ateşe verilmesi gibi icraatları yüzünden Müslümanların hâfızasında kötü isim olarak kalmıştır.

Öyle ki, “Harameyn sınırları içinde ot bile yolunmaz, hayvanlar ürkütülmez, hiçbir canlı öldürülmez, insan vücudundan bir kıl dahi koparılmazken, Gayri Müslimlerin girişlerinin bile haram olduğu bir şehrin” işgali için Rum askerlerinin ayakları altına serilmiştir. Bunu yapan gözü dönmüş Yezid’ dir.

Muaviye’nin hayatı ve halifeliği haksız, hile, zalimlik ve entrika ile geçmiştir. Annesi Kelb kabilesine mensuptur. Kendisinden sonra halife olarak Yezid’i göstermiş, o da halifeliği saltanata dönüştürmüştür. Ancak, hiçbir zaman İslam devletinin tamamında muktedir olamamış, Halifeliğine Hz. Hüseyin biat etmeyerek karşı çıkmıştır.

HARRE SAVAŞI

Savaş, Medine civarında Harre (volkanik, siyah renkli taşlık alan) denilen bir yerde vuku bulmuştur.

Medine halkının başlattığı isyanı bastırmak maksadıyla Şam yönetimi, Medine ve Mekke üzerine bir ordu hazırladı. Sefere katılacak her askere düzenli maaşın yanı sıra 100 dinar peşin ödeme yapılacağı duyurulunca, binlerce kişi gönüllü orduya katılır.

Yezid, Medine halkını sindirmek için hazırlattığı bu ordu başına Müslim b. Ukbe’yi getirdi. Ordunun sayısı 27000 kişilik bir kalabalıktı. Sahabi katili komutan Müslim’in yanında Rum askerlerde vardı.

Medine halkının ise bu kitleye karşı sadece imanları, iradeleri ve şehit olma arzuları vardı. Teçhizatları, silahları son derece basit kılıç, pala ve sopalardı.

Bir de Medinelilerin şehri savunma amacıyla, 56 sene evvel Hendek Savaşı öncesinde şehrin korunması için kazılan hendekleri vardı…

Şam ordusunun başındaki Müslim bin Ukbe, Yezid’ den aldığı talimatlar doğrultusunda, Medinelilere teslim olmaları için üç gün mühlet verdi. Bu süre zarfında, onlara cazip ekonomik taviz ve tekliflerde de bulundu. Ancak, Medineliler teslim olmaya yanaşmadılar. Bu üç günlük mühlet sona erdiğinde, savaş başladı.

Bu savaş sonu Şam ordusu Medine’yi ele geçirdi.

Savaşın ardından, Yezid’in verdiği talimatlar doğrultusunda üç gün boyunca şehri yağmaladılar. Askerler, Medinelileri öldürüp, mallarını ganimet edindiler.

Medineliler onlarca sahabenin de aralarında bulunduğu çok sayıda kayıplar verdi. Yaşanan felaket bununla kalmadı. Medine’de “ON BİN” insan hiçbir ayrım gözetilmeden katledildi! “900” kadına tecavüz edildi. Bu tecavüzlerden doğan babası belirsiz çocuklara “HARRE EVLATLARI” denildi.

Katliam, işgal Yezid’in talimatıyla üç gün sürdü.  Çapulcu orduyu ödüllendirmek için, yaptıkları rezaletler  “MÜBAH” kılındı.

Medine’nin her evine zorla girildi, malları ve eşyaları yağmalandı, kadınların ırzına geçildi, suçsuz insanlar dahi işkenceye tabi tutulup öldürüldü. Birçoğu ganimet olarak alındı.

Katliam, yağmalama ve ırza tecavüzlerin ardından Yezid, Katil komutanı Müslim’e kendisine biat etsinler diye şu emri verdi:

Yezid’in kulu ve kölesi olarak biat ettim.”

Medine halkından bazıları buna karşı çıkarak:

Allah’ın kitabı ve Peygamberin sünneti üzere biat ederim” diye ısrar etti.

Bu şekilde biat isteyenlerin tümü katledildi. Bazı sahabeler ağır işkencelerden geçirildi. Mesela “Ebu Said el-Hudrî”, sakalı yolunarak acılar içinde bırakılmıştır.

MEKKE KUŞATMASI

Medine’de yapılan utanç verici olayların ardından, ordu, Mekke’ye doğru yola koyuldu. Yolda komutan Müslim bin Ukbe öldü. Yerine, Hüseyin bin Nümeyr geçti.

İçinde Rumlarında bulunduğu paralı çapulcu sürüsü Mekke’yi kuşatma altına aldı. Ancak, Mekkelilerin yaptıkları başarılı savunma nedeniyle Şam ordusunun şehri teslim alması mümkün olmadı. Saldırılar haftalarca sürdü. Kâbe’nin hasar görmesinden 11 gün sonra, 11 Kasım’da Yezid öldü. Bunun üzerine Şam ordusu kuşatmayı sona erdirerek geri döndü.

Kısaca Harre Olayı bundan ibaret…

Görüldüğü gibi her kimin “Allah ile bir sorunu olmuşsa”; mutlak surette Allah galip gelmiştir..!”

Sakın, Allah’ı, elçilerine verdiği sözden cayar, sanma! Çünkü Allah daima üstündür, öç alandır!”

(İBRAHİM-47)

Mahmut AKYOL

 

 

 

HER ŞEY, ALLAH’IN MÜDAHALESİ SONUCUDUR!

logo5

HER ŞEY, ALLAH’IN MÜDAHALESİ SONUCUDUR!

Bugün erken saatlerde “Vatandaşlık” görevimi yerine getirdim. Getirirken de şu duayı tekrarladım durdum:

Cenab-ı Hak, bu topraklarda zulm edenlere, halkın malı ve parası üzerinden geçinenlere, hak etmediği yerde bulunanlara, ocaklar söndürenlere, acılar çektirenlere fırsat vermesin!”

Eve geldikten sonra da şu satırları derleyip toparladım.

Allah Hayatı zıtlıklarla anlaşılır kılmıştır.

İnsanoğlunu da kötülüğe karşı iyilikle, zulme karşı adaletle imtihan için var kılmıştır. Bu var oluş, keyfi olmadığı gibi, zorunlu da değildir.

Bu sebeple insan ezene karşı ezilenin yanında durmayı kendisine bir hak görür. Eğer vicdanı kurumadıysa bu işi layıkıyla yapar. Değilse; ot gelir, ot gider…

Hak, hiçbir zaman şaşmaz, mutlaka hayatta tecelli eder. Fakat bunun ne zaman gerçekleşeceğini Allah bilir. Yeterki insanlar, bu gerçekleşmeye kendisini hazır hale getirmiş olsun.

İnsanlık hep küfürle, hep zulümle yaşamaz. Bu bakımdan kimsenin küfrü ve zulmü yanına kâr kalamaz. İnsanın küfrün ve zulmün hesabını sormakta yetersiz kaldığı zamanlarda, Allah zulmün ve küfrün hesabını adaletle bizzat kendi sorar.

İnsan Hakları İhlali” zalimlerden hesabı sorulması gereken hakların başsında gelir. İlahi adaletin bir gereği olarak insanlara eşit şekilde verilmiş olan bu hakların gaspı, Allah katında “uhrevi” en büyük suç ve günahtır.

Diğer taraftan İslam katında en yüce değer, emek ve emeği korumaktır. Yerlerde ve göklerde olan her şey, gelir getiren her mülk, Allah’ın herkese vermiş olduğu nimetidir. Böylece yoksulu, zayıfı, ezileni korumak (Allah Sisteminin Değişmez Yasası) Sünnetullâh ile gerçekleşir. Bu durum çok açık bir şekilde ortadadır.

Cenab-ı Allah insanı, sosyal sistemin değişmez yasası İslam ile huzura kavuşturmuştur!

Demek istediğim İslam, Kapitalizmden daha çok Sosyalist değerlere daha yakındır. Bazıları bunun aksini söylese de, hakikat bundan başkası değildir. Günümüz Müslümanları iyi düşündüklerinde, bu sonuca ulaşacaklardır.

Gelelim başka bir hakikate:

Dünyada bu kadar kötülük olmasına karşılık acaba, Allah niye müdahale etmiyor?

Bu insanın Allah’tan ne anladığına bağlı… Acaba insanlar Allah’ı nasıl görüyor yahut görmek istiyorlar?

Arkadaşlar:

Allah kötülükleri seyretmiyor. Allah olanlara sürekli müdahale ediyor… Tarih boyunca Allah adalet için, özgürlük, eşitlik, emek, barış, iyilik, doğruluk için mücadele verenlerin yanındadır. Bu iş ve oluş insanların işini hep kolaylaştırmıştır.

Demek ki:

Yeryüzünde olan her şey, Allah’ın müdahalesi sonucu olmaktadır. Bu konular, teoloji ve felsefe açısından tartışılabilir. Fakat hakikat şu ki, tartışmak beraberinde itirazı ve isyanı getirir. Bunun için de insan az da olsa:

Epistemoloji (bilgi felsefesi),

Ontoloji (Varlık bilimi, olmazsa olmazı),

Sosyoloji (toplum bilimi),

Antropoloji (geçmiş ve günümüz topluluklarında yaşama yönleri bilimi),

Tarih (geçmişte yaşamış insan ve insan topluluklarının bütün faaliyetlerini yer ve zaman göstererek, sebep-sonuç ilişkisi kurarak, belge ve bulgular ışığında inceleyen bilimi),

Ekoloji (canlıların birbirleri ve çevreleriyle ilişkilerini inceleyen bilimi), ve

Jeoloji (yer bilimi, fiziksel özelliklerinin, tarihinin ve onu şekillendiren süreçlerin incelenmesini içeren bilimi) karıştırmak gerekir diye düşünüyorum.

Ancak bu noktadan sonra kemale ermiş olan bir din, hiçbir iktidar tarafından istismar edilmeyecektir. Gerçek din zarar görmez, tam tersi anlaşılması, ortaya çıkması sağlanmış olur ama uydurulmuş din zarar görür.

Fakat görülen o ki siyasiler, din adamları sınıfının gücünden her zaman istifade etmeye çalışmışlardır. Buna karşılık dindarlar bu istismara karşı durmuşlardır. Çünkü İktidarlar din namına insanlara biçim çizmişler, şöyle örtüneceksin, şöyle kıyafet taşıyacaksın, şöyle konuşacak ve görüşecek, bunu yiyecek, şunu içeceksin demişlerdir…

Yani siyasiler önce dini istismar eder, sora da insan hayatına ve kişisel özgürlüğüne din adına müdahale ederler. Bu durumdan rahatsız olanlar zamanla rejime muhalif, isyancı ve terörist olarak ilan edilir ve imha edilmek istenirler.

Burada bir şeye dikkat çekmek isterim.

Eğer iyi, adaletli, dürüst biriysen, Allah katında Müslümansındır. Din zaten iyi, adaletli ve dürüst olmanın kendisidir.

Şimdi içerik itibariyle çağdaş, modern dünyada yetişmiş bir insanla Müslümanlığı uyumlu hale getirmek gerekir diye düşünüyorum.

Kuran’ı Kerim’in, insan hakları evrensel beyannamesine, kadın bildirgesine, çocuk hakları sözleşmesine aykırı olmadığını söylemek Müslüman Aydının görevi diye düşünüyorum.

Bu uyumun ve karşılaştırmanın birileri tarafından yapılması gerekiyor. Bu görev de Müslüman Aydınının işidir.

O nedenle din konusunda kafası karışmış ya da dinden soğumuş arkadaşların yaptığımız bu karşılaştırmalara ve değerlendirmelere bir göz atmalarında fayda var.

İnsanın kafasının allak bullak olması normaldir. Çünkü az Müslüman çok Müslümanı, sosyalist kapitalisti, biri diğerini inkâr ediyor… Dini ve sosyal dünya böyle devam ediyor. İslam’da 72 tane fraksiyon (bölünme) olduğu söyleniyor. Biri diğerini Müslüman olmamakla suçluyor. Hepsi de kendini “Layüsel” (Sorumsuz, sorgusuz, sorulmaz) görüyor. Hangisini dinleyeceksin?

O zaman önce kendi vicdanına danışacaksın. Zira peygamberlik iki türlüdür; bir içteki, bir dıştaki peygamber. Dıştakiler Musa, İsa, Muhammed, İbrahim’dir, içteki de her kişinin vicdanıdır. İçteki peygamber daha kuvvetli ve derin aslında. Şimdi senin vicdanına, aklına hangisi yatıyorsa onu dinlersin.

Yani vicdanından ve aklından gelen sesi sorgulaya ve test et!

Allah’a inandığını söyleyenler bile yalan söylüyor, hırsızlık yapıyor, dolandırıyorsa kabahat dinde değil, ona inananlarda…

Allah’a inanmak Allah diye bir kavrama inanmak değildir; bilakis yapıp etmek, edip eylemekle ilgilidir. Yani davranışlarınla ilgilidir. Din “His” değil davranıştır.

Sen yalanı söylüyorsan, hırsızlık yapıyorsan, iftira atıyorsan, kul hakkı yiyorsan, gerçekte  Allah’a inanmıyorsundur..!

Mahmut AKYOL

 

 

 

YERLERDE VE GÖKLERDE OLAN İŞ VE OLUŞLAR SONUÇTA ALLAH’IN ESERİDİR!

logo5

YERLERDE VE GÖKLERDE OLAN İŞ VE OLUŞLAR SONUÇTA ALLAH’IN ESERİDİR!

Yine bir “FITIR” Bayramını geride bırakıyoruz. Bir dahaki Bayramı kim göre…

Ramazan ayında siyasetin ateşi sönmedi… Söz söyleme ahlakı sıfıra düştü… Kendilerini güçlü görenler, kendilerini haklı görmeyi sürdürdü…

Denilecek tek hakikatı ifade etmek gerekirse; “ÖLÜM VAR”, gerisi teferruat…

Kanaatimce yapılacak en doğru iş:

İyilik, güzellik ve doğruluk için çalışmak, hak ve adalet için el birlik olmak, güçlüklere göğüs germek, zamanın kötülüklerine isyan edip ayağa kalkmaktır.” (Asr Suresi)

Çünkü Kur’an’ı Kerim bize bunu anlattı. Ramazan ayında tutulan Oruç bize bunu söyledi.

Ancak Müslümanlar için bir değer olan Kur’an’la Müslümanların arası oldukça açık… Kur’an’ın yasakladığı birçok kötülük gündemde… Kötülüklerden kimse rahatsız değil..!

Allah her insanı “eşit” yaratmış olmasına rağmen, azgınlık ve sapkınlık eşitliği bozuyor. Adaleti kabul etmeyen “küfre ve şirke” düşüyor..!

Küfür ve şirk, dünyanın ve insanın sonunu getiriyor..!

Hâlbuki insanoğlu, O’ndan başka İlah (Allah) olmadığını kabul etmiş olsaydı, küfre ve şirke bu kadar diretmeyecek, Mülkün O’na ait olduğundan şüphe duymayacaktı.

Teessüf etmek gerekir ki, “Mülkü ve Tevhidi” anlamak istemeyenler azacaklar, küfre ve şirke düşmüş olacaklar, Ahirette Allah’ın azabını tadacaklardır.

Demek ki Allah her insanı “eşit” şekilde yaratmış ve “adil” şekilde yargılayacaktır. Bu konuda kimsenin kimseden üstünlüğü yoktur. Peygamberler bile bu kanuna dâhil edilmiştir.

Bazı insanlar zannediyor ki, Peygamberler ve bazı kavimler Allah’ın koruması altında…

Hayır!

Kimseye böyle bir ayrıcalık verilmemiştir. Bütün her şey, eşit şekilde Allah’ın tasarrufundadır. Kimsenin kimseden “Ameli” dışında bir üstünlüğü yoktur.

Kur’an’ı Kerimde belirtildiği üzere Allah, insanları tarihsel olaylar üzerinden evrensel değerlerle (hak, adalet, merhamet, ahlak, fazilet, iyilik,  doğruluk, güzellik, hayır, kibir vs.) buluşturur.

Bu buluşma, akıl ve nakilledir. Aklı olmayan her şeyden, nakle ulaşamayan da dinin bazı kısımlarından sorumlu tutulmayacaktır.

Bu yazıda şu önemli konuyu da dile getirmek istiyorum:

Devlet; “statüko, otorite, üstünlük” demektir. Zamanla Devlet bu anlayış içinde yaşarken donar. Devlet kurumlar hizmet üretme esnasında bir “zulüm” makinasına dönüşebilir.

Zulme son vermek maksadıyla ortaya çıkmış olanlar, bir müddet sonra kendilerini “otorite, üstünlük ve statüko” içinde bulurlar.

Tarih bunun sayısız örnekleriyle doludur.

Demek ki iş, zannedildiği kadar kolay değil… Yeni fikirler tesis etmek, değişimci bir ruha sahip olmak ve iktidara gelirken de “Ömer” olmak kolay değil…

Kolay olmayanı/olanı inşa için iki yöntem gerekir:

  • Kurumsal olmayan değişiklik… Bu kolay bir değişikliktir. Kanun ve Kararname çıkarır, halka vaatlerde bulunursunuz, işi çözersiniz.
  • Kurumsal değişiklik zihniyetle ilgilidir. Değişiklik yapmak, bazen yıllar ister. Bunun için insanın muhtaç olduğu “adalet, eşitlik, birlik, beraberlik ve barışı” tesis etmek zor iştir.

Niçin zordur? Çükü bunlar sadece gösteriş değil, yaşanacak, hayata geçecek şeylerdir. O bakımdan tesis etmek zordur. Zor tesis edileni yıkmak ise o oranda kolaydır.

Zor tesis edilen Yıkılırsa ne olur?

Yeryüzü kan gölüne döner, medeniyetlerin yıkılmasına sebep olur!

Üzülerek ifade etmeliyim ki İslam Ülkeleri, “Ümmet, Adalet, Eşitlik, Kardeşlik, Birlik, Beraberlik ve Barış” bilincinden uzak oldukları müddetçe:

Diktatörlerin elinde; açlık, yoksulluk, ırkçılık ve cehaletin” içinde boğulup gidecektir..!

Dikkat çekmek isterim ki, dünyanın ve insanlığın korunması, herhangi bir din ve herhangi bir millet tekelinde değildir. Sorumluluk bütün insanlığa aittir. İnsanlık camiası insanlıktan çıkmış olanları, kendi bünyelerinden temizlemedikçe, insanlık çürümeye devam edecektir.

Mesela diktatör Suudi Krallığı akla ziyan “Babil” kulesi yaparken, varoşlarda yaşayan Suudi Halkı bir dilim ekmek için hacıyolu beklemeyi sürdürecektir…

Suçsuz insanlara zulüm kusan ABD, İsrail ve İngiltere ile birlikte Suudiler, işledikleri “insan hakkı ihlallerinin” cezasını ağır ödeyeceklerdir. Çünkü “insan hakkı ihlali” büyük günahtır.

Bu İlahi adaletin ne zaman tecelli edecek, ceza ne zaman tahakkuk edecek bilmiyorum fakat bir gün mutlaka olacak ve bu gün mutlaka gelecektir. Zira “Gaybı bilmek Allah’a mahsustur.” Yunus/20

Keşke Müslümanlar (insanlık) ihtiyaçları kadar tüketselerdi, fazlasını ihtiyaç sahipleriyle paylaşsalardı; en yüce değer olan emeği, toplumculuğu, meşru ekonomiyi, dayanışmayı, yoksulu, zayıfı, ezileni korumayı becerselerdi, insanlık bu günlere düşmezdi!

Misaller verelim:

  • İnsan için emeğinden başka hakkı yoktur.” Necm/39.
  • Yoksulların zenginlerin malı üzerinde hakkı vardır.” Meariç/25.
  • Mallar sizden zenginler arasında dönüp dolaşan bir devlet olmasın.” Haşr/7
  • Sana neyi vereceklerini sorarlar, de ki ihtiyaçtan fazla olanı” Bakara 219.

Hz. Peygamberin hayatı aynen böyleydi.

Heyhat ki, Hz. Peygamberin bu hayatı insanlık anlayamadı. Çağdaş dünyaya Müslümanlar, İslam’ı bu şekilde taşıyamadı. İslam’ın temelinde olan eşitlik, adalet, kardeşlik, emek, paylaşmanın dini olduğunu kavrayamadı.

Bir soru soralım:

Acaba Dünyada bu kadar kötülük oluyor da, Allah niye müdahale etmiyor?

Siz etmediğini mi zannediyorsunuz? Siz Allah denilince ne anlıyorsunuz? Allah’ın kötülükleri seyrettiği falan yok, sürekli müdahale halinde..! Allah’ın müdahalesi akıl-mantık dışı şeyler değildir.

Tarih boyunca insan “Adalet için, özgürlük, eşitlik, emek, barış, iyilik, doğruluk” için birçok mücadele de bulunur. Bu mücadeleler bizzat Allah’ın müdahalesi sonucu olmaktadır. Yeter ki insan bir çaba içine girsin.

Din birileri için İslam’ın 5 şartı da olabilir, başkasına göre bu vecibeleri yerine getirmek sadece bir kimlik olabilir. Bazısına göre din, inanç, kimlik, Ritüel değil,  “DAVRANIŞ” tır. İyi ve dürüst davrananlar, adaletli olanlar kim olursa olsun Allah katında makbuldür, Müslümandır ve cennete layıktır. Yani din iyi, adaletli ve dürüst olmanın kendisidir.

Peki, Allah’a, Peygambere ve inananlar yalan söyleyen, iftira atan, kul hakkı yiyen, hırsızlık yapan, insanları dolandıran kimse Müslüman olur mu? Allah’a inanan bir insan bunları yapar mı?

Aslında insan gerçekten  inansa, bu ve buna benzer kötülükleri yapmaz/yapamaz! Allah’a inanmak, kurudan kuruya inanmak değildir, davranışla ilgilidir. Yani bir his değil, bir davranıştır…

Müslümanlar İslam’a kulaklarını tıkamıştır. Mal, mülk, şan, şöhret, kariyer ve konfor derdine düşmüştür. Öyle ki riya bulaştırılmadık bir “Ritüel” yok gibidir… İnsan bencilliğin esiri olmuş, hak ve hukuk rafa kalkmış, her şey yalnızca dilde kalmıştır…

Çözüm:

Şimdi Kur’an’ı bir kenara itmek yerine hayatımızın merkezine almak, Kur’an ilkeleriyle hayatı yeniden inşa etmek ve Hz. Peygamberin zirvede esen cömertlik rüzgârlarını estirmek lazımdır!

Söylemeye çalıştığım sözler, İslam diye bir derdi olanlar,

Hak, adalet, eşitlik, kardeşlik, özgürlük, dürüstlük, yetimi, yoksulu, alttakini korumak” isteyenler,

Mazlumun yanında olanlar, zayıfı güçlüye ezdirmeyenler, kamu malını temerküz etmeyenler, yeryüzünde Allah’ın yüzünü görmek için açları ve yoksulları sevindirenler içindir.

Vesselam…

Mahmut AKYOL