SERMAYE, EMEK VE EŞİTLİK MÜCADELESİ

logo5

SERMAYE, EMEK VE EŞİTLİK MÜCADELESİ

Şu iki cümleden sonra mevzuya girebiliriz.

  1. Unutmak, Allah’ın kula verdiği büyük bir nimettir. İnsan unuttuğu oranda, yeni şeyler öğrenir. Unutmayı geciktirmenin yolu, tekrar ve ezberdir. Bu da kapasitedir. Yani istiap haddi, yani kaderle ilgili bir durumdur. Buraya girilirse, mevzu derinleşir. Burada kalalım.
  2. Birkaç sebepten dolayı Balıkesir/Burhaniye/Ören’de bulunuyorum. Hani “Tropik Kasırga” geliyor diye herkesin çığlık çığlığa olduğu zaman ve yerdeyim… Sanki Türkiye’nin batısı “Nuh Tufanı” yaşayacakmış gibi algı operasyonuna tutulduğu yerde… Nuh’un oğlunun tufan sırasında dağa kaçtığı gibi, insanların şehri boşalttıklarını gözlemledim. Kadere mi kaçıyorlar, yoksa ölüm korkusundan mı gidiyorlar, bir türlü karar veremedim!

Yeryüzünde var olan bütün sosyal sistemler mal, para, sermaye ve emek üzerinden varlıklarını sürdürürler. Önemli olan taraf mal, para, sermaye ve emek ilişkisini düzgün kurmaktır. İnsan ile bu kavramlar arasında düzgün bir ilişki kurulduğunda sistem adil işler. Değilse, zulüm doğar.

Günümüz hâkim sosyal sistemler çıkar amaçlıdır ve Siyonizm’e (sömürüye) dayanır. Bundan değil mi ki ne kimsenin karnı doyuyor ve ne de kimse durumundan memnun oluyor.

Rothshild ve Rockefeller aileleri (Yahudi), hem Siyonizm’i ve hem de günümüz hâkim sosyal sistemlerini besliyorlar. Bu aileler, uluslar ve devletler üstü bir zenginliğe sahiptirler. Yine bu aileler, Karun misali “Mülke” sahip oldukları gibi “Bilgi”yi de yönetirler. Ancak bilmek istediklerinizi bildirirler. Ve ya bulanık ortamda size iğne buldururlar.

Benim görüşüme göre bugün dünyayı yönetenler, devletlere savaş açıp yıkanlar bilgiyi de yönetenlerdir.

Yeniden sormak gerekir?:

Acaba devletleri, kendileri mi yönetiyor, yoksa küresel sermaye ve bu sermayeyi elinde bulunduran Rothshild ve Rockefeller gibi aileler mi?

Kati suretle buna cevap bulunmalıdır..!

Bir başka açıdan meseleye bakalım.

Dünya 1789 da yönetim de bir devrim geçirdi. Aynı şekilde Coğrafi Keşifler yapıldı.

Gerek Fransız İhtilali’nin, gerekse Coğrafi Keşifleri’nin amacı, sermaye sahiplerinin ticaret alanlarını genişletmek, Kilise ve Kralı devre dışı bırakmaktı. Kral ve Kilise gücünü kaybedip kenara çekilmeye zorlandı. Nitekim de öyle oldu. Dünya ticareti bu zamandan itibaren burjuvazinin (Yahudilerin) eline geçti. O dönemden itibaren Yahudi sermayesi dünyada hâkim olmaya başladı.

Hatta bu sistemin oturtulabilmesi için iki dünya savaşı çıkartıldı. Daha sonra Dünya Merkez Bankası kuruldu.  Bankanın kurulması amacı, üye ülkelere proje kredileri vermek, ihtiyacı olan ve kalkınmakta olan ülkelere yardımda bulunmaktı…(!)

Aslına bakılırsa, bu dönemden sonra Müslüman ülkeler, Siyonizm’in oyuncağı oldular. Bu oyunu Yahudiler,  ön karakolları, siyasi maske teşkilatları “Masonlar” maharetiyle yaptılar.

Hatta öyle bir hal ki, Osmanlı Devletinin içinde Yahudi, Rum ve Ermenilerin ötesinde, içimizden Yahudi, Rum ve Ermenilere rahmet okutacak ajanlar buldular. Mason Şeyhülislamlar, Mason Veliahd Mason doktorlar, iş adamları vs.

İngiliz çömezi Mason Mustafa Reşit Paşa, 1 Temmuz 1839’da Tanzimat Fermanını ilan etti. Nihai tahlilde fermanın bizimle hiçbir alakası yoktu. Sadece azınlıklara dışarıda siyasi imtiyazlar sağlıyordu. Bu tarihten sonra her fırsatta Türk Milletine fermanlar, antlaşmalar dayatıldı.

Bu günlerin, geçmiş günlerle ne kadar benzerlik gösterdiğini görüyor musunuz?

Dünde, bugünde vuku bulan sosyal olayların tamamı “bilgi, iktidar ve servet” için yapılmaktadır.

Kur’an’da: “Dünya hayatı sizin için aldatıcı bir metadan ibarettir” Hadid/20.

Burada Allah’a inananlar uyarılmakta, vermek ve paylaşmak öğütlemektedir. Bir taraftan, “Oku seni yaratan Rabbinin adı ile” denirken, diğer yandan “Oku senin Rabbin kerem sahibidir” denilmektedir.

Daha ilk ayetlerinde Kur’an: “İnsanoğlu kendisine zenginliği yeterli gördüğü için azar” demektedir.

İlk Surede yapılan ilk “sosyal tespitler” bunlardır.

Kur’an’ın ilk mesajları neden mülkiyet ve zenginleşmek ile ilgili olduğu üzerinde hiç düşündünüz mü!?

Çünkü “Kenz” ederek zengin olmak insanı bozar denilir. Bu bozulmaya ilk örnek “İsrail Oğulları” gösterilir.

İbn Haldun’un toplumsal analizlerine dikkatle bakıldığında görülecektir ki, günümüzün sorunları, dünün sorunlarıyla aynıdır. Çünkü zenginleşmek yanlış kodlandığında, toplumlar için habis bir “ur” olur. Kur’an bu habis yarayı tedavi etmek için gönderilmişken, Ona muhatap olanlar hala onu anlamış değildir. Hala bu ayetler, ölüler için okunmaktadır!

Aslına bakılacak olursa “Kerem” ve “Takva” gibi kavramlar buralarda anlam kazanır. Yani Kur’an’ın insanlık âlemine niçin gönderildiği ve peygamberin nelerle uğraştığı buralardan anlaşılır.

Kerem” ve “Takva” insanda olması gereken değerlerdir. Bu değerlerin dışında “inat, gurur ve ya onur” boştur. İnsana bir değer kazandırmaz.  Olsa olsa aldatıcı olur. Üç kavramın fazlası da zarardır. Öyle ki insan gurura bir kapıldı mı, etrafınızda ne olup bittiğini anlamaz bile. Osmanlıyı yıkan şey, yersiz gururuydu. Osmanlı aydınlarının acı itirafları şudur: “Batarken bile güneşinin ziyası göz kamaştırıyordu

Türklük etnik bir kimlik değil bir üst kimliktir” diyenler, ülkenin sorunlarına kasıtlı olarak yanlış teşhis koymuşlardır. Ülkemizin temel sorunu kimlik sorunu değil; “Eşitlik” sorunudur. Eşitlik uygulamalarında ki yanlışlardır. Çünkü dünyadaki bütün kavgalar; “kavmiyet, milliyet, mülkiyet ve cinsiyet” eşitsizliğinden meydana gelmiştir.

Eğer doğru bir düşünce analizi yapmak isterseniz, yeryüzünde ki bütün mücadelelerin, “eşitlik mücadelesi” olduğunu anlarsınız. Bu mücadele, hayatın en zor mücadelesidir. Yapılan bütün devrimler ve gönderilen bütün Hakk Din, bozulan “eşitliği” düzeltmek için olduğunu görürsünüz!

Türkiye’nin temel sorunu Zengin/Yoksul, Türk/Kürt, İslam/Laiklik, Sünnilik/Alevilik, Asker/Sivil eşitsizliği” dir. Eğer bu konular bir çözüme kavuşturulmaz ise, Türkiye daha uzun bir süre belini doğrultamayacaktır.

Mesela bu bağlamda Türkiye’nin laik bir ülke olduğunu söylemek zordur. Türkiye de Bizans’tan gelen din/devlet anlayışı Osmanlı’ya, oradan da Türkiye Cumhuriyetine geçmiştir. Burada Dinin özgürlüğü siyasi yönetimin elindedir.

Dinin özgürlüğü yok olunca, yönetim anlayışında “rüşvet, emanet, hıyanet, zimmet, yolsuzluk, yetimin malına el uzatmak” daha kolay olmakta ve önlem daha zor alınmaktadır. Çünkü siyasetin ve bireylerin kontrol mekanizması olan ahlak rafa kaldırılmış olmaktadır.

Bakınız Hz. Peygamber, peygamberlik hayatı boyunca ve vefat ettiği güne kadar, geride bir Kitap ve bir de yaşantısını bırakmıştır. Peygamberlikten kaynaklanan hiçbir mülkiyeti olmamıştır.

Ezcümle iyilik, güzellik, doğruluk yolumuz, okumak; fikrimiz, zikrimiz ahlakımız olsun!

Mahmut AKYOL

KUR’AN’A, NEBİYE İNANMA VE HAYATA TAŞIMA ÇABASI

logo5

KUR’AN’A, NEBİYE İNANMA VE HAYATA TAŞIMA ÇABASI

Bir çocuk doğdu Mekke’de. Adını Muhammed koydular. Babası Abdullah o doğmadan öldü. Yetim Muhammed, annesi Âmine ve dedesi Abdülmuttalib’in himayesinde büyürken Altı yaşında annesini, Sekiz yaşında dedesini kaybetti. Sonraları Amcası Ebutâlib’in yanında kaldı.

Öksüz ve Yetim Muhammed doğduğu ve büyüdüğü kentten o vakte kadar hiç ayrılmamış, herkesin gözü önünde büyümüştü.

Okula gitmedi, kimseden dilbilgisi, edebiyat, tarih, hukuk, sosyoloji, pedagoji gibi dersleri almadı. Çevresinde bulunan Yahudi ve Hristiyanlarla, onların dinleriyle ve kültürleriyle hiç ilgilenmedi. Herkesçe gayet akıllı, dürüst, ahlaklı, çalışkan, güvenilir bir delikanlı olarak tanınırdı…

Yirmi beş yaşlarında şehrin zengin dul bir hanımı Hatice ile evlendi. Ne hikmet ki, erkek çocukları yaşamadı. Bu süre içinde, zamanını ticaretle geçirdi.

35/40 yaşları arasında içinde bulunduğu toplumun sorunlarından iyiden iyiye rahatsız olmaya başladı. Uykularını kaçırırcasına düşünüyor, “ne olacak bu toplumun hali” diyordu.

Hıra Mağarasında bulunduğu bir sırada, “mükemmel dilbilgisi kurallarına uygun, edebiyatçıları şaşkına çevirecek derecede edebî, içerisinde en üst seviyeden hukuk, tarih, felsefe ve sosyoloji bilgi ve ilkeleri olan, tüm toplumları aydınlatmaya, mutlu etmeye yönelik, hiç çelişkisi, tutarsızlığı bulunmayan sözler” söylemeye başladı.

Herkes şaşırdı kaldı. Kimliğine kişiliğine güvenen birkaç inanan bu hale inansa da, çoğunluk inanmadı, yalanladı, arkasında yerli ve yabancı güçlerin olduğunu söylediler.

Bunun nasıl olduğunu kendisi de açıklayamıyordu. Sadece “Bunlar bana vahyediliyor, bir anda bilmediğim bir güç tarafından beynime kazınıyor, ben de dile getiriyorum” diyordu.

Derken Muhammedi gözetim altına aldılar. Aylarca, senelerce kontrol altında tuttular. Ama Muhammed’in arkasında bunları kendisine öğretebilecek yerli ve yabancı kimseyi görmediler. Zaten Nebinin söylediği sözleri o çağda, o yörede hiçbir insan söyleyemezdi.

Din” dilinde vahye muhatap olmuş kişilere “Resul (Elçi), Nebî (peygamber)” deniliyordu. Hz. Muhammed tamda bu sıfatlara sahip bir kişiydi.

Muhammedin kendisine vahyolunan o mucize bilgilerin adı, Kur’an’dı.

Bu Kur’an incelenmeden, Kur’an’ın Hak kitap olduğu bilinmeden,  Muhammed’in geçmişi, kimliği, kişiliği ve Kur’an’ı tebliğ aşamaları araştırılmadan ne Kur’an’a ne de Muhammed’in peygamberliğine inanmak mümkün olmazdı…

Dolayısıyla hiç kimse, vahye muhatap olmadan önceki özelliklere sahip bir Muhammed’in, Kur’an gibi, içinde evrensel birçok bilgiyi bulunduran ve sosyal yaşam hakkında tartışmaya meydan vermeyecek pek çok ilke içeren bir kitabı kendiliğinden ortaya koyması imkânsızdı.

Misal verecek olursak o yıllarda köle edinmenin “insanlık suçu”  olduğunu söylemek ancak Kur’an’a yakışan bir üsluptu. Dahası Kur’an’daki diğer öğütler üzerinden 14 asır geçmesine rağmen “modası geçmiş” nitelemesi yapılamamıştır. Yapanlar bulunmuş olanlar da, ahlâken malul olanlardır.

Nebi Muhammed; öğrettiklerinin karşılığında herhangi bir ücret talep etmemiş, bu konularda da baskıcı, dayatmacı, musaytır olmamış, üstelik kendi tertemiz özvarlığını davası ve insanlık uğruna harcamıştır.

Sonuç olarak, Kur’an iyi incelenip anlaşıldığında görülecektir ki; bu kitap ancak Tek Yaratıcı Allah tarafından gönderilmiş ve Muhammet, bu mükemmel kitabı insanlığa tebliği ile görevlendirilmiş bir elçisidir.

Gelin hep beraber bu kitabı, bu Nebiyi, bu Ümmeti, bu insanlığı ve bu ülkeyi aklın, bilimin, gönlümüzün merkezine koyalım, onlara sonuna kadar sahip çıkalım!

Gelin hep beraber gökyüzüne bakalım, milyarlarca yıldır her gün doğan ama asla bıktırmayan güneşi anlamaya çalışalım! Çünkü güneş hiçbir nebatı, dağı, taşı ve insanı ayırmadan hepsini ısıtıyor.

Bulutta su varsa eğer, bulut size yok demiyor! Onlardan ibret çıkaralım…

Gelin hep beraber ezberleri bozalım! Çünkü derdimiz büyük… Bu ezberler ancak ve ancak sivri akıllarla bozuluyor! Resuller bu kabilden insanlardır. Çünkü ezber bozmak, geçmişlerin ve günümüzün en büyük problemidir.

Müslümanlar olarak bizim şöyle bir derdimiz var. ‘Biz’, biz olmak istemiyoruz. “Biz” kardeş olmak, birbirimizi sevmek, birbirimizle paylaşmak, çokluk içinde birlik olmak, Kur’an’da ifadesini bulan “Müşrik ve Kâfir” tehditlerinden kurtulmak istemiyoruz!

Şimdi Kur’an’ı ve Nebiyi hayata taşıma çabası bizlere geçmiştir.

Ey rabbimiz!

Gücümüzü toplamamıza, zaafımızı gidermemize, mü’min olarak ölmemize, Vatan, Bayrak, Din ve Devlet için direnmemize yardım et!

Müslümanların zulüm karsında sessiz kalışlarını çığlığa döndür!

Müslümanlara Ölüm, açlık korkusu verme, yüreklerini cesarete doldur!

Ümmet suskun, kocamış, kurumuş ve Müslümanları Yeri/Göğü inletecek sesten mahrum bırakma!..

Saçları ağarmış, ömrünün son demlerinde, türlü hastalıkların, türlü zaaf ve acizlik içinde olanlardan eyleme!

Kimse yok mu, Allah için Ümmetin gözyaşlarını silecek?

Müslümanları katil, teröristler olarak ilan edenlere karşı duracak! Küfre teslim olmadan şerefiyle öleceklerin safında haşreyle!

Allah’ım!

Gücümün azlığını, imkânımın yetersizliğini ve insanlara karşı zaafımı ancak Sana şikâyet ediyorum.

Allah’ım!

Bizi kime bırakıyorsun?

Her ne kadar gücümüz dağılsa da, birliğimiz bozulsa da, yollarımız ayrılsa da; Sen Rab’sın. Sevgi ve merhameti sonsuz olansın!..

Bu satırlar okuyuculara doğrudan hitaptır:

Bakın İslam Ülkelerinde en çok satılan ve en çok satın alınan ama hiç kullanılmayan şeyin din olduğunu biliyorsun. Biz de biliyoruz ki bu alış verişle uğraşanlar problemlidir, hastalıklıdır, şizofrendir. Bugün bu problemlerin faturasını ödediğimizi biliyorum…

Bugün binlerce yıl önceki kafayla yaşamaya çalışıyoruz. Hiç kiralık kapitalle Kapitalizm, kiralık felsefe ile bağımsızlık olur mu? Biliyor musunuz en zor iş, çağdışı insan malzemesi ile çağdaş işler yapmaya kalkışmaktır.

Şuna dikkat edin, Batıdaki dini mezhepler teolojiktir, bizdekiler ise siyasaldır. Bizde teoloji meşrulaştırmak için arkadan gelir.

Şeyhlik kavramı beş bin yıl önceki totemizm kavramının insana dönüşmüş halidir. Bu toplumda bir tane filozof yok. Bunu dert eden kimse yok. Aklı evvel insanların evliyadır diye peşinden koşup “benim halim ne olacak?” diye soranlarımızın hadi hesabı yok!

Batılıları sömürgeci diye eleştiriyoruz da, içeride; Şeyhlerin sömürmüyor olmasını görmüyoruz!

Bilimin, tarihin ve sosyal bilimlerin bir felsefesi vardır. O nedenle bir Felsefe Üniversitesi açılmalıdır. Buna Teoloji Felsefesi dâhildir.

Kur’an’ın bütünsel bir çalışmasını yapmadığımız sürece yani Kur’an’ın hedefi nedir, karakteri nedir sorusuna cevap bulamadığımız sürece, 1400 sene öncesinde kalırız. Aklınızın mevcut çapını genişletmeden mevcudun dışına çıkamayız.

Mahmut AKYOL

 

 

 

ARAP BAHARI, SOROS, MOSSAD VE CEMAATLER

logo5

ARAP BAHARI, SOROS, MOSSAD VE CEMAATLER 

Yine zamanın sözünü söylemek lazım…

Dünya açgözlüler ve korkaklar tarafından yönetiliyor!” Bu ne kadar acı…

Bir yandan açlık korkusu, diğer yandan ölüm korkusu insanlığı hep uç noktalarda yaşamaya mahkûm ediyor…

Dünya İran üçlü Konferansına kilitlenmişti. Fakat dağ fare doğurdu. Rusya Amerika ile anlaşmış gibiydi. İran Rusya’nın ağzına baktı. Rusya masaya adeta Esed’i temsilen oturdu. Türkiye’de her zaman olduğu gibi, muhataplarının dost olduklarını düşünerek, meseleye dürüstçe bakmaya çalıştı.

Bir kere daha görüldü ki,  açgözlüler ve korkaklar karakterinin dışına çıkmıyor..!

Esed ve Rusya ayrım gözetmeksizin “İDLİB”i bombalayacak, Kalanlar Türkiye sınırına dayanacak… Bundan da anlaşılıyor ki mesele Türkiye’nin kuşatılmasıdır! Maalesef faturayı Türkiye ödeyecek!

AB Ülkeleri, eski alışkanlıkları gereği, bol keseden yardım edeceklerini söyleseler de eski kaypak alışkanlıklarına dönecek, açgözlülük ve korkaklığa onlarda esir olacaklardır..!

Dâr-üs-selâma kan ağlıyor..!

İsrail’in utanç verici tutumundan, Şeytan İngiltere sorumludur. Çünkü İsrail Filistin topraklarına Şeytan İngiltere’nin çabaları sonucu yerleşti. Her türlü devlet olgusundan mahrum, korsanlık ve terörde mahir İsrail, asırlar boyu milletlerin kanını emmiş, gayr-i meşru her yolu kullanarak ayakta kalmış, milletlere hükmetmiş İsrail Oğullarının varisidir.

Buna karşı mustazaf için söylenecek söz:

“Yaşasın Filistin! Yaşasın Filistin Halkı! Yaşasın mazlumlar! Yaşasın mazlumların safında duranlar”

Her fırsatta genlerinden akıp gelen insanlıktan utanmadan ve sıkılmadan ortaya döken bu kavmin bugünkü artıkları, kendisiyle birlikte dünyanın sonunu hazırlıyorlar, Allah sonumuzu hayra tebdil etsin.

Ömrümüz insanlık adına kuyuya atılan taşları çıkarmakla geçti…

Anlaşıldığı gibi “mahallenin delisini” insanlık adına terbiye etmek yine bize düştü…

Yakın zaman önce Tunus lideri Bin Ali’den, Yemen lideri Salih’ten, Libya lideri Kaddafi’den ve Mısır lideri Mübarek’ten ve Arap Baharı süreci içinde bir dizi Orta Doğu ve Kuzey Afrika ülkelerinden söz etmek gerekirse; bunların tamamı demokrasiye kurban edildi. An itibariyle, buralarda iç kargaşa ve çatışmalar devam etmekte, çocukların, kadınların, silahsız masumların kanları dökülmektedir.

Bakıyoruz ki, bu ülkeler iktidar kavgaları, iç çekişmeler, çaresizlik ve yalnızlığa terkedilmişlerdir. Özellikle Irak ve Suriye fiilen bölünme tehlikesi yaşamaktadır.

Suriye’de başlayan iç savaş halen sürmektedir!

Bahreyn’de Kraliyet Ailesi rejime karşı yapılan eylemleri sert bir şekilde bastırmaktadır!

Yemen, Suudi ve İran güçlerinin adeta oyun alanı…

Suud, ABD’nin 51 eyaleti…

İran, Rusya’nın emir eri…

Myanmar’da Müslüman Halk, büyük bir kıyım yaşıyor!

Bu arada TL’deki değer kaybı Türkiye’yi sallasa da Müslüman Türk Milleti büyük bir direnç içinde…

Arap Baharı, ülkelerini ve halklarını yok oluşun eşiğine gelmiştir.

Irak ve Suriye parçalanırken, İran ve Türkiye siyasi ekonomik istikrarsızlığa çekilmek istenmektedir.

Kıptilerin Diyarı Mısır, Tahrir Meydanı’ndan Müslüman Kardeşler iktidarını çıkardı. Fakat bu da çok sürmedi, ABD, İngiltere ve İsrail maharetiyle, demokrasi adına Askeri darbe yaptılar.

Kaddafi, uzun yıllar Arap dünyasının en dikkat çeken ve en ilginç lideriydi. İlginçliği Batı’ya kafa tutmasından dolayıdır. Onu da canıyla ödedi.

ABD Libya’da bazı aşiretleri ve siyasi grupları silahlandırdı. Gösteriler kısa süre içerisinde silahlı çatışmalara dönüştü. Sayıları tam olarak bilinmese de binlerce kişi öldü. Libya yok edildi.

Birleşmiş Milletler ve NATO, Egemen güçlerin sömürü alanlarını genişletmeleri için demokratik(!), meşru(!) kurulmuş yerlerdir. Ölümlere buralarda meşruiyet kazandırılır ve infaz yahut linç edilir, cesetler, günlerce halka sergilenir, emperyalist güçlere kafa tutmanın bedelini ve dehşetini gösterilmek istenirdi…

Sözde Arap Baharı’ nın başladığı ülke Tunus’tu.

Yemen öyle…

Bütün buralarda neden, niçin yolun sonuna gelindi? Hemen söyleyeyim:

Bu ülkelerde bir iz dahi olsa, İsrail karşıtı potansiyel güçleri yok ederek, İsrail ırkının yücelmesi ve Arz-ı Mev’ud Toprakları üzerinde Büyük İsrail Devletinin kurulması için önündeki tüm engelleri yok etmek…

Burada Macar Yahudi’si George Soros ‘un dolarlarını, ABD, İngiltere ve İsrail oyunlarını unutmamak gerekir…

Buradan bir yere gelmek istiyorum.

Geçtiğimiz bir zaman öncesinde Can Paker, Tempo Dergisi’nde Türkiye’de, Ünlü Yahudi asıllı spekülatör olan (uluslararası vurguncu) George Soros’ un yardım ettiği dernek ve vakıfları Can Paker açıklamıştı.

Bu vakıfları başında TESEV geliyor. Devamında da bir sürü vakıf ve dernek…

Güya bu “Açık Toplum Enstitüsü”, beş temel amaç için kurulmuş (!)

Siyasi reform, AB, medya, cinsiyet, bölgesel eşitsizlikler ve sivil toplum” çalışmalarının inşası…

Soros’ tan en büyük yardımı alan kuruluş TESEV, Aslında bir Yahudi örgütlenme olarak gündeme gelmiştir. Bu inkâr edilemez bir gerçektir.

Bu kuruluşların amacı, İsrail amaçlarına hizmettir. Kuruluşlarına bakılacak olursa hepsi de, çok masum dermek ve vakıflardır.

Gelelim bize

Diğer taraftan an itibariyle Dünyada mevcut İslam ülkelerinde yüzlerce cemaat ve tarikatlar, İsrail MOSSAD tarafından finanse edilmektedir.

Yani Müslüman kimlikli insanlar önce ortaya konulmuş, Onlara İslam’a mugayir sözler söyletmişlerdir. Daha sonrada o kişilerin etrafında taraftar kitleler toplamışlardır. Bu sayede Müslümanlar aranda tefrikaya başlamışlardır.

Müslümanlar da Angut gibi ölene kadar kendi efendisine toz kondurmamış ve tefrikasını sürdürmüştür.

  • Ete kemiğe büründüm Yunus diye göründüm” Yunus Emre taraftarlarını,
  • Cübbemin içindeki Allah’tan başkası değildir” Beyazıt Bestami taraftarlarını,
  • Biz veliler peygamberlerden üstünüz, her şey Allah’tır, Allah her şeydir” İbn Arabi taraftarlarını,
  • Veliler Tanrının çocuklarıdır” erotizmin dibini bulan Celaleddin Rumi taraftarlarını,
  • Kadınların bilmem hangi uzuvlarında Allah’ın tecellisini gördüm” İmam Rabbani taraftarlarını,
  • Müridim ister doğuda olsun ister batıda, dara düştü mü yetişirim imdadına” ve “Kabrim Beytullahtır, emrim Allah’ın emridir, ol dedim mi olur” Abdulkadir Geylani taraftarlarını,
  • Bu kitaplar bana yazdırıldı, ben yazmadım, ben Ali’nin müjdesiyim” Said Nursi taraftarlarını,
  • Canını almaya gelen Azrail’i azarlayarak geri gönderen Allah’ın (haşa) ete kemiğe bürünüp Mahmut diye göründüm” Şıh Mahmut taraftarlarını,
  • Yanmaz kefen ve rüyada Peygamber gösteren terlik mucidi, sakal suyu pazarlamacısı” Cübbeli Ahmet taraftarlarını,
  • Çocuğuna, eşine hükmetmekten aciz lakin ahırını meleklere temizleten” Menzil Şıh’ı taraftarlarını,
  • Peygamber toplantılarımıza geliyor, ülkenin yönetimini bizlere bıraktı” Pensilvanya papazı Fetö taraftarlarını,
  • Kendini Mehdi sanan İslam’dan nasipsiz” Adnan Oktar, Haydar Baş, Nazım Kıbrisi, İskender Evrenesoğlu taraftarlarını vs. iddia edilen daha nice İslam dışı görüş ve kişileri desteklemiş, halen de desteklemektedir. MOSSAD’ın verdiği destek, herkes tarafından bilinmektedir.

Sözün Özü:

Bu sapık topluluklara Allah, rahmetini ve bereketini hiç indirir mi?

Bu sapık görüş ve düşünce taraftarlarını içinde barındıran bizlere yardım gönderir mi?

Kim bilir belki Allah, bu toplulukları biz dahil yok edecek, yerine başka bir topluluk getirecektir.

O halde, Soros’un ve İsrail MOSSAD’ın oyununa gelmeden; Allah’ın ipine sarılalım..!

Mahmut AKYOL

 

SOSYAL HAYATIN TEMEL SORUNLARINDAN KURTULMANIN YOLLARI

logo5

SOSYAL HAYATIN TEMEL SORUNLARINDAN KURTULMANIN YOLLARI

İnsanlığın temel sorunları arasında önemli biri var ki, hayatın devamıyla yakından ilgilidir.

Bu, “üretmek ve ürettiklerini paylaşmak”tır.

Üretmenin ve ürettiğini paylaşmanın zıttı, ”tembellik ve cimrilik”tir.

Üretmek ve paylaşmak hayatta bir denge, tembellik ve cimrilik ise dengenin bozulmasıdır.

Aslına bakılacak olursa “paylaşamamak” insanlığın en kadim sorunudur…

Cimrilik, bitecek korkusudur…

Üretme ve paylaşma ilkelerini en mükemmel ortaya koymuş olan İslam’dır. Onu hayata taşıyan da Allah’ın Nebisidir. İslam’ın “Sosyal Sistemi” Müslümanların ürettiklerinden fazlasını, muhtaç başka biriyle bölüşmesidir.

İslam Dini toplumsal sorunu, bu şekilde çözmüştür.

Ancak Zaman zaman Müslümanlar, bu ilkeyi pratiğe geçirmekte zorlanmışlardır. Çünkü insan burada nefsine yenilmiştir. Dolayısıyla insan için üretmek ve paylaşmak, can yakıcı bir hal almıştır.

Diğer taraftan beşeri planda İslam’a alternatif “Kapitalizm ve Sosyalizm” ortaya çıkmıştır. Bu çıkış tesadüf değildir. Bunların özü de “tefecilik” vardır. Tefeci Bezirgânlar, faiz yoluyla insanları önce borçlandırmış, sonrada toplumlar üzerine tahakküm etmişlerdir.

Kapitalizm üretimi, Sosyalizm paylaşımı esas alarak ortaya çıksalar da, uygulamada başarılı olamamışlardır.

Gerçekte her iki “Sosyal Sistem” insanları mutlu edememiş, her ikisi de insanlığı Beynelmilel Siyonizm’in insafına bırakmış, Siyonizm de insanları kendine köle yapmıştır.

Bu kölelikten insanlık ancak; başkaldırmakla kurtulacaktır! Bağımsızlık Mücadelesi Ruhu yükseldikçe, Siyonizm’in ateşi sönecektir!

Kur’an-ı Kerim “Alak” Suresi’nde Allah’ın iki özelliği öne çıkarılır.

  1. Halk etmek
  2. Kerem sahibi olmak

Bu ilk surenin ilk beş ayeti içinde ilk önce, bu iki özellikten neden bahsedilir?

Yirmi üç sene sürecek vahiy, neden bu iki kavramla başlatılır?

Çağlar öncesinden elimize ulaşmış sıradan bir arkeolojik metin olmadığı kesin olan, o günden başlayıp kıyamete kadar devam edecek olan Kuran, bu Halk etmek ve Kerem sahibi olmaktan neden bahseder?

Yaratma olmuş bitmiş değildir. Halen, anbean devam etmektedir. Allah’ın keremi de kıyamete kadar sürekliliğini sürdürecektir.

Halk ve Kerem sözlerinin her ikisi de Allah’ın özelliğidir.

Yani hem üretmek ve hem de verip/paylaştırmak, en mükemmel şekilde Allah’a mahsustur. Allah, ne yaratmışsa, kendine bir şey saklamadan onu kullarına vermiştir. Yarattığı her şeyi kullarına sunmuştur.

Buna karşılık Allah kulundan bir bedel olarak sadece bir “şükür” istemiştir. Yani Allah, insandan nefsine ve hırsına kapılmadan elinde ki fazlalıklarını paylaşmasını istemiştir. İnsanoğlunun nasıl değil de, niçin yaratıldığının ve varlık sahnesine neden çıkarıldığının anlamı bu olsa gerektir.

Nefsi ve Hırsı (cimriliği) sebebiyle üretmek ve paylaşmak insan için can yakıcı bir mesele olmuş olması bundandır. Hatta bu konuda en hafifinden denilmiştir ki: “Sizin en hayırlınız insanlara en çok faydalı olanınızdır.” Bunun şöyle anlaşılması da mümkündür: “Sizin en hayırsızınız insanlara hiçbir faydası olmayanınızdır.” Eğer insanlara verecek, infak edecek ve paylaşacak hiçbir şeyiniz yoksa bile, onlara “tebessüm edin, gülümseyin” Denilmiştir. Buna rağmen günümüz insanı bunu da başaramamış, “Can’ı Gönülden” Allah’a kul olmak yerine, Kapitalizmin ve Sosyalizmin kölesi olmaktan kurtulamamıştır!

Cenab-ı Hakka bağlı kalarak varlığını sürdürmeye çalışan Müslümanlar eğer, birlik içinde Hak yolunda yürür, birbirine karşı sadakatli, vefalı olur, sıkıntılarını paylaşır, cesaretli şekilde gözünü budaktan sakınmadan Kapitalizm ve Sosyalizm karşısında durur, İslam’ın onur ve izzetini kişiliğiyle temsil ederse; ancak o zaman tarihe bir iz bırakılabilirler!

Cenab-ı Hakka bağlı kalarak varlığını sürdürmeye çalışan Müslümanlar eğer, bu topraklarda zulm edenlere, halkın malı ve parasını yiyenlere, onların üzerinden geçinenlere, ocakları söndürenlere karşı el birlik olur, adalet, sevgi, merhamet ve dürüstlük içinde olur, ikiyüzlü davranmazlarsa, o zaman tarihe bir iz bırakılabilirler!

Yine Cenab-ı Hakka bağlı kalarak yaşayan Müslümanlar, kardeşinden “haberdar” olur, Müslüman geçinen bir “münafık” olmaz, o pisliğinden kurtulur, iyilik, güzellik, doğruluk, hak, adalet, eşitlik, birlik ve barış için çalışır, güçlüklere el birlik göğüs gererse, o zaman tarihe bir iz bırakılabilirler!

Cenab-ı Hakka bağlı kalarak varlığını sürdürmeye çalışan Müslümanlar eğer, Haccı mahşer, eşitlik, sabır, istişare, cömertlik provası, yine Orucu da “zekât” verme ve açlık provası olarak anlarsa, o zaman bayram yapılmış olurlar!

Sosyal Sistemleri Hak ve Batıl diye ayırmak mümkündür.

Hak Sosyal Sistemler adalet, eşitlik, özgürlük, sevgi, merhamet, doğruluk, dürüstlük gibi kavramlarla beslenir.

Batıl Sosyal Sistemler bozuk sistemlerdir. Nefis, haksız yere halkın malı ve parası üzerinden geçinen, ekmediği yerden biçen, ocaklar söndüren, hırs, cimrilik, sömürü, kul hakkı ve pislikten beslenir.

Bütün dini, sosyal, politik ve ekonomik hareketlerin kaderi hep buradan geçer.

Eğer Hak Sosyal Sistemler yaşarsa âlem adaletle şenlenir, Batıl Sosyal Sistemler yaşar, toplumlara tahakküm ederse, dünyanın sonu geldi demektir…

Şimdi insanlık İslam’ın Sosyal Sistemine ve Allah’ın Nebisine her zamandan daha çok muhtaçtır!

Eğer; servet, siyaset, şehvet ve şöhreti İslam’ın Sosyal Sistemiyle terbiye yapmadığımız sürece dünya iflah olmayacaktır! Aynı şekilde yıkılmayacağı zannedilen mülkü ele geçiren Batıl Sosyal Sistemlerin sonları da berbat olacaktır!

Şimdi bana bu kelimeleri yazdıran Allah’ıma hamd olsun. O’nu över, O’na şükrederim. O’ndan medet umarım. O’ndan bağışlanma dilerim, Tevbe ederek O’na itaate yönelirim. Nefisimin kötülük telkinlerinden ve kötü ameller işlemesinden O’na sığınırım.

Muhammed’in O’nun kulu ve Resulü olduğunu kabul ve tasdik ederim.

O bir hutbesinde dedi ki:

Ey Allah’ın kulları, size Allah’a sığınmanızı, emirlerine yapışmanızı, günahlardan arınmanızı, azabından korunmanızı öğütlerim.”

Allah kime doğruyu gösterirse, kimse onu hak yoldan saptıramaz! Her kimin Allah ile bir sorunu varsa; bilmiş olsun ki, mutlak galip Allah’dır..! Bütün dini, sosyal, politik ve ekonomik hareketlerin kaderi buradan geçer.

Bilgi’yi Erdemle, İlmi İrfanla, Dünya’yı Ahiretle, Aklı Vahiyle harmanlamalı, İyiliği ve adaleti özümsemiş insanlara dünyayı teslim etmeli, ancak bu sayede yeryüzü yaşanır hale gelir. Değilse bu sorumluluğun altında herkes kalır..!

Mahmut AKYOL

 

 

KURBANLARIN ETLERİ VE KANLARI

logo5

KURBANLARIN ETLERİ VE KANLARI

Dünya yine gergin…

Hıristiyan Yahudileri (Evanjelistler), Ortadoğu Halklarını birbirlerine düşürmeye devam ediyor. “İsrail Dünya Devleti” için koridorları genişletmek adına elindeki son kozlarını oynarken, Türkiye’de bundan nasibini alıyor…

Durum bu kadar açıkken, Türk Milletinin kaderini paylaşmayan uşak ruhlu kimseler, Ülkeme yeni “Sevr” dayatmalarını bir yandan seyrederken, diğer yandan düşmanın ekmeğine yağ sürüyor…

Benim inancım odur ki, bu geçici arıza çok sürmeyecek, en kısa zamanda son bulacaktır. Bunun yanı sıra düşmanın hevesi kursağında kalacaktır. Fakat kafasından ve midesinden bağlı “hainler” onursuz ve şerefsiz yaşamlarıyla baş başa kalırken, tarih bu alçaklığı yeniden yazacaktır!

Allah’ım; bu topluma “Millet” olma şuurunu yeniden Merhametinle nasip eyle…

***

Bu şartlar altında Türkiye ve Müslümanlar, Kurban Bayramına hazırlanıyor!

Asla onların etleri ve kanları Allah’a ulaşmaz. lakin O’na ulaşan, yalnızca sizin O’na karşı gösterdiğiniz bilinç ve duyarlıktır. İşte bu amaçla, onları sizin yararınıza sunuyoruz ki, size ulaşma yolunu, yordamını gösterdiği (her türlü rahmet) için O’nun yüceliğini saygıyla anasınız. Öyleyse, o iyilik yapanları müjdele! (Hacc Suresi Ayet 37)

Bu ayet ışığı altında Kurban bahsinin anlatılması gerekirken, Diyanet İşleri Başkanlığına bağlı 100 bin Camide, 100 bin imam-müezzin, 3000 vaiz ve 1250 müftüyle hala kurban kesmenin fazileti ve hangi hayvanlardan kurban olur konuları hurafeler de karıştırılarak anlatılıyor…

Hâlbuki DİB, görevi bu olmamalıdır.

Diyanetin dünyada hüküm süren inançlar karşısında İslam’ı koruyup kollaması, yeni içtihatlar yapması, dahası Müslümanları cemaat, tarikat ve mezheplerin elinden kurtarması gerekiyor.

Topluma müptela olmuş “SUÇ, UYUŞTURUCU, FUHUŞ, HIRSIZLIK, İCRA” olaylarının azalmasında bir katkı vermesi, gençliği “Deizme, Ateizme, Narsizme” kaymasına seyretmemesi gerekiyor!

Burada bir yerlerde kablolar yanlış bağlanmış. Bu kabloları söküp doğru bağlamak icap ediyor.

Kesinlikle bir yerlerde yanlış yapılıyor!

Bu yanlışlığı düzeltmek için “yeni bir zihniyet, yeni bir düşünce” şart!

Bu cesur atılımı yapacak Namuslu Aydınlara ekmek kadar, su ve hava kadar bu Milletin ihtiyacı var…

100 civarında faal İlahiyat Fakülte Hocaları ne yapar doğrusu merak ediyorum…

***

Bundan sonraki bölüm “ezber bozmaya” yöneliktir…

Lütfen inanç ve düşüncelerinizi sorgulamaktan korkmayın!

Açıkça söylemek gerekirse:

Gurban”, garip gureba ve yoksulla yakınlaşmadır!

Ben içinde Gurban olan bayramı seviyorum. Bu bayramda hayvan kesmeye gerekmiyor ki! Hem kesmek için bir mecburiyet de yok!

Bize küslerin barıştığı bayramlar lazım… Birbirlerine güler yüzle davranılan bayramlar lazım… Karşılıksız yardımlar sonunda alabildiğine coşkulu bayramlar lazım… Kalplere sevinç ve dostluk bırakan bayramlar lazım…

Allah’ın bizden istediği bir hayvanın kanını akıtmamız değildir. Onların etleri ve kanları Allah’a ulaşmıyor. ZatenAllah’ın ihtiyacı da yok.  Allah’a ulaşacak olan, birbirimize karşı yaptığımız iyilik, güzellik, doğruluk, dürüstlük, bilinçli davranışlarımızdır.

Yoksul insanların çevre baskısında kalarak, “ben kendime kurban kesemedi dedirtmem” diyerek taksitle kurban kesmiş olması bir eziyettir. Kimseye böyle bir eziyeti yaşatmaya kimsenin hakkı yoktur!

Kuran’da kurban ayetleri, genellikle hacda geçerlidir. Zilhiccenin dokuzuncu günü Arabistan ve dünyanın her yerinden Hacc için gelenler, Allah’ın evinin etrafında toplanır, Kâbe’yi tavaf eder, Arafat’ta vakfeye dururlar. Bu büyük toplantının adı, İSLAM ŞURASI dır. “BAYRAM” bu birlik ve buluşma için yapilır. Hacc tarihinde sürüp gelen budur. Ancak Ümmetin dağılmış olması sebebiyle Müslümanlar, bu “ŞURAYI” toplayamamaktadır!

Hacca gitmeyenlerin kesmesi gerekmez. Çünkü “sünnet” bir iştir.  Müslümanları sorumluluk altına sokmak doğru değildir!

Hayvanın kanı dökülür, alına sürülürse, gelecek kurbana kadar kişinin günahları af olur, kan aktıkça kişi pir-u pak olur, itikadı sapıklıktır. Böyle şeylerin İslam’da yeri yoktur!”

Eğer yoksula yakınlaşmak isteniyorsa, kendi zaruri ihtiyaçlarınızın dışında kalan kısmı paylaşın. (Bakara Suresi 219 Ayet) O zaman bayram yapmış olursunuz. Nitekim Allah Resulü bayramlarda böyle yapmıştır. Allah Resulü Bayram namazından sonra, kendi evinden ve ailesinden önce, Ashabıyla bayramlaşmış, onlarla kahvaltı ve sohbet etmiştir.

Mesela bir nidacı “Hayyelessalah” dediği vakit Ashap, “Haydi yardımlaşmaya, dayanışmaya” diye çağrıldığını anlardı. Sesi duyan herkes toplanır, temizlenir, abdest alır ve salata katılırdı. Çalışıp ürettiklerinden ihtiyaç fazlası mallarını getirir, ihtiyacı olanlara verirdi.

Bu davranış Müslümanların da bu doğrultuda bayramlaşma yapmalarına örnek olmuştur.

Şimdi bu Menasik (Hacc) adeta zenginler kulübüne döndü. Bencil duygulara hitap eder hale geldi. Hâlbuki Hacc, zenginlere has bir menasik değil, eşitliği sağlayan bir Nüsuk olarak anlaşılmalıydı.

Önce ki zamanlarda insanlığa Sümer, Babil, Asurlular bu kültürü yaşatılmışlardır. Onlarda mallarını tapınaklara (Kamuya ait mekânlar) getirir, ibadet maksadıyla tanrıya armağan ederlerdi. Bu esna da gelen Allah’ın elçileri “Din” üzerinden ümmetlerine “Salatı” anlatmışlardır. Yani önceki bu kültürü değiştirerek sürdürdüler.

İnsanlığa öğütlenen budur. Yani tanrıya adanan şeyler, sevgi ve merhamet olarak insana döndürülmüş oldu.

Paylaşmamak insanlığın en kadim sorunudur… Dünyada vuku bulan ne kadar sorun varsa hepsi paylaşmamaktan çıkmıştır, çıkmaya da devam etmektedir.

Nebinin döneminde insanların elinde salat yapılacak şeyler çoğunlukla koyun, keçi, deve, arpa, buğday, hurma, gümüş vs. den ibaretti. Onlar, ihtiyacı olanlara dağıtılsın diye Kâbe’ye getirdikleri bu mal ve kıymetli eşyaları Mekke Tefecileri iç ediyordu. Tefeciler o günde çalmak da mahirdiler, bugünde…

Kur’an’ın Hacc için söylediği asıl konu unutuldu da, “kesme” işi öne çıkarıldı.

Teşbihte hata olmasın Allah; Beni bırakın, siz kendinize bakın! Diye yeniden hatırlama da bulundu:

Birbirinize iyilik etmeyi öğrenin, birbirinize adaletle davranın, işçilerinizi ezmeyin, kimseyi sömürmeyin, kul hakkı yemeyin, iyiliğinize, doğruluğunuza, dürüstlüğünüze, kardeşlik duygunuza, merhametinize, sevginize, Karz-ı haseninize, salâtınıza, zekâtınıza, ihtiyaç fazlasını vermenize, isâr’ınıza, kendinizi kardeşinize feda etmenize, yoksulları gözetmenize, zayıfın elinden tutmanıza, düşmüşü yerden kaldırmanıza bakın! Zira Ben bu davranışlarınıza bakacağım!

İslam; bencilliğe gem vuran bir dindir. Allah’a güven duyan Müslümana ummadığı yerden kapılar açar…

Mübalağa etmeden konuya objektif bakmaya çalışıyorum.

  • Kurban kesmek sadece hacc da yapılan bir sünnettir. Hele “vacip” hiç değildir. Türkiye’de, kurban kesme oranı yüksektir, burası doğru… Ama o nispette Müslümanlar faizden kaçınmıyorlar… Sizce de bu düşündürücü değil mi?
  • Ülkemizde Hacca gidenlerin, Oruç tutanların, Namaz kılanların, başını örtenlerin sayısında bir artış gözleniyor, burası doğru… Ama o nispette yoksulluk sınırı altında yaşayanların sayısı da gün be gün artıyor… Sizce bunun üzerinde düşünmek gerekmez mi?
  • Eğer Yurdumun insanları bir yıl kurban kesmeseler, o zaman yakınlaşmanın ve bayramlaşmanın ne demek olduğu daha iyi anlaşılacaktır. O zaman hepimiz birbirimize daha çok yakınlaşmış olacağız.
  • Eğer bir yıl (ticaret hariç) vatandaşlar turizm amaçlı yurt dışına gitmeseler, ihtiyaçlı ülke insanlarını sevindirseler, eminim birliğimiz daha tez sağlanacaktır.

İşte Kurban Bayramının bende ki görüntüsü budur…

Kökünde “Merhamet ve Adalet” olan bir din anlayışı bizlerden bunları istiyor. Yazık ki bunlardan habersiz yaşıyoruz!

Hiçbir canlıya, doğaya, içinde ki canlılara zarar vermemek demek olan “Takvanın” bu olduğunu bilen acaba içimizde kaç kişimiz var dersiniz?

Mahmut AKYOL