CENNET VE CEHENNEM EHLİ KİMLERDİR?

logo5

CENNET VE CEHENNEM EHLİ KİMLERDİR?

Yine Ülkemin başına tebelleş olmuş “Yapay” gündemler dışında kalarak insanların, gerçek olacağına inandığım meselesi üzerinde bir iki söz söylemek istiyorum…

Bir kere kabul edilmeli ki insanlar, iktidar meselesini fazla abartıyor.

Eğer “öldürmeyi, çalmayı, yalan söylemeyi, zina yapmayı ve aldatmayı” sonlandıracak,

Eğer “adaleti, emaneti, ehliyeti, meşvereti ve maslahatı” teşekkül ettirecek bir iktidar kurulamıyorsa, işin içinde olanlar en büyük vebali ve günahı işliyorlar demektir!

Bu cümleden hareketle şunlar denilebilir…

Allah, kuluna iki şekilde hidayet yolu göstermiştir.

  • Vicdan (akıl)
  • Resulünün haberi (vahiy)

Bu iki yol sonucu insanda, din teşekkül eder veya etmez!

Din, dünyada insanların istikametlerini düzenlemek için vardır. Din, ibadet (iş, oluş, ahlak) ve muamelattan (kullar arası hukuk, ilişkiler) de*n ibarettir.

İşte bu görüşe dayalı olarak “CENNET ve CEHENNEM” gerçekleri üzerinde durmaya çalışacağım.

Yaşayan Kur’an” açısından bakıldığına görülecektir ki, ahirette (son gün) ölüler diriltilecek, herkes mahşer (hesap ve mizan) yerinde toplanacak, akabinde ruhlar ya cennete ya da cehenneme gidecektir.

İslam’ın temel inancı budur.

Aslında bütün dinlerde cennet ve cehennem inancı vardır. Mesela:

  • Yahudilikte cennet, Tanrı’nın İsrail Oğullarının “içinden bal ve süt akan vaat edilmiş topraklara” kavuşması, cehennem ise tanrının onları itaatsizlikleri sonucu “işgal, kıyım, deprem” vs. ile cezalandırmasıdır. Bu konuda Yahudiler der ki, “Eğer ahirette bir cehennem azabı olacaksa bu bizim için sayılı birkaç günden ibaret olacaktır. Çünkü Rab Yahova dünyada olduğu gibi ahirette de bizi koruyacaktır.“
  • Hristiyanlıkta cennet “İsa’nın dünya ya dönüşü”, cehennem de “İsa’nın yokluğunda insanlığın çektiği azap” lardır. Diğer bir ifadeyle Hristiyanlar için cehennem “zulümle dolmuş dünya”, cennet de “adalet, barış ve esenlikle dolu dünyadır(!)…”
  • İslam’da cennet ve cehennem bize hiçte yabancı olmayan, dünyada bildiğimiz tasvirlerle anlatılmıştır. Mesela, altından ırmaklar akan evler, bardaklar, kadehler, mis gibi içecekler, fışkıran pınarlar, yaslanılan sedirler, yastıkları ve göz aydınlığı eşler vs. ile Cennet, Cehennem de yükselen alevler, nar gibi kızarmış ateşler, gürül gürül yanan yakıtı insanlar ve taşlar olan ateş çukurları, yüzleri katran karası mücrimler vs. ile anlatılır…

İslam’da denilir ki, “Cennet ve Cehennem” insanların kendi elleriyle yaptıklarının bir sonucudur. Kim dünyayı zulümle doldurursa cehennemde bir köşk, kim de dünyayı adalet, barış ve esenlik yurduna çevirirse, cennette bir köşk yapmış olur. Mahşer Günü insana yaptıklarını karşılığı ne bir eksik, ne bir fazla verilmez, kimseye iltimas yapılmaz.

Görüldüğü gibi İslam Cennet ve Cehennem inancına Yahudilik ve Hristiyanlıkta olduğu gibi değil, Kur’an’da ifade edilen şekliyle bakar. “Bu sizin kendi eserinizdir. Allah kullarına asla haksızlık etmez.” (3/182).

Kur’an’ın ilk indiğinde Mekke’yi sarsan, “şok” iddiası şudur:

  • Ölüler dirilecek!” (haşr),
  • İnsanlar yaptıklarının hesabını vermek üzere Allah’ın huzurunda toplanacak!” (mahşer),
  • Akabinde Cennete veya Cehenneme girecek!”

İnsanoğlunun dikkati buraya çekilmek istenir.

Yani her Allah’ın günü insan/mahlûk bir taraftan doğuyor, bir taraftan ölüyor, bir taraftan cenazede ağlıyor, diğer taraftan düğün evinde gülüyor. Hayat bir saat, hatta “hemen/ şimdi”… Ölüm, “ansızın” geliyor…

O yüzden insan; ister korku ve titreme içinde, ister tüm anını Cennet bahçelerinden bir bahçe, isterse Cehennem çukurlarından bir çukur yaparak yaşasın..!

Yaşatan da öldüren de, ağlatan da güldüren de, isteklerden arındıran da mülk sahibi kılan da, (sadece) bir sperm damlasından, erkeği ve dişiyi çift olarak yaratan, sonra yeniden yaratacak olan da O’dur” (Necm; 43-48).

Demek ki, sabahın öğleye, öğlenin akşama, gecenin gündüze, kışın yaza, bugünün yarına, yarının ertesi güne, ayın ertesi aya, yılın ertesi yıla, yaşamın ölüme, sıhhatin hastalığa, ağlamanın gülmeye, gülmenin ağlamaya, tarihin geleceğe akması gibi, insan ve dünya ahirete doğru devamlı şekilde akıp gidiyor..!

Demek ki, her günün sonu var, ömrün sonu var, sağlığın sonu var, servetin sonu var, ağlamanın sonu var, gülmenin sonu var..!

Demek ki, ahiretten haber vermek; Allah’ın insanlar üzerinde döndürdüğü günlerinde olup biteni “Elçileriyle” haber vermek buymuş…

Allah’ın Elçilerinin “İNZÂR” dediği şeyler budur. Çağlar boyunca bu uyarı (inzâr), son güne kadar hiç değişmemiş/değişmeyecektir.

Yani Allah Elçileriyle kullarına şu genel mesajı ulaştırmıştır:

“Ey insanlar! Ölüm, afet ve kıyamet” ansızın gelmeden önce başınızın çaresine bakın!” Çağrı hiçbir ayrım yapılmaksızın tüm insanlığa yapılmıştır! Bu günlerden en haşmetlisi en sondaki (Ahiret) günüdür.

Öyle ki son gündeki cennet ve cehennem dahi önceki günlerde kendi ellerimizle yaptıklarımızın karşılığıdır. Çünkü sonraki günün tohumu önceki günün içindedir. Günler bu anlamda birbirinin içinden çıkar.

Hayat tek, günler herkes için eşit…

O halde; böbürlenmeye, şımarmaya, ye’se kapılmaya ne gerek var?! Bunlar Allah’ın günleridir, insanlar üzerinde dönüp duran ayetlerdir.

Dünyayı “yaşayan cennete” çevirmek için çalışmadan, Ahirette vaat edilen cennete girilmez!

Yani yeryüzünü yeşile çevirmek; barış, adalet, kardeşlik, paylaşım yurdu haline son güne kadar insanlık için bir hedeftir. Dünyada yaşasın diye dikilen son ağaç bile, cennete dikilmiş ağaçtır.

Şu halde evini cennetten bir köşk yapanlara, mahallesinde, şehrinde, ülkesinde cennet esenliği, barışı, adaleti ve paylaşımı getirenlere, cennet rüzgârları estirenlere denilecektir ki:

İşte yaptıklarınız, işte her şeyin bittiğini sandığınız bir anda karşınıza çıkan ödülünüz…”

Evinde cehennem, mahallesinde pislik rüzgârları estirenlere, öksüzü ve yetimi hor görerek hiçe sayanlara, adam yerine koymayanlara, devleti yönetmek için insanların başına bela olanlara, halkına cehennem hayatı yaşatanlara, kan, fesat, işgal, kıyım ve savaşlarla yeryüzünü ateşe verenlere, insanlara acı çektirenlere, son güne kadar odun taşıyanlara da denilecek ki:

İşte eserinizÖmrünüz bunlarla geçti, başka ne bekliyordunuz? Her şeyin bittiğini sandığınız bir anda karşınıza çıkan ödülünüz…”

İnkârcılar bu tür uyarılara aldırış etmedikleri için dediler ki:

Kim, çürüyüp toz olmuş kemiklere hayat verebilir?” (36/78 )

İnkârcılar bunları söyleye dursunlar, öyle ki şu görülen âlem bile dönüşüyor, ölüyor, yeniden diriliyor! Bu deveran hep böyle oluyor..!

İşte Ahirete, Cennet ve Cehenneme iman budur!

Yani Ahirete, Cennet ve Cehenneme iman/inanmak; Batıda olduğu gibi “varlığa hapsolarak” veya doğuda olduğu gibi “varlıktan koparak” olmuyor.

Yani Ahirete, Cennet ve Cehenneme iman/inanmak; “varlık içinde ve ona itibar etmeyerek” oluyor.

Yani mevcudu kabullenerek, bundan daha iyisi olamaz, kaderimiz budur diyerek değil, değiştirecek iradeye sahip olduğunun şuuruyla oluyor.

Çünkü herkesin kaderi kendi boynuna asılmıştır!

Mahmut AKYOL

HZ. MUHAMMED’İN GÜÇ KAYNAKLARI

logo5

Hz. MUHAMMED’İN GÜÇ KAYNAKLARI

Bu yazı, bazı kişileri rahatsız etmiş olacaktır. Çünkü eski düşünceler kanatılmadan yenileri “aşı” tutmuyor!

Düşünen insan dini düşünce dâhil eleştirirse, insanlığa bir fayda sağlamış olur.

Bizim amacımızda dini düşüncenin yeniden inşasına katkı sağlamak, önündeki engelleri deşifreye çalışmaktır.

İslam Dünyası uzun bir süredir akıl tutulması yaşıyor. Moğol ve Bizans baskısı altında kalan Selçuklu’dan bu tarafa “AKIL” kerih görülünce, Müslümanlar inzivaya çekilmek zorunda kaldılar.

Müslümanlar, Mevzu Hadis ve Mutasavvıf Dünyasının anlattığı duygu yüklü Hz. Muhammed’e yönelince, tebliğci, dinamik ve meydanlara sığmayan Nebi, unutuldu…

Hâlbuki “akılsız din olmaz” sözü savunulmuş olaydı, durum farklı olacak, İslam; ilk zamanki dinamiğini koruyacaktı.

Hz. Muhammed insanlığa akla dayalı evrensel doğruları tebliğ ederken zorba olmadı. İnsanlığı müjdeledi, uyardı, adaleti, sevgiyi, sözün namusunu ve merhameti anlattı. Hatta bu değerleri hayata taşırken büyük bedeller ödedi.

Fakat daha doğar doğmaz, “Âlemlere Rahmet” olan “Allah’ın kulu ve elçisi” uçar/kaçar bir hale sokuldu. Öyle ki O doğduğunda, Kisra’nın ateşi sönmedi. Bizans’ın gölleri kurumadı. Kâinat, onun yüzü suyu hürmetine yaratılmadı.

Hâlbuki O, hepimiz gibi bir insandı. Bedir’de, Uhut’da vuruşa vuruşa tarihin meydanına çıktı. Allah’ın iradesi onun vicdanında dile geldi ve Allah o vicdandan insanlığa seslendi…

MECNUN değildi. O, Cinlerle değil, Nusaybin’den gelen ve cinlere inanan yabancı bir heyetle görüştü ve konuştu.

ŞAİR değildi.

KÂHİN değildi. Kimin nerede öleceğini, İstanbul’un fethedileceğini, Fatıma’nın en önce öleceğini, Deccal’in zuhur edeceğini haber vermedi.

SİHİRBAZ değildi. Eliyle işaret edince ayı ikiyi bölmüş, bir kap yemeğe elini dokununca üç yüz kişi doymuş, parmaklarından sular akıtıp orduyu doyurmuş değildi…

Tükürüğü şifa, idrarı deva değildi…

Çölde susuz kalınca bir kap suya üfürünce kaptaki su çeşme olup akmış değildi…

Def-i haceti için bir yere oturmuş; civardaki iki ağaç hemen gelerek onun üzerini örtmüş kalkınca da ağaçlar tekrar yerine gitmiş değildi…

Hz. Ali’nin gözüne tükürünce gözü iyileşmiş, güvercin mağaranın kapısına yatmış, örümcek mağaranın önünü örmüş, kurt onun peygamberliğini haber vermiş, deve ona salavat getirmiş, arslan, ceylan, keler onunla konuşmuş değildi…

Bu olaylarla Allah Resulünün uzaktan yakından ilgisinin olmadığı Ayetlerde defalarca anlatıldı. (Tekvir; 22, Hakka; 41-42 Müddesir; 24, Duhan; 14, Tur; 29).

Hal bu iken inkârcılar, sürekli olarak onu harikalar göstermesi için zorlarlardı. “Bu ne biçim peygamber; yemek yiyor, çarşılarda dolaşıyor!” (Furkan; 7)

Cenab-ı Allah buyurdu ki:

Yerden bir pınar fışkırtmadıkça… Hurmalıklardan ve üzümlüklerden bir bahçe yapıp aralarından çaylar akıtmadıkça… Yahut iddia ettiğin gibi göğü üzerimize parça parça düşürmedikçe… Veya Allah’ı ve melekleri karşımıza açıkça getirmedikçe… Altından bir evin olmadıkça ya da gökyüzüne çıkıp oradan bize özel bir mektup getirmedikçe sana inanmayacağız!” Söyle onlara: “Rabbimin şanı yücedir. Ben sadece bir beşer, sadece bir elçiyim.” (Zaten) kendilerine doğru yolu gösteren rehber geldiğinde insanların imana yanaşmamasının nedeni (işte bu) “Allah bir beşeri mi elçi gönderdi?” demelerinden başka bir şey değildir…” (İsra; 90-94).

Demek ki inkârcıların beklentileri hiç değişmiyor… İnsan bir kere akıl tutulmasına düşmesin, ondan her akılsızlık zuhur ediyor!

  • Hiçbir Peygamber yoktur ki, kendisinden sonra getirilen din, “ters yüz” edilmemiş olsun!
  • Hiçbir peygamberin söylemi yoktur ki, kendi çağının “dindarları” ile tersleşmemiş olsun!
  • Hiçbir Allah’ın kulu ve elçisi yoktur ki, devrinin din adamlarının “öfkesini” çekmemiş olsun!

Bunun için Allah, Resulüne iki şey verdi.

  • Kur’an-ı Azim, (Söze dayalı doğrular)
  • Hulg-ı Azim”, (Kendisiyle müsemma doğru davranışlar)

İşte Allah Resulünün güç kaynakları…

Bu iki özelin dışında hayatın kendisi, hayatta olup/biten her şey zaten mucizedir. Bu Sünnetullâh karşısında (mucizeler) insanlık aciz kaldı. Güneşin doğması, mevsimlerin ve geceyle gündüzün ölçülü şekilde birbirini takip etmesi, insanı hep aciz bırakmıştır.

Diğer önemli bir mesele de, Allah’ın kulu ve elçisinin fakir ve soyunun kesilmesi meselesidir.

Bu konuda da Cenab-ı Allah buyurdu ki:

Biz sana bol nimetler verdik. Şu halde Rabbine yönel ve saldırılara göğüs ger. Sana kin besleyendir asıl kökü kuruyacak olan; hiç kuşkusuz.” (Kevser; 108/1-3).

Anlaşıldığı üzere Allah Resulü çok zengindi! Hem de akla hayale sığmayacak kadar büyük servetlerin sahibiydi. Bu zenginlik onun El-emin, muazzam bir ahlak, doğruluk ve dürüstlük abidesi olmasındandı.

Yani mealen Allah Resulüne denildi ki; bu söylentilere aldırış etme, sönüp gidecek olanlar, sana kin ve düşmanlık besleyenlerdir. Sen Allaha yönel (salat et) ve onların saldırılarına göğsünü siper et (nahr yap). Bıkmadan, usanmadan ve asla yılmadan hak bildiğin yolda yürü…

Görüyoruz ki Allah Resulü, mal mülk zenginliğini seçmemiş, elinde imkânı olmasına, fırsatlar önüne serilmesine rağmen böyle bir yolu tercih etmemiştir.

Bir zenginlik yarışıdır oyalanıp duruyorsunuz. Mezarlarınıza girinceye kadar süren bir oyun ve oynaş…“ (Tekasür; 102/1-2)

Eğer Kur’an teberrüken değil, tefekküren okunursa, bunun böyle olduğu görülecektir.

Yeryüzünde Müslümanların (insanların) yapacağı iyilik, güzellik ve doğruluğu yaymak, yaşamak Allah’ın emri olmakla birlikte, Allah Resulünden Müslümanlara miras kaldı… Bunları yaparken hiçbir maddî karşılık beklenilmemelidir. Zira yapılanın ecri Allah’a aittir.

Din baronları gibi ayet alıp, ayet satan olmamalı, din istismarcılığından uzak durmalı!?

Allah’ın dini üzerinde sektör oluşturulmasına asla izin vermemeli!?

Hukukun Üstünlüğünü” duvarlarına yazan ve fakat hayatına sokmayanlardan olunmamalı!?

İktidarın sofrasında oturandan “Adalet” beklenilmemeli!?

Nihayetinde:

Kâbe’deki tanrı ve kutsallık istismarına dayalı dini oligarşik yapı yıkılmalı ve “MÜBAREK” sayılan Mekke ve Medine, Müslümanlarca ortak olarak yönetilmeli,  

Din üzerinden, Allah, kitap, peygamber üzerinden servet yığma sonlandırılmalı,

Allah’ın evi kazanç kapısı olmamalı,

Cahil bırakılmış İnananlar, müşteri yerine konulmamalı,

Bunlar üzerine kurulmuş her örgütlü yapı dağıtılmalı,

Din yalnız Allah’a has kılınmalı, vicdanın “YALIN SESİ” olmalıdır..!  

Mahmut AKYOL

İSLAM TAPINAK BİR DİN MİDİR?

logo5

İSLAM TAPINAK BİR DİN MİDİR?

Kesinlikle hayır! İslam, hayat dinidir.

Cenab-ı Hakk tarafından seçilmiş, yaşanmak üzere insanlığa gönderilmiş bir dindir. Dinin gönderilme sebebi, meydana gelen problemlerinizi çözün diyedir.

Ha keza Kur’an, mezar başında ölülere, özel gün ve gecelerde okunsun diye gönderilmemiştir.

Hülasa din ve kitap mitolojik birer olgu değil, inanmak isteyenler için tekliftir.

Kişi isterse dine girer, kitaba inanır, dinin ve kitabın ilkelerini hayatın içine taşır, isterse hiçbirini yapmaz.

Din, gönüllülüğe dayanır. Kimse Müslüman olmaya, dine girdikten sonra Nüsuklarını yapmaya zorlanamaz.

Dinde serbestlik ve özgürlük vardır.

Din, vicdanla başlayan bir olgudur. Son Resul dâhil, bütün elçilerin vicdanı üzerinden insanlığa duyurulmuştur.

Bu sebeple ilk gelişinden itibaren Din, “Hakk/Batıl” diye ayrılmıştır.

İyilik, güzellik, doğruluk, adalet, eşitlik, özgürlük, sevgi, merhamet, dürüstlük” vb. evrensel değerler dinin Hakk tarafı, her türlü kötülükte dinin batıl tarafıdır.

Cenab-ı Allah, insanın halini, potansiyelini, iç ve dış dünyasını sembolik olarak insana göstermiş ve anlatmıştır. Bu anlatışın başında da “Yaratılışı ve Şeytan” gelir.

İblis, Şeytan (kötülük) uzaklaştırmak demektir. Yani Şeytan kişiyi Allah’tan uzaklaştıran her şeydir.

Bu bakımdan zamanın eylemi, kötülüğe karşı isyan etmektir.

Kötülük insanın içinde (Hırs, Kibir, Haset, Öfke), dışında (Öldürmek, Çalmak, İftira atmak, Taciz/Tecavüz etmek) olarak tezahür eder. Bunlar, büyük günahlardır. Büyük günahların cezası da büyüktür.

Bu sekiz kavramda insanı “çekişmeye ve toplamaya” götürür. Eğer insanlık toplamak ve çekişmekten vazgeçecek olursa, dünyada hiçbir sorun kalmaz!?.

İşte insanoğlunun iradesi buradadır. Allah insanı bu andan itibaren imtihana tabi tutar.

Fakat Şeytan insana çekişme ve toplama yollarını göstermek için “vesvese” verir ve insan bundan kurtulamaz. Bu vesveseden kurtulmak için İslam’ı Kur’an’ı anlamaya çalışmak lazım gelir…

Demek ki İslam, bir kişinin yahut bir grubun tekelinde değildir. Herkesin eşit şekilde payı, hakkı ve sorumluluğu vardır.

Allah Resulünün vefatından sonra İslamiyet, imparatorluk dinine dönüşmüştür. Bu dönüşün en tehlikeli tarafı da “kader” anlayışıdır. Din, “Hint ve Selefi” kaderciliğinin derin kuyularına atılmak suretiyle doğduğu topraklara gömülmüştür.

İslam politik,  metafizik, sosyal ve ekonomik duruşlarına bir şeyler söylemesi lazımken, bu konulara iyiden iyiye yabancılaştırılmıştır. Kur’an, sadece tapınaklarda, mezarlıklarda, önemli gün ve gecelerde hatırlanır olmuştur. Özellikle “Mülk” konusunda İslam’ın sinirleri alınmıştır. Kuran-ı Kerim, suya/sabuna dokunmaz bir metne dönüştürülmüştür.

Kur’an’ın hayat içinde görülebilmesi için adalet, doğruluk, dürüstlük, hak, özgürlük, eşitlik, kardeşlik gibi kavramların yaşanır olduklarını, insanlığın mülkün kölesi olmadığını görmekle olacaktır.

Bu cümleden hareketle bir Müslüman’ın kendisine zenginim demesi bir nezaketsizlik ve edepsizliktir. Hem insan ne kadar az mülke sahip olursa, o kadar “özgür” olacaktır.

Cenab-ı Allah;

Ey İnsanlar! Allah’a muhtaç olan sizsiniz, ama O, hiçbir şeye muhtaç değildir ve hamd O’na mahsustur.” Demekle adeta insana Allah “Gem” vurmak ister. (FATIR Suresi 15. Ayet)

Şu hükmü yeniden hatırlatmak isterim:

Her kim adalete, sevgiye, merhamete ve dürüstlüğe içtenlikle sahip çıkar, yaşamı içine taşır ve ikiyüzlü davranmazsa, Allah o insanları kendi yanında, diğer insanlara göre daha üstün ve zengin kılacaktır.”

Bütün dini, sosyal, politik ve ekonomik hareketlerin kaderi de budur. Bugün insanlık bu evrensel değerlere her zamandan daha çok muhtaçtır!

Şu katiyetle bilinmelidir ki, Hz. Muhammed, Haham, Papaz, gibi din adamı, din üzerinden nemalanan birsi değildir. O açlığın, yoksulluğun, ırkçılığın, cehaletin ve tefeci bezirgânların elinde tutsak olmuş insanları özgürlüklerine kavuşturmak ve ayrıca onların sorunlarını din ve kitap ilkeleriyle çözüme kavuşturmaya çalışan içimizden biridir!

Hz. Muhammed insanlığın kadim değerlerine içtenlikle sahip çıkan, kendisini sorgulatan, sorgulamayı dinin dinamiği olduğunu hayatında gösteren “Arkadaş bir Peygamber” dir…

Şimdi bu dinin ve bu Peygamberin yerinde yeller esiyor!

İslam Dini Arap, Fars, Türk ve Bizans kültürlerinin etkisinde kalmıştır. Bu kültürler hala, İslam’ı kendilerine benzetmeyi sürdürmektedirler.

Mesela İranlılar İslam’ı kabul etmelerine rağmen “Zerdüştlüğü ve Mecusiliği” terk etmemişlerdir.

Araplar; “Cahiliye” kültürünü İslam’a karıştırmışlardır.

Türkler İslam’a, “Şamanizm’i” katmışlardır.

Bizans’ta İslam’ı Ortodokslaştırmıştır.

Türkler İslamiyet’e girdiklerinde, külliyen Şamanizm’i terk etmediler. “Gök tengri, Şamanlar, mezar kültürü, kutsal gün ve geceler, kurban ve domuz eti yeme yasağı” inancı hala devam etmektedir.

Türbeler, mezar kültürü, ruhlarla bağlantı, çok etkili şekilde yaşanmaktadır. Şaman kültürü kalıntılarına mani olmak neredeyse mümkün olmamaktadır. Kutsadıkları bir yerden çıkan suyu şifalı, türbeyi himmetli görmüş olmaları hala bir inanç olarak yaşamaktadır.

Oysa Kuran’da anlatılan din; bu değildir.

Kur’an, “Putlara tapma! Öldürme! Çalma! İftira atma! Faiz yeme! Zina etme! Sihir yapma! Komşuna iyi davran…” Der!..

Diğer bir deyişle:

Doğru ol! Adil ol! İyilikten, güzellikten ayrılma! Köleleri özgürleştir! Eşitliği bozma…” Der!..

Böylece Din, hep insanlığın vicdanı olmuştur.

Din başlangıçta saftır, ama onu iktidara çekenler, bozulmasını sağladılar. Böylece dinin ve Kur’an’ın içini boşalttılar.

Bu bozulmaya mani olmak oldukça zordur. Bu sebeple dinin ve Kur’an’ın istismardan uzak tutulması ve evrensel ilkeleriyle insanlığa yol gösterilmesi lazım gelir.

Hz. Osman döneminde Müslümanlar arasında zenginleşme başlayınca, Ebu Zer bunun karşısına dikildi. Osman da onu susturmak için “Rebeze” çölüne sürgüne gönderdi.

Şimdi İslam; Allah’ın dinini istismar edenlerin karşısında duracak Ebu Zer’ler bekliyor!?

Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Ali, Ebu Zeri Gıffari gibi sahabeler, Allah Resulünün ideallerine çok bağlı kimselerdi!.. Biz onları görseydik onlara “deli” derdik, onlar bizi görselerdi, bunlar “Müslüman değil” derlerdi!..

Buradan kanaatimce çıkartılması gereken öğüt şu olmalıdır:

  1. İktidarda olanları, “Hakk ve Adalete” çağırmak Ebu Zer’lerin görevi olmalı ve bu asla unutulmamalıdır. Değilse zulmün önü alınamaz olur!
  2. İktidar “zengin” olmanın aracı olmamalı, iktidara gelenler “Allah bizi iktidarla/zenginlikle imtihan ediyor” dememelidirler.

UNUTULMASIN Kİ,

  1. İmtihan Adalet, Ehliyet, Liyakat, Meşveret ve Maslahatla olacaktır.

Mahmut AKYOL

 

BİLGİNİN, İKTİDARIN, SERVETİN KENZİ VE SİYASETİN ÇIKMAZLARI

logo5

BİLGİNİN, İKTİDARIN, SERVETİN KENZİ VE SİYASETİN ÇIKMAZLARI

Lütfen kendinizi okumaya verin!

Sebep sonuç ilişkisine dikkat edin!

Geleneksel düşünceden vazgeçin!

Sizlerden çok şey öğreniyorum.

Bunu gizlemeye gerek yok…

Eksik olduğumuzu ve birbirimizi tamamlamak zorunda olduğumuzu unutmayın!

Dünya siyaseti haksızlık, şiddet, gerçeklerden uzak ve yalan üzerine kurulmuştur. İnsanlığın ve evrensel değerlerin önemi giderek kaybolmaya başlamıştır.

Teknoloji imkânlarına kavuşan ülkeler birbirine karşı ikiyüzlü, kahpe ve kalleş davranışlar sergilemektedir. Diğer yandan kimse bir diğerine mertçe bakmamakta, Tanrı Mamonun gücü insanlığı esir almaktadır.

Benim görüşüme göre siyasi düşünce ve akımların özünde “Hakk/Batıl” dünya görüşü yatmaktadır. Kıyamete kadar da, “Hakk/Batıl” kavgası her alanda sürecektir.

Asırların siyasi çalkantıları, “Doğu/Batı” kavgasından ibarettir.

Özellikle, 19. Yüzyıldan bu yana “Osmanlı/Batı” arasında devam etmiş olan, bundan sonrada Türkiye ile devam edecek olan ekonomik, askeri ve siyasi çatışmalarda ne kadar tavizkar davranılırsa davranılsın asla son bulmayacaktır.

Çünkü:

Sen onların inanç sistemine uymadıkça ne Yahudiler ne de Hıristiyanlar senden memnun olmayacaklardır…” Bakara Suresi 120 ayet

Bugün için Batı, içimizde oluşturduğu Beşinci Kolları vasıtasıyla “Batılılaşma” kavgasını, lehine çevirinceye kadar sürdürecektir. Bu kavga ister Kapitalizm, ister Sosyalizm, liberal, ulusalcı, ister devletçi olsun, durum değişmeyecek, nihayete kadar devam edecektir.

“…Gerçek şu ki, insanlar kendi iç dünyalarını değiştirmeden Allah onların durumunu değiştirmez;…” Ra’d Suresi 11. ayet

Müslüman Türk Milleti, hiçbir ayıklamaya tabi tutmadan, ülkeye ithal ettiği Batı Düşüncesinin açtığı yaraları sarmaktadır. Bu sarma işi akşamdan sabaha olacak şey değildir.

Milletin hayat akışı, özellikle Balkan Savaşından sonra değişmiştir. 1900’lerin Türk fikir dünyası, “Batı’nın tekniği ile Doğu’nun ahlakını kaynaştırma” hayalciliği peşine düşmüştür. Bugünde bu hayalden vazgeçmiş değildir.

Batının maddi gelişmesinin büyüsünden kurtulamayan, kendi zekâsına ve dehasına güvenmeyen “mankurt” kafa sahipleri, devletin ve kurumların başında durdukça, işler çıkmazdan kurtulamayacaktır.

Matematik, Coğrafya, Biyoloji, Genetik, Kimya, Tarih, Nükleer Fizik vs. bütünsellik içinde olmaktadır. Bunların millîlikle bir alakası yoktur. Hepsi de bileşik kaplar misali, zihniyet birliği içinde tekemmül etmektedir.

Maddi uygarlığın, zihniyet birliğinin ve bütünselliğinin temelinde “özgürlük ve akılcılık” yatar.

Bir üst cümlede olduğu gibi Hukukta, bilimde, müzikte, teknolojide, edebiyatta, sanatta, her türlü sanayi ve imalatta, araştırma ve buluşta kurumları özgür kılınmalıdır. Kurumlar yönetecek olan insanlar ve düşünceleri hür olmalıdır.

İşin acıklı yönü, kurumlarımızı özgürleştirmiş değiliz!.. Batı Toplumları, Doğu’ya hala acımasız bakmaktadır. Sebebini yukarıda anlatmış bulunuyoruz. Doğunun ve İslam coğrafyaların geriliğin sebebi, Batının doğuya hala şaşı bakmasıdır.

Doğu-Batı çatışmalarının temeli şimdilerde iyiden iyiye anlaşılmaktadır…

Diğer taraftan, Batı’dan maddi uygarlık devşirerek gelişebileceklerini zannedenler (!), kendi tarihinden nasip almamış ilkel kalmış olanlar, takıntılı, kafa yapıları ancak basmakalıp inanç, bilgi ve düşünceleri ancak kavrayanlar ve onları da “nas” kabul edenler, bu milletin en büyük talihsizliğidir…

Ve (bunun içindir ki, ey Peygamber!) Biz seni yalnızca, bütün âlemlere rahmetimiz(in bir işareti) olarak gönderdik.” Enbiya Suresi 107

Çünkü sen, üstün bir hayat tarzına sahipsin;” Kalem Suresi 4

Gerçek şu ki, Allah’ı ve Ahiret Günü’nü (korku ve umutla bekleyen) ve O’nu her daim anan kimseler için Allah’ın Elçisi güzel bir örnek teşkil eder.” Ahzab Suresi 21

Ayetler gösteriyor ki, Allah Resulü daha işin başından itibaren, Güzel ahlâkı,  örnek hayatı göstermek ve tamamlamak için gönderilmiştir. “servet ve iktidar” sahiplerinin yüzüne de Kelimei Tevhidi haykırmıştır.

Lailaheillallahu vahdehu la şerike leh, lehu’l-mülk ve lehu’l-hamd…”

Yani “Allah’tan başka ilah yoktur, O’nun ortağı olamaz çünkü mülk O’nundur, övgüye layık yalnızca O’dur.”

Buradan da anlaşılıyor ki, İslam’a girmek isteyen biri önce mülkün Allah’a ait olduğunu kabul edecek ve bunlar üzerinde oluşturulan tekelleri reddedecektir.

Bilgiyi, iktidarı ve serveti ele geçirip halk üzerinde tahakküm kurmaya kalkışanlara “La” (Hayır!) diyecektir.

Tarih boyunca tüm Elçiler, kendi zamanlarının sözünü bu şekilde söylemişlerdir.

Yani bilgi, iktidar ve serveti, bir avuç bilgin, yönetici ve zenginin eline geçirince şımarmalarına Elçiler mani olmaya çalışmışlardır.

Dün Allah’ın elçileri, bugün de ümmeti “Lehu’l-Mülk, Lailaheillallah” demeyi kendilerine “farz” iş sayacaktır.

  • Yani zamanımızda yapılacak en hayırlı işin iyilik, güzellik ve doğruluk için çalışmak, hak ve adalet için el birlik olmak, güçlüklere göğüs germek, zamanın kötülüklerine isyan etmek olarak bilecektir.
  • Yoksulu doyurmak, yetimin başını okşamak, muhtaç olana, yalnızlığın girdabına düşmüş olana el verecektir.
  • Kur’an-ı Kerim’e hak ettiği değeri vererek, “bu Kitap bana ne diyor?” diye üzerinde tefekkür edecektir.
  • Cehalet ateşini ilim ve hikmetle, düşmanlık ateşini kardeşlik ve muhabbetle, zulüm ateşini adalet ve merhametle söndürecektir.
  • Zamanın Hahamı, Ruhbanı, Ebu Cehil ve Firavunu olmadan en hayırlı işlere teşebbüs Müslümanın misyonu olmak icap eder…

İfade etmeye çalışacağım şu olay, meseleyi daha sarih kılacaktır kanaatindeyim…

Mekke’nin fethinden sonra iktidar, bolluk içine girdi… Yokluk yılları gerilerde kaldı… Ortam yığmaya, biriktirmeye, hortumlamaya müsait hale geldi.

İşte tam da böylesi bir anda ateş tehditleri ile dolu “kenz” ayetleri gelmeye başladı… Yığmaya, biriktirmeye, kendine yontmaya karşı şiddetli azap tehditleri ile dolu ayetler…

Bunun üzerine Allah Resulü mescitte hutbe irat ederken üç defa “Kahrolsun kânizûn” (Kahrolsun biriktiriciler) veya “Kahrolsun altın ve gümüş” diye tekrar etti. Öyle ki sesinin şiddetinden mescitin tavanına serili yapraklar titredi.

Bu halden sahabe korktu ve kara kara düşünmeye başladı. Hatta bazıları dışarı çıkamaz, üzerinde para taşıyamaz oldu.

Bu durumu Ömer, Allah Resulüne anlattı:

Ey Allah’ın Resulü bu durumda ne kadar malımız olabilecek?” Diye sorması üzerine şu cevabı aldı:

Zikreden bir dil, şükreden bir kalp, dinine yardımcı olacak bir zevce.” (İbn Kesir; Tövbe 34. ayet tefsirinden)

Demek ki:

Bilgiyi, bilim adamları, din âlimleri…

İktidarı, yönetici, siyasetçi, asker ve bürokratlar…

Serveti, zengin, sermayedar ve bankalar…

kenz” etmiş olmaları lanetlenmiştir!..

Ancak üzülerek ifade etmeliyim ki:

Müslümanlar için paha biçilmez bir değer olan Kur’an’la, Müslümanların arası açılmaktadır. Müslümanlar ile İslam’ın arası açılmakta ve zayıflamaktadır.

Kur’an’ın yasakladığı birçok husus Müslümanlarca artık normal görülmekte, durumdan kimse rahatsız olmamaktadır.

Modernlik adına ortalık kibirden, gösterişten, israftan, yalancılık ve bencillikten geçilmiyor!.. Öyle ki, riya bulaşmadık bir “Nüsuk” bile kalmamıştır!..

İnsanlar bencilliklerinin esiri olmuş, hak ve hukuk rafa kalkmış, her şey yalnızca dilde kalmıştır.

Bir insanı öldürmek, bütün insanlığı öldürmektir ilkesi insanlar tarafından unutulmuş ve yeryüzü kan gölüne dönmüştür.

İşte içinde bulunduğumuz durum bundan ibarettir.  

Mahmut AKYOL

 

DÜŞMANINI BİL Kİ YENİLMEZ OLASIN!..

logo5

DÜŞMANINI BİL Kİ YENİLMEZ OLASIN!..

Kur’an penceresinden bakıyorum! İlahi adalet tecelli ediyor! İnsan fıtratına aykırı sistemler yıkılıyor! İslam Medeniyeti uykusundan uyanıyor!

Kur’an, insana düşman olarak Firavun’u gösteriyor. Çünkü o, “despottur, diktatördür ve tirandır.” Yani o, baskıcıdır, her şeyi tek elde toplayandır ve öldürme/diriltme yetkisine (!) sahip bir zorbadır.

Bu cümleler aşağıda yazılacak olanlara anahtar niteliğindedir.

Geçmiş olaylardan günümüze ışık tutmak akıl işidir. Bu yüzden Tarih’e milletlerin hafızası denilmiştir. Bu sebeple başımızı ağrıtan olayların iç yüzünü, mirasını yiye yiye bitiremediğimiz Osmanlı’nın yıkılışını, Ortadoğu’da kurulan tezgâhları, kaynayan kazanları hep bu akıl gözüyle görmeliyiz!..

Tarihten ders çıkartmak budur!

Ancak bilinmeli ki, dünya siyaseti çatışma, haksızlık, şiddet, gerçeklerden uzak ve yalan üzerine kurulmuştur.

Yeryüzünde Şeytanın Vekili” olduğu birçok kimse tarafından kabul edilen “İngiliz Oyunları” bilinmeden, milletlerin başına gelen olayların iç yüzü ve Ortadoğu’da kurulan tezgâhları anlamak mümkün değildir.

Bu sebeple işe Ortadoğu’dan başlanmalıdır… Zira Ortadoğu, vuku bulan olayların kaynağını teşkil eder. Yani İsrail devleti, bir korsan devlet olarak İngiliz oyunları ve Siyonizm parasıyla Ortadoğu’da kurulduğu günden beri, bölgede acı, kan ve gözyaşı durmadı. İstikrar bozuldu, fitne büyüdü, savaşların ve kışkırtmaların arkası bir türlü gelmedi.

Niçin gelmedi? Şundan gelmedi:

İsrail’in bir devlet geleneği yoktur. Makyavelist bir topluluktur. Korsandır, gayri meşrudur, lanetlidir. Dünyanın baş/belasıdır. Hz. Musa’dan beri tanrı Mamonun bekçisidir. Devletlerin ve milletlerin içine çeşitli kollarlar vasıtasıyla girmiş, onların kanını emen bir sülüktür.

Siyonizm, sanıldığının aksine 19. yüzyılın sonlarında gündeme gelmiş değildir. Siyonizm, Muharref Tevrat’ta belirtilen merkezi “Siyon Tepesi” olan “Dünya Krallığı’nın adıdır.

Siyonizm’in vazgeçilmez hedefi Muharref Tevrat’ta şöyle anlatılır:                             “Ayak tabanınızın bastığı her yer sizin olacak. Sınırınız çölden Lübnan’dan ırmaktan, Fırat Irmağından Garp Denizine kadar olacak. Önünüzde kimse duramayacak, Allah’ınız Rab size söylediği gibi dehşetinizi ve korkunuzu ayak basacağınız bütün diyar üzerine koyacak.” (Tekvin Bölümü, 12/25)

Buna rağmen İsrail yenilmez değildir. Dünya Yahudi medyasının tüm gizleme oyunlarına rağmen İsrail, çevresine korku salan bir güç olarak gösterilse de, dünyanın en korkak topluluğudur.

Yahudiliği bir Siyonizm idealine dönüştüren ilk resmi adım; 29 Ağustos 1897’de Basel’de, Birinci Siyonist Kongresi’nde atılmıştır.

Theodore Herzl, bütün dünya Yahudilerinin vereceği destekten emin olduğundan bahisle, “Birinci Siyonist Kongresi’nde Yahudi Devleti’ni kurdum” diye ilan etmiş, ardından da Siyonizm, Filistin toprakları üzerinde ki ilk hedef “İsrail Devleti” kurmak olmuştur.

Arapların Türklere karşı öfke duymaları, bölgeye gönderilen ajan/provakatörler tarafından sağlanmıştır. Arap dilini ve geleneklerini çok iyi bilen İngiliz casusu Albay Lawrence bunlardan sadece biridir.

Theodore Herzl, Kutsal Toprakların sınırlarını açıkladıktan 88 yıl sonra, İsrail ordusunun komutanı Moshe Dayan:

Eğer Kitab-ı Mukaddes’e sahip çıkıyorsak, eğer Kitab-ı Mukaddes’te yazılı olan halktan kendimizi sayıyorsak, Kitabın yazdığı toprakların tamamına bir an önce sahip olmamız gerekir…” (Jerusalem Post, 10 Ağustos 1967)

29 Ağustos 1897 kongresinin yapıldığı dönemlerde, bu topraklar Osmanlı Devleti’nin elinde bulunuyordu. Bu nedenle Yahudi liderlerin ilk işi, Filistin’i Osmanlı’dan koparmak oldu. Theodore Herzl bu amaçla birçok defa İstanbul’a gidip/gelmiş, Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu ekonomik bunalımdan faydalanmak istemiştir.

2.Abdülhamit; “Toprak satılmaz, bu yerler bana ait değil, milletime aittir. Milletim her karış toprağı için şehit vermiştir. Filistin Alayı’nın askerleri, bir tanesi dönmemek üzere şehit olmuştur. Ben bu canlı vücut üzerinde paylaştırma yapamam. Filistin’e ancak cesetlerimiz üzerinden girilebilir. Böyle bir teklif yapan bir adam, bir adım daha atmasın ve memleketi terk etsin” Demiştir. (The Sampson’s Option, Seymour M. Hersh, sf.119)

Parayla toprak satın alma girişiminde sonuç alamayan Siyonist hareket bu sefer Osmanlı’yı yıkmak için yoğun bir faaliyet başlattı. İlk olarak kendileri için bir engel gördükleri Abdülhamit’i saf dışı bıraktılar. Devamında da İslam Ümmetini tespih taneleri gibi dağıttılar. Dışarıdan yapılacak bir müdahalenin yeterli olmayacağını iyi bildiklerinden, “iç muhalefetle” (Jön Türkler) iş birliği yaptılar.

Jön Türklerin içinde ünlü bir sima ve Osmanlı Parlamentosu Selanik mebusu Emenuel Karosu, halkı 1908 İhtilaline dâhil etmek için elinden geleni yaptı. İhtilale üs olarak, çok sayıda Yahudi’nin yaşadığı Selanik seçildi.

Abdülhamit’in devrilmesi için çaba gösteren İttihat ve Terakki üyelerinin en önemli destekçileri Siyonistler oldu. Theodore Herzl daha sonra şunu söyleyecektir. “Abdülhamit’e yarım milyon altına yaptıramadığımız işi, İttihatçılara yarım teneke altına yaptırdım

Ayrıca Selanik Yahudileri Fransa’ya kaçan Jön Türkleri himaye etmiş, koruyup kollamışlardır. Daha sonra da İttihatçıların ileri gelenleri suikastlar sonucu ortadan kaldırılmıştır. (Türkler ve Yahudiler, Avram Galante, sf.94)

Şimdi bu korsan devşirme güç, dünyanın kör gözü önünde dört tarafını duvarlarla çevirdiği bir avuç masumu çoluk/çocuk demeden, hiçbir kutsalı tanımadan, üzerlerine orantısız güç kullanmakta, savaş suçu olan silahları denemekten çekinmemektedir. Karadan, denizden ve havadan saldırılarını sürdürmektedir.

İsrail’in önünde kale görevi gören Abdullah İbn Sebe ’nin torunları (ABD, NATO, ABD Derin Devleti Pentagon) tasfiye edilmedikçe, buna karşılık ”ÜMMET” ayağa kalkmadıkça, Müslümanlar; “zillet” içinde yaşamaya devam edeceklerdir!

Abdülhamid’den bu yana Türkiye toprakları “petrol ve su savaşları,” yaşamaktadır. Türkiye-Suriye, Türkiye-Irak sınırında uydu verilerine göre Güneydoğu resmen petrol denizi üzerinde bulunmakta, Cudi Dağı’ndaki petrol Irak’a doğru akmaktadır!

Bunu bal gibi İngilizler, ABD ve diğer Batılı Ülkeler biliyor! Silopi’nin altında petrol denizi olduğu kayıtlarda yer almaktadır… İngilizler 1967-87de petrol aramış, açtıkları kuyularda petrol bulunmasına rağmen kapatmışlardır. Bölgede sadece petrol değil, çok zengin uranyum ve nikel madenleri bulunmaktadır!

ABD, Güneydoğu petrollerini ele geçirmek, Kuzey Irak ve Kuzey Suriye ile Türkiye’nin Güneyini elde tutmak için içimizde ki ajanlarını, milletin hak ve hukukunu talan edenlerle birlikte, kurduğu ve kurdurduğu “FETÖ, DAİŞ, PKK, YPG, PYD” gibi terör gruplarıyla Türkiye’yi uğraştırmaktadır…

Ah keşke; siyasi öfkemiz, ön kabullerimiz ve peşin hükümlerimiz olmasaydı, her şeyin üstesinden gelirdik!

Ah keşke; din diye bize anlatılan dinin afyon yüzünü görebilseydik, Kitabımızı mahcur bırakmasaydık, Peygamberimizi uçtu/kaçtıya boğmasaydık, uydurulmuş hadislerin peşine takılmasaydık, İsrailiyat hikâyelerinin etkisinde kalmasaydık, her şeyin üstesinden gelirdik!

Ah keşke; Müslümanlar sağa sola savrulmasaydı; insan onuru bu kadar küçülmeseydi, her şeyin üstesinden gelirdik!

Ah keşke; Kapitalizmin kayığına binenler, ülkemizin içinde bulunduğu durumdan rahatsız olsalardı, her şeyin üstesinden gelirdik!  

Netice-i kelam, II. Abdülhamit dönem sonuna kadar Milyonlarca km kare toprağa sahip Osmanlı Devleti Balkanlardan, Ortadoğu’dan, Trablus’tan, Birinci Dünya, Çanakkale ve İstiklal Savaşlarından çıktıktan sonra, 780 Bin km kare toprağa indi. Buna rağmen o topraklarda hala gönül bağımız vardır.

Denilebilir ki insanlık tarihi “Zulüm” ile abat olan birini kaydetmemiştir. Zalimin kurduğu tuzak, sonunda kendi ayağına dolanacaktır!..

Zaman kısa düşman çok ve kavi, Allah yardımcımız olsun..!

Mahmut AKYOL