İNSANLIĞIN İHTİYACI İKİ DEĞER; SÖZ VE ADALET

logo5

İNSANLIĞIN İHTİYACI İKİ DEĞER; SÖZ VE ADALET

İnsanlık mutlak surette, şu iki şey üzerinde sesini yükseltmesi gerekir:

1) Haklı söz,

2) Yaşayan adalet,

En’am Suresi 115. Ayetinde; “Rabbinin kelimesi, söz ve adalet olarak kemale ermiştir. Onun sözlerini değiştirecek yoktur. O, işitendir, bilendir.” Denilmektedir.

Yani denilmek istenir ki:

-Ey insan! Sadakate, doğruluğa, sözün namusuna, sözünde durmaya, sözün bağlayıcılığına, herkese hakkının tastamam vermeye ve alacaklılara haksızlık yapmamaya dikkat edin! Çünkü bu dikkat sizi dünyada adam eder, Ahirete de odun gitmekten kurtarır.

Kur’an, bu iki kavram aynı zamanda kullanarak bireysel ve toplumsal hayatın nihai hedefinin de bu olduğunu gösterir.

Yeri gelmişken burada şu yorumları da yapalım:

Sözü olanlar hakkı söylesin, adalete inananlar adalet için seslerini yükseltsin!

Çünkü Hakk’ın Sözü (Adalet), hayatın buhranlı dönemleri için tek ilaçtır. Onun için bu seslerin daha fazla yükselmesi, söze ve adalete dayalı bir dünya kuruluncaya kadar da bu seslerin daha fazla çoğalması, sözün namus olduğunun bilinmesi ve muhafaza edilmesi, bu doğrultuda insanların sayısının artırılması, sözü ve dürüstlüğü olanın meydana çıkması lazımdır…

Buhranlı dönemlerde adalete inananların, haklı sözü olanların sayıları az olsa da Allah, bu kadim evrensel değerleri yaşayalar üzerinden merhametini inanıyorum ki yağdıracaktır. Rabbimden dileğim, bu zaman, zemin ve insanlar içinde bizlerinde olmasıdır…

Her kim adalete, sevgiye, merhamete, dürüstlüğe içtenlikle sahip çıkarsa, hayata taşır, hayata, tabiata ve insanlığa karşı ikiyüzlü olmazsa, Allah vadini yerine getirecek hayat, tabiat ve insanlarla o insanlar arasında sıkı bir bağ kurduracak, insanları akıl, ilim ve ferasetle buluşturacak, böylece o insanları nimetleriyle zenginleştirmiş olacaktır… Allahualem

Bütün dini, sosyal, politik ve ekonomik hareketlerin kaderi budur.

Yok, eğer umut biter, canlı hayat planından umut çekilirse, insanlığın sonu gelmiş demektir! Umuttur ki, yaşamı canlı tutar… Bunun için inanç, emek ve düşünce hiçbir zaman kaybedilmemelidir!

Bunun için daha çok bağımsız ve daha çok özgür ruhlu insanlara ihtiyaç vardır. Bu da; sözü ve adaleti yüksek sesle sağır kulaklara duyurmakla olacaktır. Bu anlamda herkesin çok bilgili, dini derinlemesine bilmesine gerek yok, yeter ki herkes herkesin sözüne saygı duysun ve adaletini ihlal etmesin…

Dünya şimdilerde aksiyoner düşünen, Hakk sözü ve adaleti olan, insanın ve dünyanın vicdanına seslenecek insanlarını bekliyor! Tıpkı insanlığın su, ekmek ve havaya duyduğu ihtiyaç gibi bir bekleyiş… Hatta İslam adına doğru talepler gündeme getiren, İslam adına slogandan başka bir heyecan ortaya koyan, İslam Felsefesinden uzak olmayan insanlara daha çok ihtiyacı vardır.

Bu donanımdan uzak insanların devlet yönetimine talip olması, İslam Zihniyeti adına cinayet olurdu. Yoksa İslam Dünyası, Taliban vari devletler mezarlığına dönerdi. Bu sebeple hep söylediğim bir sözü yeniden tekrarlamak isterim. Önce, düşünceyi temizlemek lazım, önce buradan başlamalı..!  Arkasından geçmişe takılıp kalmadan Haklı sözü ve adaleti hayata taşımak lazım…

Özellikle siyasetle uğraşan kişilerin hayatlarında adalete “iman” lazımdır… Siyaset yapan birisi, gün gelir siyasetten vazgeçebilir. Ama adalete iman, siyaseti bırakmak gibi değil ki terk edilsin. Yani siyaset yapan kişi sözüne yalan karıştıramaz! Aksi halde çıkarı zedelenince bu değerleri çiğneyip geçebilenleri Allah yeryüzünde rezil edecektir.

Allah’ın insana bahşetmiş olduğu fıtri üç temel özelliği vardır:

  • İnanç
  • Düşünce
  • Alın teri

Bu hakların baskı altına alınması, insanın varoluşuna bir müdahaledir. İnsanlık mücadelesi, bu hakları koruma ve özgürleştirme için yapılmıştır. Yani insanın mücadelesi alın terini, emeğini, onurunu korumakla geçmiştir. Çünkü insan için emeğinden başkası yoktur. Emeği olmayanın şahsiyeti yoktur. Emek vererek elde edilen helal bir emekten daha değerlisi yoktur, gerisi hırsızlık, zulüm ve haramdır..!

İnsanoğlunun kişisel gelişiminde adalet duygusu önemli rol oynar. Adalet, esasında karşılıklı çatışma duygusuna bir dengedir. İnsanlar tarih boyunca çatışa çatışa bu dengenin nasıl kurulacağını öğrenmişlerdir. Hayat tecrübesinin bu konuda yeterince öğretici olduğu görülmektedir.

Yine görülmüştür ki, kördüğüm olmuş meseleler ancak bu dengenin kurulmasıyla çözülmüştür. Birey-toplum, birey-devlet ilişkilerinde meydana gelen problemler ancak adaletle çözülürse, kimsenin söyleyeceği sözü yoktur, bu değil de orman kanunlarıyla problemler çözülmeye kalkılırsa, hiçbir şey kördüğüm olmaktan kurtulamayacak, problemler büyüyerek devam edecektir.

Mesela Ülkemizde başörtüsü bir sorun yapılmıştı. Bu mesele dini veya insan hakları konusu olmaktan çıkmıştı. Psikolojik bir soruna dönüşmüştür. Kimse, “kadın kendini nasıl özgür hissedecekse orada dursun” diyemedi.  Yıllarca kadın kendini özgür hissetmedi. Hep mutsuz oldu, hayata hep küstü. Psikolojik olarak hep hasta oldu…

Bu işin asıl ölçüsü yaşayan hayatta faydalılıktı, lakin kör gözler İdeolojik yaklaşımlar ve ideolojik önyargılar bu faydalılığı göremedi. Bence önemli olan kadına sunulan hakların eşitliğidir. Çünkü kanun önünde birinin diğerine üstünlüğü yoktur, olmamalıdır da. Dağıtıcı adalet yani kanun önünde eşitlik budur.

Tefekkür, Ümmetin sorunlarının çözümüne yoğunlaşmalıdır. Ümmet, aynı dine inananların oluşturduğu birlik demek değildir, sosyo-politik bir birlikteliktir. Bunun pratiğini de Hz. Peygamber Medine’de göstermiştir.

Hz. Peygamber Medine’de ki kabileleri çağırmış, burada bir birlik oluşturalım demiştir. Bunun içinde Müslümanlar da var, Yahudiler de…

Medine’yi hep beraber ortaklaşa savunacağız demiştir. Böylece sosyo-politik bir şehir birliği oluşmuştur. Bunu da bir sözleşme ile belgelemiştir. Sözleşmenin girişinde “Bunlar diğer insanlardan ayrı bir ümmettir” ifadesini kullanmıştır.

SONUÇ:

  • Ümmet, bir değerler buluşmasıdır. Medine sözleşmesinde en çok geçen kelime adalet ve Maruf’tur. Yani eşitçe savunma yapmaktır. Buna Yahudiler de itiraz etmemiş. Çünkü iktidar yapılmak istenen şey, ortak iyinin kendisi olan adalet ve Maruf’tur.
  • Adalet ve Maruf bizi yaşanmış tecrübelerden dersler çıkartarak yeni kurumlar oluşturmaya götürmeli, terk edilmeye yüz tutmuş dini alan üzerinde düşündürmelidir.
  • Aydınları dini düşünce üzerinde yeniden tefekkür etmeye çağırmak lüks olmasa gerektir. Bu sebeple düşünen beyinler, İslam üzerine tefekkür etmeli, ondan kaçmamalıdır. Dinimizin söze ve adalete vurgu yapan, evrensel yüzünü göstermek ve insanlığın temel sorunlarına getirdiği çözümleri gündeme taşımak zorundayız.
  • İnsanlık için her hayırlı iş değerlidir ama ben bundan daha büyük bir işten, milletlerin yok oluşa doğru giden yıkılışı üzerindeki rüzgârı tersine çevirmekten bahsediyorum. Bu rüzgârı tersine çevirmek zorundayız. Değilse bu bir vebaldir.

Mahmut AKYOL

RUHLARIN DİRİLİŞİ VE EŞİTLİK

logo5

RUHLARIN DİRİLİŞİ VE EŞİTLİK

Zor zamanlarda ölmek kolaydır, maharet zor zamanlarda yaşamaktır. Zira herkes öldürüyor, kimsenin aklından yaşatmak geçmiyor…

Benim burada “ölü” ruhlarda ki kastım, İslam’ın ve Kur’an’ın ölü hale getirilmesiyle beraber insan ruhunun ölmesidir. Zira ölüler konuşmaz, duymaz, haber vermez, gömüldükleri yeden kalkamaz!

İslam/Kur’an tıpkı insan gibi canlıdır. İslam/Kur’an insan ruhunda bütünleşerek yaşar, hayat bulur. Mekânı insanın vicdanıdır. Tatbik alanı da hayatın içidir. Yani insani ilişkilerdir.

Bu sebeple insan vicdanı (kalp) boş bırakılmamalıdır. Bırakılması halinde, insani bütün sorunların arkası gelmeyeceği gibi, yeryüzünün huzurunu da kurmak mümkün olmayacaktır!

Bu boşluktur ki insanı sevgiden, merhamet ve şefkatten yoksun bırakır, akabinde de insan, ölüm korkusu ve gelecek endişesi hastalığına tutulur ve bu hasta ruhlar, dünyayı yaşanmaz hele getirir.

Hayatın sorunlarına cevap bulmasını beceremeyen insanlar, vicdan (akıl) itibariyle ölüdür. Yoksa ölü olan İslam Dini ve Kur’an’ı Kerim değildir.

Demem o ki vicdanı (akıl) besleyen ve aydınlatan kaynak dindir. Dinin ve ahlakın kaynağı da teoride Kur’an, pratikte Sünnettir.

Dünyayı “Adalet ve Barış” yurduna çevirmesi için Allah, insanı dünyaya göndermiştir. Allah’ın tüm kitaplarında, gönderilen tüm Peygamber sözlerinde insanın dünyaya gönderilme gerekçesi anlatılmıştır… Eğer bu gerekçe unutulursa insanın başına “pislik” yağacağı söylenmiştir!

İslam’ın ilk mesajı “OKU” olmasına rağmen, Kur’an-ı Kerimi bu manada okuyup anlamayan insanlık, dünyanın perişan haline, mazlumun feryadına, cihanın titremesine kalıcı çözümler üretemedi.

Gazali’den itibaren Moğol ve Bizans baskısı arasında sıkışmış kalmış Müslüman Aydınlar, siyasi düşünce ve devlet bekasının etkisi altında kalarak dini mabetlere, Kur’an’ı mezarlıklara çektiler. Müslümanlar gelenekçi ve muhafazakâr anlayış içinde kayboldu. Müslümanlar nakilciliğe kaydı. Bu dönemde akılcı yaklaşımlar kerih görüldü.

Eğer “Oku” mesajı farklı yorumlansaydı, dinin/Kur’an’ın ruhu öldürülmemiş olacaktı.

Denilebilir ki Ülkemizde İslam, derinde akan Şaman dini, kültürü ve geleneklerinin etkisi altındadır. Yani ataların ruhları mezarlarından çıkar, gezer, bir takım işler yaptıktan sonra yeniden mezarlarına dönerler. Kutsallar ziyaret edilir…

Ayrıca zannedildiği gibi ülkemiz “Hanefi” ve “Şafi” mezhebi etkisinde değil, “Mürcie” (şekilci İslam) itikat ve görüşünün etkisindedir. Her ikisi de (Şamanizm, Mürcie) birbirini tamamlar…

Allah’ın yaratmakta, yok etmekte, işte ve oluşta kimsenin gücüne ihtiyacı yoktur!

Diğer taraftan Peygamberler insanlığı iyiliğe, güzelliği ve doğruluğa güçle değil, sözle çağırdılar.

Cenab-ı Allah’da insanları yaratırken, öldürürken ve yeniden diriltirken onların soyuna, ırkına, kavmine, kariyer ve konforuna bakmayacak, üsttekilere farklı, alttakilere farklı muamele yapmayacaktır. Herkese adaleti gereği eşit muamele edecek, aracılık yapmak isteyenleri de şirkleriyle rezillikleriyle baş başa bırakacaktır…

Allah insanı tek başına yarattı, davranışlarından da kendisini bizzat sorumlu tutacaktır…

İnsanın düşünce ve sorumluluk duygusu ailede inşa edilir.

Aileden yeterince beslenmeyen, fıtraten gelişmeyen akıl sahipleri kör, sağır ve dilsiz olur. Düşünce başka yerlerden beslenince de, insan devletine, milletine, ailesine yabancı olur ve bu köklere ihanet etmekten çekinmez…

Garabete bakın ki, insanoğlu heyecan ve sevinçle doğduğunda onu kimse paylaşamaz..!? Sonra bu masumiyet zehirli bir yılana dönüştüğünde de, herkes kaçacak delik arar…

Derken “Ölüm mukadder” olur. Her ne kadar bu söz derinlerden duyulsa da, devir döner, insan toprağa yeniden döner. Hâlbuki ölmeden önce bir şeyler elde etmek için ne kadar da çalışmış ve sevinmişti.

Şimdi hepsini bıraktı da gitti acınasıca…

6/İnsan rabbine karşı nankördür. 7/Kendisi de buna şahittir. 8/Mal sevgisi gözünü bürümüştür. 9/Bilmez mi ki mezarlar deşildiği zaman, 10/göğüsler açıldığı zaman, 11/işte o gün her hallerinden haberdar olduğunu Rableri onlara gösterecektir.” (Adiyat Suresi)

Demek ki bu “Ölüm mukadder” sese kulak vermek ve iman etmek gerek… Zira İnsana “ölüm, afet ve kıyamet” ansızın gelir.

O halde, ellerimiz ve ayaklarımız birbirine dolanmadan önce yoksula, yetime, muhtaç olana, kendimize ve kardeşimize el uzatalım, Salihat yolundaki cihadı terk etmeyelim!

Daha önce, “dünya mülkü gözü kör eder, çıkar ve menfaat insana haksızlık ve hayâsızlık yaptırır, “KİBİR, HASET VE HIRS”, aklı baştan alır, insanı birbirine düşman eder, kardeşliği, dostluğu yok eder!” Demiştik… Bunu ne kadar tekrar etsek azdır..!

5/Oysa kim malından harcar, Allah bilinciyle yaşar /Ve güzellik namına ne varsa desteklerse, 7/Biz ona cenneti kolaylaştıracağız. 8/Her kim de cimrilik eder, zenginliğini kendine yeterli görür, 9/Ve güzel olanı yalanlarsa, 10/ona da zor olanı (cehennemi) kolaylaştırırız. 11/Baş aşağı (mezara) döndüğü zaman onu malı kurtaramayacak!” (Leyl Suresi)

Buraya kadar söylemeye çalışılanın özeti şudur; “Ölüm yok oluş değil, hayatın yenilenmesidir.” Kıyamet, ölümden sonra olacak yeni bir var oluş hamlesidir. Kıyamet, ayağa kalkıştır. Ölüler konuşmaz ve duymazlar ama mezarlıklar da her şeyin bittiği yer değildir. Ondan ötesi vardır. Ölüm ölünce, kıyamet gidince anlaşılır.

Ancak bilinen bir şey daha var ki, bu dünyada acı çektiren o dünyada acı çekecektir! Bu dünyada ağlatan o dünyada ağlayacaktır! Yıkıcı olan orada yıkılacaktır! Merhameti olmayana merhamet edilmeyecektir!

Görülüyor ki dine ve dinin gereklerine gerek vardır. Din, dünya için hazırlanmış bir programdır.

Bakıyoruz ki, her doğan çocukla birlikte Âdemin kıssası yeniden başlıyor. Âdem’in başına gelenler herkesin başına geliyor. Yaşadıklarını yaşıyor. Herkes yeni bir Âdem oluyor…

Yaratılmak, insanın varlık âleminde kendini göstermesidir. Yani insanın var olması iyilik, güzellik, doğruluk için yaşaması, yok olması da kötülük yapmasıdır. Allah insanı işte bu iki uçtan sorgulayacaktır. İyilik/Kötülük, Doğru/Yanlış, Hayır/Şer, Hakk/Batıl, Zalim/Mazlum… V.S

Karun, mal konusunda çok cimrilik gösteren birisidir. İnsanlara bunun üzerinden cimrilik anlatılmak istenir. Aklına ve bilgisine çok güvenen Karun der ki:

Bunları ben, bendeki bilgim sayesinde elde ettim.”

Sonuçta Karun mezara düştükten sonra bedenini yılanlar, çıyanlar kurtlar ve böcekler yemiştir… Bu, Biyolojik ölümdür. Onun ve onun gibilerin asıl ölümü, cehennemde olacaktır. O ne fena bir yerdir..!

Kur’an diyor ki, eğer inanıyorsanız Karun gibi olmayın, sonra ölüm karşısında gücünüz ve servetiniz aciz kalır, uğruna ölüp durduğunuz mallarınız bir nefes almaya yetmez. O soğuk ve karanlık mezarı düşünün de yeryüzünde böbürlenerek gezmekten vazgeçin!

O halde; ölmeden önce ölmek, eşitlenmek için kibir abidesi olmaktan kaçınmak, piramitlerin, burçların, şatoların, gökdelenlerin tepesinden böcek seyreder gibi insanları izlemekten vazgeçmek gerekir!

Bir yoksul nasıl soğuk ve karanlık toprağa (mezar) giriyorsa, aynı şekilde mütekebbir kimselerde mezara girecektir… Hiçbir insan bu İlahi kanuna mani olamayacaktır! Yerüstünde eşit olmak istemeyenler, yeraltında eşit olmaktan kurtulamayacaklardır.

O zaman şu soruya cevap verebilir miyiz?

Acaba; ölmeden önce; “Üzerinde yedi dirhemlik bir emanet olduğu halde Allah’ın huzuruna çıkmaktan hayâ edecek kaç kişimiz var..!?”

Mahmut AKYOL

KİBİR, HASET VE HIRS EN BÜYÜK KÖTÜLÜKTÜR!

logo5

KİBİR, HASET VE HIRS EN BÜYÜK KÖTÜLÜKTÜR!

Kibir, haset ve hırsı kişiye aile ortamında verilmeye başlar. “Şu okulu kazanman, bu kadar biriktirmen, en yükseğe çıkman gerekir, yoksa başarısız olursun” gibi söylemler aşılandıkça, kişi doyumsuz hale gelir. O anan itibaren mutsuzluk başlar…

Daha sonra toplum içine kodlarıyla (gen) oynanmış, doyumsuz ve mutsuz bireyler, vahşi Kapitalizmin yarış atları olurlar.

İslam, müntesiplerini başarılı olmaya zorlamaz.

İlla devlet kuracaksın, dünyayı ele geçireceksin, herkese Müslüman ol” demez! Ama İslam, insanı (Müslüman’ı) haksızlığa ve zulme karşı “tavır ve duruş göstermesini” ister.

Zaten İslam’ı böyle anlamak icap eder.

Mesela Hz. Muhammed, haksızlığa ve zulme karşı “tavır ve duruş göster, mazlumun elinden tut, adaleti ayağa kaldır” diye gönderildi… Diğer peygamberler de aynı görevi ifa etmek için geldiler…

Allah dünya sorunlarının düzeltmeleri için, kullarından tıpkı peygamberler gibi tavır ve duruş göstermelerini istemiştir.  Yani kul yaptığı müddetçe, Allah yaratacağını ve yapacağını söylemiştir. Kul haksızlığa, zulme ve zalime karşı samimi şekilde durdukça, Allah kulunu terk etmeyeceğini, yanında olacağını söylemiştir.

Hak ve adalet için dünya sahnesine çıkan insanlar sayı itibariyle az olabilir, önemli olan haksızlık ve zulüm karşısında tavır koymaktır. Küfür karşısında Allah’a inanmış ve Allah’a güvenmiş olanların kemiyetlerine değil, keyfiyetleri önemlidir..!

Lakin haksızlık ve zulüm karşısında tavır koymayanlar, beni ilgilendirmez diyeler ağır bedeller öderler…

Düşüncem odur ki yeryüzünün asıl sorunu, mülk konusundaki adaletsizliktir. Mülkiyet nasıl ortaya çıkmıştır, önce ona bakmakta yarar vardır. Bunun kaynağını konuşmazsak, servetin hukuk ve adaletle olan ilişkisini tam anlayamayız.

İnancım odur ki, insanların elinde dolaşan servetin kökeninde “zorlama” vardır.

İnsanlar önce tek bir ümmetti. Yeryüzünde Allah’ın mülkü sere serpe duruyordu. Sonra insanlar Allah’ın mülkünün sağına soluna sınır çizdiler, çitle çevirdiler. Burası benim demeye başladılar. Bu kendiliğinden değil, “zor” kullanarak oldu. Duruma itiraz edenler dediler ki:

Hayır, tek başına sizin değil, biz de yararlanacağız.” Denilmesi üzerine zor kullanıldı, kılıçlar çekildi, Allah’ın mülküne zorla sahip olundu.

Daha sonra mülk sahibi olduğunu iddia edenler, bunun etrafına görevliler tayin ettiler. Önce bekçi yerleştirdiler. Buna ordu dediler. Sonra, o alanların hesabını tutacak görevliler belirlediler. Buna da devlet dediler. Böylece devlet, ordu kuruldu, sınırlar çizildi.

Hukuk denilen erkte malı/mülkü koruyan kanunlar oldu. Servetle hukuk arasında böyle bir ilişki vardır.

Dolayısıyla işin kökenine inildiğinde görülür ki, servet dağılımındaki asıl mesele adaletsizliktir…

Birinde fazla, diğerinde hiç olmamasının asıl kaynağı adaletsizliktir…

Biri açken, diğerinin tok olmasının aslı adaletsizliktir…

Hz. Ömer der ki “Adalet, iktidarların ve servetin temelidir.”

İslam’ın insanlığa vermek istediği devlet ve adalet mesajı budur.

Serveti ve iktidarı (mülk) adilce dağıtmak asıldır. Bu değerlerin bir kişi veya grubun elinde devamlı olması ve hanedanlığa dönüşmesi, toplumda telafisi imkânsız yaralar açar.

Hiçbir savaş yoktur ki mülk (toprak), servet ve iktidar için yapılmış olmasın! Tarihin tozlu sayfalarında bunları bulabilirsiniz!

Burada sizlere başka bir şey anlatacağım. Şeytanın (kötülüğün) beslendiği kaynaklardan, insana ve topluma verdiği üç büyük günahın zararlarından, bunların olduğu ve yaşandığı yerlerin cehennem olduğundan kısaca anlatmaya çalışacağım…

  • KİBİR

Şeytan bununla Âdem’i aşağılamıştır. Çamurdan yaratıldın diye Şeytan kibir göstermiş, bir şeyi öbürüyle kıyaslayarak “sen kim oluyorsun?” demiştir.

İnsan da diğer her şeye böyle dediği ve böyle baktığı için kibir sahibi olmuştur. İnsana bir iktidara ve mülke sahip olursan,  yıkılmaz olacaksın diye vesvese içine sokmuştur. İnsan da sonuna kadar her şeyi toplama, topladıklarıyla da büyüklenmeye yani şeytanlaştıkça kötülük abidesi olmuştur. Ona da buna da sahip olayım diyerek, imtihan dünyasında sınıfta kalmıştır…

  • HASET

Şeytan Âdem’de var olan özellikleri kıskanmıştır. İlk örneği de Kabil Habil’i kıskanmıştır. Habil haset, kıskançlık ve mülkiyet sebebiyle öldürülmüştür.

Önce Kabil bir yere sahip oldu ve “burası benim” dedi. Habil de “hayır senin değil, herkesin” dedi. Bunun üzerine Kabil Habil’i öldürdü.

Biz genellikle fakirin zenginin malına haset duyduğunu zannederiz. Hâlbuki durum tam tersidir. Gerçek olan, zenginin biriktirdikçe, diğerlerin elindekine göz dikmesidir.

Haset insanın “her şey bende olsun, herkes benim kölem olsun, her şeyin tek sahibi ben olayım” demesidir. Bu ihtiras sonucu ateşin odunu yaktığı gibi insanı yakacak, yine sınıfta kalacaktır.

  • HIRS

Görünen o ki insan, kışkırtılmış hırsın önünde canavarlaşacak, doksan dokuz koyuna sahip olsa bile, diğerinin elindeki bir koyunu da almak isteyecektir!

İşte bu Şeytani değerlerin yaşandığı yerlerde, adaletin hâkim olmadığı mekânlarda Cennet kokusu olmayacaktır!

İnsanlar için cennet, aynı zamanda dünya idealidir…

Cennetin bu dünyaya dönük yüzü insan için “görev”, öteki dünyaya yönelik yüzü de “itikad” dır!

Dünya Cenneti şöyle algılanmalıdır:

Cennet önce evlerde kurulur. Oradan da hayata taşınır. Mahalleye ve arkadaş topluluğuna, ardından şehre, ülkeye, nihayetinde dünyaya yayılır. Bu, Allah’ın kuluna gösterdiği bir yoldur. Siz buna cennet diyebilirsiniz. İnsanın yaşadığı kadardır cenneti… Yani insan istidadını nereye kadar taşırsa,  vazifesini o kadar yapmış olur.

Yani Cennet hayatı, insani ve İslami bir takım değerleri hayata taşımaktır. Bunların başında, “iyilik, güzellik, doğruluk, sevgi, merhamet, kardeşlik, paylaşım, adalet ve eşitlik” gelir. Yazı yazmaya başladığım günden beri, hep bu kavramlar üzerinde dönüp durmuşumdur. Allah bu yola yönelecek herkesi şereflendirsin inşaAllah…

Görüşüm odur ki, bu değerlerin yaşandığı ve hayat bulduğu her yer cennetten bir parçadır… Aksi halde bu değerler mum ışığıyla aranır ki, bu yerde de cehennemin pis kokuları yükselir…

O halde:

  • İnsan ihtiyacından fazla mülkiyetle ilişki kurmamalı, “bu benim” dememeli, dünyasını cehenneme çevirip ahiretini yıkmamalı..!
  • İnsan zihniyetini bozmamalı, hegemonya (kibir, haset, hırs) batağına sürüklenmemeli..!
  • Allah’a inanmak, esas itibariyle güvenmektir. Güvenini kaybetmemeli..!
  • Dervişlik taslamak saraylarda oturmakla olmaz, unutmamalı..!
  • Kur’an’da Âdem kıssasında, Habil/Kabil kıssasında anlatılanlar budur..!
  • Çünkü Şeytan, kötülük, vesvese Âdem’i mülkiyet stoklamakla yöneltmiş, yenilmez bir güç sahip olduğunda ebedi olacağını fısıldamıştır..!
  • Kabil’in Habil’i öldürme zemininde yatan gerçek, bu sahip olma duygusu olmuştur..!
  • Hâlbuki yağmur yağacak, nebat bitecek, güller açacak ve Allah kulunun rızkınızı yaratacaktır. Allah sözünden dönmez, bunu vaat eden Allah’dır..!
  • O halde gelin Allah’a güvenelim, güvenelim, güvenelim…

Selam ve dua ile,

Mahmut AKYOL

YAZIKLAR OLSUN!

logo5

YAZIKLAR OLSUN!

Sarsıcı bir uyarı daha…“Yazıklar Olsun!”

Cenab-ı Hakk, Kur’an’da birçok kere tehdit olarak insanların karşısına bu kavramı çıkarıyor.

Maun” Suresi bunlardan biridir. Sureyi tekrar, tekrar okumak gerekir.

Surede isim verilmeksizin Mekke zenginlerinden Ebu Cehil karakteri anlatılır ve eleştirilir. Bu Sure’nin tamamı, vahyin ikinci yılında indirilmiştir.

Ebu Cehil, Kur’an’da anlatılan sembol karakterlerden biridir.

Demek istenir ki, “Eğer Allah, Kitabında yapın dediklerini yapmazsanız, sizlerde Ebu Cehil, Ebu Leheb gibi olur, onların duçar olacağı azaba müstahak olursunuz?!”

İşte Müslümanların anlamakta çektikleri güçlük burasıdır.

Zannediliyor ki, Yedinci yy. bir insan varmış, Allah’ın Elçisinin karsına çıkmış, ona olmadık zorluklar çıkarmış. El hak buraya kadar doğrudur. Fakat söylenenler başkadır, “sakın Ebu Cehil olmayın” denmek istenir.

O gün Mekke’ye egemen, Ebu Leheb’in, Ebu Cehil’in başını çektiği 7-8 kişilik tefeci bir grup vardır. Bu karakterler bugün de ölmüş değildir.

Demek istenmiştir ki, sokaklar dilenci, öksüz, yoksul, garip doluyken kılını kıpırdatmayan, arkasını dönüp giden, sonra da cennete gireceğini zannedenler var ya, onlara yazıklar olsun!

Gösteriş içinde kıldığı namazdan medet umanlara, bir kapitalistten daha beter mal, mülk ve para düşkünü olanlara, hırsına mahkûm, gösterişe düşkün olanlara, Allah’a değil güce ve güçlüye tapanlara, zayıf karşısında Firavun gibi dikilenlere, haklı ile haksızı, zalim ile mazlumu, güçlü ile zayıfı, namuslu ile namussuzu, riyakâr ile samimi olanı birbirinden ayırt edemeyenlere yazıklar olsun..!

Biz göğü, yeri ve arasındakileri boş yere yaratmadık. Cehennemi boylayacak o kâfirlerin vay haline!” Sad; 27

Yukarıda işaret edilen cümleler, bu ayeti anlatsa gerektir. Yine bu ve benzeri olaylar, aşağıda ki ayetleri anlatsa yeridir.

Allah’ın göğsünü İslâm’a açtığı kimseye Rabbinden bir aydınlanma gelmiş değil midir? O halde Allah’ı unutmaktan yürekleri kararmışların vay haline!” Zümre; 22

Eğer onlar Allah’ın kavli ve Kevni ayetlerini bilselerdi, “Allah var, ölüm hak” deselerdi, ölümü en büyük eşitleyici kabul etselerdi, musalla taşına yatmanın anlamını kavrasalardı, cemaate kimin hakkını yiyip yemediği sorulduğunda ne denmek istendiği “kul hakkı” anlaşılsaydı eminim ki; insanların Allah’ı unutmaktan yüreği kararmayacak, vicdanı donmayacak, aklı tutulmayacak, kalpleri boş olmayacak, gözleri kör ve kulakları sağır olmayacaktı..!

Böyle yapmadılar da, İsa’yı Tanrı’dan bir parça, Tanrı’nın oğlu, öldüğünden üç gün sonra dirilip, göğe çekildi, şu an gökte Tanrı’nın sağ yanında oturmuş dünyayı gözetliyor, kıyamete yakın gökten dünyaya geri dönecek dediler..!

Başka…

Eski dünya dinlerinin “ölüp dirilen Tanrı” (Mısır), “gökte yaşan Tanrı oğulları” (Sümer/Babil), “efsanevî büyük kurtarıcı” (Hind) inançları gibi, Hristiyanlar da “İsa’yı” İslam dışına attılar. Tıpkı Yahudilerin Rab Yalova’yı gökte bir koltuğa oturttukları gibi… Oradan Yahudileri koruyup/kolladığı gibi…

Bu arada “Evanjelistler” tanrı İsa’nın Kıyamete yakın bir zamanda gökten ineceğine, bu gelişe zemin hazırlamak için, Ortadoğuda Türkiye’yi de kapsayan “Armageddon” savaşını (kıyamet savaşı) başlatmayı Hristiyan dininin bir görevi sayarlar! Bazılarına göre bu savaş başlamıştır.

Hâlbuki Allah:

  1. “Ben görünen ve görünmeyen tüm varlıkları yalnızca Bana ibadet etsinler; (çalışsınlar, üretsinler, meydana getirsinler) diye yarattım. 57. Ben onlardan rızık istemiyorum. Beni yedirip içirmelerini de istemiyorum.” 58. Tam tersi rızkı veren, düşmez kalkmaz bir Allah’tır; kesinlikle!” Buyurmaktadır. (Zariyat Suresi)

Evet, kuluna ekmeği, suyu, soluduğu havayı veren Allah’tır. Buna nankörlük edenlere yazıklar olsun…

4“Onlar dünya hayatına dalıp onu ahirete tercih ederler. Allah’ın yolundan alıkoyup onu çarpıtmak isterler. İşte bunlar derin bir sapıklık içindedir” (İbrahim Suresi)

Yani onlar hem dünya hayatına (malına) taparlar, hem de herkesin mala tapmasını isterler. Allah’a ve ahiret gününe iman edenlere tahammül edemezler. Zenginlik bizde, Allah’ın sevdiği kulları bizleriz, bizden daha büyüğü ve güçlüsü yok, gelin bize uyun vebali bize derler.

  1. Dile gel dağ! 2. Dile gel inceden inceye yazılıp dağıtılan kitap! 3. Dile gel çağlara meydan okuyan ev! 4. Dile gel yükselen gökyüzü! 5. Dile gel kabaran deniz! 6.“Rabbinin azabı kesinlikle gerçekleşecektir!” 7. Ona kimse engel olamaz. 8. O gün gök öyle bir sarsıntıyla sarsılacak ki, 9. O gün dağlar öyle bir yürüyüşle yürüyecek ki…” (Tur Suresi)

Ayetlerde denmek istenir ki:

“Ey insanlar! Dağlar dile gelemez sanmayın, yazılanlar dile gelemez sanmayın, çağlara meydana okuyan Ev’i konuşamaz sanmayın, yükselen gökyüzünü, kabaran denizi dile gelemez sanmayın, hepsi konuşacak unutmayın… Bunların şahitliğinden kaçabileceğinizi mi zannediyorsunuz! Ölülerin dirilmesi hurafe; kıyamet, hesap, mahşer, cennet, cehennem diye bir şey yok, bunların hepsi hikâye, efsane demeye kalkışmayın… Sonra kendinize yazık etmiş olursunuz?!”

  1. “İYİ DİNLEYİN! Kötülerin sicili tutulmuştur. 8. Bilir misin, sicil demek? 9. Orada her şey madde madde yazılmıştır. 10. O gün yalan diyenlerin vay haline!” (Mutaffifin Suresi)

Yani, nasıl olsa kimse görmüyor, bir daha bu fırsat ele geçmez diyerek, yolsuzluk üstüne yolsuzluk yapmayın! Kötülüğü, sahtekârlığı, başkasının sırtından geçinmeyi meslek haline getirmeyin! Çünkü bu kötülükler, tek tek ortaya konulacaktır! Her şeyin videosu kaydedilmiş olacak ve “Bunlar montaj” denilemeyecektir!

Dünyada yapılan yolsuzlukların hesabını vermek için Adalet devletinin pençesine düşüldüğü gibi, ahirette de İlahî Adaletin pençesine düşülecektir.

Hâsılı, mala mülke tapanlara, dünya hayatını ebedi zannedenlere, özellikle de servet ve iktidar sahiplerine yazıklar olsun…

Kur’an bu kimselerin sonlarının çok hazin olacağını haber veriyor!

Bu ayetlerin ilerisi ve gerisi dikkatle okunursa görülecektir ki,  Kur’an bugüne sesleniyor… Asrımızın insanını daha şimdiden hesaba çekiyor..!

Gelin Allah’ı görüyormuş gibi yaşayalım..!

Gelin iyi düşünülelim. Servet ve iktidara kul olupta, Allah’ı inkâra gitmeyelim. Mülk hırsına kapılıp ta şirke düşmeyelim.

İlahın ve Rab’ın tahta ve taştan yapılmış putlar değil, Allah’la eş değer tutulan servet ve iktidar olduğunu unutmayalım..!

Kurtulanlara müjdeler olsun…

Mahmut AKYOL

 

 

ALLAH’IN ÖFKESİ

logo5

ALLAH’IN ÖFKESİ

Bir önceki yazıma “CENNET VE CEHENNEMLİKLER KİMLERDİR?” başlığı koymuş, devamını da şöyle bitirmiştim.“dileyen Cennetine ağaç diker, dileyen cehennemine odun taşır.

Şimdi de Allah “Cehennemliklere niçin kızıyor, tehdit ediyor ve öfke duyuyor?” Sorusunu hep birlikte anlamaya çalışalım.

“…Ve Allah hem güçlüdür, (hem de) öç alandır.” (Ali İmran-4)

Yani Allah önce kullarına nihayetsiz nimet veriyor. Buna karşılık kullarından ayetlerini inkâr etmemelerini istiyor. Eğer inkâr ederlerse, onları dünyada sevmiyor, ahirette de yapılan inkârları sebebiyle en şiddetli biçimde Cehennem azabıyla cezalandırıyor. Çünkü mülkün tek sahibi O’dur. Veren de, alan da, öldüren de, dirilten de O’dur!

Allah en üstün, en güçlü, en şerefli, mağlup edilmesi mümkün olmayan, mutlak galip ve suçluları yakalayıp cezalandıran ve “Adaleti” sağlayandır.

Kur’an’ı Kerimin inanç eksenli sure ve ayetleri Mekke Döneminde inmiştir. Bu dönemde insanlar Müslüman olmaya çağrılmış, onlardan “Leh’ul Mülk, La İlahe İllallah, Muhammed Resul Allah” demeleri istenmiştir.

Ancak azgın, sapkın, tefeci, Kâbe üzerinden zengin olmayı adet edinmiş inkârcılar, bu sözleri kabul etmedikleri gibi, söylemek isteyenleri de düşman edinmişlerdir. Müslümanları siyasi, ekonomik ve psikolojik baskı altına almışlar, Allah Resulüne “deli, mecnun, sihirbaz, şair” demişlerdir…

Bu durum karşısında Allah, iman edenlere yardım edeceğini, inkârcıları da acıklı bir azapla cezalandıracağını vadetmiştir.

ALAK” Suresinden başlayan “NECM” Suresine kadar sürekli şekilde, Kur’an’ı Kerimin diğer bölümlerinde yeri geldikçe bu vadini tekrarlamıştır. Şüphesiz ki Allah vadinden dönmez! Öyle ki Cenab-ı Allah, Cehennem azabını zalimlerin yüzüne yeri geldiğinde bir tokat gibi çarpmıştır.

15. Fakat hayır! Bu yaptıklarına bir son vermezse, Onu alnından tutup sürükleyeceğiz.” (Alak Suresi)

Bu ayetle, Ebu Cehil’in hazin sonu anlatılır. Nitekim de öyle olmuştur..!

21. Çevresine bakındı, 22. Kaşlarını çatıp surat astı, 23. Sonra sırtını döndü ve küstahça böbürlendi; 24. “Bunlar eskilerin masallarından başka bir şey değil” dedi. 25. “Bu bir insan sözü, başkası değil” diye diretti. 26. Onu ateşe sokacağım, 27. Ateşin ne olduğunu bilir misin? 28. O öyle bir ateş ki geride bir şey koymaz…” (Müddessir Suresi)

Bu ayetlerle, Velid bin Muğire anlatıldı. Nitekim de öyle olmuş ve olacaktır da…

1. Dedikodu yaparak insanlarla alay eden herkesin vay haline! 2. Vay haline o boyuna mal istif ederek sayıp durana! 3. Sanır ki malı kendisini sonsuza dek koruyacak. 4. Fakat Hayır! O yalayıp yutan bir vakuma atılacak. 5. Bilir misin nedir yalayıp yutan vakum? 6. Allah’ın cayır cayır yanan ateşidir.” (Hümeze Suresi)

Bu ayetlerle Kâbe çetesi elebaşlarından tefeci Umeyye bin Halef anlatıldı.

Yine Maun Suresi, Ebu Cehil’i anlatır.

Ebu Cehil, namaz kılardı. Fakat bu içinde yoksul ve yetim derdi olmayan bir namazdı. Ahiret inancı da boştu, çünkü günaha dalmaktan çekinmiyordu.

Bugün de öyle değil mi?

Kıldığımız namaz, bizi kötülüklerden korur.” Diyorlar. Hâlbuki birde tersinden okumak lazım gelirse şu olur:

Namazı kötülükten korumak gerekir

Bilmem anlatabildim mi?

Diğer yandan Mekkeliler diyorlardı ki, “Bizim büyüklerimiz var! Bize şefaat ederler.” (Yani azizler, ulu kişiler, önceki Salih zatlar, onların heykelleşmiş putları…)

Bugün de öyle değil mi?

Görüldüğü gibi Mekki ayetlerin öfkesi: ezilenlerin, zulme uğrayanların, kimsesizlerin, çaresizlerin, açların, yoksulların, öksüzlerin, zayıfların,  diri diri toprağa gömülen çocukların, boyunduruk altında inleyenlerin öfkesidir. Ki; dünyada bu, ezilenlere cehennem hayatı yaşatanlara duyulan ilahî öfkedir. Korkunç cehennem sahneleri işte bu öfkeyi yansıtır.

Eğer Kur’an’ın sinirleri alınmamışsa, bunu görmek pekâlâ mümkündür. Değilse, Kur’an düz mantıkla çok sık okunan bir kitap olmanın ötesine geçmez!

Dünyada en fazla basılan, en çok dağıtılan/satılan kitap Kur’an’dır! Hâlbuki Kur’an yaşanılan kitap olsaydı, bu çağa ne söylüyor ve ya Kur’an’ın mesajı bu çağa nasıl taşınabilir üzerine kafa yorulsaydı, bunlar bugün konuşulmayacaktı…

İyi bakıldığında görülecektir ki, günümüzün buhranları Kur’an mesajlarını çağımıza taşıyamamaktan doğuyor!

Kur’an ayetlerinin bir yerinde şiddetli cehennem tasviri varsa bilinsin ki orada şiddetli bir zulüm, baskı, zorbalık, aç bırakma, yoksullaştırma, öksüzleştirme, birilerinin hayatını cehenneme çevirme vardır…

Yine görülecektir ki, “İnkâr etmek, şirk koşmak, Allah’a savaş açmak” vs. hep bunlarla ilgilidir.

Benim görüşüme göre İnsanlığın bugünkü davası, kaybolmuş hak/hukuk, kural/kaide davasıdır! Dava; insanlığı zulümden, baskıdan, zorbalıktan, aç bırakılmaktan, yoksullaştırma ve öksüzleştirmekten kurtarmak davasıdır!

Dava “Ebu Cehil, Velid bin Muğire, Ebu Leheb, As bin Vail, Umeyye bin Halef” gibi tefeci bezirgânların zulmüne son vermek davasıdır!

Yani Allah’ın duyduğu öfke, inananda ideale dönüşür…

Kızgınlığın sebebine bakar mısınız?

42. Sizi ateşe sokan nedir? 43. Diye sorulunca şöyle diyecekler; Biz salat etmezdik 44. Yoksulu doyurmazdık. 45. Günahkârlarla günaha dalardık. 46. Hesap gününe inanmazdık. 47. Gerçeğin ta kendisi olan ölüm gelinceye kadar hep böyleydik…” (Müddessir Suresi).

Buradan da anlaşılıyor ki bu ve benzeri kişilerin, namazları, onları yoksula götürmüyor… Hesap gününe inanmaları onları, günaha dalmaktan alı koymuyor…

İşte Müslümanların davası bir de bu gözle okunmalıdır. O zaman çok şeyin değiştiği görülecektir. Sanki o zaman başka bir Kur’an okuyor gibi olacak! Eğer Kur’an tefekküren okunursa, mesele daha iyi anlaşılacak…

Görülüyor ki, Cennetin ve Cehennemin yolu öksüz ve yoksullardan geçiyor, bunlarla arası iyi olanın vicdanen müsterih olabileceği, aksi halde onları yaman bir hesabın ve korkunç bir azap kendilerini beklemekte olduğu anlatılıyor!

Peygamberimiz boşuna dememiş; “Öksüzün ağlamasından arş titrer.”

Tekasür” suresinde de aynı tehditler sıralanıyor. “O gün her nimetten tek tek hesap sorulacak

Hz. İsa; “İki efendiye birden kulluk edilemez, ya Allah’a ya Mamona (para/mal hırsı) taparsınız, Allah’a karşı nankörlük ederseniz, “Mezarlar” sizi bekliyor” demiştir!

Vel hâsıl, “Kalem Suresi”, “Bahçe sahipleri kıssası”, hayra/vermeye engel olan, zorba ve tefeci Velid bin Muğire tekrar Cehennemle tehdit edilir.

Yoksulu doyurmaya teşvik etmiyordu” denilerek “Maun Suresi’ndeki salatla Ebu Cehil’e göndermede bulunuluyor!

İnkârcıları, Küfre yelken açanları, Müşrik ve Münafıkları Cehennem azabıyla tehdit eden, vakti geldiğinde de vadini yerine getirecek olan ALLAH’IN ŞANI YÜCEDİR. ONA HAMDOLSUN…

Mahmut AKYOL