TER, KAN, CAN VARSA ÖZGÜRLÜK VARDIR

logo5

TER, KAN, CAN VARSA ÖZGÜRLÜK VARDIR

Türkler siyasi, sosyal, ekonomik ve dini şartlar sebebiyle yurt aradıkları zamanlarda çok bedel ödemiştir.

Batı’nın “ŞARK MESELESİ” dediği “Türkleri orta Asya’ya sürme ve ya Anadolu’da imha etme” planı, hafızalarda hala tazeliğini korumaktadır.

Bu Türk Milletinin “VAR OLUŞ” mücadelesidir.

1683 ikinci Viyana bozgunu “sonun başlangıcı” denilse de, aynı zamanda bir dirilişin başlangıcıdır. Üç yüz yıl süren acılar, Sakarya Savaşı zaferiyle son bulmuştur. Fakat “ŞARK MESELESİ” olanca hızıyla devam etmektedir.

Vatan, millet, Sakarya…” ülküsü, Türk Milletinin yeniden ilerleme ve diriliş meşalesidir. Her ne kadar, “Vatanın her karış toprağı şehit kanıyla sulanmış”, Osmanlı küçülmüş, toprakları kaybedilmiş olsa da, Türk esir edilememiştir.

Bu ölüm/kalım yılları, bir imparatorluk, 10 milyon kilometre kare toprak ve milyonlarca insanın yok olmasını getirse bile yine de Türk, esir edilememiştir.

Ermeni/Rus ittifakı yurdun doğusundan, Çanakkale ile batısından, Milli Mücadele ile yurdun her tarafından yoğun bir şekilde sarılmaya çalışılsa da, Türk Milleti Sünni/Alevi, Türk/Kürt, Laz/Çerkez ayırımı gözetilmeksizin hep birlikte kıyama kalkmış, özgürlüğün bedeli ödenmiştir.

Şimdi:

  • Siz gecenin bir vaktinde tehlikeyi haber veren acı bir siren sesiyle, uykunuzdan uyandınız, acı ve korku ile sığınaklara hiç koştunuz mu?
  • Ananızı, babanızı, kardeşinizi, kocanızı, karınızı, çocuklarınızı gözlerinizin önünde katlettiklerini gördünüz ve öksüz, yetim, kimsesiz, aç, topraksız ve çaresiz dolaşanlara hiç rastladınız mı?
  • Kulaklarınızı sağır eden bomba ve silah sesleri ile Evinizi, yurdunuzu, topraklarınızı, geçmişinizi bir gece bırakıp, bilinmez bir mekâna sürüldünüz mü?

Bu yangınları bu yaşlı dünya ömrünün son demlerinde yaşamış, külleri kaybolmamıştır. Öyle görülüyor ki, yangınlar yakmaya da devam edecektir…

Fakat yeni nesiller, bu felaketlere/yangınlara bigâne oldukları, özgürlüğün kıymetini, vatanın, bayrağın ne anlama geldiğini bilmedikleri için gözyaşları kurumayacaktır..!

Evet, özgürlüğünü kaybetmiş insanlar, bu olayları yaşadı ve yaşamaya da devam ediyor. “Güç zalime meşruiyet (!) kazandırınca” zalimin önü alınmaz oluyor.

ABD İsrail’e yeşil ışık yakınca İsrail, toprakları küçültülmüş, bir avuç bırakılmış, fakat Demografik yapısı kıtalara ulaşan Filistin’e zulüm kusuyor!

Kahpe insanların elinde dünya bakın ne hale geliyor!

Zulüm Allah’ın istemediği bir davranıştır. Ancak kul isterse bu davranışı kazanır. Allah, zalime işleyeceği davranışına güç verir. Burada söz konusu olan şey, “tembellik/çalışma” denklemidir. “…Allah’ın her şeye gücü yeter; bundan hiç şüpheniz olmasın.” (Bakara/109)

Milletlerin hafızası tarihleridir, tarihi şuurlarıdır. Şimdi bu hafızadan ve şuurdan habersiz bir gelecekle karşı karşıya bulunuyoruz! Dünya vatandaşı olmak için çalışıyoruz da, “DEĞERLERİN SAVAŞINA” uzak duruyoruz!

Bilinen bir gerçek şudur:

Dünyanın en tehlikeli ve en kuvvetli silahı, “ÖLÜMÜ GÖZE ALMIŞ İNSANDIR.” Zulüm karşısında ayakta durmak, zalime uşaklık edenlerin karşısında tereddütsüz olmak, gerekli olan bedeli ödemek, şerefle yaşamaktır! Kisra’nın sarayına kadar çıkan ayakları çıplak Sahabeyi korkusuz kılan şey, dünyayı ve içindekilerini hiç saymasıydı! Eğer sizlerde yaşamak istiyorsanız, özgürlüğün bedelini ödeyin! O zaman yeryüzünün en tehlikeli ve en kuvvetli silahı siz olursunuz.

İnsanoğlunun ürettiği tehlikeli silahlar, mazlumların üzerinde ne kadar denenirse denensin, insan ne kadar kobay olarak kullanılırsa kullanılsın dünyada zafer; bu silahlara karşı duracak ideal insanların olacaktır!

Şimdi, akıbetinizden kaygı duymadığınız, aç/açık olmadığınız, korkulu rüya görmediğiniz bir ülkeniz var… Kaldı ki Türkiye toprakları üzerinde sürülmeyen, dövülmeyen bir ülkeniz var. Bunun Kıymetini bilin!

Şimdi, vatanın bölünüp parçalanmasına müsaade etmeyin! Müslüman Türk Milletinin Sosyolojisine, kaderine bakın! Aslında hiçbir dönem Müslüman Türk Milleti rahat yüzü görmemiştir. Bundan sonrada rahat yüzü göreceğini zannetmeyin… Çünkü ”Yol üstünde bağı olanın başı beladan kurtulmaz.”

Yıllardan beri Saraybosna’da, Afganistan’da, Irak’ta, Filistin’de, Arakan’da, Suriye’de, Çin’de, Mısır’da, Libya’da, Yemen’de ve Gazze’de, dünyanın dört bir köşesinde canına, ırzına kastedilen Arap, Kürt, Türk, Afrikalı Müslüman vs. insanlar var iken ve sen o çok sevdiğini söylediğin (!) peygamberin ümmeti olarak, bu kara lekeyle dolaşman hiç doğru olur mu?

  • Ey Rahmet Peygamberin ümmeti; meydanlarda yakılan senin kitabın, hakarete cüret edilen senin dinin… Satılan senin sırların… Aşağılanan senin milletin… Bunların bedelini ödemeyenler, bir de işin “Mahşer” yönünü düşünsün…
  • Ey Rahmet Peygamberin ümmeti; biliyoruz ki sokaklar, caddeler gözyaşları ile yıkanıyor. Yağmurlar kan ile boyanıyor. Toprak kan kokusu ve nefret bitiriyor…
  • Ey Rahmet Peygamberin ümmeti; insanlar dünyada insaniyetten yoksun bir zulme maruz kalırken, ona sessiz ve duyarsız kalanlar var, kanaatimce en büyük ihaneti bunlar yapıyor…
  • Ey Rahmet Peygamberin ümmeti; insani ve imanı boyutu ile savaş “cephede, mevzide, dağlarda, bayırlarda, caddelerde” değil; yüreklerde, zihinlerde ve vicdanlarda yapılıyor. Ama vicdanlar taş, yürekler duyarsız ve zihinler sarsıntı geçiriyor. Bu gerçekleri görmek de maalesef her kişiye nasip olmuyor.

Şahit olun ki, Nene Hatun torunları, İbrahim’in ateşine su taşımaya devam edecek ve Allah bu yolda olanları yalnız bırakmayacaktır..!

Şahit olun ki, yeryüzünde Ma’budsuz ve Mabedsiz bir din olmamıştır. Bazı mabetler ve zeminler var ki, dinin sembolü olmuştur. Kudüs, Kâbe, Ayasofya, Selimiye gibi…

Kudüs kurtarılsın, Ayasofya açılsın demek kolay… Fakat bunun için “bedel” ödemek zordur.

İslam dünyası el birlik olmadan bedel ortaya koymak zor, değilse Kudüs’ü kurtarmaya, Ayasofya’yı açmaya kimsenin gücü yetmeyecektir. Böylece Siyonist ve Haçlı saldırıları da durmayacaktır…

Günümüzde ABD’nin İslam dünyasına yönelik işgallerine “dur” diyecek, “ne işin var bu topraklarda” diye soracak, “GOLAN” tepelerini İsrail’e hediye edecek kadar küstahlaşmaya “yeter artık” demeyen Arap âleminin yüzüne tüküren ve toprağı, evi, ocağı işgal edilen, fakat elinde ki taşı atacak kadar yürekli insanlara ihtiyaç var… Keşke atılan o “TAŞ” ben olaydım..!

“Üçbuçuk soysuzun ardından zağarlık yapamam;/Hele hak namına haksızlığa ölsem tapamam.

Doğduğumdan beridir, aşığım istiklale;/Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lale!

Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?/Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum!

Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim,/Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim!

Adam aldırmada geç git, diyemem aldırırım./Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım!

Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu…/İrticaın şu sizin lehçede manası bu mu?”

(M. A. E)

Mahmut AKYOL

 

 

 

 

 

 

YENİ İSLAMCI EKOL VE ADALET DEVLETİ

logo5

YENİ İSLAMCI EKOL VE ADALET DEVLETİ

Son zamanlarda yayınlanan araştırmalarda ateistlerin oranında bir artış, dindarların sayısında da bir azalma gözleniyor.

İnsan dini düşünce anlayışını sorguladıkça, ister istemez karşısına “deizm” ve “ateizm” çıkıyor.

Fakat ateistler dâhil, bütün insanlar, Allah’a içtenlikle inandıklarını söylemekten geri durmuyorlar. Sıkıntı; Allah’ın emirleri kişilerin menfaatine ters düşünce ortaya çıkıyor ve görmezlikten geliniyor. Menfaat Allah’ın yerine konulduğunda küfür ve şirk oluşuyor.

Şimdi bu konunun üzerinde, Diyanet’in üstlendiği ve devletin resmi dini haline gelen “Sünni-Türk İslam’ı” üzerinde, ayrıca Milli Eğitimin ortaya koyduğu “din “öğretimi” ve Tarikat/Cemaat “eğitiminin” üzerinde durmaya çalışalım.

Bakıldığında Türkiye, Suudi Arabistan ve İran’ın ortak özelliği, dini iktidarlar tarafından yönetiliyor olmasıdır. Suudi Arabistan’da “ŞERİAT”, İran’da “İSLAM CUMHURİYETİ” ve Türkiye’de “MUHAFAZAKÂR-DİNDARLIK” yönetim anlayışı hüküm sürmektedir.

Aslında İslam, herhangi bir iktidar ve devlet kapsamına girmeyecek kadar büyüktür. Dolayısıyla hiçbir iktidarın sahiplenmesi doğru değildir.

İslam’ın kendisinde ve Kur’an’da hiçbir yanlış olmamasına rağmen, neden iktidarlar yanlıştan kurtulamıyor! Kanaatimce sebebi İslam değil, İslam’ı anlamada ve uygulamada…

Aynı yanlış ve sorunlar iktidar aygıtlarını besleyen zihniyetlerdedir. Yani menfaatler sebebiyle İslam’ı anlamada ve uygulamada ki eksiklikte…

Bu sebepledir ki, bütün dinler ve devrimler yarım kalmıştır. İslam’da bunlardan birisidir. En büyük delilde Allah elçisinin hastalanması üzerine çıkarları için Müslüman olanların gemiyi terk etmeleridir.

Devletin savunduğu, Diyanet’inde bugün anlattığı İslam; daha öncede Emevi’ler, Abbasiler, Selçuklular ve Osmanlının benimsedikleri devletçi, saltanatçı ve imparatorluk İslam’dır.

Dünde bugünde bize anlatılan İslam budur. Buna “sorgulanmamış eski İslam kültürü de” denilebilir.

Türkiye’de İslam’i grupların, Tarikat ve Cemaatların tamamı sorgulanmamış bu kültürden beslenirler. Mesela İslam denildiğinde bugün Taliban’ın Afganistan’da uyguladığı, IŞİD’in Suriye’de, Irak’ta uyguladıkları, İbn Teymiyye’nin Memluklü Sultanı için yazmış olduğu “Şeriata Dayalı Devlet Yönetimi” akla gelmektedir.

Türkiye’de egemen kültür Müslüman-Türk-Sünni çizgisi, bin yıl sürmüş ve kendisini bu toprakların egemen ve yegâne kültür olduğunu, bunun dışında hiçbir farklılık kabul görmemiştir. Bu devletin resmi dininin bu olacağı anlamına hiçbir zaman gelmez. Bu “Medine Sözleşmesi” ne aykırıdır.  Ayrıca son dönem Türk Devleti kuruluş felsefesine aykırı ve hiçte  “demokratik” olmayan bir durumdur.

Mesela yeni Türk devletinin resmi ırkı Türklüktür yaklaşımı son derece yanlış sonuçlar doğurmuştur.  Kaldı ki, demokratik bir cumhuriyette devlette, tek başına bir ırkın tasallutundan bahsedilemez! Maharet bunları barış içinde bir arada yaşatmaktır. Devlet;  dinler, mezhepler, kavimler, ırklar, şahıslar vb. karşısında eşit mesafede olmalıdır. Tam demokratik cumhuriyet budur.

Demokratik Cumhuriyetin ne anlama geldiğini daha iyi anlamak için, iktidarda olanların kendilerini eleştirmeleri gerekir. Eleştiri sonuç vermesi halinde “dayatma, ırkçılık, ötekileştirme, baskı, kendiliğinden ortadan kalkar. Bu empati hal, bütün dünya millet/devletler için geçerlidir.

Türkiye Bizantist bir ülkedir. Yani Bizans imparatorluğu dönemindeki din/devlet ilişkisinin bir devamıdır. Yani din; devletin emrine verilmiştir. Bizantist ilişkide devlet dini güdümler, yönetir ve yönlendirir. Halkı itaat ettirmek için iktidar dini kullanır.

Tam demokrat bir ülkede devlet, camiler, mabetler, dergâhlara eşit mesafededir. Hepsi özgür bir şekilde kendisini ifade etmelidir. Dinler, mezhepler, kavimler, ırklar, aşiretler hepsi aynı haklara sahip ve eşit olmalıdır. Bu empati hal, bütün dünya millet/devletler için de geçerlidir. Bu “Medine Sözleşmesi” nin ta kendisidir.

Hiçbir iktidar dini yahut dinsizliği, devlet imkânlarını kullanarak kendisine benzeyen nesiller yetiştirmemelidir. “Devlet erklerini kullanan iktidarların dindar/dinsiz nesiller yetiştirmek gibi bir görevleri yoktur.” Fakat nesillerin önünü açmak diye bir görevleri vardır.

Kanaatim odur ki, Devletin bir tek görevi vardır o da; “ADALETİ” sağlamaktır!

Müslümanların kaderinin değişmemesinin sebebi, birbirlerine karşı adaletsiz olmalarıdır. Sadece bir parti iktidarı peşinden koşarken, diğerlerine zulm etmeleridir. Özgür iradeleriyle davranmamalarıdır.

Bu bakımdan İslam dünyasında dini aydınlanma, reform ve Rönesans hareketlerine şiddetle ihtiyaç vardır.

Denilebilir ki, “Müslüman ensesinde boza pişirilen bir dünyada, mütekabiliyet olmasın mı?”

Olmasın!

Çünkü Adaletin her geçen gün izleri silinirken, tarihsel anlamda yok olmaya doğru giderken Müslümanların adaleti çağırmalarından daha doğal ne olabilir… Yeter ki İslam, insanlığın ihtiyaçlarına cevap verecek bir hale gelsin…

Yeter ki; İslam’ın içinden bir aydınlanma hareketiyle birlikte çağlara, insanlık dünyasına, mazlumlara ışıldak olsun…

Ben buna “Yeni İslam” anlayışı diyorum. Bu anlayış, İslam’ın modern yorumunun, kendi Rönesans’ının ifadesidir. Bu ekol bugün tartışılmaktadır. Çünkü Muhafazakâr İslamcı görüş Osmanlı’nın çöküşüne, yıkılışına bir şey diyemedi. Osmanlı’nın yıkılmasını önlemek için dünya Müslümanları kıyama kalkmalarına rağmen, ellerinde bulunan Emevi Saltanat ve devamında da Bizantist din anlayışı çaresiz bıraktı.

Yeni İslamcılık hareketi illa da “Şeriat devleti kurmak zorunda değildir.“ Eğer kurulacaksa bunun adı “Adalet Devleti” (ortak iyinin iktidarı) olmalıdır.

Türkiye’de; İhvan-ı Müslim’in teşkilatının yayınladığı kitaplar, İran düşünürlerinin kitapları, İbn Teymiyye’nin Şeriata Dayalı Devlet Yönetimi kitabı ve İslam tarihinde yazılan pek çok siyasetnameler birbirine benzemez gruplar oluşturdu.

Türkiye’nin şartları gereği İslamcı talepler açıktan ifade edilemediği için Milli Görüş teşkilatları, muhafazakâr/klasik İslamcı gurupları, teşkilat, tarikat ve cemaatler yaygınlaştı. Bu anlayışlar belli bir dönemi sorguladılar ama birçoğu iflas edip gittiler.

Şimdi başka bir dünyada yaşıyoruz. İslam’ı yeniden yorumlamak zamanı… İslam yönetim anlayışı artık İran’da, Suudi Arabistan’da, Afganistan’da Taliban’ın uyguladığı ve Batı Müsteşrikleri tarafından kurgulamalarına terk edilemez..!

İslam insanlara eziyet etmek, acı çektirmek için gelmiş olamaz.

Din anlayışını yenilemek ve geliştirmek lazımdır. Yeni İslamcılık dediğimiz şey budur. Artık yeni siyasetnameler yazılmalı, yeni devlet görüşleri geliştirilmelidir. Bunun örneği yukarıda verilmiştir.

Kuran’dan bir siyasi model çıkarmak mümkün değil. Ama bir siyasal ahlaki değerlerden bir siyasal perspektif çıkarmak mümkündür… Bu anlayışı da adalet devleti şeklinde çıkarabiliriz. Bununda 5 temel kavramı vardır. “Adalet, emanet, ehliyet, meşveret ve maslahat”… Bunlar siyasi ahlaki değerlerdir.

Modern İslam Batılılaşmış İslam değildir. Modern İslam, Amerikancı İslam değildir. İslam’ı Batılılara beğendirmek için reform etmek değildir. Şu an İslam dünyası bu noktada kilitlenmesi lazımdır.

Yeni İslamcı iktidar anlayışında itikat, ibadet ve ahlak ile ilgili hükümler devletin işi değil, bunlara uygulama alanı hazırlamak, birde değişen hukuk hükümlerini yenilemek görevi olmalıdır.

Yeni İslamcı iktidar anlayışının inşasında ki maksat adaletin sağlanmasıdır

Kuran’ın hükümleri silinemez ama yine de “Kur’an’ın aslına uygun”  düzenlemeler yapılabilir.

Mahmut AKYOL

 

HIRSLARINA YENİK DÜŞENLER ER GEÇ YENİLİR!

logo5

HIRSLARINA YENİK DÜŞENLER ER GEÇ YENİLİR!

“İyi dinleyin! Allah size adaleti, güzelliği ve yakınlardan başlayarak herkese yardım etmeyi emrediyor. Çirkinliği, başkasının hakkına tecavüzü ve zorbalığı yasaklıyor! Böyle öğüt veriyor ki üzerinde iyice düşünüp taşınasınız.” (Nahl/90)

Bu ayet, Camide sadece Müslümanlar dinlesinler, ardından da duymamış gibi gereğini yerine getirmeden yan gelip yatsınlar diye inmedi.

Allah’ın Ayetleri başlangıçta bütün insanları Amerika, Rusya, Çin, Avrupa vs. işin içindedir.

Daha sonra yerine getirmek üzer kabul edenler ve etmeyenler diye ayrılır…

Akif’ten şu mısraları da kaydedelim:

Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem;/Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem./Biri ecdadıma saldırdı mı, hatta boğarım!

-Boğamazsın ki!

-Hiç olmazsa yanımdan kovarım.”

Allah bizleri zulüm ve adaletsizlik karşısında sessiz bırakmasın!

Zira adalet, özgürlük, eşitlik, paylaşmak, zulme karşı durmak ve emek gibi değerler, İslam’ın özü kavramlardır. Bunları doğru anlamış olanlar, İslam’ı anlamış olanlardır.

İnsanlık bu vb. değerlerin kaynağından uzaklaştıkça, zulmün yayılması da o nispette hız kazanır. Zalimler, güce dayalı acımasız, gaddar, despotlar ayakta durdukça, mazlumlar için kurulacak olan oyunların ardı arkası kesilmeyecektir. Muhakkak ki, eninde sonunda tuzaklar; İlahi Adaletin bir gereği tuzak kuranların ayaklarına dolanacaktır.

Yeryüzünde vahşi güçlerin (tiran) mazlum/mağdur olanların üzerinde yakıcı etkisi sürdükçe Allah, Peygamberler eliyle ateşi söndürmüştür. Bu, Peygamberler tarihiyle başlayan bir süreçtir. Ondan öncede zaten insanın kendi içinde (Şeytani Dürtüler-Akli Melekeler arasında) sürmektedir.

Şimdi; “Küresel Güçlerin” oyuncağı olanlar, iktidar (hâkimiyet) elde etmek uğruna, efendilerinin işlediği zulme, insanların köle olmalarına ses çıkaramamaktadırlar. Hatta iktidarın azdıran gücüne sahip olmak uğruna, milletlerine bile sırtlarını dönebilmektedirler.

Vicdanları sorunlu bu olanlar, İslam’ın özünü kavramakta dirençlidirler. Öyle ki, yanı başlarında oynanan oyunları kim, niçin çıkarıyor, insanlar/Müslümanlar aç/açık niçin bırakılıyor, niçin köleliğe sürükleniyor, masumların kanının kim ve niçin döküyor bilmekten aciz ve bunlar için sağlıklı bir akı yürütemiyorlar.

Eğer bu işler bu şekilde devam ederse, kurunun yanında yaşı da yakacak olan ateşin dumanı, onları da boğacaktır!

İnsanlara zulm edenler, masum kanı dökenler, aç/açık ve yurtsuz bırakanlar, hırslarına yenik düşenler, bindikleri dalları kesmekten, ülkenin güvenliğini tehlikeye atmaktan çekinmeyenler, bu pislikleri bir ibadet aşkıyla yapmaya devam edenler; Allah’ın huzuruna çıkmak şöyle dursun, tarihin önüne utançlarından çıkamayacaklardır.

Nasıl ki Muaviye ve avanesi hırslarına yenik düşerek İslam’da telafi edilmez yaralar açtılarsa, bu bugünde bu pisliklere devam edenler, İslam’a kötülük yapmaktadırlar. Muaviye’ye ve bu cahil (münafık) kişiler, İslam’ı kötülemek istemektedirler. Ne kadar çırpınırsa çırpınsınlar Allah; Müslümanca duruşu, canı gönülden hak ve adalet için el birlik oluşu, zulme ve zalime karşı el birlik göğüs gerişi olanların eliyle nurunu korumaya devam edecektir.

Allah cümlemizi bu şereften ayrı koymasın…

İslam 14 asır önce inmiş ve tamamlanmıştır. Gökten yeni bir vahiy inmeyecek, kimseye de gelmeyecektir. Bundan sonra akıl ve akli melekeler kullanılarak İslam’ı yanlış anlayışlardan temizlemek uğruna seferber olunmalıdır. Yeni bir şey icat etmeye gerek yok, söylenecek sözler söylenmiştir. Sadece insanların ilk günkü İslam’a karşı “güvenlerini” yenilemek gerekir.

İnsanın yeryüzüne gelişinin sebebi, insan psikolojisi için çok önemlidir. İnsanı çıkmazlardan kurtarmak için, onun niçin yaratıldığını bilmesi, varoluşuna bir anlam kazandırması, ekonomik, siyasi baskı ve korkularından kurtarılması elzemdir.

İşte bu yapı düzeltilmediği içindir ki, insan hayatı anlamıyor ve yaşamını intihara kadar götürüyor.

Götürmesinin sebebi kanaatimce, yanlış kader anlayışıdır. Yani insan, “kaderine kendisi karar vermek” istiyor. “Ne yapacaksam kendim yapayım” diyor.

Hâlbuki geçmişi, hali ve geleceği belirleme “İlahi” kudretle birlikte olan şeydir. Allah’ın Kudretinin katılmadığı hiçbir iş olmaz. Daha açık dille söylersek, insanın fiilleri için kullandığı kudret, (güç-enerji) Allah’a aittir. Bunu Materyalistler görmezden gelmiş, Kaderciler de yanlış yapmışlardır.

İnsan bir de tarikat-cemaat gibi şeylere, uçtu-kaçtıya, vadedilen kolay kurtuluş yollarına düşmekten kurtulmalıdır ki, iradesini özgürce kullansın!

Yukarıda işaret edildiği gibi bütün söylenmesi gereken sözler söylenmiştir. İnsana düşen, o kadim sözlerin üzerindeki tozları silkelemek ve bugünün ışığına çıkarmaktır. Hakikatin meşalesi olan her fikir, Peygamberler tarihinden neşv ü nema bulmuştur.

Peygamberlerin gelişleri “kadınları, köleleri, yoksul ve ezilenleri” zulümden kurtarmak içindir. Bunları Hz. Muhammed’in mücadelesinde rahatlıkla görmek mümkündür.

Mesela Peygamber etrafındaki insanlara asla elini öptürmemiştir. Onlardan kedisi için eğilmelerini, daha İmtiyazlı olmayı istememiştir. Bu, bütün Peygamberlerin ortak sünnetleridir…

Hz. Muhammed’in hayatından bir kesit…

Bir gün dışarıdan birisi geliyor ve soruyor “Hanginiz Muhammed” diyor…

Diyorlar ki:

Sedire uzanmış, uzun saçlı beyaz yüzlü adamdır…

Onun yanına gidiyor “Muhammed sen misin?” diyor, “Evet benim” diyor… “Sana bazı sorularım var” diyor… “Buyur sor” diyor. “Zenginlerden alıp yoksullara vermemizi sana Allah mı söylüyor?” diyor, “Evet” diyor… “Namaz kılmamızı sana Allah mı söylüyor?” diye soruyor. “Evet” diyor… “Ben bunları yaparım, gerisine karışmam, anlaştık mı?” diyor. “Tamam” diyor.

Hz. Muhammed’i tanımayan, topluluğundan seçemiyor!

Peki, Cemaatler, tarikatlar böyle mi? Dışarıdan bakıldığı zaman şeyhin kim olduğu hemen anlaşılır. Yanında korumalar vardır. Kılık kıyafeti, davranış biçimi Hz. Muhammed’e asla benzemez.

Sonuç:

Dünyanın düzenini bozan şeyler “sahiplenme, hükmetme, paylaşmama” dürtüleridir… İnsan bu dürtülere aldandı ve zaafa düştü. Allah’ın mülküne ortak olmaya kalkıştı ve Şirk’e düştü.

Bu konuda birkaç misal verilebilir:

Mesela erkeğin kadını sahiplenmesi mülkiyettir. Aslında kimse kimseyi sahiplenemez! Burada kast edilen aralarında oluşan sözleşmedir. Yoksa ikisi ayrı şahsiyet ve ikisinin de sahibi Allah’tır. Bu sözleşmeye riayet edildiği sürece görülecektir ki, şiddet olmayacak, dayak olmayacak, aşağılama olmayacak, stres ve birbirinden şüphelenme yaşanmayacaktır.

Kuran’da kadınla erkek birlikte yaratıldığı, bir çift olarak var edildiği, dolayısıyla yaradılışta bir eşitsizliğin olmadığı söylenmiştir. Geriye kalan sadece eşitliği korumaktır.

Erkeğin kadın üzerinde üstünlüğü söz konusu değildir. Farklılık çeşitli hallerdedir. Ama bu da Allah’ın takdirini görmeyerek bundan bir imtiyaz çıkarmak doğru değildir..!

Diğer bir konu, insan psikolojik varlıktır. Bu yönünün mutlak olarak rahatlaması lazımdır. İnsan kontrol edilmemeli ve sahip olmaktan vazgeçilmelidir. Sadece aralarındaki sözleşmeye uygun hareket etmeleri için zemin hazırlanmalıdır.

Bireysellikten genele geçildiğinde ise, dünyada ki insanlar şu üç şeye uysalar; (sahiplenme, hükmetme, paylaşma) ne savaş olur, ne işgal olur, ne ortaklar birbirinden ayrılır.

İYİ DİNLEYİN!

  • Hırsa kapılmak Şeytanın okunu yemektir.
  • Gücünüze güvenerek dünyayı kontrol etmeye yeltenmeyin!
  • “Allah muhakkak ki her şeye gücü yetendir. “(Bakara/109)
  • Sınırsız güce sahip olan Allah’dır.
  • Evrendeki her şey onun gücü ve kudretiyle olmaktadır.
  • O’nun için hiçbir zorluk yoktur.
  • İnsanlara ve diğer canlılara bir şeyler yapabilme gücünü veren de Allah’tır.
  • Allah’ın bütün yıldızları, ayı, güneşi, dünyayı ve dünya üzerindeki canlı ve cansız varlıkları ve beni/seni yaratan O’dur.
  • İnsanoğlunun sınırlı bilgisi, dünyayı idare etmeye yetmez. Onu veren Allah’dır!

Mahmut AKYOL

 

 

 

 

 

 

 

İNSAN ÇOK ZALİM (NANKÖR) VE CAHİLDİR, KESİNLİKLE!

logo5

İNSAN ÇOK ZALİM (NANKÖR) VE CAHİLDİR, KESİNLİKLE!

Ey iman edenler! Allah bilinciyle yaşayın ve sözün namusunu koruyun.” (Ahzab 70) (Yani sözü yalnızca söz olarak söylemeyin. Sözü yalan, dolan, iftira, uydurma, saptırma gibi hallerden koruyun. Sözün içine bunların girmesine mani olun…)

“Böyle yaparsanız işlerinizi iyileştirip güzelleştirip ve günahlarınızı bağışlarız. Her kim Allah’a ve peygamberine itaat ederse gerçekten o büyük bir zafer elde etmiştir.” (Ahzab 71)

“Biz emaneti göklere yere ve dağlara sunduk da onlar onu üstlenmeye yanaşmadılar. Onlar korktular da emaneti insan üstlendi. Çünkü insan çok nankör ve cahildir, kesinlikle!” (Ahzab 72)

SİZİ RAHATSIZ ETMEYE GELDİM…”

Bu cümleden rahatsız olanlar olmuş mudur bilmiyorum ama Şeriati doğru söylemiştir. Çünkü gerçek ve büyük zaferi elde etmenin başka yolu yoktur.

Ben de bu yolu takip ederek bazı okuyucuların sorumluluğuna ışık tutmak, ezberlerini bozmak, rahatsız etmek ve doğru bildiğimiz yanlışları düzeltmeye çalışmak istiyorum. Yine de doğruyu bilen Allah’tır!

Kur’an’da Âdem ile ilgili kıssa, (Bakara; 30–38, A’raf; 11–24, Hicr; 21–44, İsra; 61–65, Kehf; 50–51, Taha; 115–127) Ayetlerde geçer.

Önemine binaen kıssa tekrar tekrar edilir. Tefsirciler bu kıssayı “Kıssaların anası” saymışlardır.

Şimdi birçok kimsenin anlamadan okuyup geçtiği kıssa üzerinde yazının kapasitesi oranında durmaya çalışalım.

Bu Kıssayla Allah, insanlık tarihini başlatmıştır. Kıssa her doğan çocukla birlikte yeniden başlatılmıştır.  Çünkü kıssa insan içinde devam eden bir “savaşı” anlatır. Kıssa, Ahir Zamana kadar canlılığını koruyarak evrilip gidecektir. Tıpkı her gençle birlikte Yusuf kıssasının evrilip yenilendiği gibi…

Dikkat edilirse bu kıssalar beni, seni, tüm insanlığı anlatır.

Âdem kıssası ve Kur’an’ın diğer “Müteşabih” ayetlerinin anlaşılması için mecaz, kinaye, sembol, teşhis (kişileştirme) ve intak (konuşturma) edebi sanatların kullanılması gerekir. Değilse; Kur’an anlaşılması müşkül olur ki, işin içinden çıkılamaz.

Mesela Allah/Melek diyalogunu anlamak için, İzzet Begoviç’ in okuduğu gibi okumak gerekir. O, kıssayı “gökteki prolog” (gökteki ilk konuşma) olarak okumuştur.

Yani, kıssada diyalogu başlatan, konuşan ve konuşturan bizzat Allah’ın kendisidir.

Burada Allah/insan, insan/eşya, insan/şeytan, insan/nefs ve insan/akıl ilişkisinden bahsetmek gerekir.

İnsan, diğer varlıklara göre bir adım öndedir. Çünkü Allah, insana bilgiyi alabilmesi için akıl vermiştir. İnsan bu şekilde diğer her şeye aklı sayesinde üstün olmuş ve sorumlu tutulmuştur.

Fakat insan çoğu zaman bu sorumluluğun farkında değildir. Bakıldığında insanın “zalim, küstah ve cahil” olduğu görülür. Mesela Şeytan, “beni ateşten, onu (Âdemi) topraktan yarattın, ben ondan üstünüm” sözü kibir olarak insana hemen geçmiştir.

Şeytan, Âdem’i ve eşini yıkılmayacak bir mülk vaadi ile kandırmış, insan onu almış ve hemen gurura kapılmıştır.

Şeytanın “üstünlük iddiası”, Firavun ve Nemrut’u “tanrılaştırmış”, insanda hemen bu yoldan gitmiştir. “Yasak ağaçtan yeme hırsı” insanı hemen harama, haksızlığa ve zulme sürüklemiştir.

İnsanoğlu nefsinin girdabından kurtulduğu zaman hayatı düzelmiştir. Açlık korkusu ve tatminsizlik hırsına yenildiğinde iki dünyası da kararmıştır.

Ne zaman ki; Âdem’in başına gelenler ve Yusuf’un karşı karşıya kaldığı şartlar unutulmuş ise, Allah’ın mülküne sınırlar çekilmiş, o günden beri, toprağın kanı kurumamıştır.

Kıssaların amacı bireysel ve toplumsal kurtuluşun yolları göstermek içindir. Değilse, Âdem’in ve diğer canlıların “Biyolojik” yaratılması değildir. Amaç insanın “niçin” yaratıldığıdır.

Cin ve şeytan topraktan yaratılmadı, onların ana maddesi “dumansız” ateştir. Yani bildiğimiz ateş değildir. (Hicr; 27)

Cin ve şeytan insanın içinde dolaşan hırs, ihtiras, şehvet gibi dürtülerin sembolik anlatımlarıdır. Ateş dini anlatımda, insanın içindeki kötülük dürtüleridir. Kırmızı renk, öfkenin ve şehvetin sembolüdür. Ateş hem tabiattaki, hem de insandaki “enerji” dir.

Kıssada İblis “ateş” ve Âdem “toprak” kıyaslaması yapılmış hayata da, “Senlik-benlik” kavgası olarak yansımıştır.

İnsanın bir tarafı ateştir. Yani kıskançlık, bencillik, çekememezlik, kendini beğenme, kibir, üstünlük taslama, öfke, hırs, şer saçma, acı verme, yakıcılık gibi dürtülerdir.  Diğer tarafı da topraktır. Yani sükûnet, bağışlama, tevazu, hayır üretme, ayıp örtme, kanaatkârlık, vb. dürtülerdir.  Bu iki dürtü de insan içinde çatışma halindedir.

Ateşin ve toprağın temsil ettiği insani özellikler, kadim dini metinlerde hep böyle anlatılır. Ateş hırs, toprak tevazu ve kanaatkârlıktır.

Halk kültürüne yerleşmiş şekliyle melek, sürekli namazda ve niyazda olan varlıklar değil, evrendeki her şeydir. Güneş, ay, yıldızlar, yağmur, bulut, rüzgâr, gök gürültüsü, soğuk, sıcak ağaç, çimen vs. Bunlar Allah’ın doğaya serpiştirdiği güçleridir.

Bunlar inananları “Tevhid” inancına götürür.

Yani denilir ki:

Evrendeki her şeyi edip eyleyen Allah’tır!

Bu yaratılışta, yaratılışın devamında ve yaratılışı sona erdirme de Allah’ın hiçbir ortağı yoktur ve kendisi adına bu işleri yapacak başka bir kuvvet yoktur. Allah, kendi adına hiçbir şeyi görevlendirmemiştir. Gücü ve kudreti itibariyle: “O, bölünmez bir bütündür!”

Teşekküre ve secdeye layık olan sadece O’dur!

Secde, saygı göstermek amacıyla selâmlama, selâm durma, tazim için ayağa kalkma, ayakta durmaktır. Bu figür insanlar arasında da kullanılmıştır. Yani yere kapanmak, eteğine yüz sürmek, ayaklarına kapanmak olarak kullanılmıştır. Her ikisi de saygı ve tazim için yapılır.

Allah’a yapılan tazim doğru olanıdır. Fakat insan için yapılan tazim oldukça tehlikelidir.

Bir rivayette Muaz bin Cebel Yemen dönüşü, Hz. Peygamber’e saygı maksadıyla secdeye kapanır. Hz. Peygamber bu yaptığının ne olduğunu sorması üzerine “Yahudi ve Hristiyanların büyüklerine böyle yaptığını gördüm, bu peygamberlerin selâmlanmasıymış” der. Hz. Peygamber’de “Onlar peygamberlere iftira etmişler” karşılığını verir.

Yine Hz. Ali huzuruna giren birisinin secdeye kapanması üzerine onu doğrultarak “Bana değil Allah’a secde et” der.

Görüldüğü gibi insana yapılan secde “şehvet, şöhret, servet ve siyasetin” doğmasına sebep olmuştur. Bu sebeple yeryüzü tağuttan, puttan, Firavun ve Nemrut’tan geçilmez oldu.

Demek ki şeytanın yeryüzünü süslü göstermesi bu oluyor.

Şeytan, bize sağımızdan (siyaset), solumuzdan (servet), arkamızdan (şöhret), önümüzden (şehvet) dürtüleriyle sokulmaktadır. Bunlar, içimizde azgın birer domuz gibi saldırmayı beklemektedirler.  İblis bunlara dair hırsı, harekete geçirerek bizi yoldan çıkaracağını söylemektedir.

Başka bir tabirle, bizi, içimizdeki bu “negatif enerjiler” yoldan çıkarır.

Sonuç:

İnsanoğlunu yoldan saptıran insanın yine kendisidir..!

İnsanoğlunun iradesini aklını kullanarak Allah’a gitmesinden başka yolu yoktur..!

Müslümanların duruşları doğru oldukça, canı gönülden hak ve adalet üzere el birlik oldukça, zulme ve zalime karşı el birlik göğüs gerdikçe, şanı yüce Allah, güçlüklerini kolay kılacak ve umduğu o büyük zafere ulaştıracaktır..!

Mahmut AKYOL

 

BİR ZAMANLAR AMERİKA VARDI…

logo5

BİR ZAMANLAR AMERİKA VARDI…

Medeniyet, soyut değerler ve somut aletlerden” oluşur. Soyut değerler düşünce, din, sanat, felsefe, ahlak, hukuk vs. somut aletler mızrak, karasaban, top, tüfek, uçak, telefon, bilgisayar gibi aletlerdir.

Bir Medeniyetin alçalıp/yükselmesinde alet ve değerler önemli olmakla birlikte, “Yaratıcı Kudret” in katkısı sonsuzdur.

Ardından ve önünden takip edenler vardır. Allah´ın emriyle onu gözetirler. Şüphesiz ki bir kavim, kendini değiştirmedikçe; Allah da onları değiştirmez. Ve Allah, bir kavimin fenalığını dileyince; artık onun önüne geçilemez. Allah´tan başka onları koruyacak birisi de bulunmaz.” (Ra’d -11)

Şimdi bu ayet üzerinden bir medeniyet tefekkür edilebilir.

İnsanlık tarihi onlarca medeniyetten bahseder.  Bu medeniyetlerin çoğu tarihin tozlu sayfalarında donmuş beklemekte veya ölmüş haldedir. Kalıntılarına ulaştıkça, bir zamanlar bu medeniyetlerin yaşadıkları anlaşılmaktadır.

Medeniyetlerin inşası veya yıkılışı, “Sosyal-Kültürel Antropoloji” konusu olmakla birlikte en doğru bilgi, Dinler Tarihinde bulunabilir.

Kur’an’a dayalı “İslam Medeniyeti” varlığını bugün sürdürmektedir. Bunun ötesinde zorlamayla da olsa Hristiyanlığa dayanan “Batı Medeniyeti” yaşatılmaya çalışılmaktadır.

Geçmiş bakiyelerden de anlaşılıyor ki, Mezopotamya Havzası uygarlıkları olarak bilinen (Sümer, Asur, Akad ve Babil vs.) ile insanın ayak bastığı dünyanın diğer yörelerinde ki medeniyet kalıntıları, hiçbir taraftarları kalmadığı ve insani değerleri muhafaza edilemediği için etkileri zayıflamıştır.

Bir medeniyet (Sosyal Sistem), toplumların refah ve huzuru sağlamayı, o toplumun “can, mal, nesil, namus ve din” değerlerini korumayı vadeder. Bu fonksiyonu yapamadığında da canlı hayat planından çekilmiş olur.

Diğer taraftan medeniyetler “adalet, emanet, ehliyet, meşveret, maslahat, gibi kural ve değerleri bünyesinde yaşatamadıkları, “iyilik, güzellik, doğruluk, sevgi, merhamet” (Maruf) gibi insani evrensel değerlerden uzaklaştıkları zaman Kur’an’ın ifadesiyle yok olurlar.

Demek ki bir medeniyetin ömrü, başlıca ortak iyinin iktidarıyla (ADALET) le doğru orantılıdır.

Ne zaman ki medeniyetin özü olan “adalet, emanet, ehliyet, meşveret, maslahat” otoriteye, diktatörlüğe ve saltanata dönüşür, dünyada işlere zulüm karışır ve zulüm anılır, yöneticileri kendilerini yeryüzünde tanrının vekili, oğlu, gölgesi görürse, o medeniyetlerin hayatta kalma süreleri çabuk tükenir.

Şimdi insanlık; iyi, güzel doğru ve adalet adına ne kazanmışsa ki, (İslam kazandırmıştır) onları sürdürmesi, yeniden yorumlayıp, doğrusunu yaşayıp eğrisini bırakması zamanını yaşıyor…

Bu görüşe insanlığın şiddetle ihtiyacı vardır.

Batının bilinçaltında yatan şey, Geçen bin yıl boyunca hep korku ve tedirginliktir. Oysa İslam doğduğundan beri, batıya yönelmesinin sebebi, bu korku ve tedirginliği gidermek içindi… Fakat batının taassubu bunu anlamadı ve bunu göremedi.

Şimdilerde; Batıya şifa sunan İslam dünyasında mutlak monarşi hâkim… İstedikleri kadar zengin olsunlar, petrol içinde yüzsünler, din anlayışı bakımından geçen bin yılın kalıplarıyla düşündükleri müddetçe, bu kalıpları değiştirmedikçe, İslam bir adım bile kıpırdayamayacak, cahiliyet batağında boğulacaklardır.

Bunun için; “Yeni bir dinden değil, yeni bir din anlayışından” bahsetmek lazım ki, İslam yurtları hep birlikte ayağa kalksın…

Nesh”etmek sadece Allah’a mahsustur. Allah bir hükmünü değiştirmek istediği zaman, onu yeniyle inşa eder (reforma uğratır) ve işi peygamberlerine bırakır. Asırlardır süren dini zihniyet donmuşluğundan böylece kurtulur ve yenilenir. Her asırda yenilikçilerin (Müçtehit) çıkması budur.  Çünkü insanlık, her asırda bir yenilenir. Bugün hayatta olan hiç kimse bir asır sonra hayatta olmayacaktır…

Şu an Müslümanlar Ashab-ı Kehf’e dönmüş durumdalar… Uzun bir uykuya dalmışlardır… İslam hayattan çekilmiş, köprülerin altında çok sular akmış, dünya bambaşka bir dünya olmuştur. Müslüman geçmişe mi, bugüne mi, hangi zamana ve çağa gideceğini bilmediği için şaşkındır…

Müslümanların zihni en azından üç yüz yıl öncesinin uykusuna yatmışken bedeni bugünde kalmaya çalışıyor. Dolayısıyla bireysel olarakta Müslüman parçalanmıştır. Artık Müslümanlar uyanmalı, evrensel kadim değerlerin yanında yer almalıdır…

İnsan hakları ve demokrasi kavramları evrensel değerler değildir. Evrensel kadim değerler iyilik, güzellik, doğruluk, dürüstlük, adalet gibi herkesçe bilinen, Kur’an’ın ma’ruf dediği değerlerdir.

Evrensel kadim değerler Âdemin çocukları olarak herkese aittir. Kimsenin tasarrufunda değildir. İnsan vicdanını canlı ve diri kalmasını sağlamaktır. Vahyin de esas amacı bu değerlerle insanlığı mutlu etmek, yeryüzünü mamur kılmak, dolayısıyla insanlığın donmuş dimağını parçalayarak, insan fıtratında var olan bu kadim değerleri harekete geçirmektir.

Bugün dünya üzerinde siyasi, askeri ve ekonomik hegemonya kurmayı becermiş Batının uygarlıktan, demokrasi ve insan haklarından bahsetmesi büyük bir yalan ve aldatmacadır.  

Aslında batılı vicdan “Rönesans” döneminde bir açılım yapmıştı. Şimdilerde ise Batı, her yönüyle donmuş durumdadır. Hele ABD’nin 11 Eylül’den sonraki izlediği politika, insanlık vicdanında sadece nefret uyandırmıştır. İnsanlık, ABD’yi Guantanamo’nun utancıyla hatırlayacaktır.

Batının insanlığa ve dünyaya vereceği bir şeyi kalmamış, ömrünü tamamlamıştır. Eğer yeryüzünde yükselen yeni bir uygarlık olmazsa dünya, “BİR ZAMANLAR AMERİKA VARDI” diyecektir…

Daha sonra neler olacak?

Ne insanlık ve ne de yeryüzü sahipsiz değildir. Zamanın sahibi Allah, tarihin donmasına izin vermeyecek, dünyayı her sabah yenileyecek, her sabah taze bir başlangıç olacaktır.

Zamanın müstevlilerine tavsiyem:

Başta Batı olmak üzere insanlık, evrensel kadim değerlerle yeniden buluşacak, bünyelerini yenileyecek ve asla gurura kapılmayacaklardır.

Bize gelince:

Bizim sorumluluğuz fazla ve faklıdır. Çünkü Müslüman Türk Milletinin dünyaya ve insanlığa verecekleri şeyler, diğerlerinde olduğu gibi tamamen yok olmuş değildir. “İtikad, İbadet ve Ahlak” hükümleri diridir. Hukuk hükümlerini değiştirebilecek güce sahiptir. Bayrağına, özgürlüğüne, kıraç yahut bataklık bir toprak parçası için kıyameti koparacak diriliğe sahiptir.

İktidarı altında Müslüman olmayanlar da dâhil olmak üzere herkese elan hami olaya hazırdır. Bir iyiliği, herkese paylaşmak, zorla da olsa, insanlara zulüm etmemek karakterine sahiptir.

Taki emredeceği şey, maruf olması durumunda, yani herkese ait olması halinde, ortak insanlık kültürü ile ilgili olması, mal, can, ırz, namus güvenliği, uyuşturucuyla mücadele, hırsızlık, yolsuzluk vs. için gerekirse zor kullanmaktan sakınmamak gibi bir özelliği de vardır!

En azından bu saydığım hususlarda muhafazakârdır. Aksi halde muhafaza etmek istediğinizin bir kıymeti olmaz!

Bugün ABD’nin İslam dünyasına yönelik işgallerine “dur” demeyen, “Ne işin var buralarda” diye sormayan biri aidiyet duygusunu kaybetmiştir.

Dünyanın öbür ucundan efendilerini korumak için Ortadoğu, Türk İllerine abanan ABD’ye hesap sormayanların, politik şuurdan yoksun olanların “Türkiye’nin Suriye’de ne işi var?” demesi ne acı…

Bugün Müslümanlar toprağı, evi, ocağı işgal edilirken, eline ne geçerse onunla karşı çıkmak durumundadır!

Karşı çıkmıyorsa bir insanlık, aidiyet duygusunu kaybetmiş bir millet zilleti hak etmiş demektir..!

Mahmut AKYOL