SİYON YILDIZI, HIRISTIYAN HAÇI (KUTSAL İTTİFAK) HiLALE KARŞI

logo5

SİYON YILDIZI, HIRISTIYAN HAÇI (KUTSAL İTTİFAK) HiLALE KARŞI

Kur’an penceresinden bakıyorum da, İlahi adalet tecelli ediyor!

De ki: ‘Hak geldi, bâtıl yok olup gitti. Zâten bâtıl mâhiyeti gereği yok olup gitmeye mahkûmdur!’ (İsra Suresi 81 Ayet)

İnsan fıtratına aykırı sistemler, Peygamberlerden beri birer ikişer yıkılmıştır!

İslam Medeniyeti uykusundan uyanmaktadır!

Allah’hu Ekber!

***

Aziz milletim, duyun beni!
Sözlerimi baştan sona dinleyin ve işitin beni!

Gönülden gelen sözlerimi can kulağıyla dinleyin!
Söylediklerimi iyi belleyin!

Derlenip toparlanmanın, birlik ve beraberliğin,
dirliğin güç demek olduğunu;

Parçalanmanın, aldanıp dağılmanın ölüm demek olduğunu iyi anlayın!

Yöneticiler hep doğru ve dürüst, yasalar iyi ve sağlam bir sistem olduğu müddetçe, Devlet ve millet güçlü olacak, ülkenin düzenini en iyi şekilde sağlam, halk mutlu, huzurlu, güvenli ve bahtiyar olacaktır…

***

Aziz milletim,

‘Bayrak’, hürriyettin, özgürlüğün, bağımsızlığın sembolüdür!

Bayrak, bir milletin sevdasıdır!

Bayrak, vatandır, milletin namusudur!

Bayrağı olmayan bir milletin, bayrağı dalgalanmayan bir vatan, vatansız bir din ve namusun yaşamaya hakkı yoktur!

Vatan, bayrak, namus, adalet ve din bir milletin temeli ve çimentosudur.

Ülkenin bağımsızlığını savunmak; üzerinde yaşayanlar için görevdir.

Allah’hu Ekber!

***

Allah kulunu aklı oranında sorumlu tutar. Demem o ki, her insanın aklı oranında bir kapasitesi vardır. Diğer yandan her insanın bir ilgi ve bir etki alanı vardır.

Fertlerin organize olmuş haline ‘devlet’ denir. Yani devlet, kolektif aklın bir sonucudur.

Kolektif akıl hangi istikamette kullanırlarsa, devlet de ona göre şekil alır.

İslam Devletin temeli ‘adalettir.’ Aklın gereği budur. Yoksa insan aklını kötüye kullanırsa, burnu pislikten kurtulmaz.

***

Şimdi düz bir akıl (Aristo mantığı) kullanalım ve diyelim ki:

Eğer ‘Türk Devletinin Irakta, Suriye’de, Libya’da ne işi var!’ derseniz, o zaman siz, ‘Sosyal dokunuzun uzantılarını’ bilmiyorsunuz demektir.

Eğer siz, binlerce Km uzakta bir takım ülkelerin, Irak, Suriye, Libya vb. yerlerde, burnunuzun dibinde cirit atanların ne işi var diye soracağınıza, Türk Devletinin ne işi var diye sorarsanız, düşmanla iş birlik içinde oluyorsunuz demektir!

İşte Allah’ın verdiği aklı kullanmamak budur. Korkaklık budur. Silik yaşamayı kabul etmek budur.

*** 

Dört yanımız düşmanlarla dolu olsa ne çıkar, içimizde uzantıları olduktan sonra…

Nihayetinde ölme sırası onlara da gelecek…

Her insan gibi onlarda ölecekler…

Yine de kurnaz, fitneci, ikiyüzlü, sahtekâr, hileci günümüz emperyalistlerine fırsat doğmuş, kardeşi kardeşe kötüleyip birbirine düşürmüştür. Milletlerin arasını açmışlardır…

Allah’hu Ekber!

***

Şimdi gelelim günümüzün Kutsal İttifakına…

PKK, YPG terör örgütlerinin arkasında duran Kutsal İttifak, ABD, İngiltere Batı ve İsrail güçleridir.

ABD’nin Irak’ı önce üçe bölmeye, sonrada Kuzey Irak’ta Yahudi Kürtlere dayalı bir devleti kurmaya çalıştı…

Mezhep ve ırkçılık temeline dayalı parçalama işinde ABD yalnız değil… Yanında İngiltere, Batı ve İsrail var…

Bugün Suriye’de aynı oyunu aynı güçler ve mezhep temeline dayalı İran, ideolojik saplantılı Rusya’da var!

Hepsi birlik olmuş Yahudi Kürtlere dayalı bir devletini kurmaya çalışıyor!

Kutsal İttifak, PKK, YPG terör örgütleri eliyle İsrail’e Ermenistan’dan yol açmak istiyor

Değil mi ki yukarıda sayılan devletler varlıklarını ve geçimlerini ‘zulüm’ ve ‘haram’ üzerine kurmuşlardır.

O zaman mazlumun kanını dökmeye ve içmeye devam edeceklerdir.

Irak’ta ilk kurşunu atan, Saddam’a türlü yalanlar isnat eden güç ABD, İngiltere, Batı ve İsrail’dir.

İngilizlerin açık desteğiyle, 1909-1914 yılları arasında Ahmet Barzani, Osmanlı devletine karşı silahlı Kürt isyanına teşebbüs etmiştir.  Mustafa Molla Barzani, Türkiye’ye hiçbir zaman sıcak bakmamıştır.

Libya’da İngiliz çıkarlarını dikkate alan ajan Sisi aracılığıyla Ulusal Ordu Komutanı Hafter’e destek vermeyi sürdürmektedir.

Amerikan ajanları, İslam ve Arap dünyası İngiliz mızrak başı konumunda olan ‘Körfez Ülkeleriyle’ Katar’ı yok etmek istemişlerdir.

Sonuçta; ‘Siyon Yıldızı’ , ‘Hıristiyan Haçı’ ve ‘İslam’ın Hilali’ arasında sürüp gelen Din Savaşı Kıyamete kadar duracaktır. Burada Hak (adalet) galip gelecek, Batıl (zulüm) yenilecektir.

  • Yeter ki, Müslümanlar Ümmet olsun!
  • Yeter ki, Müslümanların devleti Adalet Devleti olsun!
  • Yeter ki, İslam dünyası, Emperyalistlerin tuzağına düşmesin!
  • Yeter ki, Müslümanlar uyanık olsun!
  • Yeter ki, ekmeğini paylaşsın, kanayan yarasını el birlik sarsın!
  • Yeter ki, ‘Hep birlikte Allah’ın ipine (Kur’an’a) sımsıkı sarılın; ayrılmayın! Allah’ın size olan nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşmandınız da kalplerinizi birleştirmişti ve O’nun nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Ateşten bir çukurun tam kenarındayken oradan da sizi kurtarmıştı. Allah doğru yolu bulasınız diye ayetlerini size işte böyle açıklıyor.
  • (Ali İmran suresi103)

Yeter ki, Müminler kardeş olsun ve cahiliye ölümüyle ölmüş olmasın!

Allah’hu Ekber!

***

O zaman gelin tüm siyasi Saiklerin ötesinde birlik içinde olalım!

Alevi/Sünni, Kürt/Türk, Zengin/Yoksul, Kadın/Erkek, İşçi/İşveren, Din Adamı/Komutan kavramlarını kaşıyıp durmayalım

Son kalemizdeki tabyaları terk etmeyelim. Çünkü gidecek başka yerimiz yok!

Kur’an, kan bağını değil, adalet, akıl, sevgi ve vicdan yollarıyla kurulan manevi kardeşliği önemser.

İşte din Kardeşliği budur. Bir topluluk içinde farklılıkların olması bir sorun değildir. Sorun, farklı grupların birbirleriyle iletişim kurmamasıdır.

Allah’hu Ekber!

Mahmut AKYOL

 

 

YAŞAYAN KUR’AN İNSAN İÇİN DÜNYADA GEREKLİ…

logo5

YAŞAYAN KUR’AN İNSAN İÇİN DÜNYADA GEREKLİ…

Yok, yok! Bu da yetmez, senin altından bir evin olmalı yahut göğe çıkmalısın. (Ama unutma! ) Sen bize oradan dönerken okuyacağımız bir kitap indirmedikçe yine de senin oraya çıktığına inanmayız ha! ‘De ki: ‘Fe Sübhanallah! Ben ancak resul olarak gönderilen bir beşerim. (İsra; 93)

Kur’an’da buna benzer ayetler çoktur. Bu ayetler, inkârcıların mucize taleplerini reddetmek içindir. Bu talepler karşısında Allah hep olmakta olanı yani tarihi, tabiatı ve hayatı göstererek cevap vermiştir.

Hz. Peygamberin işaret parmağı ile ayı yardığına, bir kap hurmaya dokununca binlerce askerin ondan doyduğuna, çağırınca ağacın yanına geldiğine, gelecekte meydana gelecek nice olayları haber verdiğine vb. türden görüşlere inananlar ne hazin ki Müslümanlardır.

Doğru olmayan bu uçtu/kaçtılar, Müslüman Dünyasını istila etmiştir.

Bu rivayetler dinden temizlenmedikçe,  inkişaf mümkün olmayacak ve din çağın idrakine bir şey söylemeyecektir.

Merhum Akif’in, ‘Nebiye atf ile binlerce herze uydurdun. Yıktın da din-i Mübin’i yeni bir din kurdun.’

Sözünün üzerinden yüz yıl geçmesine rağmen dini hayat, hurafelikten hala temizlenmiş değildir.

Kur’an’ın bize bildirdiği Peygamber kâhin, sihirbaz ve büyücü değildir. O, haber getiren, tebşir ve inzar edendir. Yani kötüleri uyaran, iyileri müjdeleyendir.

Bu portre, Kur’an’ın anlattığı peygambere tıpa tıp uygundur.

Kur’an’da bize anlatılan peygamber, Allah’ın kulu ve elçisidir. Kuru ekmek yiyen bir kadının oğlu ve Allah‘tan en çok korkanımızdır.

Allah bu peygambere istisna (kimsede olmayan) iki haslet vermiştir.

1 ‘Hulq-i azîm’ (Muhakkak ki sen pek yüce bir ahlâk üzerindesin). Kalem; 4

2  ‘Kur’an-ı azîm’ (Sana, tekrarlanan yedi ayeti ve büyük Kur’an’ı verdik.)  Hicr; 87

Hz. Peygamber tarafından insanlık; ‘ölümle, afetle, kıyametle’ uyarılmıştır. Yani denmek istenmiştir ki, bunlardan her hangi birisi başınıza gelmeden önce, hazırlıklı olun!

Yukarıda belirttiğimiz gibi Kur’an’da mucize kelimesi geçmez. Bunun yerine sürekli ‘ayet’ kavramı kullanılır.

Ayet, apaçık ortada olan demektir.

Demek ki Allah ile insan arasında karşılıklı bir ilişki vardır. Eğer insanoğlu, Allah katında değerinin ne olduğunu bilmek istiyorsa, önce kendi yanında, Allah’ın değerine bakmalıdır. O neyse, öteki de odur.

Hz. Peygamber bu ilişkiyi, sahip olduğu ‘azim ahlak’ ve vicdanında yankılanan ‘Kur’an’ı azîm’ gibi hakikatlerle başarmıştır. İşte yaşayan Kur’an budur.

Biz Müslümanlardan istenen de böyle bir hayat sürmektir. Böyle bir hayatın önünde hiçbir güç duramaz.

Kur’an’ın özünde Allah’ın birliği (tevhid), bölünmez bütünlüğü (Samet), sevgi ve merhameti (rahmet), iyilik, güzellik, doğruluk (salihat), ve dürüstlük yolu (sırat-ı müstakim), korku ve titreme (huşu), saf bir yürek temizliği (ihlâs), sağduyudan şaşmayan bilgelik (hanif) vardır.

Bu özellikle, Hz. Peygamberde toplanmıştır.

Kur’an’ın özünde eninde sonunda sözün namusu, iyilik ve adaletin galip geleceği, zalimlerin, despotların, tiranların, büyüklük taslayanların kaybedeceği belirtilmiştir.

Dar alanda Müslümanların, geniş alanda insanların hayatlarını bir düzene sokamayışlarının sebebi, ibadet anlayışını sadece birkaç tekrardan ibaret görmeleridir.

Bunun öyle hafife alınır bir tarafı yoktur. Zira insanlığın sorunları burada yatıyor.

Eğer Müslümanlar Allah’a, Kitaplarına, Peygamberlerine, gelmesi muhakkak olan son güne tereddüt duymadan can-i gönülden inanırlarsa, gerçekten iman etmişlerdir.

Şimdi; Allah’a şeksiz güvenme, Kur’an’ı anlama, Dini hayata taşıma ve Hz. Peygamberi hurafelerden temizleme zamanı içinde bulunuyoruz.

Ama görüyoruz ki Muhafazakâr anlayış, bu çizgiden çok uzakta duruyor. Yani Muhafazakâr anlayış, atalarından tevarüs (miras) yoluyla ne gördülerse onu aynen takip ediyorlar.

Mesela ‘bir kimse ne kadar günah işlerse işlersin, aşk ile bir kez Şahadet getirse, o günahlarından hemen kurtulmuş olur’.

Peki o zaman şu hükmü nereye koyacağız?

‘… Yapmakta olduklarınızdan muhakkak sorulacaksınız.’ (Nahl suresi 93. Ayet)

Mademki Allah, kimseyi zorla, baskıyla, dayatarak dine çağırmıyor, Hiçbir Peygamberi kendi ümmetine bir bekçi, musaytır veya bir vekil tayin etmiyor,

O zaman insan, günahını da özgürce yapmalı değil mi?

Çünkü Allah, Yaşama Hakkını, İnanmak Hakkını her şeyin üstünde tutmuş, kimsenin elinden almamıştır. Alanlarında büyük suç işleyeceğini söylemiştir.

Bu bakımdan Allah’a ulaşma yollarının çokluğu kulların akıl çeşitliliğine göredir. Bir şartla ki insan, kimseye satır sallamamalı, doğanın dengesini bozmamalı…

Çünkü Kur’an’da insana kan dökmek, fesat çıkarmak, emeği çalmak, yalan söylemek, iftira atmak haramdır!

Bilinmesi gereken diğer bir konuda Din, bir dünya görüşüdür ve din dünya işlerimizi düzenlemek için vardır. Yani dinde denilmiştir ki, Ahiret sual sorma mekânıdır, orada ‘Kızgın Saç’ üzerinde namaz kılmak yoktur. Zira Allah kuluna bu noktada dayatıcı değildir.

Eğer dindar olmak, dine bağlı olmak, dinin kırmızıçizgilerini aşmamak ve dinin kurallarına göre hareket etmek istiyorsanız; Müslüman olun, Müslüman kalın ve Müslüman’ca yaşayın…

Kendiniz olun, aklınızı kullanın ve sakın ola ki, birinin hakkını yemeyin…

Sakın ola ki, birinin kanını dökmeyin

Mahmut AKYOL

SİYASETE KİN, YALAN VE HASET BULAŞTI

logo5

SİYASETE KİN, YALAN VE HASET BULAŞTI!

  • Allah’ım gücümüzü artır!
  • Düşmana karşı bizi zail etme!
  • Bizi kibir, kin, yalan, haset, gıybet ve inada bulaştırma!
  • Bizi kendimize bırakma!
  • Allah’ım bizi hiçbir mahrumiyete aldırış etmeden yetimin, yoksulun ve ezilenin yanından ayırma!

***

İnsan çok şey biliyor, fakat hiçbir şey yapmak istemiyor!

Siyasete sadakat değil, itaat lazımdır. Ancak o zaman siyasette muktedir olunur…

Şimdi siyaset için bir analiz yapalım. Sonrada Müslümanların ahvaline geçelim…

Siyaset yapmak demek, herkesin dünyadan paylaşım hakkına sahip olmak demektir. İktidar olmanın amacı da, halkın mutluluğu demektir. Oda üretimle, paylaşımla, demokratik yollarla olmalıdır.

Tanzimat’la başlayan, günümüze kadar gelen siyasette Müslümanlar, hep bir köşede sıkıştırılmış, hep yöneten de değil, yönetilen olmuş, hep baskı altında kalmış, zaman içinde diyetini kanla ödemiştir!

Muktedir olanlar Müslümanları siyasetten uzak tutmuş, gizli ve şaibeli bir sürü yollar kullanmışlardır.

Hâlbuki yeryüzünde meydana gelen olaylar ve çatışmalar, bir lokma ekmek için, meydana gelen olaylar ve değerler çıkarların çatışması sonucu olmuştur.

Bunun için dünya manen harap olmuş, iktisaden çökmüş, politik baskılardan kurtulmuş milletlerin mücadele alanıdır.

İşte bu yüzdendir ki, dünya amansız bir mücadeleye sahne olmaktadır.

Bugün zalim ile mazlum arasındaki mücadele hala devam ediyor. Sadece Müslümanlar taraf olmayı unutmuştur…

Düşününki bir insan, hasta olan anasını ne kadar çok severse sevsin, ameliyatını mutlaka ehil bir doktorun eline bırakmalıdır, yoksa hasta ölür.

Demek ki sevgi hasta olan bir kişiyi yaşatmaya yetmez!

Bundan kastım siyaset, toplumun kendi içinden biriyle yani ehil bir elle yapmalı, bir milletin ıslah ve refah çalışması ehil ellere bırakılmalıdır.

Halk beni anlamıyor’ diye halkına kızmak, halkına hakaret etmek, bunun için galiz bir dil kullanmak ehil bir siyasetçiye asla yakışmaz!

Siyaset erbabı kendisiyle birlikte, hem halkın moralini yüksek tutacak, hem de halkına karşı kavgacı ve suçlayıcı bir dil kullanmaktan kaçınacaktır…

Çünkü kavgacı ve yalan ortamlar, sözü anlamsız kılar. Kavga, her zaman çatışmayı doğurur. Bu yüzden bir siyasetçi gerginlikten daima uzak durmalıdır.

Siyaset yapacak olanların en ihtiyaç duyacakları taraf, iletişim ve diyalogdur. Kapalı ortamlarda iletişimden kaçınmak gerektir!

İktidar olma uğruna da olsa bir siyasetçi, ahlaki değerlerinden asla ödün veremez, kavgadan ve yalandan kaçınacak, siyaset yapacak olanlar, her daim mazlumun yanında duracak, hele kanayan bir yara gördüğünde onunla birlikte yüreği kanayacaktır.

Zira davalar, acılar içinde doğar, refah içinde ölür.

Davalar, gönüllerde büyür, gönüllerden beslenir ve heyecanını gönülden alır. Gönülleri ölmüş olanların davası yoktur.

Dünya var olalıdan beri varlığını sürdüren üç ‘Kurum’ vardır:

  • Biri siyaset,
  • Biri ordu,
  • Biri de din.

Bu üç kurumun varlıklarını devam ettirmeleri için, belirli hareketleri sürekli tekrar ederler.

Birinde selâm, diğerinde namaz, ötekinde parti ön plandadır. Birinde silah, diğerinde maneviyat, ötekinde oy güçtür. Siyaset, ortak akıl ve ortak bir dil kullanılarak yapılır.

Din ve ordu toplayıcı, siyaset dağıtıcıdır. Bu ülkede kardeşçe yaşamak, her bir tarafa savrulmamak için duruş, amaç ve gayeleri bir tutmak gerekir.

Ancak siyaset yapanlarda sevgi, vefa ve cömertlik sahteleşmiş, riyakâr davranışlar artmıştır. Bu patolojik durumdan çıkmak için bir tedaviyi gerektirir.

İşte omurgamızı bozan şeyler bunlardır. Yani sıkıntıların sebepleri insanın kendi içinden gelir.

Komplo teorileri üretmeye çalışmak insana bir şey kazandırmaz. Sadece insan kendisini kandırmış olur.

***

Büyüklük ve büyük konuşmak Allah’a mahsustur.

İslam’ı Müslüman olmayanlara tebliğ ederken Hz. Peygamber sadece ‘doğruluktan’ bahsetti, teferruat konuşmadı.

Ashaba İslam’ı anlatırken de aynı usulü takip etti, sadece ‘Aranızda selamı yayın’ dedi.

Hz. Peygamber Her zaman az konuştu, öz konuştu. Bu az konuşmadan Ashap çok şey anladı.

Bundan dolayıdır ki Müslümanların temel değerleri, Kur’an’a ve Sünnete sarılmak olmuştur.

Acaba Kur’an ve Sünnet, insan hayatında ne kadar etkili olabilir? Çok şey etkili olabilirDürüst, cömert ve merhametli olmak, Hukuku korumak az şey mi?

İnsanın ve Müslüman’ın gücü, Mülkün sahibi olan Allah’a dayanmasıyladır. Eğer bu dayanma olmasaydı,  insanoğlu aciz kalırdı…

Dün olduğu gibi bugünde insanoğlu eski, köhne, köleci bir zihniyete haykırmalıdır… İşin sadece lafını yapmamalıdır… Bugün için değişen hiçbir şey yok… Değişen tek şey adalet ile zulüm mücadelesinde imkân ve vasıtalar olmuştur, o kadar

Bu onurlu mücadelede son nefesini vererek, Rabbine kavuşacaklara müjdeler olsun!

Beşeri tüm yalnızlıklarına rağmen topyekûn bir mücadelenin içinde yerlerini alanlara selam olsun!

Unutulmasın ki, yaşanılan asırlar bir gün dile gelecektir…

Allah, akıl-baliğ her insandan mutlaka hesap soracaktır! Bu sorulara cevap verenlere selam olsun!

Hiçbir siyasi sorumluluk müphem kalabalıklar üzerine bırakılamaz!

Bir iş yapmak, kuvveti zorunlu kılar! Kuvvet, birlikten, birlik sevgiden, sevgi de kişilerin bir birlerine güven duymasından doğar.

Bunları; sizin umutlarınızı kırmak ve sizleri acı içinde bırakmak için söylemiyorum. Sadece, ‘Kral çıplak’ diyorum…

Mahmut AKYOL

ALLAH, EKMEK, ÖZGÜRLÜK DİYENLERİ DUYMAYAN ZALİMLER VE SELEFİLİK

logo5

ALLAH, EKMEK, ÖZGÜRLÜK DİYENLERİ DUYMAYAN ZALİMLER VE SELEFİLİK

Zalimden kastım, muktedir olanlardır. Yani gücü elinde tutanlardır…

İş neticesiyle belli olur, bundan emin olun.

  • Eğer bir kişi ilkesiz davranışlar sergiler, çıkarı ve menfaati uğruna arkadaşını satarsa, onu hemen terk edin derim.
  • Eğer bir iktidar yalanı, talanı, haramı ve yiyicileri kollarsa, hemen oradan uzaklaşın derim.
  • Eğer bir iktidar ‘Allah, ekmek, özgürlük’ diyenleri duymazsa, o iktidarın yanında durmayın derim. Değilse, o iktidarın zulmüne ortak olursunuz!
  • Eğer ‘Kim bir fikri içtenlikle savunur, hayatına aktarır, ikiyüzlü davranışlardan kaçınırsa,’ Hemen ona yapışın derim. Çünkü kurtuluş buradadır! Buna yürekten inanıyorum.

***

Peygamberlerin görevleri, kalpsiz dünyaya İslam’ın barışını, sevgi ve merhametini taşımaktır. Kur’an’ı Kerim’in ruhu da budur.

Zulmün gücü zor kullanmaktan, İslam’ın gücü de haklılığından gelir!

Lakin haklı bir fikir, gül bahçesinde bitmez. Kabul edilsin veya edilmesin fıtratı gereği insanlar hep kervana koşarlar. Genel olarak insanlar, doğru bir sözü duymak istemezler. Çünkü bundan rahatsız olurlar!’

Mesela ‘Dost ve Düşman’ konusunda Hz. Ömer dedi ki, ‘Bir kimse namaz kıla kıla beli kambur olsa, oruç tuta tuta damarları kurusa, Allah’ı zikr ede ede, dili aşınsa; Allah’a inananları dost bilip sevmedikçe, düşmanlarını düşman bilip gereğini yapmadıkça, bu yaptıkları boşunadır’!

Demek ki dost ve düşman idraki, İslam’da önemli bir meseledir. Çünkü bu kavramların içinde ‘sevgi, merhamet ve adalet’ vardır. Adaletin zayii, ‘Zulümdür’. Zulüm, düşmanın silahıdır, şeytanı sevindirir, dostu kahreder.

***

Cengiz Aytmatov’da dedi ki, ‘Mankurtlaşmış insanlar, düşmanın ajanı, gönüllü askerleridir. Çünkü Mankurtlar aidiyetlerini kaybetmişlerdir. Yaptıklarından haberleri dahi yoktur’.

Teoride Kur’an’ın ne dediğinden, pratikte Peygamberin ne yaptığını idrakten aciz olanlar da aynen böyledir. Ayetlerin mecaz, teşbih ve kinaye içeriklerinden de habersizdirler!

Kur’an’ın Muhkem ayeti vardır, Müteşabih ayeti vardır. Dedikleri vardır, demek istedikleri vardır. Bunu düşünmek gerekir. Tabi nasipse…

***

Muhammet İkbal dedi ki, ‘Zihni düşünceleri değiştirmeyenlerden yenilik yapmalarını bekleyemezsiniz’, sözü hala anlaşılmış değildir.

İkbal’in dediği gibi Müslümanların dünyada hak ettikleri yere gelmeleri için, zihniyetlerini değiştirmelidirler. Bunun için Müslümanlar, yeni bir zihniyete kavuşmak, asrın idrakine İslam’ı söyletmek zorundadırlar.

Dinin ruhunu yenilemek için bütün peygamberler, hep bu yolu takip etmişlerdir.

Yani bütün peygamberler, düzene ve düzen koruyucularına meydan okumuş, onlara itiraz etmiş, mazlumun ve ezilenin yanında olmuş, insanları gütmek için değil, onların yanında adaletle hükmetmişlerdir.

İnsanların aralarında adaletle hükmetmek için gönderilen Hz. Muhammed’in vefatından sonra İslam’ın özünde ki müdafaa ruhunu kaybetti, yerini siyaset ve hırs aldı.

***

Ebubekir iki yıl, Ömer on yıl, Osman on iki yıl, Ali beş yıl boyunca halife oldular.

Ebubekir iki yıl boyunca mürtetlerin peşine düştü. Buradaki Mürted kavramı, dinden dönmek değil, zekâtla ilgiliydi.

***  

Ömer on yıl İslam ordularını savaştan savaşa taşıdı. Hatta Müslümanlar, Azerbaycan’a kadar gitti.

İçe dönük ilk şiddet olayı, Ömer’in öldürülmesiyle başladı. Buna sebep Halife Ömer’in ‘zenginlerin mallarını yoksullara dağıtacağı, vergileri arttıracağı’ demesi oldu.

***

Osman döneminde sisteme barışçı yollardan katılma imkânı bulamayan muhalefet, şiddeti seçti, ortalık karıştı. On iki yıl kargaşa içinde geçen zamanın sonunda Osman’da öldürüldü.

***

Ali, Müslümanların yeryüzündeki sarsılan otoritesini yeniden kurmak istese de, Muaviye isyanları ve iktidar hırsı sebebiyle binlerce insan öldü. Bu arada Ali katledildi.

***

Demek ki, Hz. Peygamberin ölümünden sonra geçen zaman dilimi içinde üç Halife öldürülmüştür!

***

Müslümanlar büyük bir şok geçirdi. Şokun sebebi, Müslümanların Sistem tecrübeleri, halife olacak kişinin ne kadar süre işbaşında kalacağı, kim tarafından seçileceği, kaç yılda bir seçileceği konularında tecrübe sahibi olunmadıklarıydı. Bu sebeptendir ki işin içine kan bulaştırıldı.

***

Muaviye halifeliğini ilan ettikten sonra,  Emevi Yönetimi idareyi Saltanata dönüştürdü. Yezitle birlikte Müslümanların kanı dökülmeye devam etti. En büyük acı Kerbela’da yaşandı.

Yezit, bir hırs uğruna Medine’ye baskın düzenledi. Sahabe kadınlara tecavüz ettirdi ve ardından Mekke’yi işgal edip Kâbe’yi yaktırdı. İslam’ın adaleti, eşitliği, barışçı mesajı Kerbela’da toprağa gömüldü.

Bu tarih itibariyle İslam dünyası, barışa hasret kaldı, sürekli ayaklanmalar, isyanlar, kanlı ihtilaller, saray darbeleri birbirini izledi.

Emeviler, kendi yaptıklarını meşrulaştırmak için İslam’da yollar aradılar. Bulamadıklarında da gerekçeler uydurdular.

Mesela, Hadis kitaplarının ‘İman’ bölümlerine mevzu görüşler koydular. ‘Kalbinde hardal tanesi kadar imanı olan bir kimse denizköpüğü kadar günah işlemiş olsa bile affolur’ gibi…

Hâlbuki Saltanat, İslam’i bir yönetim biçimi değildi. İslâm’daki ‘rıza’ ilkesine aykırıydı. Evlat katli büyük günah olmasına rağmen, Saltanat için evlat katli meşru görüldü.

Bu ve benzeri olaylar sonunda İslâm düşüncesi giderek radikalleşti. Farklı fikirlere karşı tahammülü olmayan görüşler gündeme geldi.

***

İslâm düşünce tarihi içinde yeniliğe tahammülü olmayan, düşünce üretimine karşı olan görüş ‘Selefiliktir’. Selefilik, ortaya konulmak istenen her şeye karşı çıkmış, bunuda bidat saymıştır.

Hz. Peygamberin vefatının ardından, ‘Peygamberin olmadığı çağlarda Müslümanlar kime uyacaktı, siyasi, iktisadi ve fikrî birlik nasıl sağlanacaktı, Hz. Peygamberden sonra vahiy inmeyeceğine göre, meydana gelecek sorunlar nasıl çözülecekti, otorite boşluğu nasıl doldurulacaktı’ gibi sorunlar ortaya çıkınca, Müslümanlar fikir ayrılığa düştüler.

İşte tamda bu noktada Selefilik akımı, ‘Herkes kendi kafasına göre konuşup durmasın, ayet ne diyorsa ona uyulsun, kimse ayetlerle ilgili yorum yapmasın, kimse aklından konuşmasın, Ayetin dışsal ilk anlamı ne diyorsa ona uyulsun, herkes bidattan kaçınsın.’ demiştir.

Selefilerin ileri gelen âlimlerinin başında ’İbn-i Teymiyye’ gelir.

Yani Selefler; ‘Bir tek görüş olsun, herkes ona uysun’ dediler. Fakat pratikte birçok farklı fikirlerin çıkmasına engel olamadıkları için, farklı görüşleri yok saydılar.

***

Böylece İslam’ın barış soluğu kesildi. İslam’ın barış soluğunu kesenler, dünyaya barışı da getiremediler!

***

Yine İslam adına yapılan tüm yorumlara ve yenilikçi çalışmalara Bidat diyerek karşı çıkanlardan biri de, Muhammed bin Abdülvahhab’dır. Görüşleri, Suudiler arasında “Vahhabilik” adıyla yayıldı.

Mahmut AKYOL

DEMOKRASİ, DİN VE ATATÜRK YOBAZLARI

logo5

DEMOKRASİ, DİN VE ATATÜRK YOBAZLARI

Demokrasi din değildir.

Günümüzde insanlık âlemi, daha refah ve daha özgür bir şekilde yaşamaları için katılımcı bir yönetim anlayışı olan demokrasiye geçti.

Fakat bu yönetim modeli, hiçbir zaman dinin yerini tutmaz!

Bu model ne kadar mükemmel olursa olsun; kötü uygulandığında hep zulüm doğurmuştur…

Beşeri her yönetim modeli, zaman içinde değişime uğrar. Fakat Din böyle değildir.

Din, bozulan ‘Sosyal Yapılara’ müdahale etmek için gelir. Din, beşerin çaresizliliğine karşı merhemdir. İhtiyaç duyulduğunda Allah tarafından vahiy edilir.

Din; toplumların üzerine abanmış, istismar üzerine inşa edilmiş ilkel, bağnaz, totaliter ve cunta yapıları ortadan kaldırmak için vardır.

Totaliter güçler, bunu bildikleri için insanları hem dinden ve hem de demokrasiden soğutmak istemişlerdir.

Aslında bu güçler; demokrasi ve dinden hep korkmuşlardır.

Neden?

Çünkü İslam dünyası, Batının her şeyini büyük paralar ödeyerek (silah/teknoloji/konfor) alırken hiç rahatsızlık duymamışlardır. Fakat söz konusu demokrasi olduğunda bundan tereddüt geçirmişlerdir.

Aslında bu tereddüdün sebebi batıdır!

Çünkü İslam Dünyasının meselesi, İslam’ın siyasallaşmasıdır. Müslümanların içine düştüğü anarşi bundan ibarettir!

Din, sadece insanların bir devlet meselesine değil, insan hayatının bütün alanlarına sirayet eder.

Kur’an’ın dünyasında sadece devlet kurmak ve yönetmekten önce, Allah insanları ‘Adalet’ ve ‘Zulüm’ denklemi üzerinde görmek ister.

***

2. Mahmut döneminde yeniçeri ocağı kaldırıldı. Yeni kurulan ordunun özelliği batıcı ve modern bir yapı(!) olmuştu. Bu dönemde Batılılaşma hareketleri hız kazandı.

Avrupa’ya eğitim için gönderilen gençler, Batı değerlerini savunarak yurda dönüyorlardı. Gençler, batılılaşmayı tek çözüm yolu gördüler. Batı hayranlığı, Tanzimat ve Islahat hareketini beraberinde getirdi.

Mithat Pasa öncülüğünde yapılan bu ilk darbe, Cumhuriyet dönemine kadar devam etti.

Osmanlıda yapılan ilk seçimlerde 38 üyesini Abdülhamid bizzat kendisi seçti. Mebusların 56’si Müslüman, 40’i Hristiyan halk tarafından seçildi.

Daha sonra Ruslarla yapılan savaşı padişah, 1878’de iç ve dış Sartları da gerekçe göstererek meclisi feshetti.

2. Abdülhamid’in 30 yıl boyunca kendisine muhalif, İttihat ve Terakki Hareketi oldu.

Daha sonra İttihat ve Terakki Hareketi’ ne bağlı subayların Manastır ve Selanik’te isyan çıkarmaları üzerine padişah, 28 Temmuz 1908’de II. Meşrutiyeti ilan etmek zorunda kaldı.

Yapılan seçimlerde Meclise 142 Türk, 60 Arap, 25 Ar-navut, 23 Rum, 12 Ermeni, 5 Musevi, 4 Bulgar, 3 Sırp ve 1 Ulah milletvekili girdi.

İktidarda, özellikle askerler arasında hızla kadrolasan İttihat ve Terakki Hareketi’ nin baskılarına karsı 13 Nisan 1909’da 31 Mart Vakası gerçekleşti.

Muhalif hareket kısa sürede yayıldı.

İttihatçıların etkin olduğu Selanik’ten gelen Mahmut Şevket Pasa komutasındaki Hareket Ordusu ayaklanmayı güçlükle bastırdı. İstanbul’da sıkıyönetim ilan edildi.

İttihatçıların çoğunluk olduğu meclis padişaha:

Halk seni istemiyor deyip, II. Abdülhamid’i tahtan indirerek yerine, V. Mehmet Reşat’ı geçirdiler.

31 Mart Vakası bahane edilerek muhalefet hem kanuni yollarla hem de komitacı usullerle sindirildi, bazısı tevkif edildi. Muhalefet ‘gerici, irticacı olarak halk düşman’ edildi.

İstanbul’dan İngiliz işgalinden kaçabilen mebuslar Anadolu’ya geçtiler, Ankara’da toplanarak 23 Nisan 1920’de TBMM‘yi açtılar.

1927 seçimlerinde CHP, tek başına iktidar oldu.

M. Kemal’in talimatıyla eski başbakanlardan Fethi Okyar başkanlığında Serbest Fırkası kuruldu.

Kubilay olayı bahane edilerek parti kapatıldı.

Tek parti diktasının yoğunluğu gittikçe arttı.

Adnan Menderes, Celal Bayar, Fuat Köprülü ve Refik Koraltan tarafından demokratikleşme taleplerini içeren bir önergenin CHP meclis grubunca reddedilmesi üzerine 7 Ocak 1946 tarihinde önerge sahiplerince Demokrat Parti kuruldu.

2. Dünya Savaşı yıllarında alınan ekonomik tedbirler halkı zor durumda bırakmıştı.

CHP bürokrasisinin halkı horlayan, baskı altına alan uygulamaları nedeniyle halk, DP’ye yöneldi.

21 Temmuz 1946’daki baskın seçiminde CHP son kez, açık oy/gizli tasnif yollarla 390, DP 65 ve bağımsızlar da 7 milletvekili ile mecliste temsil edildi.

14 Mayıs 1950 seçimlerinde DP 408 sandalye kazandı, Celal Bayar cumhurbaşkanı, Adnan Menderes başbakan oldu.

DP, iktidarının ilk yıllarında Ticanilerin Atatürk heykel ve büstlerine yönelik saldırılar oldu. Arkasından 25 Temmuz 1951’de Atatürk’ü Koruma Kanunu çıkarıldı.

Bugün herkesin kendine göre bir Atatürk’ü var! Kimi saygı duyuyor! Kimi tapıyor! Kimi de secde ediyor! Hatta Kemalizm ideolojiyi ezberleyenler var! Mustafa Kemalin askerleriyiz diyen partimiz bile var. Heykellerini yaparak, satarak köşe dönenler var…

2 Mayıs 1954 seçimlerinde DP 503 sandalye kazandı.

Ardından CHP, Harp Okulu öğrencilerinin tahrik etmesi üzerine, hükümet bir soruşturma başlattı. Darbe planlarının ortaya çıkartacağından korkan cunta, erken davranarak 27 Mayıs 1960’da darbe yaptı.

Yassıada Mahkemesinde alınan düzmece kararlarla Adnan Menderes, Fatih Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan idam edildi.

Daha sonra siyasetin dikişi tutmadı

Türkiye’ye ayar vermek için ABD, NATO her on senede bir ordu eliyle ihtilal yaptı.

12 Mart 1971’de ordu komutanları Demirel’e bir muhtıra verdiler. Nihat Erim başkanlığında sivil bir hükümet kuruldu.

12 Eylül 1980 de Ülkenin üstü altına geldi.

28 Şubat 1997 Ülkenin sosyal ve ekonomik dokusuyla oynandı.

Susurluk kazasıyla iktidar seçkinlerinin kirli ilişkileri gözler önüne serildi.

Çekiç güç marifetiyle PKK, dağa çıkarıldı.

Üniversite rektörlerine, medyaya, yargıya, patronlara brifigler verildi.

İkna odalar kuruldu. Fişlenmedik insan bırakılmadı…

***

SON DUAM:

İyi, güzel ve doğrunun yanında olmayanda hayır yoktur!

Allah’ım hikmetimizi, metanetimizi ve cesaretimizi artır!

Bizi güçlü ve izzetli kıl!

Nimetinden mahrum etme!

Allah’ım birbirimizi birbirimize sevdir!

Sen bizi bilmediklerimizin ardına düşürme!  

Mahmut AKYOL