HZ. PEYGAMBERE VERİLMİŞ İKİ MUCİZE VE MÜLKE TAPAN SAMİRİNİN ÇOCUKLARI…

logo5

HZ.PEYGAMBERE VERİLMİŞ İKİ MUCİZE VE MÜLKE TAPAN SAMİRİNİN ÇOCUKLARI…

Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin, yerin altındakilerin, suların içindekilerin Sahibi Allah’ım! Bize yardım et, bizi darda ve zorda bırakma ve bizi iki cihanda aziz eyle…

***

İslam’da kesinlikle Ruhban sınıfı yoktur. İslam’ın geliş amacından biride Ruhban sınıfını ortadan kaldırmaktır. Kur’an en sert eleştirini Ruhban sınıfına yapmıştır. Zira Hz. Muhammed bir “din adamı” değildir.

***

Yazdıklarım akidemi yansıtıyor. Ben İslam’a “Lehü’l-Mülk” (Mülk Allah’ındır) diyerek girileceğine inanırım. Müslüman itikadının temeli “Kelime-i Tevhit” dir! Onun için Lehü’l-Mülk kavramı Allah’a imandan sonra, İslam’da önce gelir. Meselenin “mebdesi” (kaynak, kök) buradadır…

***

Allah’ın Hz. Peygambere verdiğin iki mucize vardır. Bunlara hem inanıyor ve hem de tastık ediyorum.

Onlar ki:

  1. Kur’an’ı Azim,

Yaşayan Kur’an

  1. Hulg ‘il Azim,

Yaşayan Ahlak

Buna rağmen Allah’ın en büyük mucizesi; evren ve evrende ki düzendir!

Mucize, evrende kişiyi aciz bırakan şey demektir. Mesela ayın yarılması mucize değil; ayın bizzat kendisi mucizedir.

Resulleri ancak müjdeci ve uyarıcı olarak gönderiyoruz. Kim inanır ve nefsini ıslah ederse onlara korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir. Ayetlerimizi inkâr edenlere, yoldan çıkmalarından ötürü azap dokunacaktır.” (En’am: 48-49)

***

Din ile dünya aynı kökten gelir. Dinin vazettiği şeyler dünya içindir. Bu şeyler tabiatıyla ahirete yansıyacaktır! Kısaca dünya ahiretin tarlasıdır. Ahirette insana sorulacak sorular, dünyada işlediği fiillerden olacaktır. İnsan için dünya, bir imtihan yeridir. Ahiret ise, hesap sorma yeridir.

Son Peygambere bahşedilen “güzel ahlak”, bizim içinde bir huy, bir alışkanlık ve bir ilke olmalıdır. Huyumuzu, güzel davranışlarımızı mütemadiyen tekrar edilmelidir…

  • Birisi geldi, son Peygamber’e sordu; “Senin gibi birisi olmak için ne yapmalıyız?” Cevap basit ve net… “Güzel ahlaklı olun!
  • Peygamberin abdest suyunu eline, yüzüne süren kimseye, “Ne yapıyorsun?” diye sordu?

O da “Sana olan sevgi, saygı ve hürmetimden dolayı yapıyorum.”

Hz. Peygamber de; “Eğer sözünüzün arkasında durur, emanete ihanet etmez ve komşunuz sizden emin olursa; o zaman bana sevgi, saygı ve hürmet göstermiş olursunuz” dedi…

***

Her yeni doğan çocuğu Âdem olarak gördüğümüzde, maksadımız tam da yerini bulur, Âdem Kıssasını anlamış oluruz. Çünkü Âdem kıssasıyla her doğan çocuk yeniden başlar. İnsan, şeytan, kötülük, iyilik, kadın, erkek, günah, tövbe, pişmanlık, bilgi, akıl vs. Yaşam boyu evrilir durur…

Ha keza her hayata atılan bir genci Yusuf olarak gördüğümüzde, maksadımız tam da yerini bulur, Yusuf Kıssasını anlamış oluruz.

Yani haset, hile, entrika, yalan, ihtiras, şehvet, tutku gibi dürtülere karşılık bilgelik, adalet, güven, dostluk, kardeşlik, vefa, söz ve namus, hayatımızı her alanını kapsadığını görürüz…

İşte “Yaşayan Kur’an” esas itibariyle böyledir.   

Yani Kur’an’ın, Yaşayan Kur’an olması için, söylenen şeylerin günümüzde tekrar ediyor olması gerekir. Onun için her yüz senede bir Kur’an’da söylenen ayetlerin yeniden yorumlanması gerekir. Çünkü insan, her asırda bir yenilenir…

Ruh, maddi ve manevi canlılıktır. Manevi canlılık Kur’an ayetleriyle ilişkili olmaktır.

Ahlaklı olmak, azgınlıkları frenlemek, doğru ve dürüst olmak, adalet, güven, eminliğe kavuşmak tıpkı hava solumak gibi olmalıdır.

Kur’an’da yasaklar bellidir ve sınırlıdır. Onun için dünyayı ve Kur’an’ı ormana çevirmenin bir anlamı yoktur!

Açlık sadece maddi bir şey değildir. Manevi olarak da insan, aç kalabilir. Şehvetin ve hırsın esiri olmamak için kişi sevgi, merhamet ve cömertlik te zengin olmalıdır.

Açlık, şehvet, hırs, sevgi, merhamet ve cömertlik, akılla doğrudan bağlantılıdır. Zira Allah, aklını kullanmayanları “pislik içinde” bıraktığını söyler.

Kur’an’ın ana amacı; mazlumdan ve mağdurdan, hak ve adaletten yana olmaktır. İşte Yaşayan Kur’an böyle bir şeydir.

Hz. Peygamberin mücadelesini, bu konuda iyi düşünüp anlamak lazımdır…

***

Yaşayan Kur’an sözü esas alır. Sözde maksat, muhataplarına bir şeyi kavratmak, şuur uyandırmak, etkilemek ve duygulandırmaktır.

Sözde maksat, kişinin ezberini bozmalı, rahatsız etmeli ve sorumluluk yüklemelidir.

Fakat ne hazindir ki, Bizans’tan alınan Emevi Saltanat ideolojisi, Müslüman din anlayışında anlam kaymalarına sebep olmuş, Müslüman’ın dillerini öfke ve nefret doldurmuştur.

Emevi din anlayışından, Abbasî din anlayışından, Türk Müslümanlığından, temelsiz benzetmelerden, reformist Hıristiyan din anlayışından Müslümanlar çok çekmiştir.

Hiç kimse, Emeviler dâhil melek değildi. Yönetimde herkesin bir hatası olmuştur. İslam’a muhatap anlayışa sahibi olan, zulme sistem şuuruyla karşı koyan, adaletli bir hayatı inşa edebilmenin mücadelesini veren bir Millet bugün olmasa da, yarın olacaktır inşaAllah…

Yazıya derinlik vermesi açısından şöyle bir misal verelim…

Hacc, Salat ve Cihat tıpkı Zekat’da olduğu gibi muhafazakâr yaklaşımdan uzaklaşarak yeniden ele almalıdır.

Asırlarca ifade edilen “İlmihal” kitapları Muktedirin elinden alınmalıdır. “Sultanın sofrasına oturan âlimin fetvasına itibar edilmemelidir.

Bu cümleden de anlaşılıyor ki, her devlet dini kullanmıştır. Her devlet din üzerinden otorite sağlamış ve her devlet din adamlarıyla icraatlarını şirin göstermek istemiştir.

Bu konuda Hz. Peygamber dedi ki:

İnsanın dindarlığını alnındaki secde izine ve sırtındaki hırkasına bakarak değerlendirmeyin. Onun dinar ve dirhemle olan ilişkisine bakın

İslam Âleminin bu müşkülü çözüm beklemektedir.

Hakça ve eşitçe paylaşımın olduğu bir dünya (Darus Selam’dır.)

Son söz:

Hz. Mûsâ Tur’a çıktığında İsrâiloğulları’nı altından yaptığı buzağıya tapmaya sevk eden Samir’i adlı kişidir.

Taha Suresinde bu kıssa uzun uza diye anlatılır. Bunun en çarpıcı örneği Samir’i de görülür. Samir’i iflah olmaz bir esaret ve sürgünü başlattı.

Kur’an da, kalpleri buzağı sevgisiyle dolu olanları, süs, altın, para ve servet tutkusu olanları, “Aşağılık maymunlara, domuza benzetir. Ayrıca haddi aşanlar, aşırı gidenler, zillet ve alçaklık damgası vurulanlar ve gazaba uğrayanlar diye de açıklar

Bu mecaz benzetmeler, Kur’an söyleminin “tavan yapmış öfke dolu sözleridir.” Ayrıca seni kaçıp kurtulamayacağın bir ceza günü beklemektedir” İsrâiloğulları bu davranışlarından dolayı kınanmaktadır.

İşte Hz. Mûsâ Tur’a çıktığında İsrâiloğulları’nı altından yaptığı buzağıya tapmaya sevk eden Musa’nın Samir ’isi, tıpkı Hz. Muhammed’in karşısında duran Mekkeli ‘Samir’iler gibidir… Ve bugünün mülke tapan Samir’inin çocukları gibidirler…

Karakter olarak ne kadar da birbirlerine benziyorlar!

Mahmut AKYOL

 

 

KIYAMET GÜNÜ BAZI YÜZLER SEVİNÇTEN PARLAYACAK, BAZI YÜZLER DE MOSMOR KESİLECEKTİR!

logo5

KIYAMET GÜNÜ BAZI YÜZLER SEVİNÇTEN PARLAYACAK, BAZI YÜZLER DE MOSMOR KESİLECEKTİR!

 “40 ayetten ibaret Kıyamet Suresi Mekke’de indi.  İlk ayetinde geçen ayağa kalkış sureye isim oldu.

Ana teması ölüm ve kıyamet (hesap) günüdür. Ölüm anı ve kıyamet günü çarpıcı şekilde sahnelenir.

Ölüme ve kıyamet gününe bigâne yaşayan insanlar, o günkü çağın inkârcıları üzerinden tekrar tekrar uyarılır.”

SEVGİ VE MERHAMETİ SONSUZ OLAN ALLAH’IN ADIYLAKIYAMET

1. KIYAMET Günü dile gelsin! 2. Vicdan azabı çeken nefis dile gelsin! 3. İnsan, kemiklerini tekrar bir araya getiremeyeceğimizi mi sanıyor? 4. Kesinlikle hayır! Onu parmak uçlarına kadar yeniden var etmeye kâdiriz. 5. Fakat insanoğlu kıyametin geleceğini inkâra kalkışıyor. 6. Soruyor; Şu kıyamet günü ne zaman gelecekmiş?

7. DİNLE o halde, şimşek çakıp gözler kamaştığında 8. Ay tutulup karanlığa gömüldüğünde, 9. Güneş ve Ay bir araya getirildiğinde,  10. İnsan O gün Nereye kaçmalı? diye hayıflanıp durduğunda…

11. HAYIR! Kaçacak hiçbir yer yok. 12. O gün varıp sığınılacak tek yer rabbinedir 13. O gün insana yaptığı ve yapmadığı her şey haber verilecek. 14/15 Dahası insan mazeret arayıp yaptıklarını gizlemeye çalışsa da bizzat kendi vicdanından kaçamayacak. 16. Öyleyse aceleye getirip yaptıklarına mazeret arayıp durma. 17. Çünkü yaptıklarının bir bir anlatılması Bize aittir. 18. Yaptıklarını bir bir anlattığımızda sen sadece dinle. 19. Yapıp ettiğin her şeyi açıklamak Bize aittir…

20. HAYIR! Siz hep şimdi olanı seviyorsunuz, 21. Öteleri hiç düşünmüyorsunuz, 22. Bazı yüzler o gün sevinçten parlayacak, 23. Rablerinden umacaklar. 24. Bazı yüzler ise o gün mosmor kesilecek, 25. Belkemiklerini çatırdatacak yaman bir hesabın gelmekte olduğunu anlayacaklar…

26. HAYIR! Ne zaman ki can boğaza dayanır, 27. “Doktor yok mu?” diye bağrışılır, 28. Ayrılık vaktinin geldiği anlaşılır, 29. El ayak birbirine dolanır 30. İşte o zaman kişi Rabbine gittiğini anlar. 31. Gel gör ki ne söze inandı, ne yöneldi, 32. Bilakis yalan dedi sırt çevirdi. 33. Hep kibirlendi; tarafı etrafı kendine yeter sandı, 34.Yazıklar olsun böylesine, 35. Yazıklar olsun!

36. İNSAN başıboş bırakılacağını mı sanıyor? 37. O, akıtılan bir meni damlası değil miydi? 38. Sonra bir pıhtı oldu. Allah yarattı, biçim verdi. 39. Ve Ondan erkek ve dişi iki eş var etti. 40. Öyleyse düşünün! Bunu yapan ölüleri diriltemez mi?

Rahmetli babam, Kur’an’ı hıfz eden seçkin bir şahsiyetti. Dünyasını değiştirdiği güne kadar, diline pelesenk ettiği bu Sureyi okur ve ağlardı.

Şimdi bu atmosfer içinde, sureden anladıklarımı anlatmaya çalışacağım…

Cennete kimler girecek diye sorulduğunda;  “Tabi ki Müslümanlar” denir.

Aslında kimin cennete gireceğine karar verecek olan Allah’tır. Onu da Allah, kulunun fiillerine göre takdir eder.

Kimse kendisini Allah’ın yerine koyup da cenneti ve cehennemi doldurmaya kalkmasın! Haşa kimse şu cennetliktir, bu cehennemliktir demesin!

Allah, bu konudaki seçimini kimlikler ve cinsiyetler üzerinden yürütmez! Kimseyi Alevi, Sünni, Türk, Kürt, Ateist, diye ayırmaz! Allah seçimini vakti, miktarı belli olan Ritüeller üzerinden yürütmez!

Allah’ın yanında bunların hiçbir değeri yoktur. O seçimini “Mümin, Kâfir ve Münafık” isimleri üzerinden yapar.

Allah kuluna yaşarken diğer kullarına, “ne yaptın” diye sorar? Çünkü Allah için kulun davranışları önemlidir. Namaz kıldın, Oruç tuttun, hacca gittin… Eyvallah da “bunları korumak için ne yaptın” diye sorar?

İnsanların hangi yarasına merhem oldun? Hangi öksüze kol kanat gerdin? Hangi köleyi azat ettin? Hangi yoksulu doyurdun? Hangi mazluma arka çıktın? Hangi zalimin yüzüne zulmünü tükürdün? Adalet için, sözün namusu için ne yaptın? Diye sorar. Soracak olan Cennete koyacak olandır!

İşte elimizdeki bu Kur’an, baştan sona bize bunu anlatır. Bu kitabın özü budur! Bu Kur’an, bunları muhatabına söylemek için vardır. Değilse, fal bakmak, ölüye okumak, kutsamak için öpmek ve duvara asmak için gelmiş değildir…

İnsanlık ne zamanki kendisine gönderilen reçeteyi veya sevgiliden gelen mektubu okumadan bir sandığa koyarak sakladı, bundan sonra dertleri müzminleşti. Susadıkça tuzlu su içti.

İşte Allah elçilerini bunun için gönderdi.

Kur’an’ın dur dediği yerde insanlık durmadı… Sonunda şok içinde kaldı…

Unutulmasın ki Cennette “Sınır yoktur. Sınıf yoktur, Sömürü yoktur. Savaş yoktur.” Bu cennet önce yeryüzünde yaşanarak prova edildi. Fakat kibre, hırsa ve hasede yenik düşen insan o zaman niçin gediğini unuttu…

Kıyamet suresinin” Ayetlerine dikkatlice bakıldığında görülecektir ki, ikinci dirilmeyi müteakip insana kitabını oku denilecek, okurken de “Yaptıklarını aceleye getirip hızlı hızlı değil, yavaş yavaş okuması istenecek, korkunun dehşetinden kekeleyip durması istenmeyecektir.”

Şimdi ey zavallı ve ey aciz insan şu haline bak! Hem korkudan dilin damağına yapışıyor, kekeliyor, hem de hala mazeretler bulmaya çalışıyorsun! Merak etme, yaptıklarının hepsini ortaya Allah dökecektir.

Rabbimiz yaptıklarımızı yüzümüze vurdukça bizim gerçeği kabul etmekten başka bir çaremiz kalmayacaktır! Verilecek cezalar açıklandıkça insan şok olacaktır!

Cenab-ı Allah “İSLAM’I”, bizim için ezeli ve ebedi bir isim kıldı. İslam, teslim olmaktır.

Teslimiyet kime?

Cenab-ı Allah’a!

Ancak insan sonradan bu teslimiyeti unuttu. Unutunca da düz yolunu şaşırdı ve azdı… Giderek gücün etkisine girdi. Başka birilerine teslim oldu…

Keşke gücün etkisi altında kalmak yerine:

Zenginle/yoksulun arasındaki uçurumu görseydi,

Sosyal ve ekonomik çöküntünün sebepleri üzerinde kafa yorsaydı,

Kapitalizmin emeği çalmasına akıl erdirseydi,

Hırsına kapılıp da biriktirmeden paylaşsaydı,

Keşke insan Allah ile birlikte yürüye bilseydi…

Keşke insan hayatın temel taşları olan doğruluk, dürüstlük, kardeşlik, paylaşmak, bölüşmek, zulme karşı direnmek, hakkı savunmak, iffetli yaşamak, doğru ölçüp tartmak gibi ilkeleri yeryüzüne yaysaydı.

İşte insana lazım olan değerler bunlardı…

Çünkü İslam’ın yeryüzündeki değerleri bunlardı…

İnsanın yaratılışta ki, değerleri hem eşit ve hem de ortaktır… Lakin insan kaderini, bu değerler içinden geçerken, farklı şekiller arz eder… Yani dikenin batması, arının bal yapması, karıncanın çalışmayı öğrenmesi, çiğ damlalarının lalenin üstüne düşmesi farklı farklıdır… Bu farklılık onların kaderinin farklı olduğunu gösterir!

İnsan aklı sebebiyle iradi bir yol çizer. İnsan, kendini değiştirdiği zaman, kaderini de değiştirmiş olur.

İnsan iyi, güzel ve doğru şeyler için çalışırsa, Allah’ta onun çarpan kalbi, sızlayan vicdanı, gören gözü ve işiten kulağı olur.

Mahmut AKYOL  

 

DİNDE BOZULMA, MÜLK VE İKTİDAR MESELESİ…

logo5

DİNDE BOZULMA, MÜLK VE İKTİDAR MESELESİ…

İslam, yaşayan bir dindir.

Fakat ne yazık ki günümüzde İslam Dini hayattan koparılmıştır.

Koparılışın birçok sebebi olmakla birlikte, en başta geleni “MÜLK” kavramıdır.

Başlangıçtan beri İslam, insanlığa mesajını mülk üzerinden vermiştir!

Bunun için İslam Dini, “Lehü’l-mülk” le başlamıştır.

Dinin muhatabı insandır.

Eğer insanoğlu mülk ilişkisini İslam’a göre kurmuş olsaydı; dünya ve ahiret hayatında telafisi mümkün olmayan çöküntüler yaşamazdı.

Tarih boyu insanoğlunun başına gelen en büyük bela, “açlık” ve “ahlaksızlık” tır. Bu belaların faili insanın bizzat kendisidir.

Kur’an’ı Kerimin iniş sırasına göre ilk inen suresi mülkle ilgilidir.

Mekke’de yoğun bir şekilde putperestlik yaşanırken Kur’an, buna vurgu yapmadan doğrudan doğruya Mekke tefecilerini, mustazaflarını ve hegemonlarını öne çıkarmak istemiş ve “Mülk Allah’ındır” demiştir.

O dönemde iktidarı, (gücü ve mülkü) elinde bulunduran Mekke’nin tefecileri, kendilerini Rabb olarak görürlerdi. Buna cevap olarak Kur’an; ilk surede “Rabb” ismini öne çıkartarak; “Rabb Allah’tır” dedi.

Kur’an, daha ilk sure olan “Alak” ta zenginliği kendine yeterli gören (istiğna) ile azgınlık (tuğyan) arasında bir ilişki kurmuştur.

Ardından (Kalem) “Bahçe sahipleri” kıssası anlatıldı. Burada “Kenz” etmeye kalkışmanın büyük bir felaket olduğu vurgulandı.

Kur’an’da sürekli olarak vermek (infak) emredildi. Biriktirmek yerildi.

Peki, Kur’an işe ilk olarak neden infak etmekten başladı?

  • Çünkü Mülk paylaşılamadığı zaman, ortaya açlık, ahlaksızlık ve yıkım (kıyamet) başlar. Tarih boyu bunların hepsi, paylaşmamaktan çıkmıştır.
  • Eğer bir yerde, toprak ve güç sahipleri, diğer yanda o topraklarda karın tokluğuna çalışan köle ve maraba olursa, açlık, ahlaki ve yıkım (kıyamet) sorunlar hiç bitmez!
  • Bu nedenle denilebilir ki mülke, paylaşım düzenine dokunmayan, bunun için söyleyecek sözü olmayan bir din aldatıcıdır!
  • Üzülerek ifade etmeliyiz ki, İslam’ın (Dinin) üzerinden daha otuz yıl geçmeden, dinden dönmeler (mürteci) başladı. Yani eski cahiliye mülk anlayışına geri dönüldü.
  • Yani Mürtet olanlar bir yandan namaz kıldılar, diğer yandan mallarını arındırmak istemediler. Yani “Zekât vermediler!” Kaldı ki, Oruç’un ruhu, Zekât’tır!

Görüldüğü gibi bazı insanlar, İslam’ın paylaşımcı düzeninden hiç hoşnut olmadılar. Kardeşlik iktisadını ve hukukunu bir türlü kabullenmediler. Sevgileri hep sözde kaldı! Bu yüzden olsa gerek ki İslam, hedeflerini gerçekleştiremeden tarihe geri döndü…

Hz. Muhammet; “Benden sonra birbirinizin boynunu vurmayın, Müslüman’a Müslüman kardeşinin canı, malı, ırzı haramdır” demesine rağmen, canlar heder edildi, mallar yağmalandı, ırzlara tasallut edildi.

İslamsızlık yüzünden insanlık, hırsına yenildi ve tatmin edilmez mal ve iktidar sevdasına gem vuramadı. İç savaşlarda dünyanın gözü önünde binlerce insanın/Müslüman’ın kanı döküldü.

Bugünde öyle değil mi?

Hâlbuki İslam o günler kölelere özgürlük diye gelmişti. Bu sese kulak kabartan Yarımadanın, Sasani ve Bizans’ın köleleri, ezilenleri, çaresizleri İslam’a koşup gelmişti.

Daha sonra çölde haykırılan bu ses duyulmaz oldu. İslam’ın o muazzam rüzgâr hızını kaybetti. Abuzer Rebeze çölüne gömüldü. Akabinde Ali yenildi.

Yeniden Sasani, Roma mülk/devlet/imparatorluk düzenine dönüldü. Köle ve cariyeye sahip olma yarışı başladı. Mal sahibi olmakla üstünlük hırsına girildi. Zenginler ile yoksullar arasındaki uçurum büyüdü.

Bugünde değişik şekillerde kölelik devam ediyor!

Dinin teorisinde bir sorun yoktu ama dini ve mülkü anlama zihniyetinde bir sorun oluştu. Bu sorun, bir sürü yanlışları beraberinde getirdi. Başta Kur’an ayetlerini anlama konusunda sorunlar oldu…

Ezberlenerek Kur’an mahcur bırakıldı. Duvarlara asılarak, mezar başında okunarak kutsandı.

Kitabın ilk ve esas konusu olan mülk meselesi unutuldu.

Aslında bu konuda genel geçer kural şuydu:

Eğer siz Kitap’ı terk ederseniz o da sizi terk eder.”

Hiç düşündünüz mü neden Peygamberimiz zengin olmadı?

Özetlersek:

Kur’an’ın/İslam’ın/Dinin ilk mesajı mülk üzerinden verildi.

Her şeyden önce Müslümanın mülk ile ilişki Adil ve eşitçe kurulmalıydı.

Toplumların temel ahlaki değerlerini koruyan ve kollayan genellikle orta sınıflarıdır. Eğer bu yapıdaki insanlar ahlaki değerlerini kaybederse, toplum hastalık üreten bir bataklıktan asla kurtulamaz.

Kur’an’ın ilk 23 suresi tekrar tekrar okunduğunda görülecektir ki; ilk eleştiriler hep Mekkeli mülk sahiplerine yöneliktir… İlk kıssa mülk (zenginlik-yoksulluk) meselesinin ele alındığı “Bahçe sahipleri” kıssasıdır…

Kur’an neden ilk olarak buradan başladı?

Çünkü bir yandan tüm toprakların sahibi “ağalar”, diğer yandan o topraklarda karın tokluğuna çalışan “marabalar” görülüyor…

Böylesi bir mülk düzeninden çıksa çıksa sömürü çıkar! Buradan çıksa çıksa efendi/köle ilişkisi çıkar!

Zaten de söylenildiği gibi oldu!

Bu sebepledir ki mülk paylaşım düzenine dokunmayan, buradan başlamayan, ekmek/aş verenin, yedirenin, doyuranın “Rabb” olduğunu söylemeyen bir din anlayışının içi boş ve hayattan kopuktur.

İşte İslam’ı içeriden ilk yıkan şey, eski cahiliye mülk ilişkilerine geri dönüş (irtica!) olmuştur. Dahası İslam başlamadan otuz yıl içinde bitti…

Cahiliye döneminin vahşi kapitalizmi, İslam’ın paylaşımcı mülk düzenini, yeni kardeşlik iktisadını kabullenemedi.

Hedeflerini gerçekleştiremeden tarihten çekildi. Hâlbuki peygamber zamanındaki ideallerin hedefine tam ulaşması ve insanlıkta kalıcı bir tarihsel dönüşüme neden olması için en az yüz yıla ihtiyaç vardı.

Mülk” (mal, iktidar) yüzünden iç savaşlarda dünyanın gözü önünde 90 bin kişi birbirini kesti. Emevi yönetim anlayışı “Muhammed’in adamları birbirini yiyor” dedirttiler.

Hâlbuki İslam, o günkü dünyada “Çölde yeni bir din (peygamber) çıkmış kölelere özgürlük (fekku raqabe) diyormuş” diyerek duyulmuştu…

Bu sese kulak kabartan Sasani ve Bizans’ın köleleri, ezilenleri, mahrumları, çaresizleri, İslam’ın içindeki mülk kavgasını görünce “Bu da diğerleri gibi” dediler ve umutsuzluğa düştüler.

İşte o an:

Çölde haykırılan ses” duyulmaz oldu. Dünyada esen o muazzam rüzgâr hızını kaybetti.

Ebuzer Rebeze’ye gömüldü, yıldızı söndü.

Ali’nin yenilmesiyle rüzgârı dindi.

Tekrar köle ve cariye sahibi olma yarışına girildi.

Uçsuz bucaksız mal sahibi olma hırsına geçildi.

Zenginler ile yoksullar arasındaki uçurum büyüdükçe büyüdü.

Son hak din” dahi buna engel olamadı…

Peki, dinin teorisinde mi bir sorun vardı yoksa onu anlamayan zihin mi sorunluydu?

Tabi ki ikincisi

Şunu soralım:

Acaba bir milyar insan hangi suçundan dolayı aç?”

Tüm Kur’an’ın mülke bakışı bunun içindir. Sürekli olarak verme (infak) emrediliyor, biriktirme, yığma yeriliyor. Kur’an’ın tek bir yerinde bile mülk biriktirmenin övüldüğünü görülmez!

Dinin/Kur’an’ın teorik içeriğinde bir sorun yok.

Bu Kitap ezberlenerek mehcur bırakıldı! Duvarlara asılarak, tapınaklarda, mezar taşlarına okunarak terk edildi. Kitabın ilk ve esas konusu olan mülk meselesi neredeyse bütün dini guruplar, cemaatler, mezhepler, tarikatlar tarafından unutuldu.

Hala öyle…

Eh; siz Kitap’ı terk ederseniz o da sizi terk eder!

Bakınız, cennetle müjdelenen on sahabe (Aşere-i Mübeşşire) içinde ilk üçü hariç (Ebubekir, Ömer, Ali) hepsi toprak ağasıydı.

Öteden beri hep merak ederdim!

Neden cennetle müjdelenen on sahabe içinde tek bir yoksul sahabe yok? Ebuzer nerede? Ammar? Bilal nerede?

Demek ki en önce din-u devlet tefessüh etti mi mülk-i millet bozulurmuş!

İşte İslam’ın bozuluşu buradan oldu, inşası da buradan olacaktır!

Mahmut AKYOL

EY YUSUF’UN RÜYASINI UNUTAN GENÇLİK: UYAN!

logo5

EY YUSUF’UN RÜYASINI UNUTAN GENÇLİK: UYAN!

Gençliği olmayan bir toplum uzun süre yaşamaz! Gençliği hasta olan toplum da öyle…

Hastalık kirden olur. Diyebiliriz ki, bugün İslamsız kalan insanlık kirlenmiştir. Bu kiri def etmedikçe insanlık rahat ve huzur bulmayacaktır.

Dışından Müslüman fakat içinden çürümüş, cihadı terk etmiş, bukalemun bir gençlikten ne kendine ve ne de içinde bulunduğu topluma bir yarar gelir.

Enteresandır; Mekke döneminde Müslümanlar arasında münafık yoktu. Münafık, Medine de ortaya çıktı. Daha sonra Hz. Muhammed’in arkadaşları (ASHAP) arasında bozulma olmuştur.

Münafık iyilikten, güzellikten ve doğruluktan uzak, bencil, içinde bulunduğu ortamı kendisi için avantaja çeviren “Yardımlaşın, verin, paylaşın” denildiğinde hemen oradan sıvışan demektir.

Yaptıklarıyla övünen, bulunduğu her ortamda itibar görmekten zevk duyandır.

Lakin münafıkça geçen bir hayatın hesabını vermek zordur. Peki, bu durum karşısında ne yapmalı ki insanlık huzur bulsun?

İnsanlık önce bencil, bulunduğu ortamda huzur bozucu, tedirginlik yaratan, çevresine karşı vurdumduymaz olmasın!

Eline imkân geçtiğinde gaddarca davranmasın!

Davranışlarıyla düşmana güç kazandırmasın!

Ama nedense bunları yapmak insana zor gelen davranışlardır. Hâlbuki Allah bu davranışları düzenlemek için insana akıl, vicdan, irade vermiştir ki, hiç bir mazeret ileri sürmesin.

Hayatın ve özgürlüğün zevkini almayanlar, zilletten kurtulamazlar. Yani; “Tarlada izi olmayanın harmanda yüzü olmaz!” kabilinden bir söz…

Şimdi size bir hakikatten söz edeceğim:

Yalnızlıktan kurtulmak için insanın önce Allah’a inanması gerekir. Fakat sadece iman ettik, sadece kabul ettik demekle iş bitmiyor.

Cenab-ı Hakk” bilinciyle yaşamak, Onunla irtibatı sağlayacak yollara kavuşmak, Ona kopmaz bir iple bağlanmak gerekir. Yani bilinçli olmak ve şuurlu yaşamak gerekir…

Zulüm yapmak, gurur ve kibir içinde bulunmak insanı doğruluktan uzaklaştırır, kişiyi yalancı eder. Yalancının cezası da çetindir. Yalancı küfre eşdeğer kavramdır. Yani küfür gerçeği örtmek demektir.

Her türlü yapılan kötülük, cimrilik, kıskançlık, gönül darlığı gibi şeylerin tümü, yalanla ortaya çıkar.

Günaha ve gaflete kapılmış insanın yanında hep şeytan dolanır. Şeytan (kötülük), tüm kötü duyguların sembolü, tüm vesveselerin kaynağıdır.

Kötü duyguları içinde besleyenler, her zaman sahte iş yaparlar. Sözleri her zaman yalandan ibarettir. Çünkü içlerinde KİBİR, HIRS ve HASET beslerler…

Kötülük içinde olanlar, daima yapamayacakları şeylerin ardına düşerler. Yapmadıkları şeyleri yapıyormuş gibi söylerler.

İşte bütün bunlardan vazgeçip, sadece Allah’a inanmak insanı yalnızlıktan kurtarır. Her şeye sahip bir gücün yanında olmasını hissetmek imanın kendisidir…

İşte günümüzde insanlık ve gençlik bu sebepten dolayı yalnızdır! Bugün olduğu gibi işleri kandırmacadır, sahtedir, sözü yalandır, işleri kötülüktür, arkadaşı şeytandır, her şeyi gurur, kibir, haset, cimrilik, kıskançlıktır!

Bakar mısınız hayat sahipsiz ve hiçbir şey sebepsiz değildir. Hayatın düzen ve ahengini bozan cahil ve zalim insandır.

Bunun için insan ne yapmalıdır?

  • Güzel ahlaklı olmalıdır.
  • Karşılık beklemeksizin iyilik yapmalıdır.
  • Allah’ı görüyormuşçasına ve ahirete gidip gelmişçesine yaşamalıdır.
  • Ya hayır söylemeli ya da susmalıdır.
  • Boş boş konuşmamalıdır.
  • Allah’ın ayetleri karşısında ilgisiz kalmamalıdır.

Ardından da:

Ey Allah’ım!

Bu hayatı Sen boşuna yaratmadın” demeli,  Müteakiben de Gökten suyu indiren, su ile yere hayat veren sensin demelidir.” Bunun ötesinde:

  1. İyilik, güzellik ve doğruluk için çalışmalı,
  2. Hep şükredici olmalı,
  3. Nankör olmamalı,
  4. Övülmeye layık olanın tek Allah olduğunu aklından çıkarmamalı,
  5. Bir iyiliğin yanında, bir kötülüğün karşısında durmalı,
  6. Kötülüklerin ortadan kaldırılması için gayret göstermeli,
  7. Sabırlı olmalı, isyan etmemeli,
  8. Kendini beğenip gururlanmamalı,
  9. Hiçbir şeye hor değil, sevgi, merhamet ve şefkatle bakmalıdır.

İşte insan bu ve benzer düşüncelere ulaştığında hayatta yalnız olmadığını anlayacaktır.

Eğer insan bu noktalarda birbirini takdir etmiyorsa, birbiri için fedakârlık yapmıyorsa, hele aile içi iletişim, sevgi ve saygı ölmüşse, verilen sözler unutulmuşsa, hak ihlalleri yapılmış ve birlikte geçirecekleri zamanları kalmamışsa, o zaman insanların stres içinde oldukları söylenebilir.

Bu stres bir mikroptur, çocuklara da hemen sirayet eder. Ana/babası olsa bile çocuklar yalnızlığa mahkûm olur. Çünkü stresli bir ortamda büyüyen çocuklar, mutsuz olur. Mutsuz çocuklar toplumun temeline konulan dinamit gibidir. Günümüzde olduğu gibi…

Toplumda meydana gelen olayların sonuçları bir anda görülmez, görülmesi zaman alır. Fakat bazı olaylar vardır ki, bağırarak gelir. Eğer birileri kör değilse görür, sağır değilse duyar, vicdansız değilse anlar.

Dün uyuşturucu kullanan parmakla gösterilirdi. Bugün tümen tümen…

Dün uyuşturucu kiloyla yakalanırdı, bugün tonlarca…

Geçtiğimiz günlerde Narko-Timlerin ne maksatla kurulduğunu resmi ağızlardan duyduğumda içim yanmıştı. “Millet nereden nereye gelmiş” demiştim.

Ülkenin coğrafi sınırlarını korumak adına her şeyini ortaya koyabilirsin.  Lakin sosyal ve kültürel sınırları korumak “AHLAK” olmadan olmaz!

Bakar mısınız?

Ülke uyuşturucu cenneti, Mafya/Çeteleri güpegündüz sokak ortasında savaşıyor. Sokaklar Texas… Çalan çalana… Kapan kapana… Yakan yakana… Yıkan yıkana…

İnsanlık dünyasında sahte sevgiler… Her şey çıkar, her şey menfaat için… Ahlaki değerlerin sınırları zorlanıyor!

Ülkemin Aydınları ve siyasetçileri, “Bu gidiş nereye?” diye sormuyor, seslerini yükseltmiyor! Onların derdi de çıkar/menfaat…

Kimse “helal/haram” tanımadan sahip olmaya çalışıyor! Bu yolun yol olmadığını bir Allah’ın kulu çıkıp söylemiyor! Masum vatandaşın lokmasına göz diken Vahşi Kapitalizme kimse dur demiyor!

Aç ve sefil insanların ayak seslerini duyar gibi oluyorum!

Bu toprakların ekmeğini yiyen biri olarak diyorum ki:

Bu millet, bu toprakları vatan yaparken, özgürlüğünü ve bağımsızlığı kazanırken, bu bayrağı, bu Cumhuriyeti inşa ederken; Komutanla/Hoca, Dedeyle/Aşiret Ağası aynı safta, yan yana vuruştular! ” Canlarını, kanlarını aynı ülkü uğruna verdiler.

Şimdi sen:

Ey Millet Evladı! Uyuşturuluyorsun, uyan!

Kapitalist Dünyanın gözü ekmeğinde, uyan!

Armageddon savaşı dünyayı kurtarmak için değil, yok etmek için başlatılmak isteniyor, uyan!

Liberal büyücü ve kâhinlerinin söyledikleri demokrasinin tümü yalan! Hepsi efsun, hepsi büyü, uyan!

Türkü/Kürde, Arabı/Aceme, Şii’yi/Sünni’ye, sağcıyı/solcuya, laiki/ İslamcıya kırdırma siyaseti düşmanın bir oyunu, Uyan!

Kalk ve tükür asrın maskeli vicdanına… Tükür medeniyet denilen tek dişi kalmış canavara… Sözün namusu adına, insanlık vicdanı adına, kirletilen namuslar adına tükür!

Sonrada Yusuf’un rüyana dön! Hem de coşku ve heyecanla dön!

Eğer gençlik rüyasının ne olduğunu unuttuysan, Yusuf’tan sor! Onun hayatı da, rüyası da sensin!

Her tür yalanı, dolanı, entrikayı kuyu dibinde bırakan Yusuf, nasıl saraya, oradan da erdemin, dürüstlüğün, sözün, namusun, yiğitliğin, mertliğin zirvelerine çıktıysa, sende bu zirvelere çık!

Yeter ki gömleğini arkandan çeken bir Züleyha olmasın!

Mahmut AKYOL

ALLAH’TAN BAŞKA KİMSE GAYBI BİLMEZ!

logo5

ALLAH’TAN BAŞKA KİMSE GAYBI BİLMEZ!

İnsanoğlu Gaybı bilebilir mi?

Hemen söyleyelim hayır!

Peki, bu insan; “ben bilirim, bana yazdırılıyor, ben bilgi alıyorum, bana Gayıptan bilgi geliyor ” derse?

Hemen söyleyelim!

Bu eşyanın tabiatına aykırıdır. Çünkü insanın kazandıkları kesbidir.

Aklıma şu sorular geliyor:

  • Acaba kendilerini kutup, gavs, gavsı azam ve bilgelik makamlarında görenler görevlerini niçin yapmıyor ve niçin tasarruflarını kullanmıyorlar da, ümmeti acılar içinde ve açlığın pençesinde inletiyorlar?
  • Yoksa bu kimseler Yahudilerde olduğu gibi kendilerini seçilmişler sınıfında mı görüyorlar?
  • Yoksa bu kimseler Hintliler de olduğu gibi kendilerini kast sisteminde mi görüyorlar?
  • Yoksa bu kimseler Allah’a yardım mı (!) ediyorlar?
  • Yoksa bunlar Ümmete yardım için ahireti mi(!) bekliyorlar?
  • Kaldı ki Allah’ın böyle seçilmiş bir sınıfı, tayfası ve kişisi yoktur.
  • Şayet olmuş olsaydı bu tevhide aykırı olur, İslam’a ters düşer, bu dinin afyon yüzü olurdu. Kaldı ki Allah Peygamberlerine apaçık uyarıcı olmaktan başka bir iş vermemişken, bu kimseler; bu görevi kimden ve ne adına almışlardır?
  • Peygamberlerin ölmeleriyle birlikte görevleri son buluyorken, acaba bu kimseler öldükleri halde hala görevleri neden bitmiyor, tekrar tekrar dünyaya geri geliyorlar?
  • Aslında bunlar Şamanizm’den kalan bir alışkanlıktan başka bir şey değildir.
  • Gördüğüm o ki, atalar ruhuna sığınma hala devam ediyor!

Gayb, Kuran’da geçen bir kavramdır. Ve şöyle denilir:

Söyle onlara: Göklerde ve yerde Gaybı Allah’tan başka kimse bilmez.  Ne zaman dirileceklerini de bilmezler.” Neml 65

Hal böyle olmasına rağmen insanlar, diğer insanlar üzerinde neden bir otorite ve bir hegemonya kurmak isterler!

Geçmişe dönecek olursak, sorunun cevabı karşımıza çıkar.

Firavunlar güçlerini kâhinlerden, falcılardan ve cincilerden alırdı. Onlar Firavunlara yalan söyledikçe, Firavunlar onlara emsalsiz hediyeler verirlerdi. Çünkü onlar Firavun’un siyasi otoritesini güçlü kılmak uğruna ellerinden geleni yaparlardı.

Kâhinlik, cincilik ve falcılık bugün de aynı güncelliklerini korumaktadırlar. Bu yol hala birileri için geçim kaynağı olmaya devam ediyor.

Hayrete şayandır ki bu kavramların kaynağı İsrail oğullarına dayanır. Hz. Peygambere de büyü yapmaya çalışanlar ve bu yolla O’nu öldürmek isteyenler yine Yahudi kökenli kimselerdir.

Aslında kimse sonunun nereye varacağını bilemezken ve Allah; “Gaybı benden başka kimse bilemez” derken; kâhinler, falcılar ve cinciler “biz biliriz” demeleri, Kâfirlikten başka bir şey değildir.

Yazık ki, Müslümanlar arasında bu yapılar hala revaçtadır…

De ki: Gaybı bilmek Allah’a mahsustur.” Yunus 20

Göklerin ve yerin sırlarını Allah bilir. Bütün iş ve oluş O’nun ile olup biter. Yalnız O’na ibadet et ve O’na dayan. Rabbin yapıp ettiklerinizden asla habersiz değildir.” Hud 123

Gaybı Peygamberler dahi bilmezler:

Ben size “Allah’ın hazineleri benim yanımdadır” demiyorum. Ne Gaybı bilirim, ne de “Ben bir meleğim” diyorum. O sizin aşağıladıklarınıza, ”Allah onlara hiçbir hayır vermemiş” diye hele hiç diyemem. Çünkü içlerindekini en iyi bilen Allah’tır. Aksi halde haksızlık etmiş olurum” dedi.” Hud 31

Gaybın anahtarları Allah’ın yanındadır.” Enam 59

De ki: Eğer ben Gaybı bilseydim elbette daha çok hayır yapmak isterdim ve bana hiçbir fenalık dokunmazdı. Ben sadece inanacak bir halk için uyarıcı ve müjdeleyiciyim” Araf 188

Gaybı cinler de bilmez!

Cinler Gaybı bilselerdi, zelil edici azap içinde kalmazlardı.” Sebe 14

Ayet şöyle açılanabilir:

Süleyman’ın dayandığı asa onun devlet ve saltanatıydı. Asayı kemiren kurtta oğlunun idaresizliği ve zaafıydı. Cinler de Süleyman’ın egemenliği altına aldığı isyancı kabilelerdi. (Ömer Rıza Doğrul)

Süleyman’ın ölümünden sonra oğlu zevke ve sefahate dalarak imparatorluğu içten içe çürüttü.

Sonunda egemenlik altına aldığı Babil(cin), Sebe(Karınca), Mısır(İnek), Hitit(kuş) ve Fenikeliler (rüzgâr) bir bir isyan etti. İmparatorluk böylece dağılıp gitti…

Demek ki bir devlet veya uygarlık kendi “içerisinden” çökmedikçe, dışarıdan çökertilemez! Dış darbe sadece içten çürümüş bastona sadece bir dokunuştur.

Başka bir açıdan Gayb şöyle okunmalıdır:

  • Hakkında bilgi sahibi olunsa bile künhüne vakıf olunamayan, insan için daima Gayb olarak kalacak olan konulardır. “Allah ve Ahiret günü, haşr, mahşer, cennet, cehennem, kıyametin vakti” gibi konular…

Yani Gayb, Allah’a ve Ahiret Gününe kalpten, içten, derûni dilden ve canı gönülden iman etmek olarak anlaşılmalıdır. İman, hasbiliktir ve yalnız başına yapılan şeydir. İman, özgürlüğün adıdır. İman, yaşam biçimidir.

İman ve ibadetin her ikisi de hayatın içinde olan şeylerdir. Onları mabetlerde ararsanız, bulamazsınız. Bulduklarınız da dinin ve ibadetin afyon yüzüdür.

Allah’a ve Ahiret gününe iman konuları, dünya ile ilişkisi kesilmiş şeyler değildir. Yakınlaştırmak için yapılan tasvirlerin hemen hepsi, dünyadaki bilinenlerden seçilmiş olan şeylerdir.

Mesela, Allah’ın nurunun misali; bir kovuğun içinden yayılan ışığa benzetilir. Allah’a kavuşmak isteyenlerin iyilik, güzellik, doğruluk için çalışmalarından söz edilir.

Mesela altlarından ırmaklar akan, serin gölgelikler ve pınar başlarındaki cennetlerden, alev alev yanan, çalı çırpı gibi her yana kıvılcımlar saçan, kıpkırmızı kesilmiş cehennem gibi tasvirler yapılarak anlatılanların hepsi dünyadaki bilinenlerdir.

Bunlar bize dünya ve Ahiret’ in birbirinden ayrı bambaşka iki âlem olduğu değil, biri diğerinin devamı ve zorunlu sonucu olduğunu gösterir. Geceden sonra gündüzün, kıştan sonra baharın gelmesi gibi dünya ve ahiret de birbirinin içinden çıkarak gelecektir.

  • Hakkında bilgi sahibi oldukça Gayb olmaktan çıkan “Kıssalar, melek, şeytan, cin ve ruh” gibi konulardır. Bunlar bilimsel metotlarla açıklanmaları mümkün olup bilginin konusu olan şeylerdir.

Kuran’da çok sık kullanılan göklerin ve yerin Gaybı, yeryüzünde ve göklerde olup biten bilinmezlikleri, yerin derinliklerinde, suların altında, ormanların içinde, uzayın derinliklerinde vs. olup bitenler ne ise, onları o şekilde bilen Allah’tır. Amenna…

Fakat bunları bir de Allah’ın razı olduğu, kendilerine ilim verilenler, bu konuların uzmanı olanlar, derinine dalanlar, bilgi ve belge sahibi olanlar bilir denilmektedir.

Kuran’da Elçi (resul) her yerde peygamber anlamında kullanılmaz. Kur’an’da ulema sanıldığının aksine dinî ilimlerle uğraşanlar demek değil, esasında tarih, hayat, tabiat ve insan ilimleriyle uğraşanlardır.

Din, bu ilim sahiplerinin konusu olduğu sürece ilim olur. Aksi halde bunlardan koparak yapılan dini ilimler cincilik, falcılık, kehanet olur.

Yeryüzünü gezin, eski kavimlerin kalıntıları hala yol kenarlarında duruyor, onlara bakın, onlar size çok şey söyleyecektir.

Tabii ki onları görecek göz, duyacak kulak lazım. Arkeoloji, antropoloji bilmek gerekir.

Sonuç:

İnsanoğlu daima toprak olup gitmekten, yalnızlıktan, aç kalmaktan ve ölmekten her zaman korkmuştur.

Ayrıca İnsanoğlu hayatı boyunca geleceğinden endişe duyar. Çünkü bu konular, insanoğlu için Gaybı konulardır. Fıtratı gereği insanoğlu görünmez şeylerden, karanlık işlerden her zaman korkmuştur.

Eğer insanoğlu, Allah’a ve Ahiret Günü’ne gerçekten iman etmiş olursa, bu derece korkmasına ve endişe duymasına gerek olmaz.

Mesela Sümeyye Hatun ve eşi Habbab şehit edilirlerken, Hz. Peygamber’e: “Üzülme Ey Muhammet, biz cenneti görüyoruz” demişlerdi…

Eğer insanın gözünde bir şeyler küçülür, bastığı toprak titrer ve üstündeki arş sallanırsa bu, insanın Allah’a tam olarak inanmasından ve güvenmesindendir.

Mahmut AKYOL