ÖLÜM, KIYAMET VE KADER

logo5

ÖLÜM, KIYAMET VE KADER

Yaptığım çalışmalar beni şu sonuca götürdü. Kader gayreti sever. Yani gayret kaderdir. Gayret, Allah’ın takdirine imandır.

Rahmetli Yazıcıoğlu, ‘Bir saniyesine bile hâkim olamadığın bir dünya için bu kadar fırıldak olmaya gerek yok, düz duracağız, düz yaşayacağız…’ Derdi…

Yazıcıoğlu’nun dağlarda ölmesini Allah takdir etti, O da onun kaderi oldu.

Bu sebepledir ki varlıklar içinde sorumluluk taşıyan tek canlı insandır.

Anaç bir tavuğun altına yirmi tane yumurta koyun, bazısından civciv çıkarken, bazısı cılk çıkar. O mevsim Allah’ın takdiri, tavuğun kaderidir.

Geleneksel kader anlayışı, her şeyin önceden belli olduğu kabulüne dayanır. Emevi kader doktrin anlayışı, kendi adaletsizliklerini meşrulaştırmak için ortaya konulmuştur. Hâlbuki Hz. Muhammed’in tebliğ ettiği Dinde, kader anlayışı böyle değildir.

İslam’da kader, ‘zaman içinde Allah ile birlikte yürürken gerçekleşir. Ne önceden ve ne de sonradan olan bir şey değildir.’

Yani Kader, Allah’ın bilgisi dışında ve O’nun katılmadığı hiç bir şey değildir!

Mesela insan insandan yaratılmıştır. Bizim sorumluluğumuz oldukça olan, oldukça bilinen şeylerle alakalıdır.

Şunu söyleyelim ki, kulun yürümesi, bir şeyi atması, seçmesi, hepsi Allah’tandır. Ancak bu esnada Allah kulunun hayrını ister, şerrini istemez, kuluna hiç eziyet etmez.

Eziyet, kulun kendi tercihi sonucudur. Değilse Allah kulunu ‘sevgi ve merhamet’ üzerine yaratmıştır.

Cahil bırakılmış toplumlar birbirlerine karşı inançlarını kaybedince, ‘yaşam gücünü’ kendilerinin dışında ararlar. Bir kurtarıcı beklemekten başka bir iş yapmazlar. Kurtuluşu mehdi ve şeyhlerin eteğine yapışarak ararlar.

Hâlbuki her şeyi yaratan Allah’tır!

Nehirler boşa akan sular zannedilmesin! Nehirler tıpkı vücuttaki damarlar gibidir. Nehirler denizlere karadan can taşırlar. Kaderin üstünde ki kader, suya biçtiği kaderdir.

Eleştirmek reddetmek demek değildir. Eleştiri insanı diri tutar. Allah’ı görüyormuşçasına yaşamak, her daim onunla birlikte yürümeye çalışmak, hatta kıyamete gidip gelmişçesine davranışlar sergilemek insanın tek amacı olmalıdır.

Eleştirmek zihniyet değişikliğinin ontolojik altyapısı bu ülkede mevcuttur. Kur’an’ın özü ve ruhu olan “adalet, doğruluk ve dürüstlük” herkesçe bilinen değerlerdir. Cenab-ı Hak peygamberleri ilk önce bu öze çağırmıştır. Geride kalan tembellik, kölelik, cehalet ve geri kalmışlık psikolojisi insanın elindedir.

Ayrıca ‘siyaset, servet, şöhret ve şehvet’ insanları yoldan çıkaran sebeplerin başında gelir. Bunları dengede tutup tutmamak yine insanoğlunun kendi elindedir…

Unutulmasın ki şahsi egemenliklerini gayri şahsi egemenliğin yerine inşa edenler, yönlerini cehenneme çevirirler.

İnsanı zulme boğanlar, dokunulmazlığı ve egemenliği kendileri için bir hak görenler, yeryüzünde ve ahirette hesap vermek istemezler.

Kaldı ki Allah, hayatı adaletle yönetir, sevgi ve merhametle ayakta tutar. Onu değiştirmeye hakkımız yoktur. Hırsa da kenze de gerek yoktur.

Nasıl olsa sonunda ölüm vardır. Ve kimse mezara her hangi bir şeyi götüremiyor. Götürse bile bir işe yaramıyor.

Hiç kimse egemenlik noktasında mutlak değildir. Bunun adı demokrasidir.

Müslüman olmadan önce Ebu Zer, ‘Gıffar Kabilesinin’ reisiydi. Mekke’de bir peygamber çıktığını duyan Ebu Zer hemen Mekke’ye geldi, ona sordu, buna sordu, tatmin edici bir cevap bulamadı. Sonunda kendisi aramaya ve gözlemlemeye koyuldu. Daha sonra bir çocuk olan Ali Onu Allah Resulünün yanına götürmek üzere almaya geldi…

İslam’da önce gönülleri fethetmek vardır, toprakları fethetmek kolaydır.

Ebu Zer Müslüman olur olmaz neyi var, neyi yoksa ihtiyacı olanların önüne serdi.

Sümame bazılarının bir haftada yediğini bir öğünde kısa zamanda yiyen birisiydi. Müslüman olduktan sonra bir şey yiyemez oldu. Ben İslâm’a girince doydum. Dedi.

Ne zorunuza gidiyorsa, o sizin cihadınızdır. Onu yapmaktan geri durmayın. Çünkü kurtuluş zoru başarmaktır.

Hayatınızda olmayan bir şeyi varmış gibi göstermek fasıklıktır.

Allah Resulü, Ebu Cehil’e “Yazıklar olsun sana!” dedi ve ona, “ölümü ve kıyameti” hatırlattı.

Bunun üzerine Ebu Cehil, Allah Resulünün elini silkip bir kenara attı. “Sen kiminle konuştuğunu sanıyorsun. Sen de, Rabbinde bana bir şey yapamazsınız” diyerek adamlarının yanına gitti.

Böyle azmış olanlara karşı Müslümanların elinde olan en kuvvetli silah, “ölümü ve kıyamet” kavramlarıdır.

Kur’an’da Şirkin temsilcisi bu sembol isimler Kıyamete kadar yaşayacaktır. Belki şimdi kıtalar arası dolaşmaktadır.

Sonuç ne olursa olsun ‘adaleti, eşitliği, özgürlüğü’ bozmak isteyenleri sürekli olarak uyarmak Müslümanların görevidir.

Çünkü topluma ve insana “ölüm, afet ve kıyamet” ansızın gelir. O vakit toplumun ve insanın her zaman hazırlıklı olması gerekir. Hazırlıklı olmayan fert ve toplum, kendine yazık etmiş olur.

Ölüm karşısında insanoğlu acizdir. Ağzına gelen bir kelime bir anda donar, ne ileri gider ve ne de geri…

Ölümün gelişi çarpıcı ve sarsıcıdır. Acısı yürekleri sızlatır, gözyaşı olarak dışımıza taşar…

Acaba; hiç gördünüz mü? “Zenginliğim bana yeter” diyenleri…

Acaba; hiç gördünüz mü? Uğruna ölüp durdukları mallarıyla tek bir nefes, tek bir tas su satın alabildiler mi?

Acaba; hiç gördünüz mü? “ah ben ne yapmışım, Rabbime karşı ne kadar da nankörlük etmişim” diyenleri…

Acaba; hiç gördünüz mü? “Şimdi ben ne yapacağım” diye dövünenleri…

O halde gelin; insanın elleri ve ayakları birbirine dolaşmadan önce, yoksulla ve yetimle lokmamızı paylaşalım.

Ebu Cehil, Ebu Leheb gibi insanlara tepeden bakmayalım.

Dünya mülkü gözümüzü kör etmesin. Çıkar ve menfaatimiz bizlere haksızlık yaptırtmasın. Hırs, aklımızı başımızdan almasın, bizi birbirimize düşman yapmasın!

Bakın; ABD’nin hamisi İngiltere, onun hamisi Siyonizm, onunda elinde para (Altın)…

Para güçtür. Para iktidardır. Ona sahip olan kendini dokunulmaz görüyor. Dokunulmaz olan efendidir, kendisi dışındakini köle görür. Efendiler kölelerin kanından beslenir.

Fakat inanıyorum ki altında, dolarda, Kölelerde, ABD, İngiltere, İsrail vs. de Allah’ındır!

O halde kimse ‘kibre, hasede ve hırsa’ kapılmasın! İşin sonu dönüşü olmayan pişmanlıktır!

Yeter ki; Gücü ve Kudreti ‘bölünmez bir bütün olan’ Cenâb-ı Hakk ‘ol’ desin…

İşte insanoğlu ‘ölüm, kıyamet ve kader’ arasında gider/gelir ve ömrünü sonlandırır…

Mahmut AKYOL

 

DİN, FİTNE ATEŞİ, BEŞİNCİ KOL FAALİYETLERİ VE IRKÇILIK

logo5

DİN, FİTNE ATEŞİ, BEŞİNCİ KOL FAALİYETLERİ VE IRKÇILIK

Gerçek bir Din penceresinden bakarsak; ‘Bir Müslüman imtiyaz kullanmak suretiyle kendi şahsına servet biriktiremez ve yalan söylemez!’

Servet ve yalan insanı itibarsızlaştırır.

Yalancı insan asla iflah olmaz ve kendisine bir şey emanet edilmez!

Sizce bu iki kötülüğün arkasında kim vardır?

İnsanın kendi içinde taşıdığı hırsı ve Allah’a olan güvensizliği’ vardır.

Allah Elçi’si Muhammed (as), Allah’ın kulu ve Resulüdür. Fakat aynı zamanda bir kamu adamıdır. 23 yıl boyunca kamu görevi yürütmüş, asla para biriktirmemiştir. Öldüğünde üzerinde herhangi bir mülk çıkmamıştır. Geriye sadece bir kap ve bir kitap bırakmıştır.

Aslıda Allah Elçi’si Muhammed (as) varlıklı bir insandı. İhtiyacından fazla varlığı yoktu fakat kimseye muhtaç değildi.

İşte Müslümanın örnek alacağı karakter budur.

Şimdi siyasete, kamuya ve diğer alanlara kayanlara bakıyorum da, herkes bir zengin olmak peşinde ve akıl almaz bir yarışın içinde…

Bu çizgiden Müslümanlar ne kadar da uzak kalacaklar

Hz. Ebubekir (as) Müslüman olduğunda zengindi. Lakin Halife olarak öldüğünde hiçbir şeyi kalmamıştı. Hz. Ömer (as) de böyleydi. Her ikisi de önce zengindiler, sonra zenginlikleri kalmadı. Bu örnekler çoğaltılabilir…

İslam’a kendisini adamış olanların hayatları böyledir.

Sakın yanlış anlaşılmasın ben, Müslümanlar yoksul, düşkün, sersefil olsunlar demiyorum. Allah’ın rızkından hak ettikleri kadar yararlansınlar diyorum…

Benim sözüm, Müslüman geçinenlere ve Allah’ın en nefret ettiği yalana bulaşmayanlara

Dinde Kenz (mal biriktirmek) yasaktır. Yine Din İnfak’ı (paylaşmayı) teşvik eder. Fakat şimdilerde Müslümanlar bu hasletlerden kopmuştu.

Eğer dinin öngördüğü bu hayat tarzı yasak ve teşvik Müslümanlarca yaşanır ve Kapitalist anlayıştan vaz geçilirse, İslam Alemi düştüğü yerden kalkar…

***

Kelime-i Tevhit ‘Lehu’l Mülk’ ile başlar, ‘La İlahe İllallah’ ile devam eder ve ‘Muhammed ün Rasulullah’ ile biter.

Bunun için Müslümanlar önce bu terkibi doğru yapmalıdır. Çünkü din böyle şekil aldı…

A’raf suresi 158’de: “Lehu’l Mülk La ilahe illallah Muhammedun Resulallah” denilmiştir.

Ne yazık ki bu kapı Emeviler döneminde kapatıldı. Sadece ‘La ilahe illallah’, Yani ‘Putları reddedeceksin Allah’a inanacaksın’ kısmı kaldı.

Demek ki önce Mülk kayboldu, sonra Allah’ın mülkünü talan edenlere karşı savaş açmak kayboldu. Hâlbuki bütün peygamberler Allah’ın mülkünü talan edenlere karşı savaş açmak için geldiler.

İşte Dinin özü ve özeti bundan ibarettir.

Emeksiz kazanç haram Emeksiz kazanç ateştir

***

Bizim görüşlerimiz bir tekliftir. Mutlak doğru Allah’ın yanındadır!

Allah dinini insanlara peygamberleri vasıtasıyla gönderdi ve insanlar inanmakta özgür bırakıldı. Dileyen inandı, dileyen inkâr etti.

İnsanlar yaptıklarını itiraf ve yaptıklarını inkâr edecekleri bir günde ayağa kalkacaktır.

Hayatın cilvesi budur!

Yeter ki imanın içi boş olmasın

***

İnanmak ve iman etmek hususunda insanlar ve milletler türlü saplantılar ve sapıklıklar içine düşmüşlerdir.

Hayatın tekrarı yoktur! İnsan akan aynı sudan iki kere yıkanmaz! Yani son nefese gelindiğinde geriye dönüş yoktur!

***

İnsanların aç bırakılması, toplumlarda telafisi imkânsız sıkıntılar doğurur. Bunların başında; “ahlaksızlık” gelir.

Müslümanlar hayatlarında bir bozulma veya sıkıntıyla karşı karşıya geldiklerinde, bunu ‘İslam Ahlakı’ eksikliğine bağlarlar ki, bu doğrudur… Çünkü Müslüman zihninin kaynağı ‘vahiy ve sünnettir’.

Batıya göre hayatın inşası ‘Rasyonalizm’ dir.

İşte Batıyla farkımız budur.

Ahlak, ‘şeyin’ evrendeki var oluş biçimdir.

Adalet ve ahlakın’ hayatta sıkı bir münasebeti vardır.

Dinde genel geçer ahlak şudur; Sana yapılmasını istemediğin şeyi başkasına yapma!

Batı toplumlarının temel yapısı “Felsefe” üzerine kurulmuştur. Batının ahlak anlayışı, Felsefeye dayalı Etiktir.

Etik, hayatta pratiği olmayan Felsefeye (akla)dayalı bir disiplindir. Bu öğreti Hamurabi Kanunularından tutun da, diğer bütün disiplinlere kadar uzanır.

Batı, hayattaki her bozulmayı biz de olduğu gibi ‘ahlak’ kavramıyla izah etmez! Her şeyin altında ‘ekonomi’ ve Felsefeye dayalı Etik yokluğunu arar.

Batı üç şeye tapar:

  • Lat’a (Güç)
  • Menat’a (Para)
  • Uzza’ya (Otorite)

Çünkü Batı hayatı baştan sona şirk ve fitne doludur

Batı bu putlarla sahip olmakla kendisini güçlü görse de asıl güç, mülkün sahibi Allah’tır!

Ah, Müslümanlar bunun farkına bir olabilse

***

Ortadoğu’da haritaların değişmesi, bu ülkelerin demokrasi aşkından olmuyor. Batıya yem olsun diye yapılıyor.

Bakın Lozan Anlaşmasının başından sonuna kadar İngilizlerin parmağı vardır.

İngiliz oyunlarına aldananlar, Osmanlı Devletini bir solukta parçaladılar. Bugünde Cumhuriyet Türkiye’sinin yaralarını derinleştirmeye çalışılıyorlar.

Netice itibariyle Osmanlı Devleti ve Cumhuriyet Türkiye’si hiçbir zaman ‘Fitne Ateşinden’ kurtulmadı…

Osmanlı Hinterlandı (kültür etki alanı) üç kıta, yedi denizden başlar gerçeği karşısında, İttihatçı kafalar, bunu anlamakta zorlandılar, hala da zorluk çekiyorlar.

Siyaset, hedefe varmak için çizilen yoldur.

Politikanın temeli ise, Makyavezimdir. Yani hedefe varmak için her şey mubahtır.

Vahşi Batı, hemcinslerinin kanını dökmekten asla bir ürperti duymaz ve duymamıştır… Kaldı ki erdemli insan ve topum, hemcinslerine karşı zalim ve itici olmaz!

Ey Gazi Meclisinin çocukları, bu çıplak hakikatin karşısında, namus ve şeref andı içen bu özgür çatı altında yapılan ‘Beşinci Kol Faaliyetlerini’ görüyor musun?

Biliyor musunuz bu Gazi Meclisi, İstiklal Harbini nasıl kazandı? Dahası Çanakkale harbinin ruhunu biliyor musun? 15 Temmuz hain darbesi unutuldu mu?

Bilmiş ol ki, Türk Milletinin ortak aklını dokuyan şey, değerleridir.

Nine bilmiş ol ki, Türk Milleti ayrıştırmayı ve parçalanmayı sevmez, ırkçılığı reddeder! Türk Milletinde ırkçılık yoktu. Zira bu millet Müslüman’dır. Irkçı olan bir toplum hırçın olur. Irkçı bir millet aklıyla hareket edemez!

Şimdi biz ne ırkçı olduk ve ne de cemaatçi… Her ikisi de bizi rahatsız eder! Cemaatçilik İslam’ı siyasete alet etmiştir! Okyanusun ötesine kulak kesilen cemaatçi düşünce, düşmanın ‘Beşinci Kol Faaliyetini’ yürütmektedir…

İslam’da ‘birliktelik’ vardır. Ahmet Yesevi erenlerinin yaptıkları hizmetler nasıl unutulur? İstiklal Harbi nasıl kazanıldı zannediyorsunuz?

Birbirimizi dinleyelim, birbirimizi anlayalım…

Şimdi birbirimizi daha kucaklayıcı olmak zamanı…

Bir kırgınlığa/kızgınlığa sebebiyet vermemeli…

Kaldı ki erdemli insanlar itici olamaz!

Allah için sevelim, sevilelim, kardeş olalım, dünya kimseye kalmaz! Bu hayatın ortak çocukları değil miyiz, zulme ve kibre ne gerek?

Eninde sonunda emaneti sahibine teslim etmeyecek miyiz?

Mahmut AKYOL

ARTIK DEĞER NAZARİYESİ=KAPİTALİZM

logo5

ARTIK DEĞER NAZARİYESİ=KAPİTALİZM  

İslam’da birbirinin zıttı iki kavram vardır. Helal, Haram. Her iki kavramda Allah insanı serbest bırakmıştır. Çünkü insan iradi bir varlıktır.

Allah’ın rızası helal da vardır, haram da yoktur!

Açlık” konusunda bir yazıyı kaleme aldığımda aklıma Kapitalizm gelir! Yani hırsızlık, çalmak ‘Kul Hakkı’

Allah cümlemizi iyilik, güzellik ve doğruluktan ayırmasın ve Kul Hakkı yemekten muhafaza etsin!

İslam’ın özünde adalet, özgürlük, eşitlik, paylaşmak, emek, Helal, Haram gibi kavramlar vardır. Bu kavramlar üzerinde düşünüldüğünde yolunuz bir ayete çıkar. O da yaşaya Kur’an’dır.

Ve aklınıza şu sorular gelmelidir:

  • Acaba siz; açlık konusunda zalimin karşısında, mazlumun yanında durdunuz mu hiç?
  • Durmadıysanız rahatsız oldunuz mu?
  • Ben çoğu zaman Akif’in ifadesiyle bunları yaşadım. Kanayan bir yara gördüğümde hep yüreğim kanamıştır.

Allah, hayatı zıtlarıyla anlatmıştır. Zalimlere karşı mazlumları, güçlülere karşı güçsüzleri, ezenlere karşı ezilenleri savunmanın bir vicdan işi olduğu açıklanmıştır.

Allah hayatı böyle ‘takdir’ etmiş ve insan kendi kaderini böyle yazmıştır!

İnsanlığın onur mücadelesi külfet üzerinden yürür. Dünyanın en onurlu işi budur. Bu işi kendisine dert edinen zengin olmak için değil, kariyer ve konfor için değil; mütevazı bir hayatın şerefi için katlanır.

Mütevazı bir hayatın iktidarı, dünyayı insanca ve hakça yaşamakla mümkündür. Acımasızlığın yerini merhametin alması lazımdır. Bu kısaca insan olmak demektir.

Ancak bu yaşam bencil, kurumuş vicdanı yeryüzünde dikmek isteyen ‘Mamon’ (Para Tanrısı İktidarını)yok etmekle olur.

Değilse, bu insanlığın ‘yok oluşa doğru giden yıkılışı olur

İslam Dini insanoğluna boş yere gelmedi! Bilakis haksızlığı, çalmayı, zulmü ortadan kaldırmak için geldi! İslam’da biriktirmek ‘kenz’ etmek haramdır. İslam’da faiz haramdır.

İslam’da bankacılık yoktur. Yardımlaşma ve dayanışma yani infak fonları vardır. Paralar burada toplanır olmayanlara kredi olarak verilir. Sürekli oranın infakla beslenmesi gerekir. Paranın ticareti olmaz. Bankalar para ticareti yapıyor. İnsanlara faiz ile para veriyor ve daha fazlasını getir diyor. Böylece insanları sömürüyorlar.

İki kutuplu dünyadan tek kutuplu dünyaya geçilmesinden bu yana Kapitalizm iyiden iyiye azdırıldı.  Kapitalizm, dünya hâkimiyetine doğru hızla ilerledi. Dünyanın vicdanı giderek yalnızlığa ve ölüme terkedildi! Dünya, ‘Cüzdanların İktidarı’ ile yönetilir oldu…

İnsanlığın ve doğanın düşmanı Kapitalist üretim anlayışı, her şeyi tüketti. Gözü kârdan başka bir şeyi görmeyen Kapitalist dünya Doğayı yok etti, daha fazla kazanmak uğruna ozon tabakasını deldi, buzulları eritti ve yağmur ormanlarını acımadan yaktı ve katletti.

Silah şirketleri daha çok kazansın diye savaşlar çıkarttı/çıkartıyor, Mamon/tanrı masumların kanından, petrolden, Sabbah’ın eroininden beslendi/besleniyor. Çünkü Kapitalizmin varoluş temelinde ‘Makyavelizm’ yatıyor!

İnsanlığın ve doğa düşmanı Kapitalist dünya, bütün gücüyle elindeki bombaları, kimyasal gazları atıyor ve elindeki fabrikaların zehirlerini saçıyor, bundan da en ufak şekilde rahatsızlık duymuyor! Pislettiği dünyadan kaçmak için uzayda başka yerler arıyor.

  • İşte kısaca ‘Kapitalizm’ bu…
  • Kapitalizm denen vicdansız ideoloji bu…
  • Daha çok kazanmak, daha çok hırsın sonu bu…

Buna engel olmak senin, benim, insanlığın, Tarihin hepimize yüklediği bir görevdir. Mamon’un iktidarına son vermek ‘Adalet Devletini’ kurmakla olur…

Görülüyor ki, açlık ve kapitalizm, birbiriyle derinden ilgilidir!

Yazık ki insanoğlu, elinde ne varsa onu yığmanın derdinde…

Bugünkü modern dünyada (!) Kapitalist Dünyada savaşlar, büyük bir problemdir.

Savaş esnasında sivillerin ve çevrenin korunması bir yana yakmak, yıkmak, talan etmek ayyuka çıkmıştır.

Kadınlara, çocuklara, ihtiyarlara, Din adamlarına, işkence yapılmış, kadınlara tecavüz edilmiş, rehineler ve elçiler öldürülmüştür.

Düşman meyve veren ağaçları kesmeyi, çevreye zarar vermeyi, en vahşi şekilde, yeşili, ormanı, içindeki canlıları acımadan yok etmeyi alışkanlık haline getirmiştir.

Bugünkü modern dünya (!) öldürmeyi, çalmayı, yalan söylemeyi, iftira etmeyi meslek etmiştir…

***

Her ne olursa olsun bizler insanlığımızı, din ile ilişkimimizi kaybetmeyelim! Bu arada ‘Dine girmekte, Dini yaşamakta ve Dinden çıkmakta’ serbest kalalım…

Mesela namaz kılmıyorsak birbirimize sopa vurmayalım, oruç tutmuyorsak sorguya çekmeyelim, başımızı örtmüyorsak cehennemle tehdit etmeyelim, ezan vakti dükkânımızı kapatmıyorsak açmaya zorlamayalım! Bu yaptırımların hiçbiri İslam’i değildir!

Bunlar Türkiye, İran, Suudi Arabistan, Afganistan gibi ülkeler de İslam’ı farklı anlamalarından kaynaklanır. Bu da gayet normaldir.

Müslüman bir kimsenin bireysel ibadetlerini ihlal etmesi durumunda sadece irşat, nasihat ve hatırlatma yapılır.

Çünkü herkes hesabını ‘Yevmi Kıyamette’ Allah’a verecektir.

***

Baktığımızda Kur’an’ı Kerimin kırmızıçizgileri vardır. Bu çizgilerin başında ‘Hukuku’l-İbad’ (kul hakları) gelir. Bu hak o kadar büyüktür ki, her şeye Kadir Cenab’ı Hak bile, bu hakların arasına girmez!

  • Öldürmek, Çalmak, Yol kesmek, Gasp, Hırsızlık, Vurgun, Soygun, İftira, Zina,

Can, mal, akıl, nesil korunması ve güven altına alınması, bunlardan birkaçıdır…

Dünyanın her yerinde hukukun özü budur. Bu hakların cezası, her iki dünyada da olacaktır.

Hz. Ömer’in dediği gibi ‘Adalet mülkün (devletin) temelidir.’ Yani Devlet, kul hakkına tecavüz edeni cezalandırmak zorundadır. Devlet bundan saptığı an meşruiyetini kaybeder.

Devlet bazen parasını yırtanı, bayrağını yakanı, kendine karşı gelmek olarak algılar, hatta anayasal düzeni zorla değiştirmek olarak yorumlar ama asla onu öldüremez!

***

Bakınız, Dinin kökünde sevgi ve merhamet, gövdesinde akıl ve vicdan, dallarında özgürlük ve adalet, meyvelerinde dünya ve ahiret mutluluğu vardır.

İslam’a inanan kişi İzzet ve şeref kazanır. Lakin İzzet ve şeref bütünüyle de Allah’a aittir.

Size bir tapınak dininden değil; gerçek hayat dininden bahsediyorum. Bu dinde ‘Adalet devlet anlayışı’ vardır… Sosyal vicdan emek, adalet, eşitlik, paylaşım, bölüşüm İslam için en yüce değerdir…

Paranın sahibi ihtiyacı olandır. İhtiyacından fazla olan şeyde, mülkiyet ilişkisi kötü bir ilişkidir…

Bu gök kubbenin altında söylenen en doğru söz budur…

Tarih boyunca insanlık, din ve devlet adına özgürlükten mahrum bırakılmıştır.

Tanrı adına insanı öldüren Batı, hep cinayet işlemiştir

İnsanların seçtiği din, yani ‘dünya görüşü ve yaşam tarzı’ Allah’ın bir zorlaması değil, bir teklifidir. Allah Nebisine bile der ki:

Sen hatırlat, sen ancak bir hatırlatıcısın. Dayatan bir zorba değilsin.’ 88/21-22

Dinde zorlama yoktur.’ 2/156

Eline güç geçiren birisi ötekinin üzerine, Allah ve din adına, modernlik, çağdaşlık, laiklik vs. adına nasıl dayatma yapabilir?

Bu beladan insanlık çok çekti ve çekmeye de devam ediyor.

Mahmut AKYOL

ALLAH’IN TAKDİRİ VE İNSANIN KADERİ

logo5

ALLAH’IN TAKDİRİ VE İNSANIN KADERİ

Eskiden bilgiye ulaşmak zordu. Şimdi öyle mi? Bilgi, bir tuşun ucunda…

Zor olan şey kıymetli olur. Şimdi öyle mi? Bilgi ucuz ve kolay, onu da okuyan kalmadı…

Artık kitapların birbirine karışmış kokuları teneffüs edilmiyor…

Bir dostuma yazılarımı okuyup okumadığını sordum. Bana; “yazdıklarınız çok uzun oluyor, okumaya vaktim olmuyor” Dedi. Aslında taş çatlasa yazılar beş/altı sayfayı geçmiyor.

Fakat konuşmaya sıra gelince herkes âlim, vara da konuşuyor, yoğa da konuşuyor!

***

Kur’an-ı Kerim’de şöyle denilmiştir; “Kaderiniz kendi elinizdedir…” 36/19.

Yani; “İnsanlar kendilerini değiştirmedikçe, Allah onları değiştirecek değildir.”

Demek ki Allah’ın Takdiri kulun kaderidir.

Kader, insan için bir yol ayrımıdır. Kader, insanın cüz’i iradesiyle Allah’ın külli iradesinin birleşmesidir.

Tercihlerimiz bize aittir.

Hatalarımızı kadere bağlamak doğru değildir. Böyle yapılması bir samimiyetsizlik ve tek başına sorumsuzluktur.

Allah kimseye haksızlık edici değildir. Fiillerin ilk kaynağı, kulun kendisidir. Kader Zincirleme bir reaksiyondur. “Men dakka-dükka” da olduğu gibi…

Allah’ın takdiri “Adalet, hakkaniyet ve hikmet” ten asla ayrı değildir.

Kader hem kontrolümüzün içinde, hem de dışında olan bir olaydır. Mesela:

Hoşunuza gitmese de savaş size farz kılındı; mümkündür ki bazen hoşunuza gitmeyen bir şey sizin için iyi, hoşunuza giden bir şey de hakkınızda kötü olabilir. Allah bilir, siz bilemezsiniz.” (Bakara Suresi 216. Ayet)

İnsanlar bazen o derece azgınlaşır ki, Allah aynı anda sayısız uyarılar gönderir!

Hakka kulak vermek istemeyenler demişler ki, “Siz bizim bahtımızı kararttınız…” (Yasin suresi 18)

Elçilerde:

Bahtınız kendi elinizdedir…” (Yasin suresi 19)

Görüyor ki Elçilerin tamamı, kendilerinden önce kurulmuş olan “Tanrı Devlet Düzenlerini” tehdit etmekle işe başlamışlardır.

Allah bütün Hak Dinleri, Ümmi Peygamberler üzerinden göndermiştir. (Ümmi demek, halkın bağrından çıkan, din adamları sınıfından olmayan demektir.)

Elçilerin getirdikleri Din, kendilerinden sonra hep tersyüz edilmiştir. Bu, sosyolojik bir olaydır.

***

Kader konusunda birkaç misal verelim:

Emevi Hanedan Devleti” (Emevi Kader Doktrini):

Bu “Kader Doktrini” insanlara yoksulluk ve mutsuzluk dikte etmiştir.

Yoksul ve mutsuz insanlara “Ahirette” karşılığını alacaklarını söylemiştir.

Statükoyu değiştirmeye ve halkın durumunu iyileştirmeye kalkışmanın Allah’ın iradesine karşı çıkmak olduğu belirtilmiştir.

İslami olmayan bu düşünce anlayışından kurtulmak gerektir.

Din, halkın vicdanında bir çığlık iken, Kisra ’nın Sarayına dayandığında; “Ey Baldırı çıplaklar! Burada ne işiniz var?” diye bir soruyla karşılaştı.

Peygamberin dava arkadaşları da, “İnsanları dinlerin zulmünden kurtarmaya geldik!” dediler.

Hasan-ı Basri, Emevi Yöneticilerine şöyle dedi: “İşlediğiniz zulümler kendi ellerinizle yaptıklarınızdır.

Bunların kaderimiz olduğu görüşü batıldır. Allah zulmedenleri sevmez. Bilakis böyle durumlarda zulme uğrayanlara cihadı emreder…”

Hz. Peygamberin vefatından ve dördüncü halife döneminden itibaren, İslam’ın kerih gördüğü, İslam’ın ortadan kaldırdığı birçok şeye tekrar geri döndüler.

Kabile kavgaları, ırkçılık temayülleri, Mevali olanların merkezin dışına itilmesi, devlet malından zenginlerin çoğalması, dinden dönmelerin (Mürted) ve yalancı peygamberlerin ortaya çıkmaya başlaması vs.

Bütün bunlar, Emevi hanedan devleti boyunca sürdü ve devletin bünyesinde kemikleşti.

Hala da hızını kesmiş değildir.

***

Bu itikadî yanlışlardan biri de, inananların “aff” meselesidir. Güya inananları ümitsizlikten kurtarmak için, “Hadis” kitaplarına bir sürü mevzu hadisler koyuldu…

Her ne kadar, kötü bir niyet için yapılmadığı söylense de, dinin altının oyulduğu bir hakikattir.

Mesela:

Sabahtan öğlene kadar iki vakit arasında İşlenilen bir günah, öğle namazı kılındığı an affolunur. Bu zincirleme böyle gider. Bu günlük kurtuluştu (!),

Eğer Cuma namazına giderseniz orada kılacağınız iki rekât, haftanızı tertemiz eder… Bu haftalık kurtuluştu (!),

Eğer Hacca giderseniz, hacı olduğunuz andan itibaren o yıl boyunca işlediğin bütün günahların silinir… Bu yıllık kurtuluştu (!),

Ancak burada bir istisna vardır. “Hacca gidenin bütün günahları kul hakkı hariç silinir”.

Eğer bunların dışında, bir şeyh bulur, eteğine yapışır, ondan şefaat ister, o da şefaat ederse; Bu da ebedi kurtuluş demektir. (!)

***

Garip olan taraf, bunların sorgulanmamasıdır.

Mesela kimse şeyhine sormuyor; “Sen kendini kurtardın mı ki…?”

Hâlbuki Kıyamet Günü şefaat yalnız Allah’a aittir. Kur’an’a göre Nebilerin, Şehitlerin, Salih kimselerin şefaat yetkisi yoktur!

Yazık ki hala bu memlekette bu tür şeyler, prim yapıyor!

Bu tablolar ülke insanının, ne kadar İslamsız ve cahil bırakıldığının göstermiyor mu?

Zulme karşı iyi diren, komşunla iyi geçin, kan dökme, davranışlarında adaleti ve dürüstlüğü terk etme, o zaman kendine şahit olmuş olursun!

Kurtuluş insanın kendi yaptıklarında gizlidir. Yani insanın kendi iradesindedir!

Demek ki, çalmak, çırpmak, öldürmek, iftira atmak, yalan söylemek, zina yapmak, haram yemek, adalet/emanet/Velayet, gıybet yapmak, zulüm yapmak insanın kendi elindedir

Demek ki, bir yaraya merhem olmak, bir öksüzün başını okşamak, bir yoksulu doyurmak, bir mazluma arka çıkmak, insanın kendi elindedir

Demek ki, tüm kötülüklerin anası; mülkü kenz etmek, hırs, kibir ve haset içinde olmak insanın kendi elindedir

***

Brahman “Kast Sistemi”;

Hint toplumunda Brahmanların kurdukları Kader anlayışı tipik bir “Emevi Kader Doktrini” dir. Brahmanlar toplumu kastlara bölmüşler ve en üste kendilerini yerleştirmişler, buna da “Tanrısal yazgı” demişlerdir. En altta sürünen “parya” ya, “Eğer mutlu olmak istiyorsan, şimdiki hayatında ki bu yazgıya itaat et, uslu dur, ikinci hayatında üst kastta doğabilesin! Aksi halde ikinci hayatından bir böcek olarak bile doğamaya bilirsin.”

Bu nedenle üst kastlara çıkmanın yolu var olan düzene uymak, itaat etmek, olan bitene boyun eğmek ve bu halde ölümü beklemek, ölümden sonraki ikinci hayatta üst kastlarda yeniden doğmak için bunların şart olduğu söylenmiştir.

***

Roma’nın köleci düzeni “Stoacı kader” anlayışı: Roma’nın köleci düzeni “Stoacı kader” anlayışı gelince “Tanrısal Yazgı” düzeni aynı şekilde işlemiştir. Roma’nın hayatı, köleci bir toplumdur. Roma’da kimi insanların köle, kimi insanlarında efendi olması kaçınılmazdı. Çünkü doğanın kanunu böyleydi. Birileri efendi olurken, birilerinin köle olması gerekliydi. Buna “Stoa (mevcut durum) Felsefesi” deniliyordu. Buna karşı gelmenin cezası ölümdü.

Sonuç itibariyle her üç kader anlayışı, birbirinin içinden çıkmış ve Roma’nın köleci düzenini sürdürmüştür!

Mahmut AKYOL

DİNİN SAHİBİ ALLAH, DİNİ TEBLİĞ EDEN HZ. MUHAMMED VE KORKU KÜLTÜRÜNDEN ÇIKIŞ!

mbas5

logo5

DİNİN SAHİBİ ALLAH,  DİNİ TEBLİĞ EDEN HZ. MUHAMMED VE KORKU KÜLTÜRÜNDEN ÇIKIŞ!  

Dinin Sahibi Allah’tır. Dini Müjdeleyen Hz. Muhammet’tir.

Hz. Muhammed’in dini tebliğ metodu şudur: “Müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz; kolaylaştırınız, güçleştirmeyiniz

Bu uyarıya rağmen, dini söylemde korku hiç eksik olmamıştır. İnsan, günah korkusunu ve suçluluk duygusunu hep yaşamıştır.

Gerçi İslam; korkuyu bütünüyle göz ardı etmez!

Yeterki her şeyin sahibi olan Allah’ın rahmetine kişi iman etmiş olsun!

Allah, “Rahman” dır.

Merhamet O’nun en belirgin niteliğidir.

Yeterki Allah’ın özündeki “merhamet” doğru anlaşılmış olsun.

Allah “Rahim dir.

Allah’ın bütün işleri, yaratması ve ilgili her şeyi, O’nun sonsuz merhametiyle açığa çıkar ve öylede hüküm sürer.

Allah, Hz. Muhammed’i “âlemlere rahmet” olarak göndermiştir. Bu bakımdan Hz. Muhammed’i yeryüzünde ve davranışlarımızın arasında aramak farzdır. (Enbiya Suresi 107. Ayet)

İçinde  bulunduğumuz toplum, son iki asırdır sosyal, dini ve siyasi korkular içinde yaşamıştır. Osmanlı’nın toprak kaybı bu korkunun en belirgin göstergesidir.

Hala bu panik havasından kurtulamadık. Hala birbirimizle uğraşmaktan, birbirimizi suçlamaktan vazgeçmedik.

Kanaatimce buna sebep; Hz. Muhammed’i yeryüzünde davranışlarımız arasında aramayı terk etmiş olmamızdır… Osmanlı’nın son dönemlerine damgasını vuran Batıcı, Türkçü, İslamcı tartışmalar hep bundandır.

Yani Hz. Muhammed’i vicdanımızda kaybettik. Yeryüzünde aramayı bıraktık. Bulutların üstünde, “İsrailiyat” kehanetleri arasında boğulmuş Nebiyi aramaya koyulduk.

Çatışmanın en temel dinamiği, herkesin birbirini suçlamaya çalışması, hala kimsenin kimseyi anlamaması…

Oysa bu millet ve biz, yedi düvele karşı muazzam bir mücadele vermiştir. Bu vatanı bu millet dişiyle, tırnağıyla, kanıyla, canıyla yeniden inşa ettiğinde; “kuvve-i manevi” yle beraberdik… Biz, mağlup medeniyetimizin yasını son iki asırdır kendimizle beraber tarihimizle, devletimizle, değerlerimizle çekerek bugünlere geldik.

Lakin son iki asırdır Mülkün Sahibi olan Allah ve dini müjdeleyen Hz. Peygamberi vicdanlarımızda bulamadık. Adeta vicdanlarımız kurudu ve biz göremedik. Tutunacak dal ararken, tarihin bataklıklarında kaybolduk…

Nitekim İslam’ın dinamik boyutunu öne çıkartmak yerine, korkuyu kurumsallaştırarak “içtihat” kapısını kapattık. Dinin önceki asırlardaki anlaşılma biçimini bugüne taşımaya kalkıştık ve kendimizi maziye mahkum ettik. Sonunda din alanında, günah korkusu ve dinden çıkma korkusu temel belirleyici oldu. Başka bir ifadeyle “korku egemen” bir din anlayışının içine sürüklendik.

Din alanındaki korku, hayatımızda içselleşti. Maalesef mevcut din anlayışımız, korkularımızı besler oldu.

Şimdi öyle zamandayız ki korkular, insanların dürüst olmasını zorlaştırdı. Korkak insanlar, kendilerini sembollerle ifade etmeyi tercih etmeye başladı. Çünkü semboller, korkuları gizler ve insanı “takiyyeci” yapar.

Korku, aklın ve akılcılığın en büyük düşmanıdır. Çünkü korku akıldışı alanda serpilip gelişir. Korkak insanlar, korkularından kurtulmak için, doğru bilgiden, gerçeklerle yüzleşmekten de korkarlar.

Bu durum, insanın varoluşsal tek korkusu, “ölüm korkusu” dur. Buda insanın hiç aklından çıkmaz… Ölüm korkusunun dışındaki bütün korkuların öğrenilmiş korkular olduğunu söylemek pek de yanlış değildir.

Korku ile ilgili algı ve iletişim daima “güç” üzerinden gerçekleşir. Korku kültürünün en kötü tarafı, korkunun içselleştirilmesidir. Korkak insanların ne yapacağı kestirilemez; öğrenilen korkular aklın sağlıklı işlemesini engeller.

Din dilinin ve siyaset dilinin korku merkezli olması, çok ciddi sorunları beraberinde getirmektedir. Siyasetin ürettiği birtakım olumsuzluklar, korku egemen din dili sayesinde toplumda kalıcı hale gelmeye bir başlarsa, daha açık bir ifadeyle korku kültürü, dini istismar  etmeye başlar!

Toplum adeta, korku üretim merkezleri olur. Herkes, sesini duyurabilmenin tek yolu bu bağırmadır. Bağırmak, başkalarını dinlemek gibi bir niyetin olmadığını gösterir. Bağıran insanların “anlaşılmak” gibi bir dertleri yoktur… Eğer korkularımızın içinde boğulup kalmak istemiyorsak, onlarla bir şekilde yüzleşmeliyiz.

Korkularla yaşamak, insanın tabiatına uygun değildir. Uygun olan taraf hayatımızın  merkezine yeniden dinin Sahibi Allah’ı ve Dini Müjdeleyen Hz. Muhammed’i koymaktır.

Lakin son zamanlarda yorgunluğumuza sünger çektik derken karşımıza yeni isimler altında “Şeytan’ın Orduları” yeniden karşımıza çıkmaya başladı.

ABD’nin Irak’ı parçalama çalışması kesintisiz sürüyor. Mezhep ve ırkçılık temeline dayalı parçalama işinde ABD yalnız değil, İngiltere başta olmak üzere Batı ve İsrail’de var… Amerika, Irak’ı üçe bölmek için uygun koşullar meydana getirmeye çalışıyor…

ABD’nin Irak’ta Kürt devleti kurmaya çalışması bununla sınırlı kalmayacaktır…

Değil mi ki yukarıda sayılan devletler ve korsan devletler varlıklarını “zulüm” ve geçimlerini “haram” üzerine kurmuşlardır. Bu durum gösteriyor ki, kan içmeye devam edeceklerdir.

Barzani’nin arkasında duran ABD, İngiltere ve İsrail’dir.

Sonuçta; “Siyon Yıldızı”, Hristiyan “Haçı” ve İslam’ın “Hilali” arasında “Din Savaşı” durmayacaktır. Burada Hak galip gelecek, Batıl yenilecektir.

NATO, ülkelerin kendi içinden milis kuvvetler hazırlayarak çeşitli isimler altında gayeleri aynı olan ( FETO- DAİŞ- PYD- PKK-gibi terörist örgütler ) bu örgütlerle ihanetlerini sürdürecekler…

Yeter ki Mülkün Sahibi olan Allah ve dini müjdeleyen Hz. Peygamberi vicdanlarımızda bulunsun!

Yeter ki Ümmetin bünyesini Müslümanlar güçlensin!

Yeter ki Müslümanlar “Adalet Devleti” ilkesinden vaz geçmesin!

Yeter ki İslam dünyası Emperyalistlerin çatışma sahası haline gelmesin!

Yeter ki Müslüman uyansın, ekmeğini paylaşsın, insanlığın kanayan yarasını el birlik sarsın!

Yeter ki “Hep birlikte Allah’ın ipine (Kur’an’a) sımsıkı sarılsın!”

Yeter ki Müminler kardeş olsun ve cahiliye ölümüyle ölmüş olmasın!

Mahmut AKYOL