ŞEYTAN, ÂDEM’İ VE ÇOCUKLARINI MÜLK BİRİKTİRMEKLE NASIL KANDIRDI?

logo5

ŞEYTAN, ÂDEM’İ VE ÇOCUKLARINI MÜLK BİRİKTİRMEKLE NASIL KANDIRDI?

Şöyle:

Şeytan O’na vesvese vererek: ‘Ey Âdem! Sana, sonsuzluk ağacıyla eskimez-çökmez mülk ve saltanatı göstereyim mi?’ dedi. Taha suresi 120. ayet

Tafsilat fazla lakin ayet bu kadarla yeterli…

Dünyada bize önce adalet lazım…

Allah size adaleti emreder’ Nahl Suresi Ayet; 90.

Bakın bu ayeti ‘tavsiye’ eder değil, ‘emreder’ olarak okumalıdır.

Geriye kalan bütün işler, adalete dayalı olması lazım! Allah’ın bizden istediği budur.

Kıyamet günü Allah, rahmetiyle muamele edecektir. Bizim talebimiz de, zaten bundan başkası değildir… Çünkü mevzumuzun üzerinden geçen zaman asırlar oldu… Onun için rahmet, ahlâk, adalet ve hukuk arasında bir ilişki kurmak zorlaştı.

Bu sebeple, ‘Allah rahmeti kendine yazmıştır.’ Bunun için biz, birbirimizden değil Allah’tan Rahmet dileriz. Zira O’nun rahmeti sonsuzdur…

İnsan gönlünün derinliklerinde yatan sevgi ve merhamet, Allah’ın Rahmetiyle canlı durur ve beslenir. Bu Rahmet insanın bedeninde yansır, buradan ahlâk doğar. Rahmetle ahlâk arasında derin bir ilişki vardır. Fakat ahlâk, kişinin karakterindedir.

Bu karakter bugün hani ki, ahlâk temayüz etsin?

Ancak doğru sözlü, yalan söylemeyen bir insan karakterinde ahlakın yansıması söz konusudur. Ancak o zaman insanın gönlünün derinliklerinde Allah’ın sevgi ve merhameti canlı kalır ve beslenir.

Adalet, insanların birbirleriyle olan ilişkilerinde Rahmet ortaya çıkar.

Mesela Rahmet der ki:

‘…seven ve merhamet eden hiç öldürür mü?’

Hayır, öldüremez!..

Ama öldürme bütün hızıyla devam ediyor! Zira insanlık vicdanı kurumuştur…

Bunun en bariz örneği dünyanın bugünkü halidir.

Mesela Ahlâk der ki:

‘… Adam öldürmek kötüdür, bu katilliktir. Katil olmak gayri ahlaki bir durumdur ve ahlâksızlığın başıdır.’

Mesela Adalet der ki:

‘…Kim kimi öldürürse; zengin, fakir, siyah, beyaz, doğulu, batılı oluşuna bakılmaksızın hesabı sorulmalıdır.’

Mesela Hukuk der ki:

‘…Kim birisini öldürürse kısas edilmelidir, idam edilmelidir veya ona şu kadar yıl ceza verilmelidir.’

Yani Hukuk bunu bir karşılığa bağlar. Dolayısıyla rahmet, adalet, ahlâk ve hukuk arasında bir ilişki vardır. Hukuk kuralları adalete uygun olmalıdır.

Adalet, ahlâktan güç alır. Ahlâkın kökünde rahmet olur. Adalet ve ahlâk gibi kurallar insanlar birbirini sevsin, bir arada huzur içinde yaşasın diye vardır. Çünkü Kabil’in Habil’i öldürme zemininin altında yatan hakikat budur.

Daha sonra mülk sahibi olduğunu iddia edenler, bunun etrafına görevliler tayin ettiler. Önce bekçi yerleştirdiler. Ordular kurdular. Hesap uzmanları hazırladılar. Bunun adına da devlet dediler.

Adalet mülkün temelidir’ sözü ile Hz. Ömer şunu söyledi:

‘…Servet ve iktidar (mülk) adilce dağıtılmalıdır. Servet ve iktidar bir kişi veya grup elinde temerküz etmemelidir.

Bunların özeti, İslam’ın insanlığa vermek istediği mesajlar şudur:

Birincisi MÜLKİYETTİR:

Mülkiyet, sahip olduğumuz şeyler demektir. Yani bu noktada Allah:

Mülk Allah’ındır.’ der (Zümer, 6)

Yine Allah: ‘İnsan için emeğinden başka hakkı yoktur.’ (Necm, 39) Buyurur.

Yani siz hiçbir şeyin sahibi değilsiniz ve her şeyin sahibi Allah’tır. Önce bu şekilde kabul edilmelidir.

Hayatın temeli budur. Yani sahip olunan (bilgi, servet, iktidar) bir kişi veya bir grubun elinde toplandığında, diğer insanlara karşı üstünlük kurulmamalıdır!

Hz. Peygamber şöyle der:

Kişinin namazına, niyazına değil; dinar ve dirhemle olan arkadaşlığına bakın.’

Buradaki kasıt, kişinin sahip olduklarını nasıl kullandığı, eline bir güç, servet ya da iktidar geçtiğinde nasıl bir davranış sergileyeceğine dikkat edilmelidir.

İkincisi ADALETTİR.

Üçüncüsü VELAYETTİR. Burada aranacak husus, ‘dostumuz ve düşmanımız kimdir’ meselesidir.

Mesela şu an kim dünyanın ezan okunan yerlerini bombalanıyorsa, ülkeler işgal, talan ve yağma ediliyorsa, kadınlar tecavüze uğruyorsa…

Bunları yapanlar bizim dostumuz değildir…

Hiç dost öldürür mü? İşgal, talan, yağmalama ve kadınlara tecavüz eder mi?

Hayır, etmez!

İşte bunlara karşı susan bir din, bir Müslüman ölüdür…

Bir örnek daha:

Hz. Peygamber bir adamla tokalaşır ve adamın elindeki nasırlar eline batar…

Peygamberimiz o adama ‘ne iş yapıyorsun’ diye sorar. Adamda ‘tarlalarda ailemi geçindirmek için çalışırım’ diye cevap verir.

Peygamberimiz adamın elini tutup önce öper, sonra yukarı kaldırıp ‘cehennem ateşi bu ele asla dokunmayacak’ der.

Peygamberimiz burada emeğin ne denli önemli olduğuna vurgu yapar.

Diğer bir örnek daha:

Yine Hz. Peygamber’e Ebu Cehil gelir ve der ki:

Senin dinine girdiğimde bana ne var?’

Hz. Peygamber de şöyle cevap verir:

Şu yanımda oturan siyah yüzlü Bilal’e ne varsa, sana da o var.’

Buna karşılık Ebu Cehil, ‘Öyle din olmaz olsunBen kölem olan birisiyle aynı yerde oturamam!’ der ve çekip gider.

Günümüzde sosyal ilişkilerde böyle değil mi? Aynı düşünce yapısındaki servet sahiplerine gidip, aynı şeyleri söyleyin, aynen rahatsız olacaklardır.

Halbuki istediğiniz kadar malınız mülkünüz olsun, İstediğiniz kadar profesör olun, istediğiniz kadar kitap yazın, istediğiniz kadar âlim olun, istediğiniz kadar yetenekli olun, istediğiniz kadar dil bilin; öldüğünüzde sonunda mezarın içinde böceklere yem olmuyor musunuz? Böcekler sizin de beyninizi yemeyecek mi?

Mezarlıklar kendisini vazgeçilmez olduğunu sanan insanlarla doludur. İnsanlar hayatta o kadar piramit, o kadar put dikmelerine rağmen kendilerine bir fayda olmadığı gibi, kendileri de yok olup gitmiştir.

Buna rağmen insanlık hayatı devam ediyor…

Kadın erkek, siyahla beyaz, doğuyla batı eşit yaratılmadı mı? Allah, birini görmemezlik ederek, diğerine hiç avantaj sağladı mı?

İnsanın sakat doğması bile anne rahmine düştüğü aşamalarda meydana gelmiştir. Yani ortada bir yanlış evlilik yapılmıştır, genetik vb. bir şey olmuştur.

İnsanlar bir tek ümmetti; Allah onlara müjdeleyici ve uyarıcı olarak peygamberler gönderdi. Peygamberler aracılığı ile insanların anlaşmazlığa düştükleri konular hakkında aralarında hüküm vermek için hak kitap da indirdi. Halbuki, o konularda anlaşmazlığa düşenler, kendilerine apaçık ayetler geldikten sonra, aralarındaki kıskançlık yüzünden ihtilafa düşen kitap ehlinden başkası değildi. Bunun üzerine Allah, kendi iradesiyle, inananları ihtilafa düştükleri hakikate eriştirdi. Çünkü Allah, dileyeni doğru yola ulaştırır.’ Bakara Suresi 213. ayet

Allah sizi önce eşit olarak var etti, sonra bu eşitliğin bozulduğu hallerde buna tepki duyacak, itiraz edecek ve yeniden eşitlik sağlayacak bir duyguyu içinize yerleştirerek sizi adaletli, adalete karşı hassas bir varlık haline getirdi.

Bu nedenle insanların içinde adalet duygusu vardır. Adalet evrensel bir kavramdır. Dünyanın neresinde bir mücadele varsa, kökeninde adalet hissinin eşitsizliği vardır.

Eğer bir cemaatte, bir devlette, bir toplulukta, bir mecliste kimde para mevzusu varsa, orada tuğyan vardır.

Kur’an’ın hayır dediği ilk şey, Kâbe’ye egemen olan dokuz kişilik tefeci, bezirgân çete olmuştur!

Bunların hepsi, Kavimlerin zenginlikten şımarmış olması, tefeci bezirgân çete olmuş olmasındandır!  

Gelin bizlerin tefeci, bezirgân çete olmamamız için Rabbimize yalvaralım!

Zira ‘Benim Rabbim sırat-ı müstakim üzeredir.’ Hûd Suresi 56. Ayet

Allah sırat-ı müstakim üzerinedir. İşte ahlâk dediğimiz şeyin tanımı burada ortaya çıkıyor. Ahlâk, kişinin bir lafa, bir söze bakması değil, insanların bizzat kendilerinin yaptığı şeye çağırmasıdır.

Eğer:

Ben böyle bir şey yapıyorum, siz de buna gelin’ deyin, böylece ahlâkı çağırmış olursunuz.

Fakat siz bir laf ediyor, Lakin o lafla amel etmiyorsanız, sadece münafıklık etmiş olursunuz!

Mahmut AKYOL

KAPİTALİZM VE KUL HAKKI

logo5

KAPİTALİZM VE KUL HAKKI 

Açlık” konusunda bir yazıyı kaleme aldığımda aklıma ‘Kapitalizm, Kul Hakkı’ gelir. Yani hırsızlık, yani kul hakkından çalmak gelir!

Dünya nüfusuna göre bir milyar insan aç yaşıyor.

Allah cümlemizi iyilik, güzellik ve doğruluktan ayırmasın, Kul Hakkını yemekten muhafaza etsin!

İslam’ın özünde adalet, özgürlük, eşitlik, paylaşmak, emek vs. Vardır.

Bu kavramlar üzerinde çok düşündüm! Hepsinin nihayet yolu bir ayette son buluyor.

Kavramları yorumladığımda gördüm ki, bilgiden ziyade bilinçli olmak lazımmış…

Arkadaşlar!

Siz acaba açlık konusunda zalimin karşısında, mazlumun yanında hiç durdunuz mu? Ve ya hiç vicdanınıza ‘aklınıza’ bu soruları sordunuz mu? Hiç bu sorulardan rahatsızlık yaşadınız ve uykularınızı kaçırdınız mı?

Ben çoğu zaman Akif’in ifadesiyle bunları yaşadım. Kanayan bir yara gördüğümde hep benimde yüreğim kanamıştır.

Hayatın “Adalet ve Zulüm” denklemi üzerinden gidip geldiğini gördüm.

Allah, hayatın kuralını böyle koymuş ve hayatı zıtlarıyla böyle anlatmıştır. Zalimlere karşı mazlumları, güçlülere karşı güçsüzleri, ezenlere karşı ezilenleri savunmanın bir vicdan işi olduğunu açıklamıştır.

Yani Allah hayatı böyle ‘takdir’ etmiş ve insanın kendi kaderini böyle yazmasını istemiştir! Elbette ki bu işi anlamak ve gereğini yapmak kolay değildir. Bedeli çok ağırdır. Bu, ‘arı kovanına çomak sokmak’ gibidir. Ancak, sözün namusu için yaşayanlar için kolaydır. Erdem sahibi birçok insan, bu bedeli hayatlarıyla ödemişlerdir…

Çünkü insanlığın onur mücadelesi nimet üzerinden değil, külfet üzerinden yürür.

Buna göre, dünyanın en onurlu işi budur. Bu işi kendilerine dert edinenler, zengin olmak için, kariyer ve konfor için değil; mütevazı bir hayatın şerefi için yaşamış olanlardır. Bu yaşam insan iradesiyle olur.

Vicdanların iktidarı demek:

Dünyanın insanca ve hakça yaşanması, ‘Ben’ diyen bencilliğin yok edilmesi, çıkarcı zihniyetin son bulması,  acımasızlığın yerini merhametin alması, eşitçe paylaşımın ve hakça bölüşümün olması ve tüketim çılgınlığına son verilmesi, kısaca insan olmak demektir.

Vicdanları kuruyanların yeryüzünde dikmeye çalıştıkları şey ‘Mamon’ (Para Tanrısı iktidarını)  kurmaktır. Bu da insanlığın ‘Yok oluşa doğru giden yıkılışıdir’ …

İslam, insanlığa boş yere gelmedi!

Haksız kazancı, çalmayı, zulmü ortadan kaldırmak için geldi!

Maalesef İnsanlığın/Müslümanlığın İslam’ın dünya dengesini bozan bu eylemleri ortadan kaldırmak için geldiğinden haberi yok! Bu durumda yeryüzünde bir buçuk milyarı aşkın Müslümanın kasılmaya hakkı da yoktur!

İki kutuplu dünyadan tek kutuplu dünyaya geçilmesinden bu yana, insan hırsı iyiden iyiye azdırıldı. Kapitalizm, dünya hâkimiyetine doğru hızla ilerlemektedir. Dünyanın vicdanı giderek yalnızlığa ve ölüme terkedildi!

Dünya, ‘Cüzdanların İktidarı’ ile yönetilir oldu.

İnsanlığın ve doğanın düşmanı Kapitalist üretim anlayışı, her şeyi tüketiyor! Gözü kârdan başka bir şeyi görmüyor! Kapitalist dünya Doğayı yok ediyor, daha fazla kazanmak uğruna ozon tabakasını deliyor, buzulları eritiyor ve yağmur ormanlarını acımadan katlediyor!

Silah şirketleri daha çok kazansın diye savaşlar çıkartıyor, Mamon masumların kanından, petrolden, Sabbah’ın eroininden besleniyor! Çünkü varoluş temelinde ‘Makyavelizm’ yatıyor!

İnsanlığın ve doğanın düşmanı Kapitalist dünya, bütün gücüyle elindeki bombaları, kimyasal gazları atıyor, elindeki fabrikalar zehirlerini saçıyor, bundan da en ufak şekilde rahatsızlık duymuyor! Pislettiği dünyadan kaçmak için uzayda başka yerler arıyor.

İşte kısaca ‘Kapitalizm’ bu…

Kapitalizm denen vicdansız ideoloji bu…

Daha çok kazanmak, daha çok hırsın sonu bu…

Buna engel olmak bir insanlık görevidir.

Buna engel olmak senin işin!

Buna engel olmak, Tarihin sana yüklediği bir görevdir! Mamon’un iktidarına son vermek ‘Adalet Devletini’ kurmak senin vazifendir!

Görülüyor ki, açlık ve kapitalizm, birbiriyle derinden ilgilidir! İnsanoğlu, elinde var olanın üzerine daha çok koymanın derdinde…

Aman Dikkat!

İnsanlığımızı her ne olursa olsun kaybetmeyelim! 

İnsanın din ile ilişkisi, ‘Dine girmek, Dini yaşamak ve Dinden çıkmak’ şeklinde olur.

Bu üç alanda asla bir zorlama yoktur.

Mesela kişi namaz kılmıyorsa sopa vurulamaz, oruç tutmuyorsa sorguya çekilemez, başını örtmüyorsa cehennemle tehdit edilemez, ezan vakti dükkânını kapatmıyorsa açmaya zorlanamaz!

Bu yaptırımların hiçbiri İslam’i değildir! Bunlar Türkiye, İran, Suudi Arabistan, Afganistan gibi ülkeler de İslam’ı farklı anlamalardan kaynaklanır. Bu da gayet normaldir.

Müslüman bir kimsenin bireysel ibadetlerini ihlal etmesi durumunda sadece irşat, nasihat ve hatırlatma yapılır. Çünkü herkes hesabını ‘Yevmi Kıyamette’ Allah’a verecektir.

Baktığımızda Kur’an’ı Kerimin kırmızıçizgileri vardır. Bu çizgilerin başında ‘Hukuku’l-İbad’ (kul hakları) gelir. Bu hak o kadar büyüktür ki, her şeye Kadir Cenab’ı Hak bile, bu hakların arasına girmez!

Öldürmek, çalmak, yol kesmek, gasp, hırsızlık, vurgun, soygun, iftira, fuhuş, zina, can, mal, akıl, nesil korunması ve güven altına alınması, bunlardan bir/kaçıdır…

Dünyanın her yerinde hukukun özü budur. Bu hakların cezası, her iki dünyada da olacaktır.

Tarih boyunca insanlık, din ve devlet adına özgürlükten mahrum bırakılmıştır. ‘Tanrı adına insanı öldüren doğu ve insan adına Tanrı’yı öldüren batı hep bu cinayeti işlemiştir

İnsanların seçtiği din, yani ‘dünya görüşü ve yaşam tarzı’ Allah’ın bir zorlaması değil, bir teklifidir. Böyle olduğu halde neden birileri kraldan çok kralcı kesiliyor; anlamıyorum. Eğer maksat Allah’a karşı şirin görünmekse Allah; bu düşünceyi lanetlemiştir.

Allah Nebisine der ki:

Sen hatırlat, sen ancak bir hatırlatıcısın. Dayatan bir zorba değilsin.’ 88/21-22

Yani sen, ‘satır sallayan, dayatan, zorbalık yapan değilsin

Mekke’de, ‘Sen bir dayatan zorba değilsin’ diyen Kur’an, Medine’de neden dayatan birisi olabilir! Eğer zorbalık Mekke’de kötüyse, Medine’de nasıl iyi olur?

Dinde zorlama yoktur.’ 2/156

Eline güç geçiren birisi ötekinin üzerine, Allah ve din adına, modernlik, çağdaşlık, laiklik vs. adına nasıl dayatma yapabilir… Bu sorundan insanlık çok çekti ve çekmeye de halen devam ediyor.

İslam’ın bu yönüyle Müslümanların yüzleşmeleri şarttır!

Hz. Ömer’in dediği gibi ‘Adalet mülkün (devletin) temelidir.’ Yani Devlet kul hakkına tecavüz edeni cezalandırmak zorundadır. Devlet bundan saptığı an meşruiyetini kaybeder.

Devlet bazen, parasını yırtanı, bayrağını yakanı, kendine karşı gelmek olarak algılayabilir, hatta anayasal düzeni zorla değiştirmek olarak yorumlayabilir ama asla onu öldüremez!

Mesela Ebu Hanife, Emevi Sultanının kıldırdığı cuma namazına gitmediği için, zorla götürülmeye çalışılmış, zindanda işkence yapılarak öldürülmüştür. Ne acı bir durum. Bu İslam adına ve Peygamberin vekili Halife(!) adına yapılmıştır.

İran’da, yönetimdeki mollayı eleştirmenin İslam’a, Allah’a, peygambere ve imamlara hakaret sayılmaktadır. Ne kadar garip geliyor insana!

Bakınız, ‘Din bir vicdan işi değil; ’vicdanla başlayan bir iştir.’

Dinin kökünde sevgi ve merhamet, gövdesinde akıl ve vicdan, dallarında özgürlük ve adalet, meyvelerinde dünya ve ahiret mutluluğu vardır.

İslam’a inanan kişi İzzet ve şeref kazanır. Lakin İzzet ve şeref bütünüyle de Allah’a aittir.

Size bir tapınak dininden değil; gerçek hayat dininden bahsediyorum. Bu dinde ‘Adalet devlet anlayışı’ vardır… Sosyal vicdan emek, adalet, eşitlik, paylaşım, bölüşüm İslam için en yüce değerdir…

Paranın sahibi ihtiyacı olandır. İhtiyacından fazla olan şeyde, mülkiyet ilişkisi kötü bir ilişkidir…

Bu gök kubbenin altında söylenen en doğru sözdür…

Sudanlı Muhammed Taha diyor ki, insanlar başlıca iki tür korkuyla yaşarlar.

  • İçsel korku, bu kişinin psikolojik, manevi dünyasıyla ilgilidir. Bu dünyaya niye geldik ve niye yaşıyoruz?

Ne demokrasi, ne sosyalizm insanın içsel korkularını çözemez!

  • Dışsal korku, ekonomik ve siyasi korkulardır. İktisadi korkularda ‘Yarın ne yiyeceğim, nasıl tedavi olacağım, çocuğuma nasıl iyi bir eğitim sağlayacağım’ sorularıdır. Siyasi korkuların panzehiri, derinleştirilmiş demokrasidir.

Mesela Norveç’te insanın iktisadi ve siyasi korkusu yok. Ama bu insanlar hep intihar ediyor. Niye yaşıyoruz sorusuna cevap bulamıyorlar.

Erkek kadını sahiplenemez! İkisinin sahibi de Allah’tır. Senin içinden bir çocuk doğuyor. Aile içinde yaşıyorlar ve bizim onlara karşı görevlerimiz var. Bu görevleri yerine getirmemizi istiyor Allah. Senden istenen bu…

Kuran’da kadınla erkek birlikte yaratılmıştır. Bir çift olarak var edilmiştir… Dolayısıyla yaradılışta bir eşitlik vardır. Buna böyle bakarsak, geriye kalan bütün hayat ilişkilerinde kadın ile erkek eşit olarak görülür. Erkeğin kadın üzerinde üstünlüğü söz konusu olamaz. Eşittirler.

Farklılık çeşitli şekillerde olabilir. Ama bu Allah’ın nimetleri birbirimizin aleyhine kullanıp da imtiyaz çıkarma, ayrıcalık edinme söz konusu olamaz.

Mahmut AKYOL

ÜMMETİN KIZIL ELMASI BARIŞ, ADALET VE GÜVENLİK YURDU DÂRU’S SELAMA HOŞGELDİNİZ…

logo5

ÜMMETİN KIZIL ELMASI BARIŞ, ADALET VE GÜVENLİK YURDU DÂRU’S SELAMA HOŞGELDİNİZ…

Allah (insanları) dâru’s-selâm’a çağırıyor. Allah kimi layık görürse onu doğruluk ve dürüstlük yolunda yürütür.” (Yunus Suresi 25 Ayet)

Klasik tefsirciler buna “cennet” dediler. Yani Cennet inananlar için öbür dünyada içinde ebedi kalacakları bir yurttur.

Halbuki Ayette geçen kısmıyla Dâru’s-selam (Siyasi Birliktelik) yani barış, esenlik, huzur, adalet, güvenlik yurdu bu dünyada yaşanmak için vardır. Allah doğruluk ve dürüstlük yolunda yürümek için kullarını “adalet ve barış yurdunu” bu dünyada kurmaya çağırmıştır!

Bu çerçevede “selâm” kavramı “esenlik, huzur, güvenlik, adalet, barış, sulh” gibi oldukça geniş bir anlam çerçevesine sahiptir.

Yani burada denmek istedi ki:

  • Kimse kimsenin hakkını yemesin!
  • Savaşlara, katliamlara, kıyımlara, işgallere sebep olmasın!
  • Baskı, zulüm ve zorbalığın ortağı olmasın!
  • Dinde sakın farklılığa sapılmasın!
  • Nimetlerinizi bölüşün, eşitlik, adalet, dürüstlükten, doğruluktan ayrılmayın!

Bu cümlelerin yaşam alanı bu dünyadır. Bu yaşam alanını Allah Peygamberleri vasıtasıyla vahiy etti.

  • Ey insanlar dünyada birbirinize örnek olun…
  • Bu örnekliğin bir kısmı taraftar bulmuş…
  • Bazıları itibar görmüş…
  • Bazıları da unutulup gitmiştir.
  • Allah unutulup giden kullarından eylemesin…

Vahyin sebebinin birisi de insanın vicdanıdır…

Hazreti Ömer’den başlayıp Aliya Izzetbegoviç’e kadar uzanıp gelen İslam’ın yenilikçi damarı bu yolu kullandılar. Bugün bu yola şiddetle ihtiyacımız vardır. Çünkü İslam’ın en dinamik, yapıcı ve inşacı damarı burada yatmaktadır.

Dâru’s-selam bir Kur’an kavramıdır. Yani bu Kur’an-ı Kerim’in, cennet idealidir.

  • Dâru’s-Selam, eşitliğin ve adaletin olmadığı bir yerde kurulamaz!
  • Zulmün, hırsızlığın, fitne ve fesadın olduğu yerde kurulamaz.
  • Tahakkümün, zorbalığın ve hegemonyanın olduğu bir yerde kurulamaz.

Çünkü eşitlik ve adalet, “sınırsız, sınıfsız, saldırısız, sömürüsüz ve savaşsız” bir hayat kurmanın adıdır.

Hali/hazırda yeryüzünde bu ideale en yakın olanlar, “Sosyal Adalete” en yakın olanlardır.

Esasında bu gayri insani ve gayri İslami canavarı üreten Batı olmuştur. Şimdi İslam, IŞİD sebebiyle insanlara ürkütücü geliyor. Batıda şu an bırakın “Şeriat” demeyi, Müslüman demek bile insanlara ürkütücüdür. Batı, ne kadar şeytani işler varsa, hepsinin faturasını İslam’a kesmek istiyor.

İslam, insanların zenginliğine karışmaz ama biri zengin iken diğerinin yoksul olmasını da istemez! Çünkü toplumdaki bütün sorunlar, insanların birinde olup diğerinde olmamasından kaynaklanıyor. Bu Da Dâru’s-Selam anlayışına ters bir durumdur.

Yani “Ümmet”, din birliği demek değil, dinler ve kabileler arası siyasi bir birlikteliktir.

Nitekim Hz. Peygamber Medine’ye geldiğinde, 18 kabileyi bir araya getirmişti.

Bunların içinde Yahudi ve Hıristiyan kabileler olduğu gibi, başkaları da vardı. İşte bu birlikteliğe “Ümmetin” birlikteliği denilmiştir. Medine sözleşmesinin birinci maddesi de böyle yazılmıştır. Demek ki ümmet sosyo-politik bir birlikteliktir.

Bu devasa coğrafyaya neresinden girerseniz aynı esenlik, barış ve adalet dileğiyle karşılaşırsınız:

“Dâru’s-Selâm’a hoş geldiniz…”

Burası, dinler tarihi açısından insanlığın dimağına kazınmış dinlerin rahmidir…

Burası, “millet” ve “ümmet” olarak kendimizi var kıldığımız, büyük bütünler ve asabiyetler oluşturduğumuz, ortak zaman, mekân, tarih, coğrafya, aidiyet, dil ve kültür evreni ile “biz” idraki yarattığımız kültürel coğrafyamızdır.

Daha dar çerçevede burası, “üç kıtada büyük hilal” hattıdır. Afrika, Avrupa ve Asya kıtalarını menteşe gibi birbirine bağlayan bu büyük hilal, Osmanlı’nın dağılma sürecinde düvel-i muazzama ile savaştığımız dokuz cepheyi birbirine bağlayan savunma hattımızdır.

Büyük hilal Avrupa kıtasına doğru açılmış olup hilalin bir ucu Kuzey Afrika’dan başlar, sırtını Asya’ya yaslar, diğer ucu Kafkaslar ve Balkanlar üzerinden Orta Avrupa’ya (Bosna) kadar iner. Bu hat bizi “millet” ve “ümmet” olarak tarih sahnesine çıkaran varoluş coğrafyamızdır. Evimiz, ocağımız, aidiyetimiz, asabiyemiz, büyük vatanımızdır. İnsanlığın ortak yürüyüşüne katıldığımız yerimiz, zamanı kuşandığımız mekanizmadır. “Millet” ve “ümmet” morfolojilerinin genetiğidir.

Anadolu bu büyük vatanın iç kalesidir. Dağılma sürecinde milletin Anadolu’ya çekilişi gerçekte toparlanmak içindi. Büyük vatanın iç kalesine geri çekilişti. Bu anlamda yurdumuz, İstiklal Marşı’nda geçtiği gibi üzerinde ebediyen ezan okunan her yerdir.

Gel gör ki:

  • Bu ortam, Salih’in devesi gibi sahipsiz yerde serilmiş yatıyor…
  • Halkları İbrahim’in kuşları gibi parça parça ayrı tepelerde…
  • Şehirleri boynuzdan taç takmış kralların egemenliği altında…
  • Yurtları Yecüc ve Me’cüc ordularının istilası altında…
  • Kalbura dönmüş bir dünya, delik deşik edilmiş bir coğrafya…
  • Evrensel Adalet ve Barış Yurdu manasında Dâru’s-Selâm…
  • Bu benim hayalim, siz başka bir şey diyebilirsiniz.
  • Ama unutmayalım ki hayal ile gerçek arasında daima ince bir zar vardır.

Vatanı başı küre-i arzın bir kıtasına yaslanmış, vucudu bir başka kıtasına sarılmış, ayakları diğer bir kıtasına uzanmış” şeklinde tarif eden Namık Kemal’in vefat ettiği yıllarda (1880), Dünya Siyonist Kongresi toplanma hazırlıkları yapıyordu. Bir türlü toplanamayan dünya Yahudi kongresi niyahet Namık Kemal’in bu sözleri söylediği yıllardan kısa bir süre sora (1898) toplandı.

Kongrenin sonuç bildirgesinde “arz-ı mukaddes” veya “İsrail” diye bir tabir geçmiyordu. Tehedor Herzl bu durumu şöyle açıklamaktaydı; “Beyler, dünyayı kendimize güldürmeyelim!

Hz. Peygamber, Hendek’te taşa vururken saçılan kıvılcımlara bakıp “Kisra’nın ve Bizans’ın hazinelerini görüyorum” diyerek çevresindekilere bu hedefi göstermemiş miydi?

Bölgeyi, binlerce yıldır süren İran-Roma rekabetinden kurtarıp evrensel adalet ve barış yurduna dönüştürme hedefi… Kur’an’ın Rum suresinin girişinde yine bu hedef gösterilmemiş miydi?

Bütün bunlar Daru’s-Selâm’ın binlerce yıldır bu coğrafyanın tabiri caizse büyük ülküsü ve kızıl elması olduğunu göstermiyor mu?

  • Şimdi hangi gerekçeyle bundan vazgeçilebilir?
  • Herkes birleşirken biz niye dağılıyoruz?
  • Dünyanın orta yerinde koskocaman bir boşluk, sahipsizlik, dağılmışlık neden var?
  • Kimdir bizi parça parça bölenler? Kimdir hayallerimizle bile alay edenler? Yıkalım şu duvarları! Önce hayallerimizde, zihinlerimizde yıkalım, arkası gelecektir.

Öyle gelecek ki, bir gün üç kıtanın hangi kapısından girseniz aynı levhayla karşılaşacaksınız:

Dâru’s-Selâmâ hoş geldiniz…

Göklerinde İbrahim’in kuşlarının uçtuğunu, bozkırlarında Süleyman’ın atlarının koştuğunu, vadilerinde Salih’in develerinin gezindiğini, nehir kenarlarında Hz. Ömer’in koyunlarının özgürce otlandığını göreceksiniz…

Şu gök kubbe bunu görecek, görmeli! Türkün, Kürdün, Arabın ve Acem’in görkemli geleceği buradadır. Ortak kaderi ve yeni uygarlığı buradadır. Haysiyeti, şerefi ve onuru buradadır!

Gerisi Amerikan dipçiğini öpmek, İngiliz postalı altında ezilmek, kendi doğduğu yere onların pasoportuyla girebilmek, zillet ve meskenet damgası yemek ve ayakaltında sürünmektir.

Bölünmek, parçalanmak ve yutulmaktır. Daha da bölünmek, daha da parçalanmak, daha da kolay lokma haline gelmektir…

Mahmut AKYOL 

 

 

DÜNYAYI BUHRANDAN İYİLİK, GÜZELLİK VE DOĞRULUK (İSLAM) KURTARACAKTIR!

logo5

DÜNYAYI BUHRANDAN İYİLİK, GÜZELLİK VE DOĞRULUK (İSLAM) KURTARACAKTIR!

Konuya geçmeden önce şu hususu açıklayalım.

Devlet nedir?

Benim görüşüme göre devlet düzendir, adalettir, mazlumun hakkını zalimden almaktır!

Allah’ın elçileri zahiren devlet kurmak için değil, bizzat devletin üzerinde oturacağı ilkeleri açıkladılar.

Yani Adalet, emanet, ehliyet, maslahat, meşveret, ilkeleri…

Devlet, psikolojisi gergin, durgun ve tutkuları ölü kimselerce değil, enerjisi tükenmemiş, cesur ve kararlı, hak yemekten korkanlarca yönetilirse, bir anlam ifade eder.

Ha devlet, ha aile, fark etmez… Her ikisine de içten ve deruni bağlılık ister!

Güç, inanç, enerji ve bağlılık… Bunlar aynı zamanda yaşamın güvenç kaynaklarıdır. Bu kaynaklar insanın geleceğe olan inancını canlı tutar.

İnsanın bazen sevimsiz, hırçın, yorgun ve isteksiz olması, yaptığı işlerin iyiye gitmemesinden dolayıdır.

Emeğinin karşılığını almaya çalışanlar, işlerine daha özen gösterenler, daha bir mutlu olanlardır.

Bu sebeple denilebilir ki, yurdumun gücüne ve enerjisine inanç duyanlar, devleti yıllar boyu yaşatabilirler. Sen de tutkularını yaşat ki, devletin yaşasın!

Diğer yandan hiç unutulmasın ki, devlet adale ile yaşar, zulüm ile yıkılır.

Devlet vatan olmadan, bayrak, para ve dil olmadan olmaz. Çünkü bu kavramların içleri özgürlük ve bağımsızlıkla doludur!

Devlet, özgürlüğüne kıskançlıkla bağlı olan, başkalarına el açmayan bir milletçe korunur ve kollanır. Zira yardım almaya alışanlar, buyruk almaya da alışırlar. Buyruk almaya alışan yönetecekler devleti, her bakımdan kendilerine benzetirler!

Buyruk almaya alışan Yöneticiler korkaktırlar, pısırıktırlar, düştükleri yeden kendi başlarına ayağa kalkamazlar! Ayağa kalkmak dirilmektir. Sorumluluk ise millete hizmet, cennete yatırımdır.

Gelelim ana konuya:

İslam Ülkelerine bakıyorum da, şekli ve sayısı fazla olan bir hayli Müslüman görürsün…

İkiyüzlü, din dilinde ‘MÜNAFIK’ bir hayli Müslüman…

Konuşunca “yalan” söyleyen, emanete “ihanet” eden, söz verdiğinde “sözünde” durmayan, yeminlerini davranışlarına “kalkan” yapan o kadar çok insan türedi ki yeryüzünde…

Bakarsın ki dünyada erdemlilerin soyu tükenmiş…

Dostlarım, şimdi sizden ‘Fatiha Suresi’ kadar sık okuyacağımız bir sureden bahsedeceğim.

Yani “Münafikun” Suresinden!

Münafikun Suresi 11 ayet, Medine döneminde inmiştir. Sure, münafıkların genel karakter ve özelliklerinden bahsettiği için bu adı almıştır.

Sure Müslümanlara, Münafıkların görünüşlerine aldanmamaları ve sinsi faaliyetlerine karşı uyanık olmaları konusunda ikazda bulunur. Münafıkların mümeyyiz vasfı olan dünya sevgisi, dünyanın geçici nimetlerine aldanmamayı, ölüm gerçeğini dikkate alarak Allah’ın zikrinden asla gafil kalmamayı öğütler.

On Bir Ayeti buraya almak istiyorum.

1-2- Münafıklar/infak etmeyenler sana geldiklerinde, “inan ki sen Allah’ın Resûl’üsün, bundan hiç şüphemiz yok!” deyip duruyorlar. Allah biliyor, tabi ki sen O’nun Resûl’üsün; hiç şüphe yok. Allah olup biteni görüyor. O münafıklar/infak etmeyenler kesinlikle yalancıdır; bundan hiç şüphen olmasın. Dil ile ikrarlarının arkasına sığınıp Allah yolundan boyuna yan çiziyorlar. Yaptıkları açıkçası çok çirkin.

3- Çok çirkin, Çünkü onlar önce iman ettiler sonra küfre kaydılar. Kalpleri mühürlendi onların. Artık sözün maksadını idrak edemezler.

4- Baksana dış görünüşleri hoşuna gider. Oldukça çekici konuşurlar. Kendilerinden gayet emin görünürler ve her lafı aleyhlerine sanırlar. Onlar düşmandır, uzak durun onlardan. Allah belalarını versin, nasılda dönüp duruyorlar!

5- Gelin, Allah’ın Resûl’ü sizin için bağışlanma dilesin!” denildiği zaman burun kıvırdıklarını, büyüklük taslayarak yan çizip gittiklerini görürsün.

6- Onlar için bağışlanma dilesen de, dilemesen de fark etmez. Allah onları asla bağışlamayacak. Muhakkak ki Allah, fasıklar kavmini hidayete erdirmez; bundan hiç şüphen olmasın.

7- Diyorlar ki; “Resûlallah’ın yanında bulunanlara infak etmeyin (bir şey vermeyin) ki, onlar dağılıp gitsinler.” Oysa göklerin ve yerin hazineleri Allah’ındır; lâkin münafıklar/infak etmeyenler idrak edemezler.

8- Diyorlar ki; Eğer biz şehre döndüğümüzde şan ve şeref sahibi olan bizler ayak takımını oradan sürüp atacaktır.” Oysa İzzet Allah’ın ve O’nun Resul’ünün ve müminlerindir. lâkin münafıklar/infak etmeyenler bu bilinçten yoksundurlar.

9- Ey iman edenler! Ne mallarınız, ne de evlâtlarınız sizleri Allah’ın zikrinden alıkoymasın. Her kim öyle yapmazsa kaybeder.

10- Ecel kapıyı çalınca “Rabbim beni kısa bir süre için ertelesen de herkese yardım etsem, iyilik, güzellik, doğruluk için çalışanlardan olsam” demek istemiyorsanız bugünden tezi yok verdiğimiz rızıklardan infak edin/verin.

11- Oysa Allah, ecel kapıyı çalınca hiç kimseyi ertelemez. Allah bütün yaptıklarımızdan haberdardır.

Hep düşündüm:

Din üzerinden insanlar niçin bir diğerini kandırma kolaylığına girer?

Öyle ya!

Kaybetse bile (!) insan için dinin sermayesi yoktur. Bu anlamda din zenginlerin eline geçerse saltanata, egemenlerin eline geçerse afyona dönüşür.

Yoksulların ve garibanların vicdanında din, bir çığlık ve protestodur. Tarih boyu bu hep böyle olmuştur. Şu an da böyledir.

Bir kere insanı inandırdın mı her şeyini verir. Onlara ne satarsan da tereddüt duymadan alır.

Kur’an’ı Kerimde Allah’ın adına yemin etmek, O’nun adını kullanarak insanları sömürmek ve insanları Allah ile aldatmak çirkin işlerden, en büyük günah sayılmıştır.

  • Çünkü gerçek Müslüman doğru ve dürüst insandır.
  • Gerçek Müslüman, kimsenin hakkını yemeyendir.
  • Gerçek Müslüman, kendisine, doğaya ve çevresine zarar vermeyendir.
  • Gerçek Müslüman, komşusu açken tok yatmayandır.
  • Gerçek Müslüman, yardımsever ve paylaşmayı çok sevendir.
  • Gerçek Müslüman, elindeki ekmeğini bölüşen güzel ahlak sahibi insandır…

Bu yaşantı içinde olan insan ilk olarak kul hakkından sorguya çekileceğini bilir!

Demek ki, asıl olan kul hakkıdır!

Bu hakkı hafife alanlar; genelde İslam’ı okumuş, anlaşmış, özündeki hakikati görmüş değillerdir. Hali hazırda yaşattıkları din, Kültür dinidir, yani “atalar dinidir”…

Kültür dini, İslam’ın özünden haberi olmayanlar, işi kolaycılığa dökenlerdir. Türbelere gitmek, oraya çaput bağlamak, mum yakmak, ruhanilerin seslerini duymak vs.

Peki, asıl din nedir?

İhtiyaçların, rızıkların, nimetlerin bölüştürülmesi, eşitlik, adalet, dürüstlük, doğruluğun yaşatılmasıdır

Kuran’da 14 peygamber kıssası, 10’a yakın da tarihsel kıssa ve 22’ ye yakın da mesel bulunmaktadır. Bu kıssaları hikâyeye, mucizeye, masala ve efsaneye dönüştürenler, işi kayadan deve çıkartmaya kadar götürmüşlerdir.

Bu olay karşısında güya insanlar hayrete düşmüş, korkmuş ve iman etmişlerdir. Hâlbuki Allah, böyle bir iman şeklini Nebilerinden istemiş değildir.

Allah’ın Nebilerinin hiç birisi bir Yahudi, Hıristiyan ve Müslümanı güce, korkuya, dehşete, hayrete ve “Mucizeye” dayalı biçimde Hakk’a çağırmadılar.

Yani  onlar söze dayalı “Ayatun-Beyyinat” la tebliğlerini yaptılar.

Kur’an kaynağı bakımından Allah’ın sözü, insanlara seslenme ve ulaştırma bakımından kerim elçinin sözüdür. Çünkü insanlar karşılarında Allah’ı değil; elçiyi görmüşlerdir.

Elçi bir kâhin, ruhban, sihirbaz, şair olmadığı gibi filozof, bilim adamı veya felsefeci de değil, emin, güvenilir, dürüst, içli bir kalbe, temiz bir vicdana, berrak bir zihne ve ruh dinginliğine sahip bir insandır.

Kişinin mü’min olup olmadığı; kelimeyi-şehadet getirerek, namaz kılarak, oruç tutarak, hacca giderek değil, infak edip etmediği ile sevgi, merhamet ve cömertliğiyle ölçülür.

İnfak etmeyene münafık denir. Kur’an’da en büyük günah, servet yığmak ve böylece Allah’ın mülküne ortak olmaya kalkışmaktır.

Bu açıdan mülk dörde ayrılır:

Siyaset, servet, şöhret ve şehvet…

Bunların dördü de bir şeye sahip olmayı ifade eder ve insanlar buradan kaybederler.

Mahmut AKYOL

 

ADALET, EŞİTLİK, CÖMERTLİK, CİMRİLİK VE YALAN KAVRAMLARINA İSLAM’İ BAKIŞ!

logo5

ADALET, EŞİTLİK, CÖMERTLİK, CİMRİLİK VE YALAN KAVRAMLARINA İSLAM’İ BAKIŞ!

Baskı, zulüm ve zorbalık kalkıncaya ve din tümüyle Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın! Eğer son verirlerse, Allah yaptıklarını çok iyi görüyor.’ (Enfal suresi 39)

O halde,

Ey iman edenler, iman edin ve bu istikamette çalışın!

Ey iman edenler, Allah’a güvenin!

Ey iman edenler en güzel söz, en doğru söz, Allah’ın sözüdür! Sakın ondan ayrılmayın…

Allah’a inanıyorum diyerek sakın servete, siyasete, şehvete ve şöhrete tapmayın!

Ey iman edenler, Allah’ın sözünü ete kemiğe büründürün ki yalandan, fitneden kurtulup Müslüman olun!

Bu ön cümlelerden sonra gelelim asıl konuya.

Ülkemin ve insanlığın temel sorunu ‘açgözlülüktür’. İnsanlık, bu sorunu ancak ‘Eşitlikle’ çözer, değilse dünya, bir yanardağ gibi kaynayacaktır.

Taki insanlık, ’adaletin’ terazisinde işlerini tartar, arzularına gem vurur ve aklını da boşa kullanmazsa, enerjisini boşuna kullanmamış olur, değilse; bu insanın geleceğinden korkulur…

Eşitlik, ya biçimsel olur, Aristo’nun ‘dağıtıcı adalet’ dediği şeydir. Kişinin dil, din, ırk, bölge, kavmiyet, milliyet, mülkiyet, cinsiyet vs. ayrımı yapılmaksızın herkesin eşit görülmesidir. Burada adaletin gözü kapalıdır, kimin ne olduğuna bakılmaz.

Ya da fonksiyonel olur, burada adaletin gözü açıktır. Kimin ne olduğuna bakılır. Örneğin yemek dağıtılırken herkesin yemek hakkı olduğunu söylemek biçimsel eşitliktir. Kimseye dili, dini, ırkı, bölgesi, mülkiyeti, cinsiyeti veya yaşı sebebiyle ayrımcılık yapılamaz. Fakat çocuklara ayrı, hastalara ayrı yemek vermek fonksiyonel eşitliktir.

Bir sancımızda şudur:

İslam’da eşitlik yok; adalet var’ çelişkisidir.

Bazı Müslüman çevrelerde ‘eşitlik’ kavramı, hala itici bir kavramdır. Kavramı dile getirmek bile abesle iştigaldir…

Söz İslam’dan açıldığında mangalda kül bırakmayanların, burada gerçekten İslam’dan haberleri olmadığı anlaşılıyor.

Kanaatimce bunun sebebi mezheplerin, cemaatlerin ve tarikatların yaşayan İslami alanı sıkıştırmasıdır.

Peki, doğrusu ne?

Allah, yeryüzünün rızık ve rızık kaynaklarını, güç ve güç kaynaklarını zenginler arasında dönüp duran bir tahakküm aracı değil, bilakis insanlar arasında eşit bir şekilde kullanılmasını ister!

Lakin Allah’ın takdir ettiği bu düzen, insanların şeytani hırsları sebebiyle mütemadiyen bozulur, dünyanın son gününe kadarda bozulma devam edecektir!

Allah, yeryüzünde bu düzenin kullanma biçimini insana bıraktı ki, düzen bozulduğunda, zengin ile yoksul arasındaki uçurum derinleştiğinde insan sorumlu tutulsun!

Bunlar dendikten sonra, arkasından şu sarsıcı uyarıları zikredebiliriz:

İnsan kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanır?’ (Kıyamet;36)

Allah, Kur’an’da şöyle dedi:

Sonra onu eşitçe yaratıp düzenledi. Ona kendi ruhundan üfledi. Ve size kulaklar, gözler, kalpler verdi. Ne kadar az şükrediyorsunuz?’ (Secde; 9)

Sonra dedi ki:

Kör ile gören eşit olur mu? Karanlık ile aydınlık eşit olur mu? , Hacılara su verme ve Mescid-i Haram’ı onarma ile Allah yolunda cihad eşit olur mu?’ (Tevbe; 19)

Sonra dedi ki:

Oturanlar ile malları ve canlarıyla cihad edenler eşit olur mu?’ Nisa; 95,

Sonra dedi ki:

Kendine bile sahip olmayan zavallı bir kul ile verdiğimiz rızıklardan gizli açık infak eden eşit olur mu?’ (Nahl; 75)

Fakat rızık ve rızık kaynaklarının gaspı konusunda Allah’ın rızası yoktur! Öyle ki yoksulluk boyutundaki eşitsizlik, ‘Allah’ın nimetini inkâr’, açlık boyutundaki eşitsizlik de ‘Allah’a ortak koşmak’ olarak görülmüştür.

Elbette ki insanlar aralarında hiç fark yokmuş gibi düşünmek, bu farklılıklardan eşitsizlik çıkarmak, dahası bunu bir ayrıcalık olarak düşünmek doğru değildir.

Dünya hayatında insanlar arasında fizikî, tabiî, ahlaki veya amelî bir takım farklar olur ve olacaktır da!

İnsanoğlunun dünyaya gelişinden itibaren dil, din, ırk, renk, mülkiyet, cinsiyet, kavmiyet ve milliyet temelinde yaşanan farklılaşmalar olmuş, olmaya da devam edecektir.

Fakat bu oluşlar bile, rızık ve rızık kaynaklarında bir eşitsizlik oluşturmaya imkân vermez!

Kuran, eşitlik kavramını yaratılışta, rızık ve rızık kaynaklarının nasıl kullanılması gerektiğini anlatmakta kullanmış, dahası sevgiyi, adaleti, paylaşmayı ve vermeyi zekâta, sadakaya, infaka, karz-ı Hasene ve i’ta gibi emirlere bırakmıştır.

İnsan bunları hakkıyla yaparsa, dünyada insan için bir sorun kalmaz!

Bu sebepledir ki İslam, “kenz etmeye” karşıdır.

‘Ey iman edenler! Bilin ki Yahudi din bilginlerinin ve Hristiyan din adamlarının birçoğu halkın mallarını haksızlıkla yerler ve Allah yolundan alıkoyarlar. Altın gümüş biriktirip Allah yolunda harcamayanları elem veren bir azapla müjdele!’ (Tevbe Suresi 34)

O gün bunlar cehennem ateşinde kızdırılıp onların alınları, böğürleri ve sırtları dağlanacak: İşte yalnız kendiniz için toplayıp sakladıklarınız; tadın şimdi biriktirip sakladıklarınızı!’ (Tevbe Suresi 35)

Kur’an, nelerin birbiriyle eşit olamayacağını zaten söyledi.

Yani oturanla cihat eden, başkasına köle olanla, kendisi kazanıp gizli açık infak edenin eşit olamayacağı gibi…

Fizikî farklılıklar kör ve sağır, gören ve işiten, doğadaki farklılıklar aydınlık ile karanlık ve ahlakî farklılıkların hiç birisi rızık ve rızık kaynaklarının eşitçe paylaşılmasına ve dağıtılmasına mani değildir.

Keza bu farklılıklar üstteki-alttaki, ezen-ezilen, zengin-yoksul, yöneten-yönetilen, doğulu-batılı, zenci-beyaz, kadın-erkek, asker-sivil, Alevî-Sünnî, Türk-Kürt, Arap-Acem vs. eşitsizliklerine yol açmamalıdır.

Eşitsizliklere yol açmaması için Müslüman şunu yapmalıdır:

Allah’ın sözü hayattır, tabiattır, Kur’an’dır! Bunun adı da; ‘cihattır’!

Hal dilinin en etkili ifadesi ‘cömertliktir’.

Cömertlik, kişinin kendisine ait olan şeyi, bir başkasıyla paylaşmasıdır. Diğer bir ifade ile cömertlik “kendisi ihtiyaç sahibi iken elindekini daha muhtaç olan birine vermesidir ’İsar’.

Cömertlik; muhtaç birine el uzatmak, kırık bir gönlü teselli etmek, aç birini doyurmak, hasta olana ilaç olmak ve bir çıplağa urba giydirmektir!

Cömertlik adına iyi, güzel, doğru, faydalı, hayra dönük şeyler yapılırsa bu, Allah rızasıdır. Değilse; yapılan her iş boş bir çabadır…

Cömertlik olmasaydı dünyada taş taş üstüne konmaz, ‘ümran’ hayatta olmazdı. İnsanın dünyadaki amacı bence budur!

Cömert kişinin önünde hiçbir engel duramaz!

Cömert her şeye ve herkese yakındır.

Cennetin kapısını cömertler açar!

Cömert insan, hiçbir şeyi kendine gurur yapmaz.

Cömert paylaşımcıdır, hayırda yarışandır.

Cömert davranış sahibi insanın huyu ve ahlakı sebebiyle kemalde zirvedir.

Kişide ki sevinç ve mutluluk, tarif edilmesi zor bir hazdır. Haz doruğa çıktıkça, cömertlik de o oranda artar.

Elindekileri vermekte, harcamakta zorlanan insan, ‘cimri’ insandır.

Cimrilik bencilliği, bencillik bireyselliği doğurur.

Cimri, kendisinden başkasını asla sevmez, düşünmez ve kendisinden başkasını beğenmez.

Cimri, ihtiraslarının esiri ve kurbanıdır.

İnsan, cimriliği sebebiyle toplumdan tecrit olur. Tecrit olmak hayırsız, faydasız olmak, sosyal ilişkilerde soğuk olmak demektir.

Toplumun bir birlerine karşı soğuk olmasının sebeplerini, buralarda aramak gerekir.

Sevgi nimetinden, saygı erdeminden uzak düşmüş birisi zaten verimsiz ve insanlığa karşı soğuktur.

Demem o ki veremeyen, paylaşmayan, soğuk olan kimselere ‘cimri’ demek yanlış değildir.

Cimri insan nefsine meyilli olur.

Cimri, sekülerdir.

Burada içimi ‘Coronadan’ çok yakan, insanların ‘cimriliğidir’. Halkın bankalara koşarak parasını altınla ve dolarla değiştirmesi, kendisinden başkasını düşünmediğini gösterir…

Yalan söz sahibini itibarsızlaştırır.

Yalan, sevgi bağlarını çözer, inanma hissini zayıflatır.

Yalan davranışlar, insanda nefret duygusunu uyandırır.

Yalanın olduğu yerde şüphe ve itimatsızlık artar.

Yalan bir ortamda kişi de olsa, devlet de olsa sonunda yıkılır!

Yalan, rızkı azaltan faktörlerin başında gelir.

Yalanla iman bir arada durmaz!

Mahmut AKYOL