YARATILIŞA VE ORTAK BİR AKLA ÇAĞRI

logo5

YARATILIŞA VE ORTAK BİR AKLA ÇAĞRI

Bir okuyucu dedi ki:

Biz dünyaya niye getirildik?  Bizim getirilmemizdeki amaç nedir? Allah yaratılışımıza neden gerek duydu?”

Buna benzer soruları çok duydum.

Doğrusu, bu soruları muhatabına sormak lazım!

Çok insan gördüm, dünyaya niçin geldiğini, nereye gideceğini bilmeden bu dünyayı terk edip gidiyor…

Aslında insan var olduğu günden beri, şu gök kubbe altında bu soruları hep soruyor…

Kitaplar ve peygamberler gönderen Allah, bu tereddütleri gidermiş olmasına rağmen insan, “Nisyan ile malul” olduğundan çok çabuk unutuyor.

Nasrettin Hocaya sormuşlar:

  • İnsanlar niye hep aynı yöne gitmiyor da farklı farklı yönlere gidiyor?”

Hoca:

  • Herkes aynı yöne gitseydi, dünyanın dengesi bozulurdu.”

Demek ki, insanın dünyaya niçin geldiğini anlamayanlar ve geldikten sonra ne yapacağını bilmeyenler olacaktır.

Allah, insanın problemlerini çözmek için eline üç bilgi kaynağı vermiştir:

  1. Beş duyu
  2. Akıl
  3. Resulün Haberi

Aklın izah edemediği şeyleri “Nakil” çözer. Fakat Allah beni niçin yarattı, niçin imtihan edecek sorusu, aklın alanının dışındadır.

Allah Evreni sevgi ve merhamet üzere yarattı. Bu yaratma O’nun “takdiridir”. Allah, Kitaplar ve Peygamberler göndermek suretiyle bu sevgi ve merhametinin devamını sağladı.

Allah’ın Takdiri” insanın, tarihin, hayatın ve doğanın işleyişidir. İnsan bu işleyişe (yasalara) uymalı ki tarih, hayat ve tabiat insanın felaketi olmasın. Varlık ve oluş kanunlarını tayin etmek Allah’a, onlara uymakta insana aittir.

Varlıkların içinde akıl verilen tek canlı insandır. O da bu aklıyla kendi “kaderini” yazar.

Öte yandan, Biz her insanın kaderini (kendi) boynuna dolamışızdır; öyle ki, Kıyamet Günü onun önüne, her şeyi açık açık kaydedilmiş bulacağı bir sicil çıkaracağız;” (İsrâ Suresi 13. Ayet)

Bu Kitap’ta hiçbir şüphe yoktur. Allah bilinciyle yaşamak isteyenler için bir yol göstericidir.” (Bakara/2)

Yaratılış her ne kadar içeriden bir kuvvetle inkişaf ediyorsa, İlahi irade bunun dışında değildir. Tohumun çatlaması, dünyaya gelmesi bir sancıyı gerekli kılsa da, Allah’ın takdiri olmadan olmaz!

Materyalist doktrin aklı burada karıştırmış, olup biten her şeyi bir tesadüfle izaha çalışmıştır.

Bizim boyun eğdiğimiz güç, görünmez bir güçtür, bu güç; Allah’tır.

Allah nerededir diye sorulsa, cevabı basittir:

Ne yerdedir, Ne göktedir, İçimizdedir, Sokaktadır, İşimizdedir, Evimizdedir… Vb. Kısaca Allah her yerdedir.”

Evren; inorganik, bitki, hayvan ve insana gelinceye kadar evrim geçirmiştir. Bu bir tesadüf değil, Allah’ın takdiridir.

Önceki yazılarımda bunları yazdım, lakin anlaşılmamışım…

Fizikten metafiziğe, ilkellikten gelişmişliğe doğru evrilme, her kategorinin kendi içinde katmanlara ayrılma tesadüf değildir. Takdirdir!

Kim ne söylerse söylesin insanlık tarihi; 12 Bin yıl önce, buzulların erimesi ve suların kuzeye çekilmesiyle birlikte başlamıştır.

Bu çekilmeyle birlikte, yeryüzüne sahip çıkacak olan Âdem ve Havva’yı Allah, “Nefsi Vahide” olarak yaratmıştır. Havva Âdemin kaburga kemiğinden olmamıştır.(!)

Allah, Âdem ile Havva’yı cennete yerleştirirken, onlara cennette dilediklerini yapma özgürlüğü vermişti. Ancak bu geniş özgürlüğün bir tek istisnası vardı. O da cennette bulunan bir ağaca, hiçbir şekilde yaklaşmamak ve meyvelerinden yememekti. Bu ağaç, “Şeceretü’l Huld” (sonsuzluk ağacı). Ancak Âdem, İblise uyarak bu uyarıyı ihlal ettiler, akabinde her ikisi de pişmanlıkla Yaradan’a şöyle yalvardılar:

Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz.” (Araf, 7/23)

Allah onların dualarına icabet etmiş, ancak yaşamlarına yeryüzünde devam etmelerini murat ederek onlara şöyle seslendi:

“… Orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz ve oradan mahşere çıkarılacaksınız.” (A’raf 7/25)

Allah’ın yaratması “Hay” sıfatıyladır. Maddeyi hareketlendiren, tohumu çatlatıp hayata çıkaran iç kuvvet budur. Bütün kimyasal tepkimeler bu kuvvet sayesinde olur. Her fizik olayı ve her biyolojik oluş, Allah’ın “Hay” sıfatının bir tezahürüdür.

Tevhidin esası, bundan ibarettir.

Yani Allah’ın katılmadığı hiçbir şeyin olması asla mümkün değildir.

Âdem’in çocukları arasında çıkan problemler sembolik olarak insana gösterildi. İnsanlığın en kadim meselesi:

Can ve mal güvenliği meselesidir. Tarih boyunca bu iki mesele kıyamete kadar hiç bitmeyecektir.

Bütün Peygamberler ve Peygamberimiz bu bitmeyecek olan meseleyi nasıl çözdüklerini, tevhit, adalet ve eşitlik ilkelerinin hayata nasıl yansıttıklarını hayatlarıyla göstermişlerdir.

İnanıyorum ki insanın yeryüzüne gelişi bunun içindir! İnsanın bu gelişi Allah’ın rızasıdır.

Yani Allah’ın rızası, hiç kimse elindeki mülk ve güçle bir başkasına zulüm etmesin, hegemonya kurmasın yönündedir…

İnanıyorum ki insanın sınavı, gelişi budur!

Diğer yandan Allah, her akıl sahibine taşıyacağı kadar yük yüklemiş, kişiye de aklının oranında sorumlu tutmuştur. (Bakara Suresi 286.)

Günümüz meselelerini, hırsı sebebiyle karmaşık hale gelmiş meseleleri bir akılla yürütmek ve çözmek zor gözüküyor. O sebeple akılların birleştirilmesi ve sorumluluğun paylaşılması lazımdır. Akıllar birleştikçe, istişare artar ve sorumluluk artarken gerçekte yük hafifler.

Bu sebeple ortak bir amaç için, ortak akıl platformuna ihtiyaç vardır.

Eğer hayatta bir amacınız, bir önceliğiniz, birbirlerini anlayan ve paylaşan insanlarınız yok ise; amacınızda bir adım dahi atamazsınız!

Bir şey yapmadan bu dünyadan çekip gitmek kadar büyük bir talihsizlik daha olamaz.

Bilinmelidir ki Allah, çağın insanına çağının hesabını soracaktır.

Birlik ve beraberlik (birliktelik) için:

  • Önce kalplerin birbirine ısınması lazım,
  • Bir birine dua etmesi lazım,
  • Duanın özü, insanın birbirinin iyiliğini istemesidir.

Bunun nasıl olacağını Hz. Resul şöyle demiştir:

İman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olmazsınız. Birbirinizi sevmek için de aranızda selamı yayınız… Birbirinize haset etmeyiniz. Birbirinize hasım olmayınız. Birbirinizin arkasından çekiştirmeyiniz. Ey Allah’ın kulları! Kardeş olunuz!”

YANİ:

Barışı, adaleti, sevgiyi, iyiliği, güzelliği ve doğruluğu aranızda yayın ve birbirinize güven duyun…”

Kalpleri döndürecek, öldürüp diriltecek olan Allah’tır. Bu bakımdan herkes O’na yönelmeli, O’ndan istemeli ki, Allah kalplerinizi diriltsin.

Cenab-ı Hak buyurdu ki:

Nizalaşmayın, sonra başarısız olursunuz.”

Yine buyurdu ki:

Allah’ın ipine sımsıkı sarılın ki,  tefrikaya düşmeyesiniz.”

Allah’ın bu ikaz ve uyarılarına rağmen insanların bir araya gelmeyişleri, birlik olmayışlarının sebebi kanaatime göre şunlardır:

  • Kimse, akılını kullanmıyor, kaldı ki günümüz meseleleri tek akılla çözülecek kadar basit gözükmüyor.
  • Kimse, mensubiyetcilik ve kavmiyetçilik derdinden kurtulmak istemiyor.
  • Kimse, kimseyi Allah için sevmiyor.
  • Kimse, kimseyi sevmediğinin sebebi insanın kibri ve bencilliğidir.
  • Kimse, kimseyle eşit olmak istemiyor.
  • Kimse, hatasını görmek istemiyor.
  • Kimse, yanlışına sahip çıkmıyor.
  • Kimse, dili ile kalbi arasında ki insicamı kurmak istemiyor.
  • Kimse, ahiretin geleceğinden endişe taşımıyor.
  • Kimse, gücün ve güçlünün değil, Hakk’ın ve haklının yanında yer almıyor.
  • Kimse, Allah’ın kitabını bilinçlenmek için okumuyor,

O kitap ki, bir öksüzün vicdanından insanlığa sunuldu.

  • O kitap ki, vicdanlarda duyularak hayata taşındı.
  • O kitap ki, insanlara unuttuklarını hatırlatsın diye Rabbimiz adına “Zikr” dedi.
  • Diğer bir adına Rabbimiz “Kerim” (cömert) dedi.
  • Kimse, o “Zikr” ve o “kerim” kitap bana ne diyor diye aklından geçirmiyor.
  • Kimse o zikri duvarlardan indirmek istemiyor.
  • Halbuki o kitap, ölülere değil; dirilere gönderildi.

Güzel ahlâkı, doğru yolu, sözü, namusu, ahde vefayı anlatmak için indirildi.

Mahmut AKYOL

EMEVİLERİN ÜMMETE DAYATTIĞI MUAVİYE’NİN KADER ANLAYIŞI

logo5

EMEVİLERİN ÜMMETE DAYATTIĞI MUAVİYE’NİN KADER ANLAYIŞI

Zatından başka ilah olmayan Allah’a hamd ederim.

Yaratan, yaşatan, koruyan, kollayan, yol gösteren, sevgi ve merhameti sonsuz olan, Hakk ve adaleti engin olan Allah’a şükür ederim!..

Arkadaşlar!

Gelin bu “Güce” kul olalım…

Tarih boyu insanlıkla iletişim halinde olan Risalet makamındakilere selam olsun…

Dostlar!

Yazı yazmak ve okumak, sözü adaletle buluşturmak zordur. İnanca, emeğe, düşünceye saygı duymak, bağımsız ve özgür kalmak zordur. Her insan gibi ölümün soluğunu hissetmek ve geçmişle yüzleşmek çetin bir iştir…

Kardeşlerim!

Sizlerle birlikte bugün bilgiden ziyade, “bilinç” (farkındalıkta süreklilik) kazandıracak bir dünyada gezmek istiyorum.

Mesela “Müslüman” olmak bir bilinç işidir. İslam, sıkıştığımız her zamanda sıkışıklığımızı gidereceğimiz bir alan değildir. Din, Güç sahibinindir. Allah ile birlikte olmak için, dinin içinde olmamız gerekir.

Bunları, Bakara Suresinin 177. ayetinde de görmek mümkündür.

İyilik, yüzlerinizi doğu ve batıya çevirmeniz değildir. Asıl iyilik, Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaba ve peygamberlere inanmanız; o çok sevdiğiniz servetlerinizden akrabalara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilenenlere, köle ve esirlere vermeniz; canı gönülden namaz kılmanız; zekâtı vermeniz; sözünüzün eri olmanız, zorluklara ve sıkıntılara göğüs germenizdir. İşte bunlardır sözü namus bilenler! İşte bunlardır Allah bilinciyle yaşayanlar!”

Gelelim konuya:

İslam tarihi boyunca üzerinde en çok tartışması yapılan konu “KADERDİR”. Sebebine gelince, insanoğlunun kendisi için “zalim ve cahil” oluşudur. Zira “KADER’E” bakmak, çıplak gözle güneşe bakmaktır.

KADER” denilince insanoğlunun aklına şunlar gelmiştir.

Kötü kader”, “Kaderin oyunu”, “Alın yazısı”, “Bu benim kaderim”, “Kaderimde varmış”, “Ne yapayım yapılacak bir şey yok”, “Elimden ne gelir ki”, “Bunu ben seçmedim” , “Allah benim için takdir etti.(!) Vs.

Nereden bakılırsa bakılsın, bu kavramların her birinde bir acizlik ve bir isyan vardır…

Eğer İnsanoğlu bu sözlere teslim olursa, artık söz tükenmiş ve o sözler bir inanca dönüşmüştür.(!)

Yani sözün sahibi “Mankurt” olmuştur.

Yurdumun muhafazakâr insanlarının birçoğunun zihniyeti bu yönde şekillenmiştir. Kim ne söylerse söylesin, bu zihniyetin başı da sonu da yanlıştır!

Bizim üzerinde durmak istediğimiz asıl mesele budur. Bu yanlış anlayışı gücümüz nispetinde açalım…

Zamanımıza ışık tutan büyük düşünür ve şair Mehmet Akif Ersoy’un, anlam ve içeriğinden saptırılan, insanın özgür iradesini hiçe sayan bu tarz kader anlayışına aşağıdaki dizeleriyle çok anlamlı bir cevap verilir:

O ihtişamı elinden niçin bıraktın da

Bugün yatıp duruyorsun ayaklar altında?

“Kadermiş!” öyle mi? Hâşâ bu söz değil doğru:

Belânı istedin Allah ta verdi… Doğrusu bu!

“Çalış!” dedikçe Şeriat, çalışmadın, durdun,

Onun hesabına birçok hurafe uydurdun!

Sonunda bir de “tevekkül” sokuşturup araya,

Zavallı dini çevirdin onunla maskaraya!

Mehmet Akif’in “maskaraya çevrilen” dediği “KADER” anlayışı, “Muaviye Kader anlayışıdır”.

Hicri 40 yılında Muaviye Medine Mescidinde elinde ki kılıcı sallayarak:

Bu iş kaza ve kader iledir” diyerek kader anlayışını ilan etmiş, fakat bu iş İslam ümmetine çok pahalıya mal olmuştur.

Yani Muaviye demiştir ki, “Bizim ümmetin başında olmamız Allah’ın kaza ve kaderi iledir.” Bu tarihten itibaren ümmetin kader anlayışı değişmiş, yapılan zulme, adaletsizliğe, kötülüğe ve ahlaksızlığa ses çıkarılamamıştır.

İtiraz edenler “kaderi” inkâr ettiği gerekçesiyle ağır işkenceler altında şehit edilmişlerdir. İmam’ı Azam buna misaldir…

Hasan-ı Basri, İslam Kelam tarihinde oldukça meşhur olan risalesinde özetle şunları söylemiştir:

İnsanın irade ve sorumluluğunu ortadan kaldıran bu kader anlayışı açık bir dille reddetmek ve özgür iradeyi savunmak gerekir.”

Hasan-ı Basri, ısrarla insanın özgür irade sahibi olduğunu, kulların fiillerinden bizzat kendilerinin sorumlu olduğunu, başımıza gelenlerin önceden tayin edilmediğini, zulümlerin ve kötülüklerin O’na nispet edilmesinin Allah’ın adaletine sığmayacağını anlatmıştır.”

Ayrıca şunları ilave etmekten geri durmamıştır.

Allah zulmedenleri sevmez, bilakis zulme uğrayanlara karşı cihadı emreder.”

Bunun üzerine Emevîler bu görüşe karşı şunları ileri sürmüşlerdir:

Kime karşı cihad? Biz de Müslümanız. Hiç Kelime-i Şahadet getirene karşı cihad olur mu? Diyerek İslam’ın esasları arasından Cihadı kaldırıp kelime-i Şahadeti eklemişlerdir.”

Anlaşılan o ki, tarih boyunca siyasi iktidarlar, kader inancını ve iktidarları uğruna kullanmaktan çekinmemişlerdir.

Aslında iktidarlar “cihadı”, emr-i bi’l maruf, neyh-i ani’l münker kavramını hiç sevmemişlerdir.

Çünkü iktidarlar zulümlerini gizlemekte zorlanmışlardır.

Görünen o ki; muktedirlerin kaderleri hep buradan yıkılmıştır. Muktedirler insanların kaderini tayin edici olmaya başladıkları andan itibaren kendi sonlarını da hazırlamışlardır.

Mehmet Akif Ersoy, şiirleriyle anlam kazandığı “kader ve tevekkül” inancının günümüzde içi boştur.  Dolduranlarda doğrudan Allah’ın dinine iftira yapmış,  dinle oynanmış, dini rezil bir hale getirmiş ve bu yolla İslam tanınmaz bir hale sokulmuştur:

“Görür de halini insan, fakat bu derbederin;

Nasıl günahına girmez tevekkülün, kaderin?

Sarılmadan en ufak bir işinde sebeplere,

Başarıya ulaşabilmeyi düşünme bir kere.

Ahmaklığın normal sınırları aştı, yeter!

Ekilmeden biçilen tarla nerde var? Göster!

Senin anladığın “Kader” dine iftiradır;

Tevekkülün, hele, zarar içinde zarardır.

Niçin, nasıl geliyormuş… Onu bilen yok;

Biz seçimlerimizden sorumluyuz ancak.

Kader nedir, sana düşmez o sırrı araştırmak;

Senin görevin Allah’ın buyruklarına uymak!

Yazık ki: Tanınmayacak hale geldi çehresi dinin;

Nefretle bakan gözler kuşatmada İslam’ı bugün.

Tevekkülü sokmak için böyle bayağı bir şekle,

Ey alçaklar, aklı nasıl uyuttunuz, bilsem hele?

Tevekkül öyle yaman bir iman işaretiydi ki

Ona erdemlerin en üstünü dense yeriydi.

Yazık ki: Ruhuna aşılandı tembellik illeti;

Cüzzama döndü, harap etti gitti memleketi!”

(Mehmet Akif Ersoy, Safahat, Fatih kürsüsünde)

Şimdi sona gelelim…

Denilmiş ki; İslam kelam tarihinde şu beş şeye inanır ve gereğini yaparsa Müslümandır.

  • TEK ALLAH’A,
  • Allah’ın Âlemde dinamik güçlerine MELÂİKE,
  • Allah’ın Tarih boyunca insanlıkla sürekli iletişim halinde olduğuna RİSALET,
  • Allah’ın insanlığın sorunlarına bigâne kalmayıp yol gösterici Suhuflar/bildiriler/KİTAP,
  • Her şeyin hesabının sorulduğu bir son gün olduğuna AHİRET.
  • Dua, tazarru, yakarış, secde ve tevazu halinde olacak, kibirlenmeyecek, haddini bilecek, Allah’a içtenlikle yönelerek, sadece onun önünde eğileceksin SALÂT.
  • Çevrene zarar vermekten sakınacak, ahlaki tutarlığa sahip olacak, açı yoksulu unutmayacak, bir aylık talimle de olsa kendini tutmasını öğreneceksin SAVM.
  • İmkânın varsa her yıl insanlık ve eşitlik gösterisine katılacak; buradan öğrendiklerinle insanlar arasında dil, renk, ırk, kavmiyet, mülkiyet, cinsiyet ayrımcılığı yapmayacaksın HACC.
  • İhtiyaçtan fazla mal ve mülk biriktirmeyecek; fazla olanı herhangi bir orana bağlı olmaksızın sürekli vereceksin ZEKÂT.
  • Yeryüzünde zulme karşı adaletin, yalana karşı gerçeğin, ezene karşı ezilenin yanında yer alarak sürekli devrim için mücadele edeceksin CİHAD.

İşte bunlar dinin teorik ve pratik özetidir.

Diğer taraftan denilmiş ki; Allah’ın buyurduğu bütün EMİR ve YASAKLAR, yukarıda belirtilen “ON EMİRDE” mündemiçtir…

Allah’ın Takdiri” insanın, tarihin, hayatın ve doğanın işleyişi yasalarıdır. Bu yasalara uyulmalı ki tarih, hayat ve tabiat felaketimiz olmasın. Varlık ve oluş kanunlarını tayin etmek Allah’a, onlara uymakta insana aittir.

Bunun dışında eğer başımıza bir felaket geliyorsa bu kendi ellerimizle yaptıklarımızdan dolayıdır.

Mahmut AKYOL

 

MEKKE’NİN FETHİ VE MÜŞRİKLERİN KIYAMETİ…

logo5

MEKKE’NİN FETHİ VE MÜŞRİKLERİN KIYAMETİ…

İslam’ın ilk meselesi Allah’a iman (güven), ikinci en önemli meselesi de “Kıyamet Günü” dür.

Kıyamet, ayağa kalkış, diriliş, canlanış, çıkış, meydana atılış, nefes, soluk, daha sembolik bir okumayla bir toplumsal alt üst oluş safhalarını ifade eder.

Kıyamet, Kur’an’da sonuçları itibariyle tüm insanlığı ilgilendirecek olan ve tarih boyunca bütün peygamberler ve bilge kişiler tarafından haber verilip durulan Büyük Gün’ün özel adıdır.

Kur’an lisanında kıyamet, bir yok oluş değil yeniden doğuştur. Bir bitki nasıl yenilenmek veya çürüyüp gübre olmak yoluyla başka bir canlılığın ortaya çıkmasına sebep oluyorsa insanlar da eylemleriyle başka bir hayatın ortaya çıkmasına neden olurlar.

Yazı boyunca bunu açmaya ve anlamaya çalışacağız…

Önce “Din Günü” nedir, sorusuna Kur’an’dan cevaplar arayalım.

Saffat 20-23, Hıcr 28-35, Zâriyat 12-19, Meâric 19-26, Şuara 69-82, İnfitâr 17-19, Vakıa 41-56, Fatiha 2-4, Müddesssir 42-47, Sad 71-78, Mutaffifîn 1-11

Ehemmiyetine binaen burada geçen dört suredeki ilgili ayetleri ele alalım. Din Günü’nden bahseden ayetlerin tamamı Mekke döneminde inmiştir.

  1. Hamd, Âlemlerin Rabbi’nedir. O Rahmân ve Rahîmdir. Din Günü’nün mâlikidir.” (Fatiha 2-4)

Allah Din Günü’nün tek, ilk ve son sahibidir.

  1. Sizi ateşe sokan nedir? (Diye sorulunca); biz salât etmez, yoksulu doyurmaz, günaha dalanlarla beraber dalardık. Din Günü’nü yalan sayardık.Apaçık gerçek gelinceye kadar böyleydik.” (Müddesssir 42-47)

Burada yalana dalıp gidenlerin, yalanın peşinde koşanların, salât etmeyenlerin, durumları anlatılır. Yani, eğer kıldığınız namazınız sizi yetime, yoksula ve muhtaca yardım etmeye, dayanışma ve destek olmaya götürmüyorsa; namazınız sizi iflasa sürüklüyor demektir…

  1. Hani bir zamanlar Rabbin meleklere demişti ki: “Ben çamurdan bir insan yaratacağım. Ona son şeklini verip ruhumdan üfleyince onu selâmlayın!” Bunun üzerine meleklerin hepsi toptan selâma durdular. Yalnız iblis büyüklük tasladı ve kâfirlerden oldu. Allah: “Ey iblis, Kendi elimle yarattığımı selamlamaktan seni alıkoyan nedir? Büyüklük taslayıp kendini üstün mü görüyorsun?” dedi. İblis: “Ben ondan hayırlıyım. Beni ateşten, onu ise çamurdan yarattın.” Allah: “Hemen çık oradan, çünkü artık sen kovuldun. Lânetim Din Günü’ne kadar senin üzerindedir.” (Sad 71-78)

Burada kibir, gurur, hırs ve haset duygusuna kapılan, Allah’ın eşitlik emrine karşı çıkanların lanetleneceği anlatılır. Ayrıca bu ayette geçen, olup biten her şeyi yapan ve konuşan bizzat Allah’ın kendisidir.

Buna Bilge Lider İzzet Begoviç “Gökteki Prolog” der. Yani, insanın içindeki kötülüklerden yine insanı haberdar eden bizzat Allah’ın kendisidir. İnsanı bu noktada ihtiyar bırakan da odur. Kıyamet gününü de bunun için var eden o’dur.

  1. Yolsuzluk yapanların vay haline! Onlar alacaklarının son kuruşuna kadar peşine düşerler. Ama iş vereceklerine gelince kıyısından kenarından nasıl çalıp çırpacaklarını hesaplarlar. Onlar diriltileceklerini sanmıyorlar mı? O büyük gündeİnsanlar o gün Âlemlerin Rabbi için ayağa kalkacak. Hayır! Yoldan çıkanların sicili tutuldu. Bilir misin, sicil ne demek? Orada her şey madde madde yazılmıştır. O gün yalan diyenlerin vay haline! Onlar din günü’ne yalan diyenlerdir.” (Mutaffifîn 1-11).

İşte din günü bu hegemonyanın sona ereceği, iktidar ve servet sahiplerinin pozisyonlarını kaybettikleri ve mülkün Allah’a ait olduğu gündür.

Din günü, biriktirmek suretiyle saklanmış hakların hesabının sorulacağı, hak sahiplerine iade edileceği gündür.

Din günü; mülkün sahibinin konuşacağı gündür.

Eşit olanla olmayanın, yolsuzluk yapanların yolsuzluklarının yüzlerine çarpılacağı, zenginlikten şımarmış ileri gelenlerin (Mütref) şehrin varoşlarında yaşayan mazlumların haklarının sorulacağı gündür.

Mekke’nin fethi, efendi ile kölenin aynı hizaya geldiği, zalimlerin devrildiği, yoksullardan kaçırılan malların hesabının sorulduğu gündür.

Kendilerini Mekke’nin Rabbi olduklarını söyleyenlerin konumlarını kaybettikleri, tüm defterlerin açıldığı, yolsuzlukların hesabının sorulduğu gündür.

Siyahî köle Bilal’in Kâbe’nin damına çıkarak; “Bugün emir Allah’ındır, mülkün yegâne sahibi O’dur, O’ndan başka otorite yoktur” dediği, din gününü ezanla haykırarak ilan ettiği gündür.

Sura üflemek demek ise ölmüş, bitmiş, toprak olmuş zannedilen insanların vicdanlarına vahyin yeniden üflenmesidir.

Ölülerin dirilişi, ölmüş bir halkın uyanışı, mezara dönmüş şehirlerin canlanışı, yattıkları yerden sarsılarak kalkışıdır.

Bu durumda mezardaki ölülerin dirilmesi, ayağa kalkması, cennete ve cehenneme atılması itikadımızdır.

Şimdi zulme uğramış şehirler, yeni bir Mekke Fethi beklemektedir.

Bu anlamda Mekke’nin fethi bir defada olmuş bitmiş bir olay değildir. Daha fethedilecek nice Mekke’ler, uyanıp dirilecek nice milletler ve devrilecek nice zalimler vardır.

Zulmün ayyuka çıktığı her zaman, dünyada bir kıyamet kopacak, belki sonunda bir Mekke fethiyle gerçekleşecektir.

İyi ameller iyiliğin yurdunu, kötü ameller kötülüğün yurdunu kuracak, bu anlamda insan cenneti ve cehennemi bizzat kendi elleriyle hazırlayacaktır.

Cennet ve cehennem bizim aşama aşama gerçekleştirdiğimiz eylemlerle inşa olacak, her iyi amel cennete bir çiçek, her kötü amel de cehenneme odun olacaktır. Tıpkı toprak gibi ne ekersek onu biçeriz. Bu nedenle kıyametin son derece canlı ve vurgulu kelimelerle “ayağa kalkış, diriliş, çıkış” vs. ile anlatılması son derece manidardır.

İnsan ölmekle her şeyin bittiğini, hesap vermeden bu dünyadan çekip gitmiş olmakla kurtulduğunu, bu işin burada bittiğini, bu defterin kapandığını, yaptığının yanına kar kaldığını düşünebilir.

Ne büyük bir yanılgı

Kıyamet, sorulmamış hesapları sormadan, yarım kalmış sözleri tamamlamadan bitmez…

Yeniden dirilme bu anlamda yok oluş olmadığı gibi bir eskiyi tekrar, başka bir surette devam veya başa dönüşte değildir.

Yaratılış uyku ve uyuklama olmaksızın devam ediyor. Hayyu Kayyum, kâinatı idare ediyor. Her varlık bir kez yaratılıyor ve bir daha tekrarı olmuyor. Çünkü yaratmada tekrar yoktur. Bizden istenen dünya sahnesinde bu yürüyüşe katılmak, varlık âleminde onunla birlikte yürümektir.

  1. Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır. İyi dinleyin; önceki çağlarda kitap verilenlere de, size de, “Allah’ın öfkesini çekmekten sakının!” Diye tavsiye etmişizdir. Buna rağmen inkâr ederseniz, biliniz ki göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır. Allah hiçbir şeye muhtaç değildir ve övülmeye layık olan o’dur.” (Nisa 131 ayet)

Yani insanlar, yağmur, su, ateş, toprak, hayvanlar, kuşlar, maden ocakları, bitkiler, ekinler, denizler, ırmaklar, ormanlar vs. Allah’ındır demek gerekir.

  1. Evet, göklerde ve yerdeki her şey Allah’ındır. Güvenip dayanmak için de Allah yeterlidir.” (Nisa 132 ayet)

Yani Allah’a güvenmek, dayanmak, O’nu vekil tutmak, tevekkül etmektir. Yani Allah’a güven duymak, yerde ve göklerde olan her şeyi yaratan, yaşatan ve öldüren demektir.

  • Ey insan! Yaratan Allah‘tır. Buna inanın ve güvenin!

Allah’a güvenmeyen biriktirir! Allah’a güvenmeyen nefsi için yığar, yarın ne olacağım diye endişe duyar…

  1. Ey iman edenler! Bizzat kendinizin, anne-babanızın veya akrabalarınızın zülfü yârine dokunsa da adalet ve eşitlikten şaşmayın, zengin fakir ayrımı yapmayın. Hepsinden öncelikli olan Allah’tır. Adaletten uzaklaşıp da nefsinize uymayın. Eğer eğilir, bükülür veya savsaklarsanız, Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır.” (Nisa 135 ayet)

Yani kendinizin, anne-babanızın veya akrabalarınızın zülfü yârine dokunsa da adalet ve eşitlikten şaşmayın, zengin fakir ayrımı yapmayın. Adaletten uzaklaşıp da nefsinize uymayın. Eğilmeyin, bükülmeyin, savsaklamayın. Allah’a inandığınızı söyleyip de güvensizlik içinde olmayın! “Yarın ne olacağım” endişesi taşımayın!

Takdir edilmiş, herkese ayrılmış kısmetinizin dengesini bozmayın. Zengin fakir ayırımına sebebiyet vermeyin. İnsanların hakkını kendi üstünüze geçirmeyin… Adalet ve eşitlikten zinhar ayrılmayın!

  • Bilmiş olun ki, kendiniz için biriktirdiğiniz her şey başkasından çalıntı mallardır

Başkasından çalıntı mallar, sosyal eşitliği bozar ve dengesizliğe yol açar. Oysa Allah, mülkünü nüfusa göre “takdir” etmiş, eşitçe paylaştırmış ve herkese “kısmetini” ayırmıştır.

Yeter ki “nasibinizi” arayın!!!

Mahmut AKYOL

 

 

 

DİNDAR OLMAK İÇİN ADALETLİ, TAKVALI VE KEREMLİ OLMAK LAZIMDIR…

logo5

DİNDAR OLMAK İÇİN ADALETLİ, TAKVALI VE KEREMLİ OLMAK LAZIMDIR…

Söze önce, ”Mülk Allah’ındır” diyerek başlamak lazımdır…

Hiç şüphesiz ki, ”Mülk Allah’ındır” demek lazımdır…

Vereninde, alanında Allah olduğunu unutmamak lazımdır…

Söz Allah’ın, Adalet Allah’ın, takvayı veren, insanı cömert kılan, kişiyi vicdanlı yapanın Allah olduğunu bilmek lazımdır…

Bu ölçüleri, dine koyan bizzat Allah’dır…

Kibir, hırs ve haset” şeytani duygulardır. Bu duyguların içini insan doldurur. Ve insan o andan itibaren şeytana dönüşür.

Eğer bir insana “dindar” diyorsanız, siz onun adil, takva sahibi ve cömert olduğunu söylemiş olursunuz. İyi Müslüman, kötü Müslüman tarifleri de aynen böyledir.

Eğer kişi, insanlarla olan davranışlarını bu ölçüler içinde tutuyorsa, benim için kişinin başka bir dinden olması mühim değildir. Benim için kişinin “er meydanında” ne yaptığı önemlidir…

Anlaşılması açısından Kur’an’da sıkça bahsedilen “Takva, Adalet ve Kerem” kavramları üzerinde çokça durulması gerekir…

TAKVA, aklınıza gelebilecek ne kadar şey varsa, onlara zarar vermekten sakınmaktır. Kişi yaptığı şeylerden dolayı Allah’ın öfkesini çekmekten, doğaya, çevreye, insanlığa, kurda/kuşa, cenine verilebilecek zarar ve ziyandan sakınmaktır.

İnanan kişi isterse bin kez Hacca varsın fark etmez, “Allah katında en keremliniz en takvalı olanınızdır.” (Hucurat; 13)

Hz. Resul buyurdu ki; “Sizin en takvalı olanınız, insanlara zarar vermekten sakınanızdır”.

Hz. Nebiye arkadaşları dediler ki:

Ey Allah’ın Elçisi verecek bir şeyimiz yok ki verelim, nasıl kerim olalım?”

Allah’ın Elçisi de:

Tebessüm de sadakadır” söyledi.

İşte üstünlük ve işte sakınmak budur.

Takvayı, Adaleti ve Cömertliği bu sözlerden daha güzel anlatan başka bir söz daha var mıdır bilmiyorum…

Ben, üstünlüğün ölçüsü olarak takvanın içinde ”kerem ve adalet” kavramını gördüm. Şerefli, Saygın, asil ve üstün olanların keremli ve adil insanlar olduğunu gördüm. Sizlerde aklederseniz, pekâlâ görürsünüz. Yani Cennetin kapısını cömertlerin açtığını görürsünüz.

Kur’an’ın varlık gerekçesi olan “Adalet”, “Takva” ve “Kerem” sahibi yapmak için Allah insanı hayatın merkezine almıştır. Yani insan, hayatta öznedir.

Bu sebeple cömertliği kendinden menkul elçiye:

Resul’ü Ekrem”,

Onun yaşadığı şehre:

Mekke’yi Mükerreme”,

Getirdiği kitaba da:

Kur’an’ı Kerim” denilmiştir.

Bunun nasıl olacağını, cömertliğin ve adaletin nasıl olması gerektiğini Hz. Resulü Ekrem, 23 yıl süren hayatında misallerle göstermiştir.

Salat ve Selam Ona olsun…

Benim dindarlıktan anladığım da budur.

Hz. Resul buyurdu ki:

“Eğer bir kişinin dindar olduğunu görmek isterseniz, onun “dinar ve dirhemi” eline geçirdiğinde, nasıl kullandığına bakın.”

Demek ki kişi hangi dinden olursa olun fark etmez, diğer insanlara karşı yaptığı davranışlarına bakın…

Kuran’ın Mekke’den itibaren kullandığı en esaslı kavramlardan biri de Karz-ı Hasen’dir.

Karz, kredi demek.

Karz-ı Hasen, görmediğimiz fakat varlığına inandığımız Allah’a karşılıksız kredi açmak, karşılıksız Allah’a borç vermek demektir.

Nifakla infak konusu, Medine döneminde ortaya çıkmıştır.

Kur’an’ın dilinden düşürmediği sözlerin başında “infak” konusu gelir. Yani Mekke döneminde münafık yok iken, Medine döneminde münafıklar, mantar gibi bitmiştir!

Dine özgü Nüsuklar, kişinin davranışlarını güzelleştirir.

Nüsuklar vakti, zamanı ve miktarı belli olan şeylerdir. Namaz kılmak, Oruç tutmak, Hacca gitmek gibi…

Esasında bu Nüsuklar, insanları bireysel ve toplumsal iyi, güzel ve doğru davranışlara hazırlar. Yani bu davranışlar “adalet, takva ve cömertliktir.”

Eğer insan/Müslüman bu istikamette adalet, takva ve cömertliğe ulaştıracak bir Nüsukla meşgul değilse, din adına yapılan şeyleri boştur!

Bir Müslüman hacca gitmek için önce ihrama girer. Bu eşitlenmek için ilk basamaktır. Orada siyah-beyaz, Doğulu-Batılı herkes bir evin etrafında “Tavaf” eder, eşitliğe alışır. Bir gölgesi olmayan bir tepebaşında insanlara mahşer provası yaptırılır. Şeytan taşlanarak Müslüman, içindeki kötülüklere nasıl karşı duracağını öğrenir. Özetle Hacc, Haccdan sonra başlar ve böyle devam eder!..

Oruç, bir ay boyunca size açlığı öğretir. Geri kalan 11 ay boyunca, açlarla hemhal olmanız istenir. Oruç, Ramazan Ayından sonra başlar ve böyle devam eder!..

Namaz, bir eşitlik eylemidir. Allah’ın kullarının bir tarağın dişleri gibi olması istenir.

Eğer eşitlik fikri kabul edilmez, “ben ayrı bir ırka, ayrı bir cinsiyete, ayrı bir milliyete, ayrı bir insanlık kumaşına sahibim der, diğer insanlardan kendini ayırırsa, bütün namazları (salat) kabul değildir. Çünkü salatın amacı, Müslümana eşitlik fikrini aşılamaktır!

Eğer kabul olan bir namaz arıyorsanız, içinde öksüz, yoksul, toplumun zayıf kesimler olmalı, Müslümana “Adalet, takva ve cömertlik” öğütlemeli, kibirden uzaklaşmayı, güzel ahlaka sahip olmayı sağlamalıdır. Yani “Kibir, hırs ve hasetten” uzak tutmalıdır…

Namaz, tamamen bir eşitlik eylemi ve fikridir. Müslüman, bu açıda kalarak hayatını sürdürmelidir!..

Eğer bir Müslüman bunları içselleştirmiş, Kur’an’ın ruhunu anlamış ve hayata döndürmüş ve ete kemiğe büründürmüşse, iyi bir Müslüman olmuş olur.

Böyle olmadığı takdirde, kuru kuruya bir dindarlık ortaya çıkar ki, şu anda ülkemizde ki anlaşılan dindarlık, ne yazık ki budur…

Şimdi insanların kahir ekseriyetine bakın, herkes kolaycılığa kaçıyor, herkes sorumluluktan kaçıyor!.. Kutsal addedilen kavramların altına siniyor!

Din adamları bir şeyi niçin kutsarlar?

Toplum üzerinde otorite kurmak, kendilerini tartışılmaz kılmak, aklı yok saymak için… Bu sebeple kutsalı çok olan toplumların totemi de (yasağı) çok olur.

Bugün hala “Kur’an” Müslümanlar arasında kutsal sayıldığı için yüksekten asılmış, dokunulmaz kılınmıştır…

Hâlbuki ne kadar Allah Kelamı varsa, (“Levh-i Mahfuzdan” gelen) bunlar tarihin belirli bir zaman ve mekânında yeryüzünün tozuna toprağına karışmıştır. Bu itibarla Kur’an’a ancak saygı duyulur. Kutsamaksa, Kur’an’ı hayatın dışına iter!

Hâlbuki Kur’an’a dokunmak, sayfalarını açmak, okumak, anlamaya çalışmak, ayetlerinin üzerinde tefekkür etmek, hayat yolculuğunda yoldaş yapmak, iyi günde/kötü günde, hazarda/seferde, savaşta/barışta, özelde/kamuda, yaşamın akan damarlarında dolaştırmak gerekir ki, ona saygı duymuş olasınız…

Abdestsizde olsanız bile elinize alın, korkmayın, çarpılmazsınız! Göreceksiniz ki Kur’an, toplumsal hastalıklara şifa olmuş, ruhları ısıtmış/ışıtmış, sıcaklığı ve kerim hali vicdanları diriltmiştir!

Kur’an’da ki “oku” sözü, Resul-i Ekrem’e herhangi bir metni yüzüne oku denmiyor. Çünkü bu sesleniş sıradan bir sesleniş değildir.

Bu okuma “Git insanları uyandır, onları Allah’ın mesajına çağır, İslam’ın mesajını insanlara taşı, sorumluluğu yüklen” şeklinde anlaşılmalıdır.

Senin Rabbin “Ekrem’dir.” Sözü ile Cenabı Allah kendisini, kullarına Kerim (cömert) olarak tanıtıyor. Resulüne Ekrem diyor. İnsanlığın da bu örneklerden ilham alarak “CÖMERT” olmaları isteniyor…

Yani insana denmek isteniyor ki:

Şerefli olmak Allah’ın kullarına bedavadan verdiği bir nimet değildir.

Eğer sizler de cömert olursanız, üretir, meydana getirir, yapar, benim size verdiğim gibi sizde ürettiklerinizden ihtiyaç sahiplerine verir, paylaşır ve bölüşürseniz, o zaman sizler de Ekrem (cömert), şerefli ve saygın olursunuz!”

Burada Rabbimiz görüldüğü gibi şerefi ve saygın olmayı bir bedele bağlıyor.

Bu bakımdan Allah bize, Kur’an-ı okurken “Kerim” bir gözle okumamızı istiyor. Zira bütün peygamberler kendilerine verilen kitaplarını hep böyle okumuşlar, ümmetlerine de böyle okumalarını tavsiye etmişlerdir.

Mahmut AKYOL

YOL ÜSTÜNDE BAĞI OLANIN BAŞI BELADAN KURTULMAZ!

logo5

YOL ÜSTÜNDE BAĞI OLANIN BAŞI BELADAN KURTULMAZ!

Allah Resulü zamanında ki “Mekke Çetesi ve tefeci bezirgânları” bugün hala kıtalar arası dolaşıyor.

Zamanımızın tefeci bezirgânları bugün hala tüm terör guruplarını hem kuruyor, hem yönetiyor ve hem de ülkelerin kaderi üzerinde söz sahibi yapıyor…

Yıllar var ki, siyasetin türlü oyunlarından bu millet bir türlü yakasını kurtaramadı.

Ne zaman ki millet kendi iradesiyle ayağa kalmak istese, düşman en mahir oyunlarını sahneye koydu.

Yeryüzünde milletlere işgali, yakmayı, yıkmayı, talan etmeyi ve öldürmeyi Yahudiler öğretti.

Zira dünyayı, içindeki kıymetleri “en çok SEVEN Yahudilerdi”!!!

Yahudilerden sirayet bu kötülükler Batılılara geçti. Tarih boyu Batının yaptığı en başarılı iş; İşgal ve öldürmek oldu

Batının bilinçaltında yatan psikoloji, “Haçlı Seferleri” ruhudur. Yani Haçlı Seferleri “Din Savaşları” olarak zannedilmesin. Bu savaşlar, dünya nimetlerini pay etmek için yapılmıştı!..

Yurdumun insanları tarih boyu iman ve dirençleri sayesinde karşısına aldığı her hainin kökünü kuruttu. Binaenaleyh, ihanet edenler ve milletimin aleyhinde çalışanlar hep yok oldu…

Çünkü bu millet şuna inandı:

Zulüm karşısında, mazlumun yanında yer alan her kim varsa, Allah onlarla beraberdi.”

Zira Allah, yenilmez bir güçtür…

Hiç şüphem yoktur ki, her şey Allah’ın dilemesiyle olur! Yeter ki, Allah’ın kulları kolaycılığa sapmasın, yeter ki, sorumluluk yüklensin…

Bazen de insanların imtihanı çetin olur. Elindeki nimetlerin kadrini bildirmek için Allah, insanın elindekini alır.

On Altı Devleti, bu açıdan değerlendirmelidir.

Günümüz Türkiye’si, Modern toplumların içinde yerini almakta zorlanmıştır. Tabiri caizse Ceylanı, Sırtlanların arasına atarak yaşatmaya çalışmışlardır. Birde üstüne üslük, üzerine zorla giydirdikleri gömleğin düğmelerini yanlış iliklemişlerdir.

Türkiye iç ve dış meselelerini demokratik teamüllerle bir türlü çözemedi. Çünkü iç ve dış meselelerini çözmede Türk milletinin önüne anti-demokratik yollar konulmuştu.

Halbuki Türk milletinin kendine özgü bir sürü dinamikleri varken, kimse tevessül etmedi.

Üzerinden yıllar geçmiş olmasına rağmen ülke meseleleri kangrenleşti.

Türk milletinin meselelerinin çözülememesi bundandır.

Acaba bu bir kader midir? Yoksa ülkem bu çıkmazın içinde, bilerek mi tutuldu? Yoksa canlı kadavra muamelesine revamı görüldü?

Demem o ki, “Yol üstünde bağı olanın başı beladan kurtulmaz!” sözü boşuna söylenmiş bir söz değildir.

Dış güçlerin planları, içimizde ki ihanet ve gafletle birleşince geride sadece, düşmanın değirmenine su taşımak kaldı…

Heyhat! Su taşımak için sıraya girmiş yığınla insan var…

İnsan bir kere Allah’a imanını, yaşamın güzelliği olan ahlakını kaybedince, sırtına semer vuranı çok olur.

Ülkenin sosyal, ekonomik ve psikolojik meselesinin çözülemeyişinin diğer bir sebebi, “eşitsizlik, adaletsizlik ve kurgulanmış akla” bağlı olmasıdır.

Onun da altında yatan gerçek; “Ulus Devlet” zihniyetinin yanlış kurgusudur!..

Eğer Türk milletinin bünyesinde, “Zengin/Fakir eşitsizliği ve adaletsizliği, Türk/Kürt eşitsizliği ve adaletsizliği, Sünni/Alevi eşitsizliği ve adaletsizliği, Erkek/Kadın eşitsizliği ve adaletsizliği, Sivil/Asker eşitsizliği ve adaletsizliği” giderilmediği müddetçe, ülkemin meseleleri çözülemeyecektir.

Eğer tek başına Cumhuriyet Yönetimi, “Kemalist, Milliyetçi, Irkçı, Sol Liberal, Ulus Devlet” anlayışını benimsemiş olmasaydı, ülkemin meseleleri belki kümelenmeyecekti…

Eğer Milletime ayrımcı ve sınıfsal açısından bakılmasaydı, milli birlik ve bütünlük daha tez kurulabilir, Türkiye Dünya Milletler Ailesi içerisindeki hak ettiği yerini daha çabuk alabilirdi.

Fakat “Ulus Devlet” mantığı, “Egemenlik” fikrini yanlış bir şekilde kurguladı.

Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir!” Sözü doğru olmasına doğru, ancak uygulama yukarıda olduğu gibi sakatlıklarla dolu… Doluluğun başını çeken şey, sadece duvarlarda yazılı kalmasıdır. Tıpkı Kur’an’ı Kerimin duvarda asılması gibi…

Tıpkı Nahl suresi 90. Ayetinde olduğu gibi:

ALLAH adaleti, iyilik yapmayı ve akrabaya yardım etmeyi emreder. Kötülükten, fenalıktan ve azgınlıktan meneder. Öğüt almanız için sizi böyle aydınlatır.” Bu ve benzeri ayetleri Allah, Kur’an‘ı Kerimde defalarca anlatmasına rağmen, insanoğlu sadece okuyup geçtiği gibi…

Diğer yandan, “Gütmek ve Kontrol Etmek” hastalığına tutulan Ulus Devlet egemenliği bu şekilde teminat altına alabileceğini sandı… Fakat başarılı olamadı!

Kendilerini dokunulmaz gören seçkinlerin; aç bırakılan, onuruyla oynanan, güven duygusunu yitiren, savaşlardan yorgun ve yılgın çıkmış bir köylüden “efendi” olmayacağını göremedikleri gibi…

Kendilerini dokunulmaz kılanlar; eğer gayri şahsi egemenliği iş başına geçirselerdi, buna mukabil şahsi egemenliklerini devlet haline getirmeselerdi, milletin hayatı cehenneme dönmemiş olurdu…

Sorumluluk almayan, yaptığı işlerde hesap nedir bilmeyen, hesap vermek nedir aklından geçirmeyen, sınırsız yetkilerle donanmış egemen güçleri hangi meseleyi çözülebildi? İnan bilmiyorum!..

Ordu-Devlet-milletin” yaşaması, birbirlerinin yaşamalarına bağlıdır. Bu üçlü, asırlardan beri var olan kurumlardır. Milletin bekası için bu üçlünün bir arada yaşamaları şarttır!..

Lakin kendilerini dokunulmaz kılanlar; bu birlikteliği beceremedi.

Ulus Devlet” felsefesi bu üçlüyü yerli yerine bir türlü oturtamadı. Devlet erkleri diye adlandıracağımız bu yapılar, ihtiraslar uğruna hep birbiriyle kavga ettirildi.

Ulus Devlet anlayışında zıtların bir arada yaşaması imkânsızdır. Ulus Devlet tek tipçi olduğundan, zıtlarına tolerans göstermez!

Eğer bir meseleyi çözmek isterseniz, önce ona toleransla bakacaksınız, sonra da tarafların bir araya, bir masa etrafına gelmesini sağlayacaksınız.

Mesela bir masa etrafında taraflardan biri yok ise, birileri kamu alanına girebiliyor, birileri giremiyorsa, orada hangi meseleyi çözebileceksiniz?

Ulus Devlet, diktatörlük üzerine kuruldu. Buna gerek var mıydı? Ama kuruldu…

Egemenliğin alternatifi ortaklıktır. Ortak meseleler ortak akılla çözülür. Fakat yıllardan beri meselelere hep tek tip bir bakış açısı ve tek tip bir akılla bakıldı.

Tek bakış ve tek akıl; diktadır.

Özgürlükleri genişletmek, demokrasiyi tüm kurum ve kurallarıyla çalıştırmak, varlıklara haklarını vermek için adaleti işletmekle mümkün olur!..

Ulus Devlet” her şeyin kendi güdümünde ve egemenliğinde olmasını istediği için, orada hiç kimse Laik olmaz!

Mesela hiç kimse, devlet yapısı içinde yer alan Diyanet gereklidir diye bir soru soramaz…

Mesela hiç kimse, dini alan inanan insanlara bırakılmalıdır diye bir soru soramaz…

Onlara, inandıkları gibi yaşamalarına imkân tanınmaz…

Hâlbuki laik anlayışta vatandaşın neye, nasıl inanacağına kendisi karar verir…

Devlet, herhangi bir inancı ve mezhebi kendisi belirleyemez…

Mesela hiç kimse, insanları dindar yapmaya ve ya kimseyi dinsizleştirmeye kalkışamaz.

Devletin varlık gerekçesi, “adaleti” ikame etmektir.

Bir devlet adalet anlayışına ne zaman dönerse, suyun yatağını bulduğu gibi meseleleri çözmeye başlamış olur.

Emevi, Abbasi, Selçuklu Osmanlı Saltanatından beri sürdürülen din/devlet geleneği Cumhuriyet Türkiye’sinde laikliğin yanlış uygulaması sonucu inkıtaya uğramıştır…

Fakat Osmanlı saltanat geleneği bugün hala sürmekte, Tanrı devlet anlayışı ve kutsallıkları hala devam etmektedir.

Mahmut AKYOL